Tufan Erhürman’ın Cumhurbaşkanı Seçilmesi Bağlamında Türkiye Basınında Kıbrıs Çözüm Modellerine Yaklaşımlar ve Jeopolitik Yansımalar

I. Seçim Sonuçların Genel Yaklaşımlar

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) 19 Ekim 2025 tarihinde gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimleri, Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Sayın Tufan Erhürman’ın yüzde 62,76’sını alarak ilk turda seçimi farklı şekilde kazanmasıyla sonuçlanmıştır. Bazılarına göre bu sonuç, sadece KKTC siyasetinde bir liderlik değişimi anlamına gelmemekte, aynı zamanda Kıbrıs sorununa yönelik politika paradigmasının yeniden müzakere eksenine kayması yönünde Kıbrıs Türk seçmeninin güçlü bir irade beyanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin, önceki dönemde açıkça desteklediği mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın savunduğu “egemen eşitlik temelinde iki devletli çözüm” tezine karşı halkın federasyon yönündeki iradesinin tezahürüdür.

Türkiye basınında Türkiye Cumhurbaşkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nın diplomatik normları yerine getirerek sonucu tebrik etmesi ve KKTC’nin demokratik olgunluğuna vurgu yapması yer alırken, diğer yanda, iktidar ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin seçim sonuçlarını reddeden ve KKTC’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne iltihakını talep eden radikal açıklamaları yer almıştır. Bu açıklama AKP ile MHP arasındaki siyasi bir gerilim şeklinde yorumlanmış olsa da bunun yeni bir strateji olması da muhtemeldir.

Yeni cumhurbaşkanı Erhürman, seçim sonrası yaptığı ilk açıklamalarda, Türkiye ile ilişkilerin “yaşamsal” öneme sahip olduğunu ve dış politikanın Türkiye Cumhuriyeti ile istişare edilmeksizin belirlenmesinin bugüne kadar hiç söz konusu olmadığını teyit ederek diplomatik bir denge kurma çabasına girişmiştir. Ancak analizler, Erhürman’ın izolasyondan çıkış için savunduğu federasyon temelli müzakerelere dönüş hedefinin, Türkiye’nin ulusalcı kanadında “ulusal davadan geri adım” olarak algılanarak Türkiye medyasının bu ikilemi kullanarak kamuoyunu kutuplaştırmaya devam etmesi gibi bir risk ortaya çıkmıştır. Ancak Ankara’nın, önümüzdeki dönemde hem Kuzey Kıbrıs’ın demokratik iradesine saygı göstermek hem de kendi jeopolitik önceliği olan İki Devletli Çözüm tezini koruyarak diplomatik denge kuracağı kanatindeyim.

II. KKTC 2025 Seçimleri: Sonuçların Siyasi ve Diplomatik Ağırlığı

A. Erhürman’ın Mandatının Gücü ve Seçmen Motivasyonları

Tufan Erhürman’ın cumhurbaşkanlığı seçimini ilk turda oyların %62,76’sını alarak kazanması, Kıbrıs Türk siyasi tarihinde dikkat çekici bir başarıdır ve KKTC halkının mevcut politik yönelimden köklü bir değişim beklentisini yansıtmaktadır. Seçime katılım oranı düşük olarak kaydedilmiş olsa da, Erhürman’ın rakibi olan ve Ankara’nın desteklediği belirtilen Ersin Tatar’dan yaklaşık iki kat fazla oy alması (%35,81), Ersin Tatar ile birlikte ona destek veren tüm partilerin ortak başarısızlığı olarak yorumlanmaktadır.

Bu ezici zaferin temelinde yatan motivasyonlar, Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı ekonomik ve siyasi izolasyondan duyduğu derin memnuniyetsizlik midir? Seçmen, jeopolitik güvenlik argümanlarının ötesine geçerek, somut yaşam kalitesini artıracak, izolasyonu sonlandıracak ve uluslararası topluma entegrasyonu sağlayacak bir çözüm modeline (Federasyon temelli müzakerelere dönüş) mi yönelmiştir?

B. Kıbrıs Sorununda Çözüm Ekolleri Çatışması: Federasyon vs. İki Devletli Çözüm

Erhürman’ın zaferi, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik iki ana ekol arasındaki bakış farkını yeniden gündeme getirmiştir. Bu durum, Türkiye basınındaki analizlerin de temel eksenini oluşturmaktadır.

Erhürman’ın Tezi (Federasyon Temelli Müzakereler): Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) geleneksel çizgisini takip eden Erhürman’ın politik çizgisi, iki devletli çözümün Kıbrıs Türklerinin ekonomik ve siyasi izolasyonunu sonlandırmak için gerçekçi bir yaklaşım olmadığı, uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler (BM) parametrelerinin hala Federasyon temelini koruduğu gerçeğine dayanmaktadır.

Ankara’nın ve Eski Yönetimin Tezi (İki Devletli Çözüm): 2020’den bu yana cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Ersin Tatar ve onu destekleyen Ankara, Kıbrıs Cumhuriyeti ile federasyon temelli müzakerelere karşı çıkmaktadır. Ankara’nın resmi politikası, Kıbrıs Türklerinin egemen ve eşit bir devlete sahip olduğu “iki devletli model” çözümünü savunmaktadır. Bu teze göre, doğrudan uçuş, doğrudan ticaret ve doğrudan temas (3D) talepleri karşılanmadığı müddetçe Kıbrıs Cumhuriyeti ile masaya oturulmaması gerektiği vurgulanmıştır. Türkiye’nin iki devletli çözüm politikası, Türk tarafının Annan Planı’na evet demesine rağmen mükafatlandırılması yerine haksız tavizlere zorlanarak cezalandırılmaya çalışılmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmış olmalıdır.

Erhürman’ın ezici zaferi, Kıbrıs Türk halkının artık ekonomik ve siyasi izolasyonun devam etmesini meşrulaştıran jeopolitik tez yerine, izolasyondan kurtulmayı önceliklendiren bir liderliği tercih ettiğini göstermekle birlikte, daha önce denenmiş ve başarısızlıkla sonuçlanmış federasyon girişimlerinin bu süreçte başarıya ulaşması pek olası gözükmemektedir. Bu durum, Türkiye’nin ulusalcı medyasında, “uluslararası topluma teslimiyet” veya “ulusal davadan sapma” olarak çerçevelenirken, muhalif medyada ise “rasyonel dış politika arayışı” olarak sunulmaktadır. Ankara, mevcut şartlarda Kıbrıs Türkünün siyasi tercih hakkına saygı göstermenin gereğini yapmakla birlikte, mevcut şartlarda nasıl bir denge kurulacağı zaman içerisinde ortaya çıkacaktır.

III. Ankara’nın Reaksiyonu Politik Spektrumda Kutuplaşma İşareti

Türkiye Cumhuriyeti’nin, KKTC seçim sonuçlarına verdiği tepki, politik spektrumda keskin bir kutuplaşma değil de Türk tarafının Annan Planı’na evet demesi ile oluşan yeni koşullara bağlı olarak oluşturulan yeni siyasi denge stratejisi olabilir. Devletin resmi diplomatik kabulü ile iktidar ortağının radikal ideolojik reddiyesi arasındaki bu çelişkili hal, Türkiye medyasının konuyu stratejik bir hamle olarak değil de Türkiye-KKTC siyasi ilişkilerinde keskin bir ayrışma gibi sunması, bu strateji ihtimalinin açık şekilde gözardı edilmesinden kaynaklanmaktadır.

A. İktidar Kanadının Resmi ve Diplomatik Çerçevelemesi: Kabul ve İtibar

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanlığı, seçim sonuçlarının hemen ardından diplomatik teamüllerin gereğini yerine getirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, resmi olmayan sonuçlara göre Cumhurbaşkanı seçilen Tufan Erhürman’ı tebrik eden bir mesaj yayımlamıştır. Bu mesajda, KKTC’nin sahip olduğu “demokratik olgunluğun bir kez daha gösterildiği” ve “Kıbrıs Türkü kardeşlerimizin iradesini sandığa yansıttığı” vurgulanmıştır. Dışişleri Bakanlığı da benzer şekilde, seçimlerin KKTC’deki “devlet geleneğini ve demokrasi kültürünü yansıttığını” belirterek tebriklerini iletmiştir.

Bu resmi kabul, uluslararası alanda Türkiye’nin, KKTC’deki demokratik süreçlere saygı duyduğu ve yeni süreçte makul siyasi zeminin korunacağının açık bir ifadesidir. Erdoğan yönetimi, Erhürman’ın politikalarının Ankara’nın mevcut İki Devletli Çözüm tezine aykırı olmasına rağmen, diplomatik kanalları açık tutmayı ve devletin sürekliliğini sağlamayı önceliklendirmiştir. Bu pragmatik duruş, Ankara’nın uluslararası itibarını koruma ve yeni şartlara uygun bir politika izleyeceği anlamına gelmektedir.

B. Milliyetçi Cephenin Reddiyeci ve İlhakçı Dili

Resmi diplomatik kabulün tam tersine, Cumhur İttifakı’nın ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, seçim sonuçlarına karşı son derece radikal bir reddiye ortaya koymuştur. Bahçeli, seçime katılım oranının (%64,87) düşük olduğunu öne sürerek, “Kıbrıs Türklüğünün kaderi bu katılımla temsil edilemeyecek durumdadır” açıklamasını yapmıştır.

Bu reddiyenin en çarpıcı noktası, Bahçeli’nin KKTC Parlamentosu’nun acilen toplanmasını, seçim sonuçlarını ve Federasyona dönüşü kabul edilemez ilan etmesini ve bunun yerine Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma (iltihak) kararı almasını talep etmesidir. Bu açıklama, Türkiye siyasetindeki ulusalcı kanadın, Kıbrıs Türk halkının Federasyon yönündeki iradesini, ulusal güvenlik kaygıları üzerinden tamamen geçersiz kılma ve Kıbrıs sorununu çözmek yerine statükoyu kökten değiştirme eğilimini göstermektedir. Bu söylem KKTC’nin varlığının adeta inkarı ve de Türkiye’nin bağımsız iki devlet politikasının ilgası anlamına gelmektedir. Bu tepki uluslararası arenada 1974 Barış Harekatı’nın bir barış harekatı olarak değil de işgal amaçlı bir harekat olarak değerlendirilmesine sebep olabilecek bir söylemdir.

Bu radikal tepki, Cumhur İttifakı içindeki ideolojik gerilime dönüşüp dönüşmeyeceği zaman içerisinde görülecektir. Erdoğan’ın diplomatik tebliği, siyasi pragmatizmi temsil ederken; Bahçeli’nin iltihak çağrısı, Erhürman’ın federasyon tezine karşı duyulan derin güvensizliğin ve ideolojik tavizsizliğin dışavurumudur. İktidar kanadındaki bu farklılaşma, Türkiye’nin Kıbrıs politikasında ortak bir duruş sergileyemediğini ve Kıbrıs meselesinin Türkiye’de ideolojik bir kutuplaşma aracı haline gelebilme riskini gündeme getirmektedir. Türkiye basını büyük oranda, bu iki zıt tepkiyi kullanarak, Erhürman zaferini ya “ulusal birliğe tehdit” ya da “demokrasiye saygı” çerçevesinde sunmuştur.

Aşağıdaki tablo, Türk siyasi aktörlerinin KKTC seçim sonuçlarına ilişkin reaksiyonlarının karşılaştırmalı analizini sunmaktadır:

Siyasi Aktör/GrupTemsil Edilen Çözüm ModeliReaksiyonun Ana TonuMesajın Odak NoktasıZincirleme Düşünce (Politik Çıkarım)
T.C. Cumhurbaşkanlığı/Dışişleriİki Devletli (Resmi Duruş)Diplomatik KabulKKTC’nin Demokratik Olgunluğu, Sürece Saygı Devletin sürekliliği ve uluslararası itibarı ve güç dengelerini koruma zorunluluğu.
MHP/Ulusalcı Kanatİki Devletli (Radikal/İltihakçı)Reddiyeci ve SertSeçim Sonucunu Geçersizleştirme, Federasyona Dönüş Reddi, İltihak Çağrısı İdeolojik tavizsizlik, ulusal davayı içeriden tehdit algılama.
Erhürman (CTP)Federasyon/MüzakereGüvence ve İşbirliği Arayışıİlişkilerin “Yaşamsal” Önemi, İstişare GeleneğiAnkara ile ilişkileri bozmadan policy change (politika değişimi) hedefini sürdürme.

C. Türkiye’nin Kampanya Sürecindeki Rolünün Eleştirisi ve Medya Yansımaları

KKTC seçimleri öncesinde Türkiye’den üst düzey siyasetçilerin, özellikle eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve eski Savunma Bakanı Hulusi Akar gibi isimlerin adaya giderek mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar lehine yoğun kampanya yürütmesi, Ankara’nın bu seçimin sonucuna verdiği önemi açıkça göstermiştir. Türkiye medyası, seçim sonuçlarını analiz ederken bu müdahale boyutuna geniş yer ayırmıştır.

Erhürman’ın zaferi, Ankara’nın yoğun destek kampanyasına rağmen gerçekleştiği yaygın kanaati Türkiye’nin etkinliği açısından ciddi bir başarısızlık olarak değerlendirilebilmektedir. Muhalif ve merkez medya çevreleri, bu müdahaleyi “KKTC’nin iç işlerine karışma” olarak lanse etmiş ve Erhürman’ın zaferini bu müdahaleye karşı Kıbrıs Türk halkının demokratik iradesinin ve direncinin bir tezahürü olarak görülmüştür. Bu durum Ankara’nın Kıbrıs Türk toplumunun siyasi tercihlerini kendi çizgisine çekme kabiliyetinin azaldığını ve Kıbrıs’taki “Anavatan” algısının artık sadece güvenlik eksenli değil, aynı zamanda egemen irade ve ekonomik refah eksenli olduğu, Erhürman’ın yeni dönemde Ankara ile kuracağı ilişkilerde, Kıbrıs Türkünün egemen iradesini daha güçlü savunabilme kapasitesini arttıracağı şeklinde yorumlanmaktadır.

IV. Türk Basınında Medya Çerçevelemesi ve İdeolojik Çatlaklar (Framing Analysis)

Tufan Erhürman’ın zaferi, Türkiye’deki medya kuruluşlarının ideolojik ayrışmalarını ve siyasi duruşlarını Kıbrıs meselesi üzerinden kristalleştiren bir olay olmuştur. Medya, aynı olayı tamamen zıt anlamlar yükleyerek kamuoyuna sunmuştur. Bu çerçeveleme farklılıkları, Türkiye’nin ulusal güvenlik öncelikleri ile Kıbrıs Türkünün refah ve meşruiyet arayışı arasındaki yapısal gerilimi yansıtmaktadır.

A. Hükümet Yanlısı ve Ulusalcı Medya Çerçevelemesi (Risk/Geri Adım)

Hükümet yanlısı ve ulusalcı medya segmenti, Erhürman zaferini esas olarak “Jeopolitik Güvenlik Riski” veya “Ulusal Davadan Geri Adım” çerçevesinde ele almıştır. Bu çevreler için temel endişe, Erhürman’ın Federasyon temelli müzakerelere dönüş çağrısının, Türkiye’nin son dönemde savunduğu İki Devletli Çözüm tezini tehlikeye atmasıdır.

Argümanlar, Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs Türkünün egemenlik haklarının feda edilmesi riskinin doğduğu ve müzakerelere dönüşün, Rum tarafının maksimalist taleplerini yeniden uluslararası meşruiyet zeminine taşıyacağı üzerine kurulmuştur. Bu medya, Kıbrıs Türkünün yaşadığı izolasyonu, ulusal davanın korunmasının bir bedeli olarak görme eğilimindedir. Erhürman’ın izolasyonu kırma çabası, Türkiye’den siyasi bir kopma isteği olarak okunmakta ve Erhürman’a karşı seçim sürecinde yürütülen “kara propaganda”nın sürdürülme çabası gözlemlenmiştir. Erhürman’ın Türkiye ile ilişkilerin yaşamsal önemi ve istişare geleneğinin süreceği yönündeki güvenceleri, bu çevrelerce zorunlu ve samimiyetsiz diplomatik dil olarak görülmüş, asıl amacın Ankara’nın politika çizgisini değiştirmek olduğu vurgulanmıştır.

B. Muhalif ve Merkez Medya Çerçevelemesi (Demokrasi/Fırsat)

Muhalif ve merkez medya, Erhürman zaferini ise “Kıbrıs Türkünün İradesi Ankara’ya Mesaj Verdi” ve “İzolasyondan Çıkış Fırsatı” çerçevesinde sunmuştur. Bu perspektif, seçimin, Kıbrıs Türkünün özgür iradesinin tescili ve Türkiye’nin iç siyasetindeki baskıcı tonlara karşı verilmiş bir demokratik zafer olduğunu savunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine yakın basın organları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diplomatik tebriğini, demokratik olgunluğun bir tezahürü olarak yorumlamış, Erhürman’ın zaferini, Kıbrıs Türkünün kendi kaderini tayin etme hakkının ve uluslararası meşruiyet arayışının bir yansıması olarak değerlendirmiştir. Erhürman’ın Federasyon tezine odaklanılarak, bu modelin sadece siyasi bir çözüm değil, aynı zamanda ekonomik canlanma ve uluslararası tanınma yolunda atılabilecek en gerçekçi ilk adım olduğu vurgulanmıştır. Özellikle MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin iltihak çağrısı, bu medya segmentinde “sorumsuzluk,” “demokrasiye saygısızlık” ve “Ankara’nın baskıcı yüzü” olarak sertçe eleştirilmiş ve Bahçeli’nin açıklamaları, Erhürman’ın yapıcı yaklaşımının ne kadar haklı olduğunu gösteren kanıtlar olarak kullanılmıştır.

C. Kara Propaganda İddiaları ve Medyada Denge Arayışı

Tufan Erhürman, seçimden hemen sonra Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, Türkiye ile ilişkiler konusunda aleyhine “çok büyük bir kara propaganda yürütüldüğünü” belirterek, Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin kendisini yakından tanıdığını ve iyi ilişkilerin yaşamsal önemde olduğunu belirtmiştir.

Bu iddia, medya analizinde iki farklı yönde kullanılmıştır:

  1. Muhalif Çevre: Muhalif medya, Erhürman’ın bu tespitini, seçim öncesinde Türkiye’den gelen üst düzey siyasetçilerin Tatar lehine yürüttüğü yoğun kampanya faaliyetlerinin bir sonucu olarak çerçevelemiştir. Bu, Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs Türk kamuoyunun bu tür manipülasyonlara direnç gösterdiğinin bir kanıtı olarak sunulmuştur.
  2. Hükümet Yanlısı Çevre: Hükümet yanlısı medya ise bu iddiaları ya tamamen görmezden gelmiş ya da Erhürman’ın, Ankara’nın endişe duyduğu politik hedeflerini gizleme çabası olarak nitelendirmiştir. Bu çevreler, CTP’nin geleneksel olarak Türkiye’nin politikalarıyla mesafeli duruşunu sürekli vurgulayarak Erhürman’ın güvencelerine şüpheyle yaklaşmıştır. Bu çevreler her nedense daha önceleri Ak Parti ve CTP işbirliği sürecini tamamen görmemezlikten gelmektedir.

Aşağıdaki tablo, Erhürman seçiminin Türkiye basınındaki yansımalarının genel çerçevesini özetlemektedir:

Basın GrubuKullanılan Ana Çerçeve (Frame)Siyasi Risk/Fırsat AlgısıTemel Odak NoktasıZincirleme Düşünce (Kamuoyu Etkisi)
Hükümet Yanlısı/Ulusalcı Medya“Jeopolitik Güvenlik Riski” / “Geri Adım”Türkiye’nin İki Devletli tezinin tehlikeye girmesi, stratejik güç kaybı.Federal çözüme dönüşün ulusal dava için potansiyel zararları.Kıbrıs meselesini ulusal güvenlik tehdidi olarak gündemde tutarak Erhürman’a güveni azaltmak.
Muhalif/Merkez Medya“Demokrasi Zaferi” / “İzolasyondan Çıkış Fırsatı”Kıbrıs Türkünün iradesinin meşruiyeti, bölgesel barış şansının artması.Ankara’nın iç işlerine müdahalesine karşı KKTC halkının direnci.Ankara’yı, Kıbrıs’ın iç işlerine karışmama ve diplomatik çözüme dönme konusunda baskılamak.

V. Akademik Perspektif: Medya Söyleminde Jeopolitik Kırılmalar

Erhürman’ın zaferi ve Türkiye medyasının buna tepkisi, akademik olarak Framing Teorisi ve Ajanda Belirleme Teorisi ışığında incelenmelidir. Bu zafer, Türkiye’nin jeopolitik çıkarları ile Kıbrıs Türkünün sosyo-ekonomik beklentileri arasındaki kurumsal çekişmeyi görünür kılmıştır.

A. Framing Teorisi Uygulaması: Güvenlik vs. Refah Çerçevesi

Türkiye medyasının konuyu ele alış biçimi, Kıbrıs meselesine dair iki temel çerçevenin çatışmasını yansıtmaktadır:

Güvenlik Çerçevesi (Ulusalcı Medya): Bu çerçeve, Kıbrıs meselesini öncelikle Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik derinliği, deniz yetki alanları ve ulusal güvenliği ekseninde ele alır. Ulusalcı medya, Erhürman’ın Federasyon çağrısını, bu çerçevede bir güvenlik riski, Ankara’nın kırmızı çizgilerinden sapma ve statükonun Rum tarafı lehine bozulması tehlikesi olarak algılar. Bu yaklaşım, Kıbrıs Türkünün siyasi bağımsızlığını ve refah taleplerini, ulusal güvenlik kaygılarının ikincil unsurları haline getirir. MHP’nin iltihak çağrısı, güvenlik çerçevesinin en radikal formudur; bu, Kıbrıs’taki Türk varlığının güvence altına alınmasının, ancak doğrudan Ankara’nın idari kontrolü altında mümkün olabileceği inancını yansıtır.

Refah ve Meşruiyet Çerçevesi (Merkez/Muhalif Medya): Bu çerçeve ise, Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı ekonomik zorlukları, siyasi izolasyonun sonlandırılması hakkını ve kendi kaderini tayin etme iradesini vurgular. Erhürman zaferi, bu çerçevede, Kıbrıs Türkünün, jeopolitik tezlerin getirdiği izolasyona karşı ekonomik meşruiyet ve uluslararası tanınma arayışının bir yansıması olarak görülür. Bu medyanın yaklaşımı, Ankara’yı, politikalarının sonuçları olan izolasyonu dikkate almaya zorlar ve çözüm arayışının sadece siyasi değil, aynı zamanda insani ve ekonomik bir zorunluluk olduğunu savunur.

Bu çelişen anlayışlar, Türkiye kamuoyunu ikiye bölmekte ve Ankara’nın politikalarını belirlerken hem iç siyasetteki ulusalcı tabanı tatmin etmek hem de Kıbrıs Türkünün demokratik iradesine yanıt vermek gibi karmaşık bir dengeleme eylemi gerektirmektedir.

B. Ajanda Belirleme ve Gündem Kontrolü Analizi

Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs’ta gündem belirleme (Agenda Setting) mücadelesi kızışmıştır. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Erhürman, uluslararası alanda Federasyon temelinde müzakerelere dönülmesini teşvik eden bir ajanda güdecektir. Ancak bu ajanda, Ankara’nın kendi kontrolünde tutmaya çalıştığı İki Devletli Çözüm ve Doğu Akdeniz enerji denklemleri üzerinden belirlenen ajandasıyla uyumlu hale getirilmek zorunda kalınılacaktır.

Türkiye’nin ulusalcı kanadı ve ona yakın medya, Erhürman’ın hamlelerini sürekli olarak Ankara’nın potansiyel tepkileri ve Türkiye’nin mali ve askeri desteği olmaksızın ilerleyemeyeceği gerçeği ışığında analiz edecektir. Erhürman’ın, dış politikanın Türkiye Cumhuriyeti ile istişare edilmeden belirlenmesinin söz konusu olmadığını defalarca vurgulaması, bu yapısal çekişmenin farkında olduğunu göstermektedir. Ancak bu durum, Erhürman’ın cumhurbaşkanı olarak müzakere yetkisi olmasına rağmen, dış politika ve savunma konularında Türkiye’nin desteği (özellikle mali ve askeri) olmadan ilerleyemeyeceği gerçeği nedeniyle siyasi manevra alanının dar olduğunu da ima etmektedir.

Medyanın bu olumsuz tutumu, mevcut durumu kurumsal çekişme olarak yansıtarak, Erhürman’ın olası her müzakere hamlesini, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına karşı bir sadakat testine dönüştürüp, Kıbrıs Türk liderliğinin egemenlik alanını daraltma riski taşımaktadır. Bu ajanda kontrolü mücadelesi, Türkiye-KKTC ilişkilerinin önümüzdeki dönemde gerilim hattında ilerleyeceği sinyalini vermektedir.

VI. Sonuç ve Politika Çıkarımları

Tufan Erhürman’ın 19 Ekim 2025’teki ezici cumhurbaşkanlığı zaferi, Kıbrıs Türk halkının, uluslararası izolasyonlara ve iradesine müdahaleye karşı güçlü bir tepki olarak nitelenebilir. Türkiye basınındaki reaksiyonlar, bu zaferin Ankara’da hem diplomatik bir kabul hem de radikal bir ideolojik reddiye ile karşılandığını göstermektedir. Bu yeni süreçte siyasi ve ideolojik zıtlaşma ile şartların yeniden konsolidasyonu şeklinde iki seçenekten birisi tercih edilecektir.

A. Türkiye-KKTC İlişkilerinin Yeni Dönemde Beklenen Dinamikleri

Yeni dönemde Türkiye-KKTC ilişkileri, resmi düzeyde diplomatik saygı çerçevesinde sürse de politika düzeyinde (çözüm modeli) çözüm yönünde bir sonuç alınabilmesi pek olası gözükmemektedir. Erhürman’ın dış politika istişaresini sürdürme iradesi, ilişkileri dengede tutma amacını taşımaktadır; ancak Ankara, Erhürman’ın Federasyon temelli müzakere çabalarını desteklemekte isteksiz davranması federatif bir çözüm modelini imkansızlaştıracaktır. Türkiye’nin ulusalcı kanadı, Erhürman’ın ilk hamlelerini, Ankara’nın dış politikasının “sadakat testi” olarak değerlendirecek ve herhangi bir uluslararası müzakere girişimini kamuoyunda yoğun bir şüphecilikle karşılayarak baskı unsuru olmaya devam ederek süreci daha da zor hale getirecektir. Şüphesiz Ortadoğu ve Avrupa’daki güç dengelerindeki değişim rüzgarları ile Yunanistan, İngiltere, Güney Helen Yönetimi, Avrupa Birliği ile BM’nin bu yeni süreçte takınacakları tavır da yeni sürecin akışında önemli etkiler yaratacaktır.

B. Gelecekteki Müzakere İhtimaline Dair Öngörüler

Erhürman’ın Crans Montana tipi müzakerelere dönme çağrısı, Türkiye medyasında Kıbrıs Türk Dışişleri’nin Türkiye Dışişleri’ne karşı farklı bir yol izleme girişimi olarak yansıtılacaktır. Ankara, müzakere masasına dönülmesini kabul etse bile, masadaki pozisyonunun “egemen eşitlik” temelli olmasında ısrar ederek Erhürman’ın Federasyon vizyonunu kısıtlayacaktır. Bu durum, Türkiye’nin ulusalcı medyası tarafından, Ankara’nın pozisyonunun güçlü bir şekilde korunduğu şeklinde çerçevelenecektir. Ankara’nın bu tutumuna karşı ulusal ve uluslararası aktörlerin tepkileri Türkiye’nin tezinde bir değişime yol açıp açmayacağı ise zamanla görülecektir. Şahsi kanaatimi göre Erhürman’ın Cumhurbaşkanlığı süreci dış siyasetten çok iç siyasette köklü değişimlere sebep olacaktır. Bu köklü değişimlerin ulusal ve uluslararası siyasi yansımaları doğal olarak yeni sürecin paradigmasını oluşturacaktır.

(Bu yazıda yapay zeka desteğinden yararlanılmıştır)

KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimi

(Sayın Tatar ile Erhürman’ın Siyasi Söylem ve Eylemlerinin Analizi)

1. Giriş

1.1. KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin Analizine Genel Bakış

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), uluslararası alanda tanınmamış küçük bir devlet olmasına rağmen, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, ülkenin iç siyasal dinamiklerinden çok, Kıbrıs Sorunu’nun uluslararası hukuki ve jeopolitik yansımaları üzerinden küresel gündeme oturmaktadır. Bu durum, seçilen Cumhurbaşkanının iç icraat makamından ziyade, Kıbrıs Türk halkının uluslararası arenadaki temsilcisi ve müzakere makamı olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır.

1.2. Yazının Kapsamı ve Yapısal Zorunluluklar

Bu yazı seçimlerin iki güçlü adayı olan Sayın Ersin Tatar ve Sayın Tufan Erhürman’ın vizyonlarını, Kıbrıs Sorunu’ndaki temel paradigma çatışması (İki Devletli Çözüme karşılık Federasyon) üzerinden detaylı bir analizini hedeflemektedir. Bu seçim, yaşanan siyasi mücadelenin sadece bir liderlik yarışı olmadığını; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Doğu Akdeniz doktrini ile uluslararası camianın (BM ve AB) geleneksel çözüm arayışları arasındaki derin hukuki, tarihi ve jeopolitik gerilimin bir yansıması olduğunu göstermektedir.

2. KKTC Seçimlerinin Dış Politika Odaklı Yapısı

KKTC seçimlerinin, adayların iç sorunların çözümü için yapacakları icraatlardan ziyade Kıbrıs Sorunu ve dış politika ekseninde ilerlemesi, ülkenin kendine özgü hukuki statüsünden kaynaklanan yapısal bir zorunluluktur. Birleşmiş Milletler nezdinde tanınmamış bir siyasi varlıkta, Cumhurbaşkanlığı makamının birincil işlevi, devleti uluslararası alanda temsil etmek ve Kıbrıs Sorunu’nu çözüme ulaştırma çabalarına liderlik etmektir.

2.1. Dış Politikanın İç Siyaseti Ele Geçirmesi

Bu durum, dış politikanın iç siyaseti domine etmesine neden olmuştur. Adaylar, toplumun günlük yaşamını doğrudan etkileyen eğitim, sağlık, ekonomi veya yargı gibi yönetişim sorunlarını geri planda bırakarak, dış politika konularına ağırlık vermelerinden de anlaşılmaktadır. Seçimler böylece, içerdeki yönetimsel eksikliklerden dikkati dağıtan, Türkiye’nin yeni Kıbrıs politikasının KKTC halkı nezdinde ne kadar kabul gördüğünün test edildiği bir nevi dış politika plebisiti niteliği olarak değerlendirilme olasılığı taşısa da seçmen katında makro dış politikaların fazla etki olmayacağı kanaatindeyim.

2.2. Meşruiyet Krizi ve Türkiye Bağlantısı

İç sorunların bu denli göz ardı edilmesi, uzun vadede halkın siyasi sisteme olan güvenini azaltma riski taşımaktadır. Ancak dış politika odaklılık, özellikle Sayın Tatar’ın savunduğu yeni paradigma, Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlü ve kurumsal desteğiyle stratejik bir meşruiyet sağlamaktadır. Bu bağlamda seçim, yerel siyasetin özerkliği üzerinde güçlü bir dış etkinin varlığını teyit ederken, KKTC liderinin manevra alanının Ankara’nın stratejik kararlarıyla ne kadar sıkı bir ilişki içerisinde olduğunu göstermektedir. Bunu Sayın Talat ve Akıncı dönemlerinde de açık şekilde gördük.

3. Tatar ve Erhürman’ın Seçim Söylemleri: İç Sorunlardan Uzak, Kıbrıs Sorununa Odaklı Olması Sorunu

Seçimin iki güçlü adayı olan Ersin Tatar ve Tufan Erhürman’ın siyasi söylemleri, toplumsal sorunlar yerine tamamen federasyon ile iki devletlilik tartışmaları üzerine inşa edilmiştir. Sayın Tatar, Türkiye’nin güçlü desteğiyle ortaya konan yeni paradigmaya (iki egemen devlete dayalı çözüm) odaklanırken, Sayın Erhürman, 1977-1979 Doruk Anlaşmaları’na dayanan ve uluslararası camianın hâlâ benimsediği çerçeveye (iki bölgeli, iki toplumlu federasyon) odaklanmıştır.

Adayların iç sorunları geri plana atması, seçimi sadece iki farklı çözüm vizyonunun oylanması (bir referandum) gibi yansıtmaktadır. Ancak derinlemesine bir analiz, seçmenlerin büyük çoğunluğunun karmaşık dış politika tartışmalarından ziyade, iç dinamiklere ve kişisel ilişkilere bağlı olarak oy kullanacağı yönündeki kanaati ortaya koymaktadır. Bu durum, adayların dış politika söylemlerini sertleştirerek kendi ideolojik tabanlarını konsolide etme çabalarının, genel seçmeni mobilize etmekte yetersiz kalabileceğini göstermektedir.

4. Federasyon Tartışmaları ve Türkiye’nin Tutumu

Kıbrıs Sorunu’nun çözüm arayışlarında yarım asrı aşkın süredir temel referans noktası olan federasyon modeli, yeni süreçte Türkiye Cumhuriyeti tarafından açık bir dille reddedilmiştir. Türkiye’nin bu kesin reddi, mevcut Cumhurbaşkanlığı seçiminin en önemli ve ana belirleyici meselesi haline gelmiştir.

4.1. Ankara’nın Veto Gücü ve KKTC Liderinin Dış Politika Alanı

Türkiye’nin federasyon tezini reddetmesi, 1968’den 2017 Crans Montana sürecine kadar yürütülen müzakerelerin başarısızlıklarının hukuki ve stratejik bir sonucudur. Bu bağlamda, Sayın Erhürman’ın siyasi söylemlerinde federasyonu savunması, kaçınılmaz olarak Türkiye’nin resmi siyasi çizgisi ile bir uyumsuzluk görüntüsü oluşturmaktadır.

Bu uyumsuzluk, KKTC Cumhurbaşkanının dış politika vizyonunun Türkiye’nin ulusal dış politikasıyla çelişmesi durumunda, seçilmiş liderin uluslararası müzakere masasında hareket alanının dramatik bir şekilde kısıtlanacağını netleştirmektedir. Türkiye’nin stratejik desteğine bağımlı bir dış politika ortamında, Erhürman’ın seçilmesi durumunda dahi federasyon tezini ilerletme kabiliyetinin teorik olmaktan öteye geçmesinin zor olduğu bir gerçektir.

5. Crans Montana Süreci ve Yeni Paradigma: İki Devletli Çözüm

Federal çözüm modeli, yani iki toplumlu, iki bölgeli federasyon temelli müzakereler, 1968’den 2017’ye kadar devam etmesine rağmen, Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ve haklarını garanti altına alamadığı gerekçesiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

5.1. Federalizmin Yapısal İmkansızlığı

Federal çözüm arayışlarının son ve en kritik dönüm noktası, 2017’deki Crans Montana süreci olmuştur. Bu sürecin başarısızlığı, federalizmin, adadaki siyasi, hukuki ve güvenlik koşulları altında yapısal bir imkânsızlık olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Crans Montana’nın çöküşü, sadece bir müzakere başarısızlığı değil, sürecin kendisinin asimetrik yapısından kaynaklandığı iddiasını güçlendirmiştir. Özellikle Annan Planı’na Türk tarafının “evet”, Rum Yönetimi’nin ise yüksek oranda “hayır” demesi, bu asimetrinin derinleşmesinde önemli bir etken olmuştur.

5.2. Paradigma Değişiminin Dayanağı: Eşit Egemenlik

Bu siyasi tıkanıklık, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve KKTC siyasetini yeni bir siyasi paradigma geliştirmeye itmiştir. Bunun sonucu olarak, federasyon modeli yerine, iki egemen devlete dayalı yeni çözüm vizyonu, Türkiye’nin güçlü desteğiyle ilk kez resmi olarak 2021 yılında Cenevre’de düzenlenen 5+1 BM gayri resmi toplantısında Birleşmiş Milletler’e sunulmuştur.  

Yeni paradigmanın temel dayanağı, Rum tarafının tanınmış devlet statüsünü kullanarak federasyonu reddetme ve Türk tarafına karşı veto gücünü kullanma imkanını ortadan kaldırmaktır. Türk tarafı, resmi müzakerelere başlanabilmesi için BM Güvenlik Konseyi’nin, Kıbrıs Türk ve Rum taraflarının eşit uluslararası statüsünü tanıyan bir karar almasını beklemektedir. Bu, müzakerelerin artık birleşme (federasyon) değil, eşit egemen iki devletin işbirliği (yeni vizyon) modeli üzerine şekilleneceği anlamına gelmektedir.

6. BM ve AB’nin Yaklaşımı: Federatif Çözüm Israrı

Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB), Kıbrıs sorununa yönelik geleneksel yaklaşımlarını sürdürerek genellikle federatif çözümden yana tavır almış, Türkiye ve KKTC’nin iki devletli çözüm önerisine mesafeli yaklaşmıştır. Uluslararası aktörlerin bu ısrarı, BM Güvenlik Konseyi kararlarının sürekliliği ve AB’nin Kıbrıs’ı (Güney Kıbrıs Yönetimi’ni) tek bir üye devlet olarak görme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Bu durum Kıbrıs Sorunu’nun çözümünde farklı alternatifleri dışladığı için bir çözüm olmaktan çok bizatihi sorunun kaynağı olmasına yol açmıştır.

6.1. Uluslararası Hukuki Paradoksun Derinleşmesi

BM ve AB’nin federatif çözüm önerisi sunması, aslında Türkiye’nin siyasi tezini, yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin fiilen işlevsiz hale geldiğini teyit etmektedir. Zira 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, iki kurucu halk esasına dayanan bir devlet yapısına sahipti, iki kurucu devlet esasına dayanan bir federasyon değildi.

Uluslararası aktörler, fiilen işlemeyen ve tek taraflı Rum yönetimine dönüşen 1960 yapısını kurtarmaya çalışmak yerine, yeni bir ortaklık yapısına (federatif olsa dahi) ihtiyaç duyulduğunu örtülü olarak kabul etmektedir. Türkiye, bu durumu, mevcut de facto durumu (işlevsizlik) destekleyen ve adada yeni bir egemenlik yapısının kurulması gerekliliğini savunan bir argüman olarak kullanmaktadır. Bu, uluslararası hukukun, adadaki siyasi gerçeklik karşısında bir paradoks yaşadığını göstermektedir.

7. Türkiye’nin İki Devletli Çözüm Tezi ve Jeopolitik Gerekçeler

Türkiye’nin iki devletli çözüm tezi, basit bir müzakere taktiği olmanın ötesinde, hukuki eşitlik, stratejik güvenlik ve enerji çıkarlarını birleştiren hayati bir ulusal doktrin olarak algılanmaktadır.

7.1. Hukuki ve Siyasi Gerekçeler

Yeni tezin hukuki hedefi, Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakkının uluslararası alanda tanınmasıdır. Türk tarafı, Rumların tanınmış devlet statüsünü kullanarak federasyonu reddetme ve veto gücünü uygulama asimetrisini gidermeyi amaçlamaktadır. Asimetrinin giderilmesiyle, müzakereler eşit egemenlik temelinde işbirliği modeli üzerine şekillenecektir. Sayın Ersin Tatar’ın siyasi söyleminin bu yönde evrilmesinde, KKTC halkının bu yeni siyasete güçlü bir destek vermesi de etkili olmuştur.

7.2. Stratejik ve Jeopolitik Gerekçeler

İki devletli çözüm, Doğu Akdeniz’deki jeopolitik gelişmeler nedeniyle Türkiye için hayati bir zorunluluk olarak değerlendirilmektedir.  

  • Mavi Vatan Bağlantısı: KKTC’nin stratejik değeri sadece 3.800 kilometrekareyi aşkın kara toprağından kaynaklanmamaktadır; Mavi Vatan’da bu alanın belki altı katı kadar deniz yetki alanının söz konusu olması da kritiktir. KKTC’nin egemenliğinin korunması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını koruması için bir ön koşuldur.
  • Güvenlik Doktrini ve Dışlama Stratejileri: Güney Kıbrıs Helen yönetiminin, Yunanistan ve bazı Batılı aktörlerle işbirliği içinde Türkiye’yi bölgeden dışlamaya yönelik stratejileri, Kıbrıs meselesini Türkiye’nin dış güvenlik anlayışının önemli bir parçası haline getirmiştir. Türkiye, bu tehditlere karşı koymak için garantörlüğünün ve KKTC’nin egemenliğinin güçlendirilmesi ihtiyacını pekiştirmiştir.  

Türkiye’nin İki Devletli Çözüm Tezinin Temel Dayanakları

BoyutGerekçe ve AmaçStratejik Çıkarım
Hukuki/SiyasiRumların veto gücünü kırmak, asimetriyi gidermek. Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakkının tanınması.Müzakere sürecinin eşit egemenlik temelinde yeniden yapılandırılması.
Jeopolitik/StratejikDoğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik çıkarlarının korunması. Türkiye’yi bölgeden dışlama stratejilerine karşı koyma.Mavi Vatan doktrini çerçevesinde deniz yetki alanlarının güvence altına alınması ve Türkiye’nin garantörlüğünün güçlendirilmesi.
İç MeşruiyetBaşarısız müzakerelere yapısal yanıt. KKTC halkının yeni siyasete güçlü desteği.Türkiye’nin dış politikada bağımsızlık vurgusunun güçlenmesi ve AB baskılarına karşı dengeleyici strateji.

7.3. Stratejik Derinlik ve Egemenlik Kalkanı

Türkiye için iki devletli çözüm tezi, Kıbrıs’ın iç siyasi geleceğinden öte, Doğu Akdeniz’deki bölgesel güç dengesi ve enerji rekabetine verilmiş bir yanıt olarak görülmelidir. Eğer KKTC’nin egemenliği zayıflarsa (örneğin güvenliği Türkiye’den bağımsız bir federal yapıya devredilirse), Türkiye, Mavi Vatan’daki hayati deniz yetki alanlarından feragat etme veya bu alanları savunma yeteneğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Dolayısıyla iki devletli çözüm, Türkiye’nin garantörlüğünü pekiştiren ve ulusal güvenlik çıkarlarını koruyan bir stratejik kalkan olarak görülmektedir. Ancak çözümsüzlüğün de benzer riskler taşıdığı gözardı edilmemelidir.

8. Erhürman’ın Federal Çözüm Vizyonu

Seçimin güçlü diğer adayı Sayın Tufan Erhürman’ın savunduğu federal çözüm vizyonu, basit bir toprak veya güç paylaşımı düzenlemesinden öte, siyasi eşitlik temelinde uluslararası meşruiyetin yeniden tesisi için gerekli görülmektedir.

Erhürman’ın vizyonu, uluslararası toplumla uyumlu kalarak (BM ve AB çerçevesi içinde) Kıbrıs Türklerinin haklarını güvence altına alma çabasıdır. Bu yapının, 1977-1979 Doruk Anlaşmaları ile kaydedilen iki bölgeli, iki toplumlu çerçeve anlaşmalarını kalıcı bir yapıya dönüştürmeyi amaçladığı ileri sürülmektedir.

8.1. Federalizmin Meşruiyet Aracı Olarak Kullanılması

Erhürman için federasyon, uluslararası meşruiyetin anahtarı konumundadır. İki devletli çözüm, KKTC’nin uluslararası tanınmama sorununun devam etmesi riskini taşırken, federasyon, uluslararası kabul gören bir ortaklık yapısı içinde Türk tarafına siyasi eşitlik kazandırma potansiyelini barındırır. Ancak bu tez, Crans Montana’da netleşen güvenlik, garantörlük ve egemenlik paylaşımı gibi yapısal sorunları nasıl aşacağına dair uluslararası camiayı tatmin edici net bir mekanizma sunmakta zorlanmaktadır.

9. Tarihi Arka Plan: Kıbrıs Türk Federe Devleti ve Federal Yapı Tartışmaları

Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin (KTFD) kuruluşu, federal yapı tartışmalarının tarihi arka planını oluşturmaktadır. 13 Şubat 1975’te kurulan KTFD, ileride oluşacak ortaklık düzeninin arkaplanı olarak tasarlanmıştı. Bu adım, 1974 Barış Harekâtı sonrasında Kıbrıs Türklerinin kendi kendilerini yönetme iradesini göstermiş ve müzakerelere hazırlık için geçici bir hukuki zemin oluşturmuştur.

Bu tarihi arkaplan, federal yapının basit bir idari düzenleme değil, coğrafi temelli ortaklık fikrinin (Merhum Bülent Ecevit’in 1972’de işaret ettiği “Türk tezi”) nihai hukuki tezahürü olarak algılanmasına neden olmuştur. Dünya genelindeki başarılı federal yapılar, bu sistemin başarısı için referans olarak gösterilmektedir. Ancak her toplumun siyasi, kültürel ve ekonomik şartlarının bu tür ortaklıkların başarısındaki rolü yadsınamaz.

9.1. Tarihsel Sürekliliğin Çelişkisi

Tarihsel olarak Türk tezi federal bir ortaklığa hazırlık olarak ortaya çıkmıştır (KTFD). Oysa Türkiye’nin güncel tezi (iki devletli çözüm), bu tarihsel sürecin sona erdiğini ve Rum tarafının uzlaşmazlığı nedeniyle yeni bir başlangıç gerektiğini savunmaktadır. Bu durum, güncel politikanın (Tatar’ın vizyonu) tarihsel süreklilikle (Erhürman’ın vizyonu) çatıştığı anlamına gelmektedir. Bu ideolojik ve tarihsel çatışma, seçmen nezdinde kimlik ve güvenoyu açısından önemli bir ikilem yaratmaktadır.

10. İki Devletli Yapının Anlamı ve Konfederalizm Seçeneği

Sayın Ersin Tatar’ın savunduğu iki devletlilik düşüncesinin terminolojik netliğe kavuşturulması kritiktir. İki egemen devlete dayalı siyasi yapının, adayı iki ayrı devlet olarak bölen tamamen bağımsız iki komşu devleti mi, yoksa eşit egemenliğe sahip iki devletin oluşturduğu konfederal veya federal bir üst yapıyı mı ifade ettiği sorusu, çözüm modelinin hukuki içeriği açısından kilit rol oynamaktadır. Çünkü bağımsız iki devlet ile eşit egemenliğe dayalı iki devletli çözüm anlayışları aynı şeyler değildir.

10.1. Egemenlik Tanımının Kilit Rolü

Kıbrıs Sorunu’nun düğümü, egemenliğin doğasında yatmaktadır. Rum tarafının tek bir egemenliği eşit olarak paylaşmayı sürekli reddetmesi karşısında, Türk tarafı (Türkiye’nin desteğiyle) egemen eşitlikte ısrarcıdır. Türk tarafının siyasi eşitliğini ve haklarını kalıcı olarak güvence altına alınabilmesi için iki bölgeli eşit egemenliğe dayalı yeni bir yapının kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu siyasi paradigma, 1974 Barış Harekâtı ile sağlanan barışın kalıcılığını temin etmeyi ve adadaki huzuru korumayı amaçlamaktadır.

Eğer Tatar’ın vizyonu tamamen bağımsız iki devlete odaklanıyorsa, uluslararası hukukun tanınmamış bir devleti tanıması oldukça güçlü siyasi dinamikler; hatta uluslararası siyasi paradigmada ciddi değişimlerin oluşmasına bağlıdır. Eğer iki devletli çözüm modeli konfederal bir yapıyı da içeriyorsa, bu federasyonun güvenlik risklerini azaltan bir orta yol olabilir.

Kıbrıs Çözüm Modelleri: Egemenlik ve Hukuki Statü

Çözüm ModeliUluslararası Hukuki KişilikEgemenliğin YapısıGüvenlik Riski (Türk Tarafı İçin)
Federasyon (Geleneksel)Tek Uluslararası Kişilik (Paylaşılmış)Egemenlik paylaşılır, ancak tek bir üst yapıya aittir.Güvenlik ve egemenlik paylaşımında Rum tarafının veto gücü riski yüksektir.
Bağımsız İki Devletİki Ayrı Uluslararası Kişilik (Hedef)Tam EgemenlikTanınmama ve uluslararası izolasyon riskinin sürmesi.
KonfederasyonKurucu Devletler Kişiliğini KorurKurucu Devletler Egemen Kalır; üst yapı sınırlı yetkiye sahiptir.Egemenlik garantisi yüksektir; ayrılma hakkı saklı kalabilir.

 11. Konfederal Yapının Kıbrıs İçin Olası Avantajları

Konfederalizm, siyasi tartışmalarda fazla konu edilmemesine rağmen, Kıbrıs sorununun çözümü için önemli bir potansiyele sahiptir. Konfederalizm, federalizmin güvenlik ve egemenlik paylaşımı alanındaki yapısal başarısızlıkları ile iki bağımsız devlet anlayışının yarattığı uluslararası tanınmama risklerinin çözümü için minimum yapısal gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.

11.1. De Facto Durumun Yasallaşması

Konfederal yapı, uluslararası hukuki kişiliklerini muhafaza eden iki veya daha fazla egemen devletin bir araya gelmesiyle oluşur. Egemen devletler, sadece savunma, dış ilişkiler veya ekonomik düzenlemeler gibi belirli ve sınırlı yetkileri ortak bir üst yapıya devretmeyi kabul ederler. Konfederal yapının nihai yasal sahipleri kurucu devletlerdir ve bu devletler genellikle birlikten ayrılma hakkını saklı tutarlar.

Kıbrıs bağlamında konfederal çözüm, mevcut de facto durumu yasal hâle getirebilecek üçüncü bir yoldur: Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Kıbrıs Helen Cumhuriyeti olmak üzere iki ayrı, uluslararası alanda eşit derecede egemen devletin, sınırlı alanlarda işbirliği yapmak üzere ortak bir yapı kurması. Bu yol, Kıbrıs’ın tarihi, siyasi ve kültürel şartlarına en uygun çözüm yolu olarak gözükmektedir.

11.2. Neden Siyasi İhmal Ediliyor?

Konfederalizm, iki tarafın da mutlak egemenlik taleplerini koruyarak pratik işbirliğini sağlayabilecek en esnek model olmasına rağmen, siyasi tartışmalarda ihmal edilmesinin temel nedeni, hem Rum tarafının bunu “ayrılığın yasallaşması” olarak görmesi hem de Türk tarafının mevcut doktrininde (tam bağımsızlık ve tanınma) netlik arayışına girmesidir. Ancak konfederalizm, Sayın Tatar’ın savunduğu “eşit egemenliğe dayalı iki devletli siyasi yapıyı” hukuki olarak en iyi karşılayan seçeneklerden biridir ve müzakere edilebilirliği artırabilir. Türkiye’nin konfederal bir çözümü müzakere edip etmeyeceği, cevap bekleyen ayrı bir soru olarak durmaktadır.

12. Seçmen Davranışları: Dış Politika mı, İç Dinamikler mi?

Adayların seçim söylemlerinin dış politikaya odaklanmasına karşın, halkın genelinin oy verme davranışları büyük ölçüde iç dinamikler ve kişisel ilişkilere bağlıdır. Kıbrıs sorununun uluslararası durumu hakkındaki tartışmalar, daha ziyade entelektüel düzeyde kalmakta ve seçmenlerin büyük çoğunluğunun günlük yaşamını etkileyen ekonomik ve sosyal faktörler, seçim motivasyonunu belirlemektedir.

12.1. Ankara’nın İç Siyasete Müdahale Algısı

Seçimi belirleyecek önemli bir iç dinamik, Türkiye Cumhuriyeti siyasi aktörlerinin KKTC iç siyasetine yaptıkları müdahalelere yönelik halkın tepkisidir. UBP iktidarı sürecinde Sayın Erdoğan’ın beklenen desteği alamaması ve bazı AK Partili siyasilerin halkı rahatsız edici müdahaleleri, seçmen nezdinde “egemenliğin” iç siyasette zedelenmesi olarak algılanmıştır.

Bu durum, dış politikada Türkiye ile uyumu savunan Tatar’ın aleyhine, iç dinamiklere ve yerel özerkliğe vurgu yapan Erhürman’ın lehine bir tepki oyu yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu analitik gözlem, Türkiye’nin stratejik hedefi ile uyguladığı taktiksel siyasi müdahale yöntemlerinin yerel kamuoyunda ters etki yaratma riskini açıkça göstermektedir.

13. Türkiye’nin Seçime Etkisi ve Erdoğan’ın Açıklamaları

AK Parti siyasi aktörlerinin seçime müdahalesi ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın bu seçime yönelik açıklamaları, bu seçimde de KKTC iç kamuoyunda en fazla tartışılan konulardan biri olmuştur.

Erdoğan’ın açıklamaları, KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a sağlanan desteğin bireysel veya tesadüfi olmaktan ziyade, yeni bir ulusal doktrin etrafında inşa edilmiş, kurumsal, stratejik ve açık nitelikte olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Bu, Türkiye’nin stratejik hedefinin, Kıbrıs’ta kendi ulusal doktrinine (İki Devletli Çözüm) tam uyumlu bir liderin göreve gelmesini arzulama olarak değerlendirilmektedir.

13.1. Kurumsal Çizgi ve Liderlik Farkı

Erdoğan’ın Katar ve ABD dönüşü açıklamaları arasında çelişki olduğu yorumları yapılsa da iki yorumda da öne çıkan nokta, Türkiye’nin iki devletli çözüm politikasının değişmeyeceği ve federasyon modelinin yeni süreçte siyasi bir alternatif olmadığıdır. Bu, Türkiye’nin Kıbrıs politikasının bir parti politikası değil, bir devlet politikası haline geldiğini simgelemektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarının sonunda Kıbrıs Türk halkının iradesine vurgu yapması, siyasi anlamda kazanan adayın öneminden çok halkın iradesine saygıyı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iki devletli çözüm konusundaki kararlılığını ifade etmektedir. Bu durum, Erhürman’ın kazanması durumunda bile, Türkiye’nin dış politika çizgisini değiştiremeyeceği, sadece müzakere tonunun veya içerdeki işbirliğinin dinamiklerinin farklılaşabileceği anlamına gelmektedir.

14. Seçim Sonuçlarının Olası Yansımaları

Yakın zamanda federal bir çözüm veya KKTC’nin uluslararası tanınması gibi bir durumun ortaya çıkması pek olası gözükmemektedir. Bu nedenle, seçim sonuçlarının dış politikada anlık bir paradigma değişimi yaratması beklenmemektedir; ancak liderlik tercihinin iç ve dış siyasi dengeler üzerindeki uzun vadeli etkileri olacaktır.

14.1. Tatar’ın Kazanması Durumu

Sayın Tatar’ın kazanması durumunda, iç ve dış siyasette, özellikle dış politika vizyonunda, büyük bir değişim beklenmemektedir. Türkiye ile dış politika uyumu sağlandığı için stratejik rahatlık olacak, ancak Tatar için en büyük sorun, UBP Hükümeti’nin başarısız icraatları ve Türkiye’nin iç siyasete müdahalesi algısı nedeniyle iç siyasi dengelerle alakalı sorunlar olacaktır. Buna bağlı olarak iç politikada huzursuzluk ve yönetişim krizleri potansiyeli artabilir. Bunun da Ak Parti ve Erdoğan’a olumsuz yansımaları olabilir.

14.2. Erhürman’ın Kazanması Durumu”

Sayın Erhürman’ın kazanması durumunda, dış siyasette (Akıncı ve Talat dönemlerinde de görüldüğü üzere) önemli bir değişiklik olmayacak, ancak iç dinamiklerde ciddi değişimler olacaktır. İç siyasette reform ve yerel özerklik vurgusu artacaktır. Erhürman için en ciddi sorun ise dış siyasi dengelerle ilgili olacaktır; zira seçilmiş bir lider olarak Türkiye’nin reddettiği federasyon tezini savunma zorunluluğu, Ankara ile sürtüşme riskini ve müzakere inisiyatifinin zayıflamasını ortaya çıkarma riski taşımaktadır. Bundan dolayı da Talat ve Akıncı döneminde olduğu gibi dış politikada bazı söylem farklılıkları dışında ciddi bir değişim beklenmemektedir.

14.3. Yönetişim ve Dış Politika Çatışması

KKTC’nin gelecekteki istikrarı, dış politika vizyonu ile iç yönetişim kalitesi arasındaki hassas dengeye bağlıdır. Eğer seçilen lider, Türkiye ile uyum siyaseti adına iç meşruiyetini kaybederse (Tatar’ın riski), uzun vadeli stratejik kararların uygulanabilirliği tehlikeye girer. Ayrıca bu durum geçmiş seçimlerde de görüldüğü üzere Ak Parti ve Erdoğan aleyhine de sonuçlar doğurabilir. Diğer yandan, eğer lider iç meşruiyet kazanırken Türkiye ile dış politikada çatışırsa (Erhürman’ın riski), uluslararası alanda hareket alanı daralır ve çözüm süreci daha da zor hale gelebilir.

Diğer dikkat çeken dinamikler ise şunlardır: Erhürman’ın, Erdoğan’ın ziyareti esnasında Meclis toplantısına katılmaması siyasi bir hata olarak değerlendirilmiş ve Tatar’ın lehine bir durum olarak görülmüştür. Ayrıca, başörtülü yaşam tarzını tercih eden ailelerin inanç ve iradesine saygı gösterilmesi ile ilgili siyasi karar ve tartışmaların da seçmen tercihlerinde etkili olması beklenmektedir; bu, iç toplumsal hassasiyetlerin politik sonuçlarını yansıtmaktadır. Her iki adayla ilgili olumsuzlukların bağımsız adayların oy oranlarında yükselmeye sebep olacağı da tahmin edilmektedir.

15. Sonuç ve Öneriler

15.1. Analizin Sentezi

KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası kilitlenmişliğinin ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki artan jeopolitik zorunluluklarının bir yansıması olarak, iç dinamiklerin önüne geçmiştir. Adayların söylemleri temelde federasyon (uluslararası meşruiyet arayışı) ile iki devletli çözüm (egemen eşitlik ve stratejik güvenlik gereksinimi) arasındaki derin paradigma çatışmasını temsil etmektedir. Türkiye, 2017 Crans Montana sürecinin başarısızlığı sonrası, Kıbrıs Sorunu’nu asimetrik müzakere sürecinden kurtarma ve Mavi Vatan çıkarlarını güvence altına alma hedefiyle iki devletli çözüm tezini kurumsal bir devlet politikası haline getirmiştir.

15.2. Geleceğe Yönelik Stratejik Çıkarımlar

Kısa vadede, uluslararası aktörlerin (BM/AB) federasyon ısrarı ile Türkiye’nin iki devletli çözüm kararlılığı arasında köklü bir uzlaşma beklenmemektedir. Seçim sonuçları ne olursa olsun, yakın zamanda federal bir çözüm veya KKTC’nin tam tanınması olası gözükmemektedir. Bu bağlamda, KKTC liderinin içerdeki meşruiyeti, uzun vadeli stratejik kararların uygulanabilirliği açısından hayati önem taşımaktadır. Türkiye ve KKTC siyasetinin, halkın iradesine yönelik müdahale algısını gidererek, yerel yönetişim sorunlarına odaklanması gerekmektedir.

15.3. Politika Önerisi

Konfederalizm, Kıbrıs’ın tarihi, siyasi ve kültürel şartlarına en uygun çözüm yolu olarak analiz edilmektedir. Konfederal yapı, Kıbrıs Türk halkının egemenliğini koruyarak Türkiye’nin güvenlik garantilerini sürdürme ve aynı zamanda uluslararası hukukta karşılığı olan, ayrılma hakkını saklı tutan bir ortaklık formu sunma potansiyeline sahiptir. Türkiye’nin ve KKTC siyasetinin, iki devletli çözüm tezinin hukuki ve güvenlik gereksinimlerini karşılayan, uluslararası toplumla müzakere edilebilirliği artırabilecek bir ara formül olarak Konfederalizm seçeneğini daha ciddi bir stratejik tartışma konusu haline getirmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu çözüm modeli, mevcut de facto durumu yasallaştırarak statükonun yarattığı belirsizliği giderebilecek pragmatik bir yol sunma potansiyeline sahiptir. Umarım ki yeni siyasi süreçte bu model daha çok tartışılır ve alternatif çözüm olarak gündeme gelir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Başörtüsü Tartışmalarının, Siyasi, Hukuki ve Dini Açıdan Akademik Değerlendirmesi

Son günlerde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde başörtüsü üzerinden yaşanan tartışmalar, toplumun farklı kesimleri arasında derin ayrışmalara neden olmaktadır. Bu tartışmaların salt dini bir mesele olmanın ötesinde, köklü siyasi, psikolojik, dini ve ideolojik arka planları bulunmaktadır. Bu akademik değerlendirme, söz konusu tartışmaların bu farklı boyutlarını analiz etmeyi amaçlamaktadır.

Siyasi Arka Plan:

KKTC’nin siyasi yapısı, Türkiye ile olan yakın ilişkisi ve adanın genelindeki Kıbrıs Sorunu bağlamında şekillenmektedir. Başörtüsü tartışmaları da bu siyasi dinamiklerden bağımsız düşünülemez:

 Türkiye Etkisi: Türkiye’de başörtüsü konusundaki tarihsel süreç ve mevcut durum, KKTC’deki tartışmaları doğrudan etkilemektedir. Türkiye’de yaşanan kamusal alanda başörtüsü serbestliği yönündeki değişimler, KKTC’de de benzer taleplerin dile getirilmesine zemin hazırlamıştır. Ancak, KKTC’nin belli kesimlerindeki laiklik algısı bu taleplerin farklı tepkilerle karşılanmasına yol açmaktadır. Bu kesimler bu tür talepleri laik sistem için bir tehdit olarak görmektedirler. Bu tür özgürlüklerin zamanla karşıt bir dinsel baskıya dönüşeceği şeklinde iddialar ileri sürülüp başörtülü kızların eğitim hakkının engellenmesi meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Bunun tam aksine bu tür dayatmaların esas itibari ile sistemin tutarsızlığı ve zayıflığını ifade ettiği ileri sürülmekte, ortak akıl ve hürriyetleri korumayı esas almayan bir sistem anlayışının zaten meşruluğunun olmayacağı ileri sürülmektedir.

Laiklik Anlayışı ve Devlet-Din İlişkisi: KKTC’nin anayasasında laiklik ilkesi benimsenmekle birlikte, bu ilkenin yorumlanması ve uygulanması konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı kesimler, laikliğin dinin kamusal alandan tamamen dışlanması anlamına geldiğini savunurken, diğerleri devletin tüm inançlara eşit mesafede durması ve bireylerin inançlarını özgürce yaşayabilmesi olarak yorumlamaktadır. Başörtüsü tartışmaları, bu farklı laiklik anlayışlarının bir çatışma alanı haline gelmektedir. Bu iki görüş arasındaki yaklaşım farkı laikliğin ideolojik yorumu ile hukuki yorumu arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Hukuk önünde herkes eşit olduğu ve devlet vatandaşları arasında ayırımcılık yapamaz kuralları gereği hukuk devletinde eğitim hakkı dahil tüm temel hak ve hürriyetler hukukun güvencesi altındadır. Hukuk devleti olmanın gereği budur. Ancak laikliğin ideolojik yorumunda laiklik farlı sınıflar arasında adaleti korumayı değil belli ve kendini üstün gören sınıfın diğerlerine karşı üstünlük ve egemenliğini sağlamak için kullandığı ideolojik ve siyasi bir argümandır. Özellikle AK Parti Hükümeti’nin önceki olaylardan yeteri kadar ders almadığı belli cemaat ve tarikatlara liyakati dikkate almadan bazı siyasi makamları dini çok dar alamda yorumlayan baskıcı ve ötekileştirici bazı cemaat ve tarikat üyelerine teslim ettiği şeklinde kamuoyunda oluşan algı laiklikle ilgili kaygıları beslemekte ve laikliği ideolojik bir argüman olarak kullananların argümanlarını kuvvetlendirmektedir. Bu konunun ayrıca derin bir incelenmesi ve analizi gerekmektedir.

Bazı kişiler bu sorunun seçim stratejisi kapsamında suni olarak üretildiğini ileri sürse de, başörtülü kızların eğigim hakkı dahil kamu hizmetlerinden yararlanma haklarının haksız şekilde kısıtlandığı sosyal bir gerçektir ve sorunun hukuk devleti anlayışı içinde özgürlüklerin koruması anlayışı doğrultusunda Sayın Erhürman’ın da vurguladığı üzere toplumsal uzlaşı ile çözülmesi gerekmektedir. Ancak bu toplumsal uzlaşının tüm kesimlerin eğitim hakkı ve yaşam tercihini korumayı amaçlaması gerekmektedir. Bi kesimin dayatması ile uzlaşı olamayacağı açıktır.

Siyasi Kimlik ve Kutuplaşma: Başörtüsü meselesi, KKTC’deki siyasi partiler ve ideolojik gruplar arasında bir kimlik belirleme ve kutuplaşma aracı olarak kullanılabilmektedir. Bazı siyasi aktörler, başörtüsünü dini özgürlükler ve kültürel kimliğin bir ifadesi olarak savunurken, bazıları ise laikliğin korunması ve çağdaş yaşam tarzının sürdürülmesi adına karşı çıkmaktadır. Bu durum, siyasi söylemleri daha da keskinleştirmekte ve toplumsal ayrışmayı derinleştirmektedir.

Seçim Dinamikleri: Yaklaşan veya geçmiş seçim dönemlerinde, başörtüsü gibi hassas konuların siyasi partiler tarafından oy toplama aracı olarak kullanılması muhtemeldir. Bu durum, tartışmaların daha duygusal ve manipülatif bir zemine kaymasına neden olabilir. Sayın Serdar Denktaş’ın medyaya yansıyan söylemlerine baktığımızda dışlayıcı ve ötekileştirici bir söylemi tercih ettiği görülmektedir. Ancak temsil ettiği partinin seçmen tabanının büyük bir kısmının Türkiye göçmenlerinden oluştuğunu dikkate aldığımızda, bu siyasi söylemin tabanında rahatsızlık yaratma riski çok yüksektir. Daha çok Kıbrıslılık söylemini çağrıştıran bu siyasi söylem sol siyasetle özdeşleşen Kıbrıslılık sloganı Demokrat Partiye sol kanattan oy getirip getirmeyeceği de ayrı bir inceleme isteyen bir konudur. İktidar partisi UBP ise bu konuda daha cesur ve özgürlükçü bir söylem geliştirme gayreti içerisindedir. Özellikle Atatürkçülüğü ile tanınan Milli Eğitim Bakanı Nazım Çavuşoğlu’nun tutum ve açıklamaları Türkiye siyaseti ile tam bir uyum içerisinde gözükmektedir. Doğal olarak Nazım Bey’in Türkiye hükümeti nezdindeki popülaritesi artmış gözükmektedir. Cumhurbaşkanı Sayın Ersin Tatar’ın da basına yansıyan başörtülü kızların özgürlüklerini savunucu açıklamaları Türkiye siyaseti tarafından izlenmekte ve takdir edilmektedir. Bağımsız Cumhurbaşkanı olarak aday olması da UBP’nin yanısıra koalisyon ortaklarının da desteğini alma adına önemli bir gelişmedir. Başörtüsü dahil daha özgürlükçü bir siyasi çizgi izlemesi toplum katında genel olarak siyasi desteğini arttırmış gözükmektedir. Yeniden Doğuş Partisi lideri Sayın Erhan Arıklı’nın hükümet ortakları gibi başörtüsü özgürlüğünü savunması özellikle muhafazakar ve de Türkiye göçmenleri nezdindeki desteğini arttırmış gözükmektedir. Könjöktüre baktığımızda Cumhurbaşkanı adayı çıkarmayacağı varsayımını da dikkate aldığımızda bunun Sayın Ersin Tatar’a yarayacağı söylenebilir durumdadır.

Ancak muhalefet partisi CTP’nin söylemlerini dikkate aldığımızda özellikle Sayın Tufan Erhürman’ın bu konuyu siyasi bir oyun olarak gördüğü dayatmacı yaklaşımlara karşı çıkmasında başörtülü kızlara yapılan dayatma konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Başörtüsü özgürlüğünü genişletmeyi amaçlayan tüzüğe bir anayasa hukuk profesörü olarak karşı çıkmasının gerekçesini daha açık olarak belirtmesi gerektiği kanaatindeyim. Ayrıca ideolojik laikliği mi yoksa hukuk devletinin gereği olan laikliğimi savunduğu konusunda da daha net bir söylem ve siyaset geliştirmesi gerekmektedir. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminin güçlü adaylarında birisi olarak gözüken Sayın Erhürman’ın seçmene bu konuda daha net  mesajlar vermesi gerektiği kanaatindeyim. Sayın Erhürman Türkiye hükümeti tamamen ters düşmeme ayrıca sol radikal ve ideolojik laikliği benimseyen parti tabanı ile ters düşmeme arasında bir denge siyasi oluşturmaya çalıştığı şeklinde yaygın bir algı oluşmuştur. Bu algının seçimi nasıl etkileyeceği zamanla daha belirkin hale gelecektir.

Psikolojik Arka Plan:

Başörtüsü tartışmalarının bireysel ve toplumsal düzeyde önemli psikolojik boyutları bulunmaktadır:

Kimlik ve Aidiyet: Başörtüsü, bazı kadınlar için dini ve kültürel kimliklerinin önemli bir ifadesi ve bir gruba aidiyet duygusunun bir parçasıdır. Bu nedenle, başörtüsüne yönelik herhangi bir kısıtlama veya olumsuz söylem, bu bireylerde kimliklerine yönelik bir tehdit algısı ve dışlanmışlık hissi yaratabilir. Din adına örtüyü tercih etmeyen kadınların da aynı şekilde baskıcı ötekileştirici siyasi söylem ve eylemlere karşı güven verici politikalara ihtiyaç vardır.

Özgürlük ve Seçim Hakkı: Başörtüsü takmak veya takmamak, bireysel özgürlük ve seçim hakkının bir parçası olarak görülmelidir. Başörtüsü takan kadınların bu tercihlerine saygı duyulmaması veya bu tercihlerinden dolayı ayrımcılığa maruz kalmaları, psikolojik olarak rahatsız edici ve travmatik olabilir.

Kaygı ve Belirsizlik: Toplumsal tartışmaların yoğunlaştığı dönemlerde, başörtüsü takan veya takmayan bireyler, gelecekteki toplumsal normlar ve kendi konumları hakkında kaygı ve belirsizlik yaşayabilirler. Bu durum, stres seviyelerini artırabilir ve psikolojik iyi oluş hallerini olumsuz etkileyebilir. Bundan dolayı da şekilci yorum ve ötekileştirici söylemlerden uzak durulmalıdır.

Önyargı ve Stereotipler: Başörtüsü üzerinden yapılan tartışmalar, farklı gruplar arasındaki önyargıları ve stereotipleri pekiştirebilir. Başörtüsü takan kadınların belirli bir siyasi görüşe veya yaşam tarzına sahip olduğu yönündeki genellemeler, bireylerin haksız yere yargılanmasına ve ayrımcılığa maruz kalmasına neden olabilir. Bu da sosyal barışı tehdit edebilir. Siyasi dayatma ve yasaklar gündeme gelmese halkımız başörtülü veya örtüsüz olsun bunu sorun yapmamakta hatta aynı aile içerisinde bu farklı tercihler birlikte saygı ve hoşgörü içerisinde yaşayabilmektedir. Üniversite ortamında ve sokakta da bu durum böyledir. Hala Sultan İlahiyat Koleji örneğin bakıldığında da bu sosyal barış ve hoşgörü ortamı rahatlıkla görülebilmektedir. Ancak bu kurumların idari kadroların yapılan dar, ötekileştirici hatta tekfir edici görüşlere sahip siyasi atamalar toplumsa adaleti, güveni ve barış ortamını provoke etmelerine sebep olmaktadır. Devlet kimsenin vatandaşa karşı kullanacağı bir mekanizma olamaz, olmamalıdır.

Dini Arka Plan:

Başörtüsü konusunun dini açıdan farklı yorumları bulunmaktadır:

İslami Metinler ve Yorumlar: Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde başörtüsünün hükmü konusunda farklı alimler tarafından çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bazı yorumlar başörtüsünün farz olduğunu savunurken, bazıları ise daha esnek yaklaşımlar sergilemektedir. KKTC’deki tartışmalarda da bu farklı dini yorumlar referans alınmaktadır.

Dini Özgürlükler: Din ve vicdan özgürlüğü, temel insan haklarından biridir. Bireylerin inançlarının gereği olarak başörtüsü takma veya takmama hakkı, bu özgürlüğün bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Devletin bu özgürlüğü güvence altına alması ve herhangi bir ayrımcılığa izin vermemesi önemlidir. Din ilahi olsa da dinin tüm yorumları beşeridir. Fetva din değildir; müçtehidin bir usule bağlı olarak dini yorumlaması sonucu ulaştığı hükmü ifade eder. Mezhep de din değildir; dini metinlerin yorumunda müçtehidin izlediği usulü/metodoloji ifade eder. Bundan dolayı da bir mezhep veya fetvayı kabul edip etmemek vatandaşın tercihine bağlıdır. İnanç insanın yaşamı algılama biçimidir ve insanın iradesi ile karar verdiği bir alandır. Doğal olarak da devlet adına siyasi makamları işgal edenlerin görevi dini yorumlamak değil, vatandaşların özgürlüklerini adalet anlayışı içerisinde korumak için hukuk devletini gereğini yapmaktır.

Dini Sembollerin Kamusal Alandaki Yeri: Başörtüsü gibi dini sembollerin kamusal alanda ne ölçüde görünür olması gerektiği, farklı dini ve seküler kesimler arasında tartışma konusu olmaktadır. Bazı kesimler, kamusal alanın dinin etkisinden arındırılması gerektiğini savunurken, diğerleri dini sembollerin bireysel ifade özgürlüğünün bir parçası olduğunu ve kamusal alanda da serbest olması gerektiğini düşünmektedir. Öncelikle kamusal alan herkese ait olan ortak alanı ifade eder. Bu alanda ayırımcılık yapılması kamu düzenine aykırı olur. Esas ayırımcılığın yapılmaması gereken yer kamusal alandır. Bunun istisnası özel alandır. İnsanlar özel alanlarında kamusal yükümlülük taşımazlar. Kılık ve kıyafet tercihi hem özel hem de kamusal bir nitelik taşımaktadır. Mesleği icraya engel olmayan, başkalarının hak ve hürriyetlerine genel kamu ahlakına aykırı olmayan her türlü tercih kamusal alanda serbest olmalıdır. Bunun içerisinde kişinin kendi inancı ve onu mutlu eden yaşam tarzını yaşama hakkı da vardır.

Sonuç:

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde başörtüsü üzerinden yaşanan tartışmalar, karmaşık ve çok boyutlu bir yapıya sahiptir. Bu tartışmaların anlaşılabilmesi için siyasi, psikolojik, dini ve ideolojik arka planlarının birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Farklı kesimlerin hassasiyetlerinin ve argümanlarının dikkate alındığı, diyalog ve karşılıklı anlayış temelinde yürütülecek yapıcı tartışmalar, toplumsal kutuplaşmanın önüne geçilmesi ve daha kapsayıcı bir toplumun inşa edilmesi açısından önem taşımaktadır. Aksi takdirde, bu tür tartışmalar toplumsal barışı zedeleyebilir ve KKTC’nin geleceği üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir. Akademik çalışmaların bu tartışmaların farklı boyutlarını derinlemesine analiz etmesi ve çözüm önerileri sunması, daha sağlıklı bir toplumsal zeminin oluşmasına katkı sağlayacaktır. Bunun olabilmesi için de herkesin fikrini özgürce söylemesi ve birbirinin özgürlüğüne saygı kültürünün geliştirilmesi gerekmektedir.

Not: Bu yazı için yapay zeka teknolojisinden de yararlanılmıştır

Başörtüsü Sorunu Bağlamında Çocuk Hakları ile Velayet Hak ve Görevi Hakkında Hukuki Bir Değerlendirme

Türk Medeni Kanunu’nun 335. maddesi uyarınca, “Ergin olmayan çocuk, ana ve babasının velayeti altındadır.” Bu hüküm, velayetin temelini oluşturur ve çocuğun bakım, eğitim, temsil gibi konulardaki haklarını kapsar. Velayet, sadece bir hak değil, aynı zamanda bir sorumluluktur. Anne ve baba, çocuklarının maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür.

Velayetin Ortak Kullanımı (TMK m. 336): Evlilik devam ettiği sürece, anne ve baba velayeti birlikte kullanırlar. Bu, çocuğun yetiştirilmesiyle ilgili kararların ortaklaşa alınması anlamına gelir. Velayet yetkisi doğal olarak çocuğun bakımı yanısıra ne giyeceğine karar verme hakkını da içerir. KKTC Hukuku’da TC hukuku ile bu konularda benzerlik göstermektedir. Doğal hukuk ve ahlakın gereği olarak çocuk üzerinde birinci derecede hak yükümlülük sahibi olan onu doğuran annesi ve ona bakan anne ve babasına aittir. Şüphesiz ki çocuğun üstün yararını enfazla düşünen ve koruyan onun anne ve babasıdır. Anne ve babaya ait ola bu hak ve görev ulusal ve uluslararası hukukun temel prensiplerinden olan üstün yarar ilkesi ileri sürülerek siyasi veya keyfi nedenlerle sınırlanamaz. Anne ve babanın bu yetkisi, çocuğuna temel insan hak ve hürriyetleri ile temel çocuk haklarının açık ihlalinin mahkeme kararı tespit edilmesi ile kısıtlanabilir. Mahkemeleri temsilen görev yürüten hakimler ulusal ve uluslararası hukukun temel ilkelerinden olan üstün yarar ilkesini yorumlarken siyasi ve ideolojik gerekçelere dayanarak bu hakkı sınırlayamaz. Çünkü ulusal ve uluslararası yasalar da velayet hakkının birinci derecede anne ve babaya ait olduğunu vurgulamaktadır.

Dini inançlar içten gelen isteği ifade eder. İçten gelmeyen bir inanç, inanç olamaz. Bu yüzden çocuklar buluğ çağına erene kadar dini inançların mükellefi değildirler. Bu süreçte anne ve baba çocuğunun üstün yararını gözeterek çocuğun kişilik gelişimini sağlama yükümlüğünü taşır ve bu süreçte de ne giyeceğine karar verir. Anne ve baba bu süreçte çocukları için dini, mini, transparan veya seksi kıyafet tercih etmeleri sebebiyle hukuki bir sorumluluk taşımazlar ve velayet hakları kısıtlanamaz. Çocuk buluğ çağına erişince kendi karar mekanizmasını oluşturmaya başlar. Esas itibari ile çocuğun bazı kıyafetleri buluğ çağından önce de beğenip beğenmeme yetisi vardır. Bu yüzden çocuğun tercih yetisi olmadığı genellemesi de hatalıdır. Ancak bu süreçte esas karar vericiler anne ve babalardır.

Meseleyi dini açıdan ele aldığımızda Hz. Muhammed’in kılık kıyafet tercihi sebebiyle herhangi bir kişiye dünyevi bir ceza uyguladığına dair hiçbir delil olmaması sebebiyle bu konuda kişilerin kendi sorumluluklarını taşıyarak tercih haklarını kullanma hakları vardır. Bu yüzden çağdaşlık veya dini inanç gerekçesi ile topluma kılık ve kıyafet dayatılmasının dini, ahlaki ve hukuki meşru bir zemini yoktur. Okullar ve de camiiler kamu kurumları oldukları için anayasal bir hak olan eşitlik hakkı çerçevesinde herkes bu kurumlardan eşit olarak hizmet alma hakkına sahiptir. Öğretmen veya imamlar kendi inanç ve ideolojilerine dayanarak bu hakkı kısıtlayamazlar. Sonuç olarak yasalarımıza göre çocuklar reşit olana kadar anne babanın velayeti altındadır. Bu da ne giyeceğine karar verme hakkını da kapsar.

Ortadoğu’daki Çatışmaların Siyasi, İdeolojik, Dini, Mezhepsel Nedenleri ve Türkiye’nin Çözüm Potansiyeli

Ortadoğu tarih boyunca etnik, dinsel ve mezhepsel güç mücadelelerinin merkezi olmuş bir coğrafyadır. Günümüzde ise Suriye’deki iç savaş, DEAŞ ve benzeri radikal örgütlerin ortaya çıkışı, İsrail’in bölgesel stratejileri ve büyük güçlerin müdahaleleri bu çatışmaları daha da karmaşık hale getirmiştir. Geçmişte olduğu gibi bugün de sorunun dini, siyasi ve etnik boyutlarını anlamadan etkili bir çözüm üretmek oldukça güç gözükmektedir. Türkiye bu süreçte kritik bir aktör olarak hem bölgesel hem de uluslararası çapta çözüm için anahtar bir rol oynama potansiyeline sahip bir ülkedir. Türkiye siyasetinin rolünün ve potansiyelinin doğru olarak tespit edilebilmesi için sorunun nedenlerinin doğru olarak tespit ederek şartlara uygun politikaların üretilmesi gerekmektedir. Ortadoğu’daki çatışmaların nedenleri şöylece özetlenebilir:

Etnik, İdeolojik, Dini ve Mezhepsel Gerilimler

Ortadoğu’daki sorunların temelinde etnik, ideolojik, dini ve mezhepsel ayrılıklar yatmaktadır. Amerika ile Rusya ve Çin’in arasındaki rekabetin Ortadoğu’daki ideolojik yansımaları genellikle sağcılık ve solculuk ideolojileri görüntüsünde ortaya çıkmaktadır. Bu ideolojik rekabetler bazen din ve mezheplerle bağlantılı hale gelmektedir. Rusya ile yakınlık içerisinde olan Suriye’deki Esed rejiminin Nusayri (Alevi) kökeni, Sünni çoğunluğun yönetimden dışlanmasına yol açarak iç savaşı tetiklemiştir. İran, Şii hilali stratejisiyle bu rejime destek verirken, Suudi Arabistan ve diğer Sünni ülkeler Suriye’de muhalif grupları desteklemektedir. ABD ise genellikle İran karşıtlığı ile özdeşleşmiş Sunni bir taraftarlık siyaseti izlemektedir. Bu mezhepsel kutuplaşma, DEAŞ gibi radikal örgütlerin ortaya çıkışını kolaylaştırmış ve bölgesel istikrarsızlığı derinleştirmiştir. ABD’nin İsrail siyasi işbirliği içerisinde olması ise hem Sünni hem de Şii gruplar arasında bir ikileme sebep olmaktadır. Bu süreçte Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam inançları büyük ölçüde bu çatışma ekseninde ilahi özlerinden uzaklaştırılarak kapitalist anlayışın etkisi altında gelişen etnik, ideolojik ve sınıfsal çatışmaların meşrulaştırıcı aracı haline getirilmiştir. Bunun bir sonucu olarak da bölgedeki istikrarsızlık daha da büyüyerek uluslararası inanç merkezli çatışmalar görüntüsüne büründü.

Amerikan Müdahaleleri ve Güç Boşluğu

ABD’nin 2003’teki Irak işgali, Saddam Hüseyin rejimini devirerek bölgede büyük bir güç boşluğu yaratmıştır. Bu boşluk, Sünni Arap toplulukların dışlanmasına ve DEAŞ’ın geniş bir taban bulmasına neden olmuştur. Ayrıca, ABD’nin Suriye’de rejim değişikliğine yönelik politikaları, silahların ve lojistik desteklerin yanlış grupların eline geçmesiyle sonuçlanmış, radikalleşmeyi hızlandırmıştır. Bu durum ABD ve radikal gruplar arasındaki ilişkinin boyutu ile ilgili de farklı tartışmalara neden olmuştur. Bunun bir sonucu olarak da İran Şii akımlara karşı DEAŞ’in sistematik olarak planladığı ve desteklendiği gibi görüşler ileri sürülmüştür.

DEAŞ gibi gruplar, ABD’nin doğrudan bir desteğiyle kurulmuş olmasa da Amerikan dış politikasının bölgedeki etkileri bu tür örgütlerin güçlenmesine yol açmıştır. Özellikle Irak ve Suriye’deki güç boşlukları, radikal örgütlerin taban bulmasını kolaylaştırmıştır. ABD’nin İran’a karşı bir denge unsuru olarak DEAŞ’ın varlığından dolaylı şekilde faydalandığı yönündeki iddialar ise akademik çevrelerde tartışılmaktadır.

Buna karşılık, ABD liderliğindeki koalisyon DEAŞ’a karşı ciddi askeri operasyonlar düzenlemiş ve bu örgütün liderlerini etkisiz hale getirmiştir. Ancak bu mücadele sırasında ABD’nin, PYD/YPG gibi gruplarla işbirliği yapması, bölgedeki diğer müttefikleriyle, özellikle Türkiye ile gerilimlere neden olmuştur. Bu çatışa zemininde son dönemlerde artan siyasi suikastlar ise uluslararası ilişkilerde hukuku ve diplomasinin devre dışı kalmasına yol açarak güven ve istikrar sorununu daha da karmaşık hale getirmiştir.

İsrail’in Stratejik Hesapları

İsrail’in Batı Şeria ve Golan Tepeleri’ndeki genişleme politikaları, bölgedeki tansiyonu artırmaktadır. İsrail’in özellikle bazı Kürt gruplar ve Dürziler ile işbirliği politikası bölgedeki tansiyonu yükselten bir diğer önemli politik nedendir. İsrail ile ilgili Türkiye ve bölge devletlerinin en fazla öner çıkardıkları ve İsrail’in saldırgan politikalarının arkaplanındaki amaç olarak gördükleri “vadedilmiş topraklar” meseledir. Tevrat’ta sınırları belirlenen bu topraklar Türkiye dahil birçok bölge ülkesini tedirgin etmektedir.

Türkiye siyaseti yavaş yavaş bu tehdit unsuruna karşı bir güvenlik siyasetine evrilmektedir. Bunun devam etmesi durumunda Türkiye ve İsrail’in askeri anlamda da karşı karşıya gelmeleri kaçınılmaz bir hal alabilir. Ayrıca İsrail ile işbirliği içinde olan Dürziler ile Kürlerin de süreçte Türkiye’nin güvenlik politikasının hedefi haline gelmeleri kaçınılmaz bir hal alacaktır. İsrail’in bu bölgede başarılı olması uzun vadede hem Kürtleri hem de Dürzileri tehdit eden bir politik durumun ortaya çıkarmasına da sebep olacaktır. Bunun da temel sebebi vadedilmiş topraklar inanıcının Kürt ve Dürzilerin de topraklarını kapsamasıdır. Bu inancın İsrail devleti için de büyük bir tehdit oluşturduğu açıktır. Bu tehdit, bu inancın Türkiye dahil bölge halklarının bağımsızlık ve egemenlik haklarının ihlali potansiyelinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bölge halkları ve İsrail halkını da tehdit eden ve düşmanlıklara sebep olan bu inancın ilahiyat açısından yeniden değerlendirilerek makul bir çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Daha önceki bir yazımda bu inancın ortaya çıkışını değerlendirdiğim için burada konunun detaylarına girmeyeceğim. Dolayısıyla insan haklarına dayalı yeni politikalar ve öğretim programları geliştirilerek halkların oluşturulmuş olan çatışmacı tarihin ve dini algıların etkisinden arındırılmaları gerekmektedir. Bu perspektif doğrultusunda İsrail ile doğrudan veya dolaylı diyalog kurarak, bölgedeki tansiyonun düşürülmesine katkıda bulunulmalı, geleceğin güven ve barışı esas alan değerler üzerine yeniden inşası için işbirliği yapılmalıdır. Ancak savaş ekonomisi siyaseti yürüten büyük silah teknolojilerine sahip olan ülke siyasetçilerinin bu tür bir siyaseti onaylamakta güçlük çekecekleri hatta böyle bir açılımı risk olarak görmeleri kuvvetle muhtemeldir. Sivil toplum ve insan hakları bilincinin savaş ekonomisinin önüne geçebilmesi durumunda siyasi istikrar ve çözüm imkanları güçlenecektir.

Sorunların Çözümü İçin İzlenebilecek Politikalar

  1. Bölgesel Uzlaşı ve Diyalog

Ortadoğu’da uzun vadeli istikrar, etnik, ideolojik, dinsel ve mezhepsel gerilimlerin azaltılabilmesi için çok kültürlüğü esas alan, ortak ekonomik işbirliği alanları üretmeyi amaçlayan politikaların geliştirilmesi ile mümkün hale gelebilir. Türkiye, İran ve Suudi Arabistan arasında bir denge sağlayarak Suriye krizinin çözümüne yönelik bir bölgesel uzlaşı platformu oluşturabilir. Bu platform bölgede rekabet eden ABD, Rusya ve AB ülkelerinin de menfaatlerini koruyucu bir strateji üzerine kurulmalıdır. Şüphesiz bu bölgedeki çatışmaların en önemli sebebi çıkarlar çatışmasıdır. Esas itibari ile bölge ülkelerinin sahip olduğu petrol gaz ve diğer doğal kaynaklar uluslararası siyasetin esas motivasyon kaynağıdır. Bu konuda savaş ve sömürgecilik anlayışını yansıtan politikalar yerine tarafların ortak menfaatlerini esas alan politikalar geliştirilmelidir. Nitekim bu kaynaklara sahip olan ülkeler dış pazarlara ihtiyaç duymaktadırlar. Buna bağlı olarak çok ortaklı uluslararası şirketler kurularak savaş ve çatışmalara gerek kalmadan kaynakların bölge ve diğer ülkelerin hizmetine sunulması mümkündür.

  • Ekonomik Kalkınma ve Güvenlik Reformu

Bölgedeki radikalleşmenin önüne geçmek için yoksulluk ve işsizlik gibi yapısal sorunların çözülmesi gerekmektedir. Türkiye, bölgedeki ekonomik kalkınma projelerine liderlik ederek hem mültecilerin dönüşüne hem de yerel halkın radikal gruplara yönelmesinin önlenmesine katkı sağlayabilir.

  • Suriye’de Kapsayıcı Geçiş Süreci

Suriye’deki anayasa süreci uluslararası gözetim altında desteklenmeli, ülkenin yeniden inşası için küresel fonlar sağlanmalıdır. Türkiye, garantör ülkeler arasında aktif bir rol oynayarak bu süreci hızlandırabilir.

  • Terörle Mücadelede Ortak Stratejiler

DEAŞ ve YPG/PYD gibi grupların faaliyetlerinin engellenmesi için bölgesel güvenlik işbirlikleri artırılmalıdır. Türkiye, terörle mücadelede uluslararası aktörlerle işbirliğini sürdürmeli, ancak kendi ulusal güvenlik çıkarlarını da insan hakları temelinde korumalıdır.

  • Dengeli Diplomasi

Türkiye, ABD ve Rusya arasında dengeli bir politika izleyerek Suriye krizinde etkili bir arabulucu olabilir. Aynı şekilde, İran ve Suudi Arabistan arasındaki mezhep gerilimlerini azaltmada da önemli bir aktör olabilir.

  • İnsani Mülteci Politikası

Türkiye, dünyada en fazla mülteci barındıran ülke olarak, Suriye krizinde insani bir liderlik örneği sergilemiştir. Ancak mültecilerin güvenli dönüşü için hem uluslararası fonların artırılması hem de Suriye’de güvenli bölgelerin oluşturulması gereklidir.

  • Bölgesel Güvenliğin Sağlanması

Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki güvenli bölgeler aracılığıyla DEAŞ’ın  ve diğer terör gruplarının yeniden güçlenmesini engelleyebilir ve bu bölgelerde yerel halkın sosyal ve ekonomik kalkınmasına öncülük edebilir. Ancak bunun başarılabilmesi için bu grupların ortaya çıkmasın sağlayan etkenlerin tespit edilerek, teröre zemin hazırlayan sorunların çözüme kavuşturulması gerekmektedir.

Ortadoğu’daki sorunların çözümü, çok katmanlı ve uzun vadeli bir siyaseti gerektirir. Türkiye hem tarihi bağları hem de bölgesel gücü sayesinde bu süreçte anahtar bir rol oynayabilir. Dini ve mezhepsel gerilimlerin azaltılması, ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi ve uluslararası işbirliğinin artırılması, Türkiye’nin bölgesel barış ve istikrarı sağlamadaki etkisini güçlendirecektir. Bu süreçte, Türkiye’nin insan haklarına dayalı bölgesel şartları da konsolide eden dengeli ve kararlı bir dış politika izlemesi bölgenin istikrara kavuşmasının yanısıra küresel bir denge unsuru haline gelmesini sağlayacaktır.

KKTC Hukuk Dairesi (Başsavcılık)’nin Meclis Başkanlığı Seçimi ile İlgili Görüşünün Hukuki Analizi

Bilindiği üzere KKTC Meclis Başkanı seçiminde Anayasa ve İçtüzüğün yorumunda çıkan sorun sebebiyle görüş alınmak üzere Hukuk Dairesi (Başsavcılığa) yazılan yazıya istinaden verilen cevapta 5. turda “hayır” oylarının evet oylarından fazla olmasından dolayı meclis başkanının seçilemediği;  ancak Cumhuriyeti Meclisi İçtüzüğü’nün 10. Maddesinin 7. fıkrasında yer alan kuralın ne anlama geldiğini yorumlama yetkisinin öncelikle Cumhuriyet Meclisinde olduğu belirtilmiştir. Aynı yazılı kararda salt çoğunluk aranan ilk dört turdan farklı olarak 5. turda seçilmek için nisbi ve/veya basit çoğunluğun arandığı da belirtilmiştir. Ayrıca Anayasa’nın 83. Maddesi yazılırken ise iki adayın yarışacağı varsayımıyla yazıldığı belirtiliyor.

Genel çerçevesi bu olan kararı incelediğimizde aslında Hukuk Dairesi kesin karar için 10. maddenin 7. fıkrasının yorumunda 1. derecede yetkinin yine bu tüzüğü yapan Cumhuriyet Meclisi’nde olduğu açık olarak ifade edilmektedir. Bu yazılı görüşten sağlıklı bir sonuca varmak için aslında Cumhuriyet Meclisi’nin İçtüzüğü’nün 10. maddesinin 7. fıkrasını yorumlaması gerektiği sonucu da çıkmaktadır. Savcılık 10. Maddenin 7. fıkrasında adayın tek olması halinde aynı kuralların uygulanacağının hükme bağlandığı, ilk nazarda bu herhangi bir çoğunluk aranmadan tek adayın alacağı oylar ile seçilmiş olabileceğinin düşünülebileceği de ifade edilmiştir. Yine aynı kararda Anayasa’nın 83. maddesi görüşülürken seçimin 10 gün içinde sonuçlandırılması tartışılırken tutanakların 142. sayfasından yapılacak olan 5. tur oylamanın basit çoğunluk olacağının anlaşılacağı belirtilmektedir.

Bilindiği üzere hukukun ana amacı keyfiliği ve belirsizliği engellemektir. İlgili anayasa ve tüzük maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, savcılık görüşünün hukukun bu temel amacıyla uyumlu olup olmadığının tespiti gerekmektedir. Kanaatimce 5. turda nisbi ve/veya basit çoğunluk aranmasının ana sebebi Meclis’in keyfilik ve belirsizliğe itilmesini engellemektir. İç tüzükte seçimin 10 gün içinde tamamlanması gerektiği kaydı da bu amaca yöneliktir. Tek adayın çıkması ve/veya iki adayın 5. tura kalması bu süre sınırını ortadan kaldırmaz. Ayrıca “hayır” oylarının bir adayın oyları gibi yorumlanması da anayasanın lafzına ve de İçtüzüğün düzenlenme biçimine aykırıdır. İki adayın çıkmaması ve aynı durumun devam etmesi durumunda seçimin sonuçlanamayacağı açıktır. Böyle bir açıklığa izin verilmesi hukukun ana ilkesi olan keyfiliği ve belirsizliği engellemeye aykırı olacağı açıktır. Bu yorum ayrıca hukuki bir zorunluluk olan seçimlerin 10 gün İçinde tamamlanması hükmüne de aykırıdır ve bu hükmü işlevsiz hale getirmektedir. Sonuç olarak Hukuk Dairesi (Başsavcılık)’ın karar sonunda belirttiği üzere İçtüzüğün 10. naddesinin 7. fıkrasının İçtüzüğü yazan ve birinci derecede yorumlama yetkisi olan Meclis tarafından yorumlanarak bir karara varılmalıdır. Bilindiği üzere Hukuk Dairesi’nin görüşleri bağlayıcı değildir ve Anayasa Mahkemesi’nin de Meçlisi’n iç işleyişini denetleme yetkisi yoktur. Doğal olarak Meclis’in sebep olduğu bu sorunu çözmek yine Meclis’e düşmektedir ve bu aşamada yapılması gereken ilgili tüzüğün öncelikle yorumlanması ve de belirttiğim belirsizlikler de dikkate alınarak gerekirse tüzük değişikliğine gidilmesidir. Savcılığın görüşünün son cümlesinin de gereğinin bu olduğu kanaatindeyim.

Zorlu Töre KKTC’deki Meclis Başkanlığı Seçimini Kazandı mı?

(Hukuki Bir Yorum)

Meclis Başkanlığı seçiminin beşinci tura kalması hukuki bir tartışmaya yol açtı. Bu tartışma Anayasa’nın 83. Maddesi’nin dördüncü fıkrasının yorumu ile bağlantılıdır. İlgili anayasa maddesi söyledir: “(4) Meclis Başkanı ve Meclis Başkan Yardımcısı seçimi gizli oyla yapılır. İlk dört oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu aranır.  Dördüncü  oylamada da salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için beşinci oylama yapılır. Beşinci oylamada en fazla oy alan aday seçilmiş olur.

Beşinci tur maddesi seçimde sonuç alınamayacak bir döngünün oluşmasını engellemek içindir. Bu da kamu yararının gereğidir. Anayasa’nın ilgili maddesine göre beşinci turda enfazla oy alan aday seçilir. Tek adayla seçime gidildiği için beşinci turda en fazla oyu alan adaydan bahsedilebilir. Başkanlık seçiminde tek aday bulunduğu için de “hayır” oylarının herhangi bir adayın oyu olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Peki diğer partiler aday çıkarmadığı halde “hayır” oylarını bir adayın oyumuymuş gibi değerlendirmek mümkün müdür? 5. Turda “hayır” oylarının da 25’de kaldığını dikkate aldığımızda salt çoğunluk oyunu sağlanamadığı da açıktır. Esas itibari ile bu turda salt çoğunluk da aranmamaktadır. Doğal olarak Anayasa’nın ilgili lafzına bağlı kalınarak aday veya adaylar dışındaki oyların dikkate alınmadan en fazla oyu alan adayın tespiti gerekmektedir. Aksi takdirde belirttiğimiz döngü kaçınılmaz hale gelir.

Muhalefet tek aday olduğu için beşinci turun yapılmaması gerektiği görüşünde ise beşinci tura katılmaması ve seçimin tekrarlanmasını talep ederek kendilerinin de aday çıkaracaklarını deklere etmeleri gerekirdi. En azından bir aday üzerinde uzlaşı aramalıydı. Bu tür bir beyanları olduğunu şahsen duymadım. Muhalefet aday çıkarmaz ve bu tutumunu devam ettirirse, iktidarda bu görüşünde ısrar ederse meclis başkanının seçimi imkânsız hale gelir. Çünkü ikinci bir adayın çıkması zorunluğu da yoktur. Böyle bir zorunluk olması durumunda muhalefet veya iktidar aday çıkarmayarak meclisi işleyemez hale getirebilir. Zaten 5. Tur böyle bir sorunu engellemek için bu şekilde düzenlenmiştir. Muhalefetin bu tür bir siyaset izlemesinin önünün kesilmesi için iç tüzükte 5. Turda ölüm ve zaruret halleri dışında tek adayın kalması veya tek bir adayın bulunması durumunda tek adayın seçimi kazanacağı veya kazanamayacağı açık olarak belirtilmiş olmalıydı. Ancak kazanmayacağı şeklinde bir düzenleme yapılırsa, bu durumda da bu belirsiz döngünün devam edilmesine izin verilmiş olacaktır.

Bu konu ile ilgi Meclis İç Tüzüğü’nün ilgili maddeleri ise şöyledir:

                (5)          Dördüncü oylamada da salt çoğunluk sağlanamazsa bu oylamada en çok oy alan iki Meclis Başkanı adayı için beşinci kez oylama yapılır. Beşinci oylamada en fazla oy alan Meclis Başkanı olarak seçilmiş olur.

                (6)          Yukarıdaki (5)’inci fıkrada belirtilen dördüncü ve beşinci oylamalar ile ilgili kurallar iki Meclis Başkan Yardımcısı seçiminde de aynen uygulanır.

                (7)          Adayın tek olması halinde de yukarıdaki kurallar uygulanır.

                (8)          Meclis Başkanı ve Meclis Başkan Yardımcısı seçimi, Birinci Yasama yılının ilk birleşimi ile Dördüncü Yasama yılının ilk birleşiminden başlayarak, en geç on gün içinde tamamlanır.

Bu tüzükteki anahtar cümle ise: “Adayın tek olması halinde de yukarıdaki kurallar uygulanır” cümlesidir. Bu cümleyi adayın tek olması halinde de ençok oyu alan seçimi kazanır şeklinde mi yoksa en fazla oy olarak mı yorumlamak gerekir. Anayasa’nı lafzına bakıldığında enfazla oy alan adaydan bahsettiği görülmektedir. Tüzüğün Anayasa’nın lafzına uygun olarak yorumlanması durumunda 23 oyla enfazla oyu alan aday olan Zorlu Töre’nin seçimi kazandığı sonucu çıkacaktır. Aksi bir görüş ileri sürülmesi durumunda Anayasa’nın lafzına aykırı yorum yapılmış olacağı açıktır.

Bazı siyasiler ve hukukçular 5. turda bir kişi tek bir oy bile alsa seçilebilir diyor. Bu genelleme yanlıştır; çünkü toplantı yeter sayısı oluşmadan meclis toplanamayacağı için karar da alamayacaktır. ilk dört turda salt çoğunluk arandığı için toplantıda enaz 26 millet vekilinin bulunması zorunludur. Bulunmaması durumunda karar alınamayacağı için adayların seçimi de imkansızdır. 5. turda ise enazından toplantı yeter sayısına ulaşılması gerekir. Bundan dolayı da 5. tura millet vekilleri boşuna niye katılsın şeklindeki itirazlar yanlıştır. Nitekim toplantı yeter sayısına ulaşıldıktan sonra enfazla oyu alan millet vekili seçimi kazanır. Tek aday bulunması durumunda toplantı yeter sayısı oluşmuşsa tek kalan aday tek bir oy bile alsa seçimi kazanmış olur. Ancak turlar arasında ara verilmesi durumunda toplantı yeter sayısı için tekrar yoklama yapılır. Bu seçimde turlar arası ara verilmediği için tekrar yoklama yapılmasına gerek kalmadığı için 5. tur için yeniden yoklamaya gerek kalmadı. Oyların toplamına bakıldığında da zaten salt çoğunluğun üzerinde bir sayıya ulaşıldığı görülmektedir.

Islamic Festivals: Celebrating Traditions and Strengthening Faith

Introduction:

Good afternoon, distinguished guests, ladies and gentlemen. Thank you for joining us today for this conference on Islamic festivals. In this speech, we will delve into the rich history, traditions, and significance of Islamic festivals. We will explore the origins of these festivals, the traditional rituals and customs associated with them, their symbolism and significance, and the joyful celebrations and festivities that mark these occasions. Let us embark on a journey to discover the beauty and depth of Islamic festivals.

I. History and Origins:

Islamic festivals have evolved over time and hold deep historical and cultural significance for Muslims around the world. The history of Islamic festivals is intertwined with stories from the Quran and the life of the Prophet Muhammad.

There are two main festivals intertwined that have their origins in the Quran and the life of the Prophet Muhammad. Apart from these festivals, there are also some traditional holidays and festivals. Traditional holidays may vary from society to society.

There are two main festivals:

1. Ramadan and Eid al-Fitr:

One of the most revered and widely celebrated festivals in Islam is Ramadan, the month of fasting. Ramadan commemorates the revelation of the Quran to Prophet Muhammad. Muslims observe a fast from sunrise to sunset, abstaining from food, drink, and other physical needs. The end of Ramadan is marked by Eid al-Fitr, the Festival of Breaking the Fast, which includes special prayers, feasting, and acts of charity.

2. Hajj and Eid al-Adha:

Hajj is a pilgrimage to the holy city of Mecca, where Muslims gather to fulfill one of the Five Pillars of Islam. This pilgrimage traces its origins to Abraham’s willingness to sacrifice his son as a testament of faith. It involves a series of rituals, including circumambulating the Kaaba and the symbolic stoning of Satan. The culmination of Hajj is marked by Eid al-Adha, the Festival of Sacrifice, during which Muslims sacrifice an animal and distribute the meat to the needy.

II. Traditional Rituals and Customs:

Besides these two major festivals, there are other days and events that have no roots in the Quran or hadiths but are celebrated traditionally according to the lunar calendar, such as:‎

Lailat al-Miraj, which means “the night of ascension,” marks the night when Prophet Muhammad was taken from Mecca to Jerusalem and then to heaven, where he met God and other prophets and received the commandment of the five daily prayers. ‎

Lailat al-Bara’ah, which means “the night of forgiveness,” is a night when Muslims seek God’s pardon and mercy for their sins and pray for their deceased relatives and friends. ‎

Lailat al-Qadr, which means “the night of power,” is the night when the Quran was first revealed to Prophet Muhammad. It is also the night when God determines the fate of every person for the coming year. Lailat al-Qadr is one of the last ten nights of Ramadan, and it is the most blessed night of the year. Muslims spend this night in worship, supplication, and seeking God’s forgiveness. ‎

Al-Hijra, which means “the migration,” marks the beginning of the Islamic calendar. It also marks the migration of Prophet Muhammad and his followers from Mecca to Medina, where they established the first Islamic community and state. Al-Hijra is a time to reflect on the challenges and opportunities that Muslims face in their lives and to renew their commitment to Islam.

Mawlid un Nabi, which means “the birth of the Prophet,” celebrates the birthday of Prophet Muhammad. Muslims express their love and admiration for the Prophet by reciting his biography, praising his character and deeds, sending blessings upon him, and following his example. ‎

Ashura, which means “the tenth,” is the tenth day of Muharram, the first month of the Islamic calendar. Ashura has different meanings and significance for different Muslim sects. For Sunni Muslims, Ashura is a day of fasting and gratitude, as they believe that Prophet Moses and his followers were saved from the tyranny of Pharaoh on this day. For Shia Muslims, Ashura is a day of mourning and sorrow as they commemorate the martyrdom of Imam Husayn, the grandson of Prophet Muhammad, and his companions, who were killed by the army of Yazid, the Umayyad caliph, in the Battle of Karbala. ‎

1. Special Prayers:

During Islamic festivals, Muslims gather in mosques or open spaces for special prayers. These prayers are offered in congregation, fostering a sense of unity and spiritual connection among the worshippers. The prayers often include recitations from the Quran and supplications seeking blessings and forgiveness.

2. Charity and Generosity:

Acts of charity and generosity are integral to Islamic festivals. Muslims are encouraged to give to the less fortunate, emphasizing the importance of helping others and fostering social cohesion. Donating money, distributing food, and providing support to those in need are common practices during these festivals.

3. Exchange of Gifts and Visiting:

Muslims often exchange gifts and visit during Islamic festivals, symbolizing love, respect, and gratitude. This practice strengthens relationships, fosters goodwill, and reflects the spirit of joy and celebration that permeates these festivals.

III. Significance and Symbolism:

Islamic festivals are imbued with deep spiritual and symbolic meanings. They shed light on the core beliefs and values of the Islamic faith and serve as a reminder of important events and figures in Islamic history. Let us delve into the significance and symbolism of some key Islamic festivals.

1. Unity and Equality:

Islamic festivals emphasize the principles of unity and equality among all Muslims. Irrespective of social or economic status, Muslims come together as a community, highlighting the notion that all believers are equal in the eyes of Allah. Festivals serve as a reminder of the importance of unity and fostering mutual respect and understanding.

2. Spiritual Growth and Reflection:

Islamic festivals provide Muslims with an opportunity for spiritual growth and self-reflection. Through fasting, prayer, and acts of devotion, Muslims seek to deepen their connection with Allah and gain a deeper understanding of their faith. Festivals act as reminders for Muslims to live their lives in accordance with Islamic teachings.

3. Cultural Pride and Identity:

Islamic festivals also serve as a source of cultural pride and identity for Muslims. They provide an avenue for celebrating cultural traditions, showcasing Islamic art, music, and cuisine. Festivals contribute to the preservation of cultural heritage and help foster a sense of belonging within the Muslim community.

IV. Celebrations and Festivities:

Islamic festivals are marked by vibrant celebrations and festivities. These joyous occasions bring families, friends, and communities together to share in moments of happiness, love, and spiritual connection. Let us explore some of the common celebrations and festivities associated with Islamic festivals.

1. Family Gatherings and Meals:

Islamic festivals offer an opportunity for families to come together and share meals. Elaborate feasts are prepared, featuring traditional dishes and delicacies. Families and friends exchange greetings, share stories, and strengthen the bonds of love and togetherness.

2. Cultural Performances and Decorations:

Islamic festivals are often accompanied by cultural performances, including music, dance, and poetry, showcasing the rich diversity of Islamic cultures. Homes and public spaces are adorned with colorful decorations, lights, and traditional attire, creating a festive ambiance that adds to the joyousness of the celebrations.

3. Children’s Activities:

Islamic festivals are a time of excitement and joy for children. Special activities, games, and gifts are arranged for children, allowing them to participate actively in the festivities. These activities help instill a sense of pride in their faith and culture, promoting the passing down of traditions to future generations.

Conclusion:

These are some of the Islamic festivals and holidays that Muslims observe and celebrate throughout the year. They are not only occasions of joy and happiness but also of worship and devotion, of remembrance and reflection, of gratitude and generosity, of unity and solidarity, and of peace and justice. They are also opportunities for Muslims to share their faith and culture with others and to promote mutual understanding and respect among people of different backgrounds and beliefs.

Thank you for your attention, and I hope this conference on Islamic festivals has shed light on the significance and richness of these celebrations.

Din ve İnsan Hakları

Din ve İnsan Hakları

Tüm peygamberlerin dini öğretilerinde insanlığın genel menfaatlerinin korunması esas alınmıştır. Bu öğreti insanlığın ortak bir yaşam alanına sahip bulunduğu ve bu ortak yaşam alanının kaynağında da Yüce Bir yaratıcının varolduğu inancına dayanır. İnsanların bu yüce yaratıcıyı anlama biçimlerinden özünde tek olan dinin farklı görüntüleri, insan ile Allah arasındaki ilişkinin algılama biçimlerinden de farklı mezhep ve meşrepler ortaya çıkmıştır. Bu düşünce ve inançtan hareket ile tüm dinlerin özünde varolan değerlerin de ortak olduğu sonucuna varılmıştır. Bu anlayışa binaen Allah katında tek olan dinin farklı zaman ve mekanlardaki tezahür farklılıkları normlardaki farklılıktan değil normların zaman ve mekân farkından dolayı ortay çıkış formlarından kaynaklanmaktadır.

İslam uleması dinin yazılı ve yazısız dönemlerinde geçerli olan beş temel norm tespit etmişlerdir. Bu normlar bugünkü temel insan hak ve hürriyetlerinin de esasını oluşturmaktadır. Klasik dönem ulemasını tespit ettiği bu normlar: Canın korunması, malın korunması, aklın korunması, neslin korunması ve dinin korunmasıdır. Esas itibari ile dinin korunması diğer dört temel hak ve hürriyetin korunmasını sağlamak içindir.

Bu dört temel normlar birinci kuşak haklar olarak bilinen yaşam hakkı, işkence yasağı, kölelik ve zorla çalıştırma yasağı, hürriyet ve güvenlik hakkı, adil yargılanma hakkı ikinci kuşak haklar olarak kabul edilen çalışma hakkı, örgütlenme hakkı, sosyal güvenlik hakkı, adil ücret hakkı gibi sosyal ve ekonomik hakları, üçüncü kuşak haklar olarak nitelenen çevre, kültür ve gelişme hakları gibi hakların ortaya çıkışının tarihsel arkaplanını oluşturmuştur. Bu kuşak haklar içerisinde insanların temiz ve tahribata karşı korunmakta olan bir çevrede yaşama hakları ile grupların veya “kişilerin” kültürel, siyasal ve ekonomik gelişme haklar bulunmaktadır.

Bu temel haklar yanında çevre ve doğanın korunması da, global tehditlerin bir sonucu olarak yeni norm ve haklardan birisi haline gelmiş olduğundan İslam uleması tarafından altıncı bir norm olarak da “çevre ve tabiatın koruması” normu belirlenmiştir. İslam uleması bu temel hak ve hürriyetler ile bağdaşmayan her türlü yorum ve uygulamayı ise batıl olarak nitelemişlerdir. Doğal olarak din/dinler ile ilgili sorunlar dinin doğasından değil insanların dini algılama ve yorumlama biçimlerinden kaynaklanmaktadır.

Geçmişte ve çağımızda din adına ortaya çıkan hak ihlalleri dinin gerçek misyonunun doğru algılanmamasından kaynaklanmaktadır. Yaşamın doğal bir mücadele alanı olarak algılanmasının bir sonucu olarak, dinler araçsallaştırılarak bu mücadelenin meşrulaştırıcı aracı haline getirilmiştir.

Esas itibari ile tüm dini metinlerde şiddet ve barışa çağrı içeren kısımlar bulunmaktadır. Bundan dolayı da dini metinlerin insan haklarını koruma misyonuna uygun olarak yorumu önem arzetmektedir. Müslümanların kutsal kitabı Kuran-i Kerim’in birçok ayetinde adalete, barışa ve kardeşliğe vurgu yapılmakta, insanlığın tek bir aile olduğu belirtilmektedir. Güç ve şiddet kullanımı ise sadece bir savunma hakkı olarak görülmektedir. Nitekim Kuran-i Kerim’de barış imkanı olduğunda tercihin mutlaka barıştan yanan kullanılması gerektiği (8/61), dini inançları sebebiyle Müslümanlara savaş açmayan, topraklarına tecavüz etmeyen insanlara saygılı davranılması gerektiği (60/8) açık olarak beyan edilmiştir.

Şüphesiz ki her inanç ve ideolojiye bağlı insanlar arasında inanç ya da ideolojiyi kötü amaçlı kullananlar bulunmaktadır. Ancak bu durum tüm inanç ve ideolojilerin gereksiz ya da yanlış olduğu anlamına gelmez. Çünkü inanç ve ideolojiler insanların hayatı anlama ve anlamlandırma gayretleridir ve bunlara bir bütün olarak karşı çıkmak insanın anlama ve anlamlandırma gayretine karşı çıkmak anlamına gelir ki, bu da inanç ve fikir hürriyetini ihlali sonuçlarını doğurur.

Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Yargıtay Arasındaki Tartışmanın Sebepleri ve Hukuki Analizi

Bu tartışma aslında Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasi ve yargısal tartışmaların bir devamı niteliğindedir. Tartışmanın temelinde, AYM’nin bireysel başvuru yoluyla temel hak ve özgürlükleri koruma görevi ile Yargıtay’ın adli yargılamaların son aşaması olarak nihai karar verme yetkisi arasındaki ilişki ve bu ilişkinin hukuki sınırı yatmaktadır. Medyaya yansıyan değerlendirmelere bakıldığında ise Yargıtay’ın pozitif hukuk ekolünü, Anayasa Mahkemesi’nin ise tabii hukuk ekolünü çağrıştıran değerlendirmeler yaptıkları görülmektedir. Aslında pozitif hukuk ekolü, devlet düşüncesi ve kanunlaştırma hareketlerinin başlaması sonucu tabii hukuk ekolünden doğmuş bir ekoldür.

Anayasa Mahkemesi’ne 2010 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle bireysel başvuruları incelme ve karara bağlama yetkisi tanımış ve bu sayede vatandaşların anayasal haklarının ihlal edilmesi durumunda AYM’ye başvurarak etkili bir kanun yolu arama imkanı elde etmeleri sağlanmış oldu. Böylece AYM, bireysel başvuruları inceleyerek, anayasa hükümlerinin yorumlanması ve uygulanması konusunda son sözü söyleme yetkisine sahip olmuştur. AYM, bireysel başvurularda hak ihlali tespit ettiği takdirde, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için ilgili mahkemeye kararını gönderir ve bu karar bağlayıcıdır. Bu şekilde, AYM, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi açısından önemli bir rol oynamaktadır.

Yargıtay ise, adli yargılamaların son noktası olup, bireysel davalarda nihai kararı veren yüksek yargı organıdır. Yargıtay, kanun yollarının tüketilmesi halinde, davaların hukuka uygunluğunu denetler ve kararlarını kesin hüküm olarak verir. Yargıtay, kendi içtihatlarını oluşturarak, hukukun birliği ve istikrarı açısından önemli bir rol oynamaktadır.

AYM ve Yargıtay arasındaki tartışma, AYM’nin bireysel başvuru yoluyla verdiği bazı kararların, Yargıtay’ın kesin hüküm olarak verdiği kararlarla çelişmesi veya Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarını değiştirmesi nedeniyle ortaya çıkmıştır. Özellikle, AYM’nin belirsiz alacak davaları, tutukluluk süreleri, ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi konularda verdiği kararlar, Yargıtay’ın uygulamalarına ters düşmüş veya eleştirilmiştir. Yargıtay, AYM’nin bireysel başvuru yoluyla yargısal kararları bozduğunu, yargı sistemini kaosa sürüklediğini, hukuki belirlilik ve öngörülebilirliği zedelediğini, kendi yetki alanına müdahale ettiğini iddia etmiştir. AYM ise, bireysel başvuru yolunun anayasal bir hak olduğunu, temel hak ve özgürlüklerin korunması görevinin kendisine verildiğini, yargısal kararları bozmadan sadece hak ihlallerini tespit ettiğini, yargı organlarına saygılı olduğunu savunmuştur.

AYM ve Yargıtay arasındaki tartışmanın hukuki analizi yapılırken, şu hususlar göz önünde bulundurulmalıdır:

AYM ve Yargıtay’ın görev alanları tamamen farklı olduğu için, birinin diğerinden “daha üstün” olduğunu söylemek doğru olmaz. AYM, anayasal düzeni koruma ve bireysel hak ihlalleri konusunda son sözü söyleme yetkisine sahiptir. Yargıtay ise, adli yargılamaların son aşaması olarak nihai karar verme yetkisine sahiptir. Bu iki yargı organı arasında bir hiyerarşi veya rekabet değil, işbirliği ve uyum olmalıdır.

AYM’nin bireysel başvuru yoluyla verdiği kararlar, anayasa hükümlerinin yorumlanması ve uygulanması bakımından son derece önemli ve bağlayıcıdır. AYM’nin kararlarına uymamak, anayasaya uymamak anlamına gelir. AYM’nin kararlarına saygı duymak, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkesinin gereğidir. AYM’nin kararlarını eleştirmek veya tartışmak mümkündür, ancak bu eleştiri ve tartışma, hukuki ve akademik çerçevede yapılmalıdır. AYM’nin kararlarını yok saymak veya uygulamamak, yargısal krize ve güven erozyonuna yol açar.

 Yargıtay’ın adli yargılamaların son noktası olarak verdiği kararlar da  hukukun birliği ve istikrarı bakımından son derece önemli ve bağlayıcıdır. Yargıtay’ın kararlarına saygı duymak da hukukun üstünlüğü ve adaletin sağlanması ilkesinin gereğidir. Yargıtay’ın kararlarını eleştirmek veya tartışmak mümkündür, ancak bu eleştiri ve tartışma, hukuki ve akademik çerçevede yapılmalıdır. Aynı şekilde Yargıtay’ın kararlarını da göz ardı etmek, hukuki belirsizlik ve karmaşaya yol açar.

AYM ve Yargıtay arasındaki içtihat farklılıklar veya çelişkiler, hukuki bir sorun olarak görülmeli ve hukuki yollarla çözülmelidir. Bu çözüm, AYM’nin yetkilerinin daraltılması veya kaldırılması şeklinde olmamalıdır. AYM’nin yetkilerinin daraltılması veya kaldırılması, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi açısından büyük bir kayıp olur. Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında Anayasayı ihlal suçu duyurusunda bulunması ise hem yetki hem de yargılama usulü açısından hukuki belirsizlik ve kaosa sebebiyet vereceği açıktır. Bu sorun, AYM ve Yargıtay arasında diyalog ve işbirliği kurulması, içtihatların uyumlaştırılması yoluyla çözülmelidir. Ancak bu şartlar içerisinde hukuki belirlilik ve öngörülebilirliğin sağlanması için anayasal ve yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulacağı da aşikârdır. Bu çözüm, hukuk devleti ve demokrasi kültürünün gereğidir.

The greatest WordPress.com site in all the land!