Kategori arşivi: Köşe yazısı

AZERBAYCAN’DA DİN-DEVLET İLİŞKİLERİ VE OKULLARDA BAŞÖRTÜSÜ (DİNİ SEMBOLLERİN KULLANIMI): ANAYASAL HAKLAR VE İDARİ UYGULAMALARIN HUKUKİ ANALİZİ

1. GİRİŞ VE HUKUKİ ÇERÇEVE: ANAYASAL LAİKLİK VE HAK GARANTİLERİ

12 Kasım 1995 tarihinde halk oylaması (referandum) yoluyla kabul edilen Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası, devlet yapısının temel niteliklerini ve bireysel özgürlüklerin normatif sınırlarını çizen sistemik bir hukuki omurga niteliğindedir. Anayasal düzen, bir yandan devletin dünyevi (laik) yapısını teminat altına alırken, diğer yandan bireylerin vicdan, inanç ve eğitim gibi dokunulmaz temel haklarını koruma altına almaktadır. Demokratik ve hukuki bir devlette laiklik ilkesinin tatbiki; din ve vicdan özgürlüğünün idari araçlarla bastırılmasına değil, aksine kamu düzeni ile bireysel özgürlükler arasındaki dengenin nesnel, eşitlikçi ve öngörülebilir ilkelerle kurulmasına hizmet etmek zorundadır. Bu çerçevede, kamu alanında ve özellikle eğitim kurumlarında dini sembollerin (başörtüsü dâhil) kullanımına ilişkin idari tasarrufların, Anayasa’nın sunduğu emredici hükümleri ve lex superior (üstün norm) ilkesini ne derece karşıladığının metodolojik ve analitik bir yaklaşımla incelenmesi hayati bir stratejik önem taşımaktadır.

1.1. Anayasal Düzlemde Laiklik İlkesi ve Devletin Niteliği (Madde 7 ve 18)

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası’nın “Azerbaycan Devleti” başlıklı 7. Maddesi, devletin niteliğini “demokratik, hukuki, dünyevi (laik) ve üniter bir Cumhuriyet” olarak ilan etmekte ve devlet hakimiyetinin kuvvetler ayrılığı prensibine dayandığını hükme bağlamaktadır. Aynı zamanda 7.II Maddesi, devlet hakimiyetinin iç konularda yalnız hukukla sınırlı olduğunu açıkça düzenleyerek idarenin her türlü eylem ve işleminde hukuka bağlı kalması gerektiğini (idarenin kanuniliği ilkesi) teyit etmektedir.

Anayasa’nın 18. Maddesi ise din ile devlet arasındaki ilişkinin normatif temellerini şu sarih hükümlerle belirlemektedir:

  • Madde 18.I: Din devletten ayrıdır ve bütün dini inançlar kanun karşısında eşittir.
  • Madde 18.II: İnsan onurunu küçük düşüren veya hümanist prensiplere aykırı dinlerin yayılması ve propagandası yasaktır.
  • Madde 18.III: Devletin eğitim sistemi dünyevi niteliktedir.

Bu normatif düzenlemeler, devlet ile dini kurumlar arasında hukuki bir mesafe tanımlamakta, devlete dini inançlar ve topluluklar karşısında mutlak bir tarafsızlık ödevi yüklemektedir. 18.III Maddesinde yer alan devlet eğitim sisteminin “dünyevi” (laik) niteliği, idari makamlarca okullardaki müfredat ve kılık-kıyafet düzenlemelerinin temel pozitif dayanağı olarak sunulmaktadır. Ancak anayasal dogmatikte eğitimin dünyevi niteliği, eğitim kurumlarının kurumsal ve müfredat bakımından dini dogmalardan bağımsız olmasını ifade etmektedir. Bu ilke, tek başına öğrencilerin bireysel din ve vicdan özgürlüklerinin sınırlanması veya anayasal teminat altına alınmış eğitim hakkının engellenmesi için kısıtlayıcı bir ceza aracına dönüştürülemez.

1.2. Vicdan Özgürlüğü ve Temel Hakların Teminatı (Madde 25, 48 ve 71)

Anayasa’nın 25. Maddesi, kanun ve mahkeme önünde eşitlik ilkesini koyarken; 25.III Maddesi uyarınca devletin, kişilerin dinine veya inancına bakılmaksızın hak ve özgürlüklerin eşitliğini güvence altına aldığını vurgulamaktadır. Aynı maddede, insan ve vatandaş hak ve özgürlüklerinin dini nedenlerle sınırlandırılması açıkça yasaklanmıştır. Ayrıca bu madde eğitimde kadın erkek ayırımını da yasaklamaktadır. Kadınların başörtüsü nedeni ile eğitimde ayrıcalığa maruz bırakılmaları bu maddenin özüne de aykırılık teşkil etmektedir.

Din ve vicdan özgürlüğünün pozitif ve negatif boyutları Anayasa’nın 48. Maddesinde güvenceye bağlanmıştır:

  1. Herkes vicdan özgürlüğüne sahiptir.
  2. Herkesin dini tutumunu bağımsız olarak belirleme, herhangi bir dine tek başına veya başkalarıyla birlikte inanma ya da hiçbir dine inanmama, dini inancıyla bağlantılı görüşlerini ifade etme ve yayma hakkı vardır.
  3. Dini törenlerin yapılması, kamu düzenini bozmadığı veya genel ahlaka aykırı olmadığı sürece serbesttir.
  4. Dini itikat ve inanç, hukuka aykırı hareketlere hak kazandırmaz.

Anayasa’nın 71. Maddesi ise yasama, yürütme ve yargı organlarına hakları koruma ödevi yüklemekte; 71.IV Maddesi kısıtlamalar karşısında mutlak bir koruma normu sunmaktadır: “Hiçbir şekilde, hiç kimse din, vicdan, düşünce ve inancını açıklamaya mecbur edilemez ve bu yüzden suçlanamaz.” Bu hüküm, öğrencilerin kıyafetleri veya başörtüleri sebebiyle dini inançlarını açıklamaya veya inanç ilkesinden taviz vermeye zorlanamayacağını, aksi yöndeki zorlayıcı idari uygulamaların doğrudan anayasal düzeyde yasaklandığını gösteren mutlak bir hukuki teminattır.

1.3. Anayasa’nın Doğrudan Uygulanması ve İdari İşlemlerin Yasal Zemin Zorunluluğu (Madde 147 ve 149)

Anayasa’nın 147. Maddesi uyarınca, Anayasa ülkede en yüksek hukuki güce ve “doğrudan etkiye” (147.II) sahiptir. Bu ilke, anayasal temel hak ve özgürlüklerin hayata geçirilmesi için alt mevzuatın varlığının şart olmadığını, Anayasa hükümlerinin mahkemeler ve idari makamlarca doğrudan esas alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Normlar hiyerarşisinin yürürlük ve bağlayıcılık şartlarını düzenleyen Anayasa’nın 149. Maddesi ise idareyi sınırlandırmaktadır:

  • Madde 149.I: Normatif hukuki düzenlemeler hukuka, hakka ve adalete uygun olmalıdır.
  • Madde 149.III: Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz. Yalnızca yayımlanmış kanunların uygulanması ve yürütülmesi vatandaşlar için zorunludur.
  • Madde 149.II: Hiç kimse yayımlanmamış bir normatif hukuki akte uymaya zorlanamaz.

Hukuki Güvenlik ve Öngörülebilirlik Açısından Değerlendirme: Saha uygulamalarında, okullarda kız öğrencilerin başörtüleri nedeniyle derse alınmaması veya okul binalarına sokulmaması işlemleri, yazılı ve gerekçeli bir idari karara değil, şifahi veya yayımlanmamış “yukarıdan gelen emirlere” dayandırılmaktadır. Anayasa’nın 147. ve 149. maddeleri ışığında değerlendirildiğinde, resmi olarak yayımlanmamış ve açık bir kanuni esasa dayanmayan sözlü emirlerin vatandaş açısından hiçbir hukuki bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Bu tür idari teamüller, Anayasa’nın doğrudan etki gücünü ihlal ettiği gibi, hukuk devleti ilkesinin temelini oluşturan “hukuki güvenlik”, “belirlilik” ve “öngörülebilirlik” esaslarını zedelemekte, bireyleri idari keyfiliğe karşı savunmasız bırakmaktadır.

Anayasa Maddesi ve BaşlığıKamu Alanı ve Eğitimde Dini Sembol Uygulamalarına Hukuki Yansıması
Madde 18: Din ve DevletDinin devletten ayrı olduğunu ve devlet eğitim sisteminin dünyevi niteliğini vurgular; devlete dini inançlar karşısında tarafsızlık ödevi yükler.
Madde 25: Eşitlik Hakkı ve Ayrımcılık YasağıKanun önünde eşitliği düzenler; dini inanç ve sembol tercihleri nedeniyle öğrencilere yönelik farklı muameleyi ve hak kısıtlamasını yasaklar.
Madde 42: Eğitim HakkıDevletin parasız zorunlu genel ilk öğretim hakkını temin etme ödevini koyar; kıyafet kısıtlaması gerekçesiyle öğrencilerin eğitimden mahrum bırakılmasını engeller.
Madde 48: Vicdan Özgürlüğüİnancı dışa vurma ve yayma hakkını korur; kimsenin inancını açıklamaya veya inanç ilkesine aykırı davranmaya zorlanamayacağını güvence altına alır.
Madde 71: Hakların GüvencesiHakların sınırlandırılması koşullarını belirler; 71.IV uyarınca hiç kimsenin dini inancı nedeniyle suçlanamayacağını ve zorlanamayacağını mutlak olarak belirtir.
Madde 147 / 149: Anayasanın Gücü ve Normatif AkitlerAnayasa’nın doğrudan etki gücünü ve yayımlanma şartını koyar; yayımlanmamış veya sözlü “yukarıdan gelen emirlerle” hak kısıtlaması yapılmasını yasaklar.

Anayasal metnin vatandaşlara sunduğu bu yüksek düzeydeki normatif koruma kalkanına rağmen, alt mevzuat hükümleri ve okullardaki somut üniforma uygulamaları pratik sahada derin hukuki çelişkileri beraberinde getirme potansiyeline sahiptir.

2. EĞİTİM MEVZUATI VE OKUL KIYAFET DÜZENLEMELERİNİN NORM HİYERARŞİSİ AÇISINDAN ANALİZİ

Hukukun en temel ilkelerinden biri olan normlar hiyerarşisi piramidinde, hiyerarşik olarak alt sırada yer alan düzenlemeler (kanunlar, Bakanlar Kurulu kararları, tüzükler ve okul iç yönetmelikleri), üstte bulunan Anayasa hükümlerine aykırı olamaz. Alt mevzuat, Anayasa ile teminat altına alınmış temel hak ve özgürlükleri daraltıcı, zorlaştırıcı veya ortadan kaldırıcı şekilde ihdas edilemez ve yorumlanamaz.

Normlar hiyerarşisi piramidinin en tepesinde Anayasa (Madde 7, 18, 25, 42, 48, 71, 147, 149) yer almakta; onu onaylanmış uluslararası antlaşmalar (AİHS ve Ek Protokol 1) ve kanunlar (Eğitim Kanunu Madde 14.10, 434-VIIQD sayılı Kanun) takip etmekte; alt kademelerde ise idari düzenleyici işlemler (Bakanlar Kurulu Kararları) ile en alt sırada okul tüzükleri ve şifahi idari talimatlar bulunmaktadır. Alt basamaktaki bir idari işlemin, üst basamaktaki anayasal hak garantisini mülga kılması hukuk tekniği açısından imkânsızdır.

2.1. Eğitim Hakkı (Madde 42) ve Eğitim Kanunu (Madde 14.10) Çerçevesinde Üniforma Kuralları

Anayasa’nın 42. Maddesi, eğitim hakkını her bir vatandaş için dokunulmaz bir hakkı olarak tanımlamaktadır. Anayasa’nın 42.II Maddesindeki özgün metin “Devlet parasız, zorunlu genel ilk öğretim hakkını temin eder” şeklindedir. Kamu politikası tartışmalarında ve eğitim mevzuatı uygulamalarında bu hüküm zorunlu ortaöğretim süreçlerini de kapsayacak biçimde değerlendirilmektedir.

Buna karşın, Azerbaycan Cumhuriyeti Eğitim Kanunu’nun 14.10 Maddesi, okullardaki kılık-kıyafet düzenlemesini alt mevzuata devretmektedir: “Azerbaycan Cumhuriyeti’nde tüm eğitim kurumlarında öğrencilerin giyim formu eğitim kurumunun tüzüğü ile belirlenir.”

Hukuki açıdan okul tüzükleri veya iç yönetmelikleri, eğitim kurumunun düzenini sağlamak adına yalnızca teknik gereksinimleri (üniformanın rengi, kumaş türü, kesimi vb.) belirleme yetkisine sahiptir. Ancak normlar hiyerarşisi gereğince alt mevzuat niteliğindeki bu tüzükler veya kurum içi düzenlemeler, Anayasa’nın 42. Maddesindeki eğitim hakkını ve 48. Maddesindeki vicdan özgürlüğünü kısıtlama yetkisini idareye veremez. İç tüzüklerin veya okul yönetimlerinin başörtüsü takan bir öğrenciyi okula almayarak zorunlu eğitim sürecinin dışına çıkarması, lex superior ilkesinin açık ihlali ve kanuni yetki sınırlarının aşılması (yetki gaspı / sakatlığı) anlamına gelmektedir.

2.2. Bakanlar Kurulu’nun 96 Sayılı Kararı ve 2026 Tarihli Mevzuat Değişiklikleri

Okul giyim standartlarının idari çerçevesi, Bakanlar Kurulu’nun 2022/2023 öğretim yılından itibaren yürürlüğe giren 96 sayılı kararı (“Devlet genel eğitim kurumları öğrencilerinin giyim formalarının tasviri”) ile çizilmiştir. Bu kararda kız öğrenciler için yazlık kıyafet “kısa kollu gömlek ve etek”, kışlık kıyafet ise “uzun kollu gömlek, etek veya pantolon, ceket” olarak tanımlanmış; nihai seçimin okul pedagojik konseyine ait olduğu ve her okulda tek tip seçeneğin onaylanacağı belirtilmiştir. Ancak bu metinde başörtüsüne ilişkin hiçbir açık yasaklama ifadesine yer verilmemiştir.

2026 yılında ise mevzuat düzeyinde birbirini izleyen normatif adımlar atılmıştır:

  • 7 Temmuz 2026: Millî Meclis tarafından “Genel Eğitim Hakkında” Kanun’da değişiklik öngören 434-VIIQD sayılı Kanun kabul edilmiştir. Bu kanunla eğitim ilkeleri arasına “laiklik” unsuru eklenmiş, öğrenci ve öğretmenler için tek tip kıyafet standartlarının belirlenmesi yasal zemine oturtulmuştur.
  • 22 Temmuz 2026: Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, 434-VIIQD sayılı Kanun’u onaylayan kararnameyi imzalamış ve Bakanlar Kurulu’na kıyafet düzenlemelerini yeni mevzuata uygun olarak güncelleme görevi vermiştir.
  • 21 Eylül 2026 / 6 Ekim 2026: 21 Eylül 2026 tarihinde kabul edilen 309 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla, devlet genel eğitim kurumlarında öğrencilerin kıyafet biçimlerini düzenleyen 96 sayılı kararda değişiklik yapılmıştır. Öğretmenlerin kıyafetlerine ilişkin kurallar ise 6 Ekim 2026 tarihli 325 sayılı kararla ayrıca düzenlenmiştir. Yeni düzenlemede “okul üniformasının bütünlüğünü bozan veya genel eğitimin laikliği ilkesine aykırı olan ek kıyafet unsurlarının kullanılmasına izin verilmeyeceği” hükme bağlanmıştır.

Normatif Belirsizlik ve İdari Yorum Riski: Söz konusu mevzuat değişikliklerinde “laiklik” ilkesine ve “üniformanın bütünlüğüne” vurgu yapılmış olmasına rağmen, norm metninde doğrudan “başörtüsü” (hicab) terimine yer verilmemiş; hangi ek kıyafetlerin veya sembollerin laikliğe aykırı kabul edileceği açıkça tanımlanmamıştır. Bu durum normun normatif açıklık, belirli olma ve öngörülebilirlik ilkelerini zedelemekte; uygulayıcı konumundaki okul yönetimlerini takdir yetkisini aşarak kural koyan birer idari makam haline getirmektedir.

2.3. “Sözlü Emirler” ve İdari Keyfilik Riski: Sahadaki Uygulamalar

Mevzuattaki açık yasal tanım eksikliği, sahada idari keyfiliğe ve şifahi uygulamalara zemin hazırlamıştır. BBC News Azerbaycanca ve yerel basına yansıyan somut vakalar idare hukuku açısından ciddi ihlalleri içermektedir:

  • Sumgayıt Vakaları: 15 numaralı ortaokulda veli Sevinj Rzayeva, 18 yaşın altındaki kızının okula alınmadığını ve kapıda bırakıldığını ifade etmiştir. Okul yönetimi veliye, “başörtüsünü kapıda çıkarıp derse girmesi, çıkışta tekrar takması” şartını koşmuş ve yazılı bir karar tebliğ etmek yerine idari gerekçe olarak “yukarıdan gelen emir” ifadesini sunmuştur. Benzer şekilde Sumgayıt 6 numaralı okulda 28 Eylül 2026’da velilerin tepkisiyle karşılaşan engellemeler yaşanmıştır.
  • Mehdiabad Vakası: Mehdiabad kasabası 3 numaralı okulda 23 başörtülü kız öğrencinin derslerden uzaklaştırıldığı bildirilmiştir.
  • Diğer Bölgeler: 2026 yılının Mart ayından itibaren Bakü, Celilabad ve İmişli gibi farklı bölgelerde de benzer engellemeler haberleştirilmiştir.

Hak Arama Özgürlüğünün ve Yargı Yolunun Engellenmesi (Madde 60): Anayasa’nın 60. Maddesi, herkesin idarenin karar ve eylemlerine (veya eylemsizliğine) karşı mahkemeye başvurma hakkını güvence altına alır. Okul yönetimlerinin yazılı ve gerekçeli bir idari işlem (idari karar/tebligat) ihdas etmekten kaçınarak süreci şifahi emirlerle yürütmesi, idari idarenin açıklığı ve hesap verilebilirliği ilkelerini bozmaktadır. Yazılı bir tebligatın bulunmaması, etkilenen bireylerin idari işlemin tesis edicisini ve hukuki dayanağını tespit etmesini imkânsız kılmakta; böylece dava ehliyetinin kullanımını ve idari yargıda yürütmeyi durdurma veya iptal davası açma hakkını fiilen zorlaştırmakta ve/veya engellemektedir.

Hukuki Dezenformasyon Örneği: Süreç içerisinde basında hukuki dezenformasyon örnekleri de yaşanmıştır. Yeni Musavat gazetesinde yer alan ve başörtüsünün okullarda ile resmi kurumlarda yasaklanarak yerine milli başörtüsü olan “kelaghayi” (kelagayı) kullanımının zorunlu kılınacağı yönündeki haberler, medya grubu başkanı Rauf Arifoğlu tarafından yapılan resmi açıklama ile yalanlanmış; haberin doğrulanmamış bilgilere dayanılarak yayımlandığı bildirilmiştir.

Ulusal mevzuat ve idari pratiklerin bu iç çelişkilerini belirttikten sonra, konunun uluslararası insan hakları hukuku normlarıyla uyumunu incelemek gerekmektedir.

3. ULUSLARARASI HUKUK VE İNSAN HAKLARI STANDARTLARI IŞIĞINDA DEĞERLENDİRME

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası’nın 12.II Maddesi uyarınca insan ve vatandaş hak ve özgürlükleri, Azerbaycan’ın taraf olduğu uluslararası antlaşmalara uygun olarak uygulanır. Anayasa’nın 151. Maddesi ise daha emredici bir kural koyarak, Anayasa ve referandum metinleri dışındaki ulusal mevzuat ile Azerbaycan’ın taraf olduğu uluslararası antlaşmalar arasında uyuşmazlık olması halinde uluslararası antlaşma hükümlerinin uygulanacağını (uluslararası hukuk prensibinin üstünlüğü) kabul etmektedir.

3.1. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) Madde 9 ve Madde 14 Kapsamında Müdahale Sınırları

Azerbaycan’ın taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 9. Maddesi, düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü koruma altına alır. Dini inancı dışa vurma (manifestation) hakkına yapılan bir idari müdahalenin meşru sayılabilmesi için AİHS Madde 9.2 uyarınca şu testlerin geçilmesi şarttır:

  1. Müdahalenin “yasayla öngörülmüş” (prescribed by law) olması: İdari kısıtlama açık, erişilebilir ve öngörülebilir bir kanuni metne dayanmalıdır.
  2. Müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” ve orantılı olması: Kamu düzeni veya başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma amacı taşımalıdır.

Azerbaycan’daki uygulamalarda başörtüsü kısıtlamasının açık ve yayımlanmış bir kanuna değil, alt mevzuatın muğlak yorumuna veya şifahi emirlere dayanması, “yasallık” şartının açık ihlali riskini doğurmaktadır. Ayrıca AİHS’in 14. Maddesi (Ayrımcılık Yasağı) uyarınca, dini inanç ve sembol tercihi nedeniyle öğrencilere farklı muamele yapılması ve eğitim olanağının daraltılması ayrımcılık yasağıyla çelişmektedir.

3.2. AİHS Ek 1. Protokol Madde 2 (Eğitim Hakkı) ve Ölçülülük (Proporsiyonellik) İlkesi Analizi

AİHS Ek 1. Protokol’ün 2. Maddesi emredici niteliktedir: “Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz.” Aynı madde, devletin eğitim alanındaki görevlerini yerine getirirken ebeveynlerin dini ve felsefi inançlarına saygı gösterme yükümlülüğünü vurgular.

Ölçülülük (Proporsiyonellik) Analizi: Uluslararası insan hakları hukukunda ölçülülük ilkesi; başvurulan idari tedbirin ulaşılmak istenen amaçla orantılı olmasını, amaç için elverişli olmasını ve en hafif müdahale aracının seçilmesini zorunlu kılar. Okul üniforması bütünlüğünü sağlama veya dünyevi eğitimi koruma amacı doğrultusunda, bir öğrenciyi okula almamak ve zorunlu eğitim sürecinin dışına itmek uygulanabilecek en ağır yaptırımdır. Kıyafet uyumsuzluğu durumunda daha hafif idari veya pedagojik tedbirler gözden geçirilmeden doğrudan okula almama uygulamasının seçilmesi, AİHS Ek 1. Protokol 2. Madde ışığında ölçülülük ve orantılılık ilkelerini açıkça ihlal etmektedir.

Uluslararası Hukuk İlkeleri ve İdari Uygulama Çelişkileri

  1. Yasallık İlkesi (Prescribed by Law – AİHS Madde 9.2):
    • Uluslararası Standart: Temel hakka yapılan müdahalenin açık, erişilebilir, öngörülebilir ve yayımlanmış bir kanuni düzenlemeye dayanması şarttır.
    • Saha Uygulaması: Açık yasal düzenleme eksikliği mevcut olup kısıtlamalar şifahi “yukarıdan gelen emirler” ve okul tüzüklerinin genişletici yorumlarıyla yürütülmektedir.
  2. Ölçülülük İlkesi (Proportionality – AİHS Ek 1. Protokol Madde 2):
    • Uluslararası Standart: Amaca ulaşmada en hafif tedbir seçilmeli; müdahale ile hak kaybı arasında orantı gözetilmelidir.
    • Saha Uygulaması: Kıyafet uyumsuzluğu gerekçesiyle öğrencilerin zorunlu eğitimden tamamen mahrum bırakılması orantısız ve en ağır idari yaptırımdır.
  3. Ayrımcılık Yasağı (Non-discrimination – AİHS Madde 14):
    • Uluslararası Standart: Hakların kullanımında din, inanç veya cinsiyet temelinde nesnel ve makul bir gerekçe olmaksızın farklı muamele yapılması yasaktır.
    • Saha Uygulaması: Dini sembol (başörtüsü) kullanan öğrencilere yönelik özel engellemeler, inançlı bireylerin kamu hizmetine erişiminde ayrımcılık riski yaratmaktadır.

Uluslararası hukuki boyutun ardından, söz konusu idari uygulamaların arkasında yatan iç politik, jeopolitik ve sosyolojik amillere odaklanmak gerekmektedir.

4. SOSYO-POLİTİK VE JEOPOLİTİK DİNAMİKLER: İDARİ UYGULAMALARIN ARKA PLANI

Hukuk düzenlemeleri ve idari uygulamalar politik ve sosyolojik bağlamdan bağımsız düşünülemez. Azerbaycan’da dini sembollere ve kamu alanındaki dini pratiklere yönelik idari kısıtlamalar, ülkenin dış güvenlik algısı, rejim stabilitesi ve bölgesel jeopolitik dengelerle doğrudan ilintilidir.

4.1. Dış Politika ve Jeopolitik Eksen: İran İle İlişkiler ve Güvenlik Algısı

Azerbaycan’da okullardaki başörtüsü kısıtlamalarının ve Şii Müslüman hareketine dönük tedbirlerin tırmanması, Bakü ile Tahran arasındaki diplomatik ve güvenlik gerilimlerinin tırmandığı dönemlerle paralellik göstermektedir. ABD ve İsrail’in İran ile yaşadığı bölgesel çatışma dinamikleri, Azerbaycan yönetiminin iç güvenlik konseptinde dini grupları bir dış etki alanı olarak algılamasına yol açmaktadır.

Nitekim 5 Mart tarihinde Nakhçıvan bölgesine yapılan İHA (insansız hava aracı) saldırısı sonrasında iç güvenlik tedbirlerinin ve okullardaki dini kıyafet takibinin sertleşmesi bu jeopolitik okumayı desteklemektedir. İnsan hakları savunucusu Arif Yunus konuyu şu analitik çerçevede değerlendirmektedir:

“Azerbaycan ile İran arasındaki ilişkilerin yanı sıra burada ABD faktörü de rol oynamaktadır. Azerbaycan makamları İran ile ilgili tedbirler aldıklarını ve gözaltılar gerçekleştirdiklerini göstermek istemektedir. Başörtüsü konusunda da daha sert bir tutum takınmaktadırlar. İran ile ilişkiler normalleştiğinde başörtüsü yasağı da sessizce gündemden düşebilir.”

Siyasallaşmanın Hukuki Öngörülebilirliğe Etkisi: İdari kararların ve temel hak kısıtlamalarının dış politika konjonktürüne göre esnetilip sertleştirilmesi, hukuk kurallarının nesnelliğini bozmaktadır. Vatandaşların anayasal haklarının kullanımının jeopolitik gerilimlere veya konjonktürel güvenlik kaygılarına bağlı kılınması, idare hukukunun öngörülebilirlik esasıyla çelişmektedir.

4.2. Toplumsal Hareketler, Rejim Stratejisi ve Söylem Analizi

Başörtüsü ve dini özgürlükler etrafındaki toplumsal hareketler tarihsel süreçte devletin sert idari müdahalelerine konu olmuştur:

  • Tarihsel Süreç: Ekim 2012’de Eğitim Bakanlığı önünde düzenlenen protestolar polisle yaşanan çatışmalar ve gözaltılarla sonuçlanmıştır. 2015 Nardaran Olayları’nda Bakü’nün Nardaran kasabasına devlet operasyonu düzenlenmiş, bölge barikatlar altına alınmış ve Taleh Bağırov’un lideri olduğu hareketten 13 kişi tutuklanarak ağır muamelelere maruz kalmıştır. Bağırov’un ailesi ve çocukları dahi takibata uğramıştır.
  • Baskı ve Tutuklamalar: Din adamı ve aktivist Abgül Süleymanov, 21 Eylül 2026 tarihli okul kıyafeti düzenlemesini sosyal medya üzerinden eleştirmesinin ardından 22 Eylül 2026 tarihinde gözaltına alınmış ve mahkeme kararıyla 30 gün idari hapse mahkum edilmiştir.
  • Söylem Analizi (2 Ekim 2026): Yeni Azerbaycan Partisi (YAP) VIII. Kurultayı’nda konuşan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, idari tutumun ideolojik çerçevesini çizmiştir. Aliyev; “herkesin yerini bilmesi gerektiği”, “yaşam tarzımıza karışılmaması”, “dış müdahalelere izin verilmeyeceği” ve ideolojik alanda “yabancı unsurlardan ve yabancı nüfuzundan arındırılma” yapılması gerektiğini vurgulamıştır.
  • Tepkiler ve Medya Dengesi: Türkiye’den Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral ve AKP Bursa Milletvekili Müfit Aydın sosyal medya üzerinden başörtülü öğrencilerin engellenmesini eleştirmiştir. Bu eleştirilere yanıt veren Azerbaycan Devlet Televizyonu (AzTV), Azerbaycan devletinin millî kimliğe Arap ve Fars değerlerini katmaya yönelik her türlü girişimin önüne geçeceğini duyurmuştur.
  • Ekim 2026 Protestoları ve Sosyal Medya Kısıtlaması: Bakü ve çevresinde okullardaki yasağa karşı düzenlenen protestolarda 37 kişi gözaltına alınmıştır. Olayların ardından 12 Ekim 2026 sabahı Bakü ve diğer bölgelerde TikTok, Instagram ve Facebook platformlarına erişim kısıtlaması uygulanmıştır.

Sosyolojik ve Siyasal İktisat Analizi: Azerbaycanlı sosyalist analist Ulvi’nin (marksist.org) tespitleri doğrultusunda, Aliyev rejiminin bu tutumu otoriter mülkiyet yapısının ve siyasal iktidarın korunması stratejisiyle açıklanmaktadır. Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği dönemlerinden bu yana siyasi hareketliliğin bastırıldığı ülkede rejim, toplumsal mülkiyetin ve iktidarın sarsılmaması adına kitlelerin tabandan yukarıya doğru politikleşmesini engellemeyi hedeflemektedir. Bu bağlamda Karl Marx’ın sıklıkla yanlış yorumlanan “Din halkın afyonudur” ifadesindeki “afyon” kavramı, 19. yüzyıl tıp terminolojisindeki anlamıyla yani baskı ve sömürü altında ezilenler için bir “ağrı kesici” ve sığınak olarak değerlendirilmelidir. Rejim, toplumsal muhalefetin alt sınıflarda dini kanallar üzerinden birleşmesini ve tabandan bir politikleşme dalgası yaratmasını önlemek amacıyla, bu en temel sığınağı ve dini sembolleri dahi idari kontrol ve baskı altına alma yoluna gitmektedir.

4.3. Devletin Geleneksel Din Politikası ve Finansal Destek Modeli

Dr. Asaf Ganbarov’un akademik tespitleri, Azerbaycan devletinin din politikasındaki tarihsel dönüşümü ortaya koymaktadır. Bağımsızlığın ilk yıllarında yürütülen katı seküler tutum, zamanla yerini resmi kontrol altındaki bir “geleneksel dinleri destekleme ve tolerans” modeline bırakmıştır.

Geleneksel din politikası çerçevesinde devlet; Şii ve Sünni İslam, Ortodoks Kilisesi ve Yahudilik gibi geleneksel dini topluluklara ayrım gözetmeksizin doğrudan finansal destek sağlamaktadır. Bu finansal aktarımlarda çoğunluk ile azınlık grupları arasında bir ayrım yapılmamaktadır. Buradaki temel devlet stratejisi, geleneksel ve uysal dini yapıları finanse edip entegre ederken; dış kaynaklı, radikal veya rejime muhalif potansiyel taşıyan dini söylemleri kamu alanının (özellikle okulların) tamamen dışına itmektir.

Sosyo-politik ve jeopolitik arka planın analizinden sonra, tüm hukuki ve idari bulguları nihai bir sonuca bağlamak gerekmektedir.

5. SONUÇ VE HUKUKİ DEĞERLENDİRME

Azerbaycan’da kamu alanında ve okul ortamında dini sembollerin kullanımına ilişkin idari uygulamalar; anayasal hak garantileri, uluslararası insan hakları yükümlülükleri ve idarenin kamu düzeni kaygıları arasında ciddi bir normatif gerilimin bulunduğunu göstermektedir. Kamu eğitimi düzeninin korunması meşru bir devlet amacı olmakla birlikte, bu amacın hayata geçirilmesinde kullanılan idari araçların hukuk devleti normlarıyla bağdaşması zorunludur.

5.1. Anayasal İhlal Riskleri ve İdari Uygulama Sınırlarının Sentezi

Mevcut sahadaki idari uygulamalar ve şifahi kısıtlamalar şu temel anayasal ihlal risklerini doğurmaktadır:

  • Eğitim Hakkı İhlali (Madde 42): Kıyafet kuralı uyumsuzluğu gerekçesiyle öğrencilerin okula alınmaması ve zorunlu eğitimden mahrum bırakılması, amaca oranla aşırı olması sebebiyle temel insan hakları ve anayasal hak ve hürriyetleri ihlal edici bir yaptırımdır.
  • Vicdan Özgürlüğü ve Zorlama Yasağı İhlali (Madde 48 ve 71.IV): Başörtüsünü okul kapısında çıkarmaya zorlama, bireyi inanç ilkesine aykırı davranmaya zorlama anlamına gelmekte ve Madde 71.IV’teki mutlak teminatı çiğnemektedir.
  • Eşitlik ve Ayrımcılık Yasağı İhlali (Madde 25): Dini sembol kullanan kız öğrencilere yönelik özel kısıtlamalar, inanç temelinde ayrımcı muamele riski barındırmaktadır.
  • Kanunilik ve Yargı Yolu İhlali (Madde 60, 147 ve 149): Kısıtlamaların yayımlanmış kanuni metinler yerine şifahi “yukarıdan gelen emirlere” dayandırılması idari keyfilik yaratmakta ve gerekçeli karar eksikliği nedeniyle yargı yolunu (yürütmeyi durdurma ve iptal davası) fiilen kapatmaktadır.

5.2. Geleceğe Yönelik Hukuki ve Kurumsal Tavsiyeler

Hem devletin dünyevi niteliğini koruyan hem de anayasal hak ve özgürlükleri garanti altına alan bir hukuki rejim için şu kurumsal adımlar atılmalıdır:

  1. İdari İşlemlerin Yazılılık ve Açıklık İlkesine Bağlanması: Okullardaki tüm kılık-kıyafet kuralları resmi gazete ve mevzuatta yayımlanmış normlara dayanmalı; şifahi “yukarıdan gelen emirler” uygulamasına son verilmelidir. Bireysel kısıtlamalarda gerekçeli yazılı kararlar tebliğ edilerek yargı yolu (Madde 60) açık tutulmalıdır.
  2. Ölçülülük İlkesine Uyum ve Esnek Standartlar: Okul üniforması standartları uygulanırken, öğrencilerin eğitim hakkını tamamen engelleyici ağır yaptırımlardan kaçınılmalıdır. Kıyafet uyumunda standart renklere uygun başörtüsü kullanımı gibi esnek ve inanç hürriyetini ihlal etmeyecek çözümler üretilmelidir.
  3. Uluslararası Standartlarla Uyumlaştırma: İdari kısıtlamalarda AİHS Madde 9 ve Ek 1. Protokol Madde 2 kriterleri gözetilmeli; “yasayla öngörülme” ve “demokratik toplumda gereklilik” ilkeleri eksiksiz uygulanmalıdır.
  4. Mevzuattaki İfadelerin Belirli Kılınması: 2026 tarihli mevzuat değişikliklerinde yer alan “laiklik ilkesine aykırı ek kıyafet” ifadesi, idari uygulayıcıların keyfi yorumlarına izin vermeyecek ve temel hak ve hürriyetleri ihlal etmeyecek şekilde açık, somut ve nesnel kriterlerle kanun düzeyinde tanımlanmalıdır.
  5. Toplumsal barışın korunması için çeşitliğin korunması: Her toplumda ideoloji ve inanç farklılığı doğal bir durumdur. Bu farklılıkların sınıfsal çatışmaya dönüşmemesi için eşitlik temelli özgürlükleri koruyucu çok kültürlü, farklılıkların doğallığını esas alan eğitim politikaları geliştirilmelidir. Kamu gücünün sınıfsal veya inanç farklılıklarından taraflı kullanımı doğal olarak toplumsal çatışmayı tetikleyerek sosyal barış ortamını tahrip eder. Bu tür siyasetler her sınıfın kendi görüşünü dayatmak için kamu gücünü kullanmayı meşru görmesine ve ortak aklı ve yaşam alanını yoketme eylemine girişmesine sebep olur.

ABD Başkanı Trump’ın Dış Politikasının (Donroe Doktrini) Uluslararası İlişkiler ve Hukuk üzerindeki Etkileri

Trump’ın Dış Politikasının (Donroe Doktrini) Uluslararası İlişkiler ve Hukuk üzerindeki Etkileri

Başkan Trump, “Birliğin Durumu” konuşması için kürsüye çıkarken, dünyaya mutlak bir Amerikan hakimiyeti resmi çizmeye hazırlanıyor. Retorik oldukça tanıdık: Askeri harekatlarla övünen, müttefikleri ekonomik tarifelerle hizaya getiren ve kurumsal yapıları “verimlilik” adı altında tasfiye eden bir “güç” gösterisi. Ancak stratejik derinlikten yoksun bu görüntü, sahadaki acı gerçekleri örtmeye yetmiyor. Bir akademisyen olarak şunu vurgulamalıyım: Dış politika, sadece bir “çekiç” kullanma sanatı değildir; gerçek güç, askeri saldırıların ötesinde güven, öngörülebilirlik ve itibar üzerine inşa edilir.

Bugün Washington, “güçlünün haklı olduğu” bir dünya düzenini dayatırken, aslında Amerikan gücünün ahlaki ve stratejik temellerini dinamitliyor. İşte Trump’ın ikinci dönem dış politikasından çıkarmamız gereken, tarihin seyrini değiştirecek 6 sarsıcı ders:

1. Saldırganlık Güç Değildir: “Donroe Doktrini” ve Stratejik İflas

Trump yönetiminin, Monroe Doktrini’ni agresif bir genişlemecilikle birleştiren ve uzmanlarca “Donroe Doktrini” olarak adlandırılan yeni müdahalecilik anlayışı, ABD’yi müttefikleri nezdinde bir “haydut devlet” (rogue state) görüntüsüne hapsetti. Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun bir askeri baskınla kaçırılması ve Karayipler’de 130’dan fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan yargısız infaz niteliğindeki tekne saldırıları, askeri gücün hukuksuzluk sinyali vermesinin en uç örnekleridir.

Daha da vahimi, İran’a yönelik düzenlenen “Midnight Hammer” (Gece Yarısı Çekici) operasyonudur. Trump, İran’ın nükleer programının “yerle bir edildiğini” iddia etse de, aynı iddiayı daha önce de ileri sürmüş olduğundan, yaratılmış olan güvensizlik ortamı sebebiyle uranyum stoklarının varlığının doğruluğu da tartışmalı hale gelmiştir. Birçok siyasetçi ve düşünür bu iddianın gerçek mi yoksa bir bahane mi olduğu konusunda emin değildir. Ayrıca bu operasyonun meşruluğu kabul görmemekle beraber, diplomatik kanalları tamamen tıkayarak bölgeyi kontrolsüz bir çatışma riskine sürüklemiştir. Stratejik bir planlama olmaksızın veya uluslararası hukuk ve teamüller dikkate alınmaksızın atılan bu adımlar, ABD’nin güvenliği ve güvenilirliğinin yanısıra dünya barışını ve güvenliğini de tehdit eder hale gelmiştir.

Süphesiz bir ulusun gücü sadece kuvvetle ölçülmez; öngörülebilirlik, güven, itibar, ittifaklar ve istikrarlı ekonomik ortaklıklardan gelir. Bu nitelikler, sağduyulu karar almayı destekleyen kasıtlı denetim ve denge mekanizmaları sayesinde kuşaklar boyu sürdürülmüştür. Bu mekanizmalar devre dışı bırakıldığında, dış politika ve kuvvet kullanımı dürtüsel, siyasallaşmış, kişiselleşmiş ve stratejik olarak tutarsız hale gelir.

2. 300 Bin Uzmanın Tasfiyesi: Ulusal Güvenliğin Körleşmesi

Dış politikada yaşanan “akıl tutulması”, kurumsal hafızanın bilinçli bir şekilde yok edilmesinin sonucudur. Hükümet içerisindeki liyakat sisteminin yerini “mutlak sadakat” kriterinin almasıyla, son bir yılda 300.000’den fazla federal çalışan görevinden uzaklaştırıldı. Bu bir verimlilik hamlesi değil, sistematik bir kurumsal yıkımdır.

Bu tasfiyelerin en karanlık noktası, FBI’ın elit CI-12 birimidir. Mar-a-Lago belgeleri soruşturmasında görev aldıkları gerekçesiyle tasfiye edilen İran uzmanları, “Midnight Hammer” operasyonundan sadece birkaç gün önce görevden alınmıştır. Amerika, siyasi intikam güdüsüyle kendi istihbarat gözlerini oymuş; en kritik operasyon öncesinde bölgesel uzmanlıktan yoksun kalmıştır. Bağımsız denetçilerin ve askeri hukuk uzmanlarının (JAG) susturulduğu bir yapıda, dış politika artık rasyonel analizlerle değil, kişisel dürtülerle yönetilen bir “boğma aracı”na dönüştüğü görüşündedirler.

3. Tarifeler: Ekonomik Silahın Geri Tepmesi

“America First” politikasının en keskin aracı olan gümrük tarifeleri, küresel ticaretin kurallarını belirleyen ABD’yi kendi oyununda yalnızlaştırıyor. Kanada gibi en yakın müttefiklere uygulanan %100’e varan tarife tehditleri, bu ülkeleri ABD’siz (US-less) yeni ticaret anlaşmaları arayışına ve Çin gibi alternatiflere yöneltmiştir.

Ekonomik faturayı ise doğrudan Amerikan halkı ödüyor:

* Geçtiğimiz bir yıl içinde 100.000 imalat işi kaybedildi.

* Tarifelerin hane başına maliyeti 1.000 dolardan 1.600 dolara yükseldi.

* Brezilya, ABD’nin boşalttığı tarım pazarlarını doldururken, doların küresel rezerv para birimi statüsü ilk kez bu kadar ciddi şekilde tartışmaya açıldı.

4. “Barış Kurulu”: Barışın Ticarileşmesi ve Yeni Sömürgecilik

Trump’ın Gazze için önerdiği “Barış Kurulu” (Board of Peace) ve “Uluslararası İstikrar Gücü”, barıştan ziyade mülkiyeti devredilmiş bir işgal modelidir. Bu yapı, Filistin halkının kaderini tayin hakkını baypas ederek Gazze’yi yasal bir boşluğa sürüklemektedir.

Planın en skandal detayı, kurulun “1 milyar dolarlık üyelik ücreti” talep eden işlemsel (transactional) karakteridir. İnsani yardımlar üzerinde bir “kapı bekçisi” (gatekeeper) görevi gören bu kurul, BM mekanizmalarını devre dışı bırakarak barışı ticari bir meta haline getirmiştir. Irak ve Kosova’nın feci örneklerini anımsatan bu model, hukukun üstünlüğünü değil, “parayı verenin barışı yönettiği” hukuk dışı bir düzeni temsil ettiği ileri sürülmektedir.

5. NATO ve Kurumsal Geri Çekilme: ABD Artık Bir “Risk Faktörü”

ABD’nin DSÖ, UNESCO ve Paris Anlaşması dahil 66 uluslararası kuruluştan çekilmesi, küresel norm belirleme gücünden feragat etmesi demektir. NATO’nun “ortak savunma” ilkesinden “öde-izle” modeline geçişi, Avrupa’yı stratejik bir yol ayrımına getirmiştir.

Avrupalı müttefikler, Washington’ı artık bir koruyucu değil, “yönetilmesi gereken bir risk faktörü” olarak görüyor. Bu durum, NATO’nun “stratejik Avrupa merkezli dönüşümünü” (Europeanization) tetiklemiştir. JFC Brunssum ve JFC Naples gibi kritik komuta yapılarının kalıcı olarak Avrupalı generallere geçmesi önerisi, Amerika’nın “vazgeçilmez ulus” iddiasının sonu olarak değerlendirilmektedir. Kamuoyu da bu gidişattan memnun değil: Amerikalıların sadece %37’si bu dış politikayı onaylıyor ve %70’i savaş kararlarında Kongre’ye danışılması gerektiğine inanıyor.

6. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin İşlevsiz Hale Getirilmesi

Amerika Birleşik Devletleri’nin, özellikle İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında çıkarılan tutuklama kararlarını ve ABD personeline yönelik soruşturmaları durdurmak amacıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) yargıçlarına ve yetkililerine uyguladığı yaptırım ve baskılar, uluslararası hukuku ve küresel güvenliği derinden sarsmaktadır. Bu baskıların uluslararası sisteme etkileri şu şekilde özetlenebilir:

* Yargı Bağımsızlığına ve Küresel Adalet Sistemine Doğrudan Saldırı Trump yönetimi, UCM Başsavcısı Karim Khan ile Fransa, Kanada, Fiji ve Senegal’den gelen mahkeme yetkililerini hedef alarak bu kişilerin ABD’ye girişlerini askıya almış ve mal varlıklarını dondurmuştur.

* Güçlü bir devletin kendi müttefiklerini (İsrail) ve kendi vatandaşlarını uluslararası soruşturmalardan korumak için doğrudan savcıları ve yargıçları cezalandırması, küresel adalet sisteminin bağımsızlığına yönelik ağır bir saldırıdır ve uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesini tahrip etmektedir.

* Uluslararası Hukukun ve Diplomatik Dokunulmazlıkların İhlali UCM personeline uygulanan yaptırımlar, yargı görevlilerinin bağımsızlığını ve ayrıcalıklarını güvence altına alan uluslararası teamül hukukunu ve Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi’ni açıkça ihlal etmektedir.

*. Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) LaGrand davası içtihatlarına göre, uluslararası yargı süreçlerine ve işleyişine bu şekilde dışarıdan müdahale etmek bizzat uluslararası bir haksız fiil (international wrong) teşkil etmektedir.

* BM Şartı’nın ve Güvenlik Konseyi Kararlarının Sabote Edilmesi UCM’ye yönelik bu baskılar, üye devletlerin Birleşmiş Milletler eylemlerine her türlü desteği vermesini emreden BM Şartı’nın 2(5) maddesiyle doğrudan çelişmektedir.

*. Ayrıca bu yaptırımlar, örneğin Darfur’daki durum gibi dosyaları UCM’ye taşıyan ve tüm devletlerin mahkemeyle tam iş birliği yapmasını zorunlu kılan 1593 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararlarının uygulanmasını da fiilen imkânsız hale getirerek uluslararası kriz yönetimini felç etmektedir.

*. Küresel Cezasızlığın (Impunity) Kurumsallaşması ve Güvenlik Zaafiyeti Hukukun uluslararası düzeyde işletilmesinin engellenmesi, İsrailli yetkililerin Gazze’de işledikleri iddia edilen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar karşısında bir “cezasızlık” (impunity) kalkanı ile korunmasını sağlamaktadır.

*. Hesap verebilirliğin ortadan kaldırılması, savaş kurallarının hiçbir yaptırımla karşılaşmadan ihlal edilebileceği algısını güçlendirmekte; bu da çatışmaların daha yıkıcı hale gelmesine ve küresel güvenliğin tehlikeye atılmasına zemin hazırlamaktadır.

* Diplomatik İzolasyon ve Küresel Çatlaklar Washington’ın, adaleti engellemek için kuralları ve anlaşmaları çiğnemesi, ABD’yi uluslararası arenada yalnızlaştırmaktadır. UCM’ye taraf olan ve mahkemeyi destekleyen 120’den fazla ülke ile ABD arasında derin bir diplomatik kriz doğmakta, bu durum ABD’yi kilit müttefiklerinden bile izole ederek Batı ittifakı içinde telafisi zor kurumsal çatlaklar yaratmaktadır.

Sonuç olarak, Kongre’nin anayasal yetkilerini yeniden etkin biçimde kullanması, yalnızca başkanın tek taraflı ve öngörülemez adımlarını frenlemekle kalmaz; aynı zamanda ABD’nin dış politikasını daha öngörülebilir, istikrarlı ve barış odaklı bir zemine oturtur. Bu çerçevede, yaklaşan Kongre seçimleri, yalnızca iç siyasi dengeler açısından değil, küresel barışın ve uluslararası güvenliğin korunması bakımından da belirleyici niteliktedir.

ABD’nin son yıllarda müttefiklerle yaşadığı gerilimler, tek taraflı askeri girişimler ve ticari yaptırımların uluslararası güven ortamını zedelediği düşünüldüğünde, Kongre’de güç dengelerini yeniden tesis edecek bir seçim sonucu; çatışma risklerini azaltan, uluslararası kurumlarla uyumu artıran ve diplomasiye öncelik veren bir yönetişim anlayışını mümkün kılacaktır.

İki partili siyasi yapı içinde hukuki denetim ve dengenin kurulabilmesi için başkanın savaş yetkilerini kısıtlayarak ve bu tür kritik kararları tek başına vermesinin engellenmesi gerekmektedir. Kongre’nin savaş yetkilerini yeniden hukuk zeminine ve kontrolüne geçirebilecek bir yapıya kavuşturulması, ABD’nin küresel sorumluluklarını daha akılcı, hesap verebilir ve barış merkezli politikalarla yerine getirmesini sağlayacaktır. Bu nedenle, barışı güçlendirecek ve uluslararası güveni pekiştirecek bir Kongre bileşiminin ortaya çıkması, hem ABD’nin kendi demokrasisinin sağlığı hem de dünya genelinde istikrarın yeniden tahkimi açısından hayati önem taşımaktadır. Tabii ki küresel bir güç olan ABD’deki bu güç merkezli politikaların devamına yönelik bir siyasi tablonun ortaya çıkması durumunda, sadece ABD için değil tüm uluslararası siyasal sistem için tamiri ve öngörülebilirliği imkansız bir siyasal konjonktür oluşacak bunun bedelini de sadece ABD halkı değil tüm insanlık ödemek zorunda kalacaktır. Kısacası ABD’nin ve tüm halkların kaderinin Trump ve Netanyahu’nun ihtiras dolu siyasi arzu ve heveslerine kurban edilmesi durumunda insanlık tarihindeki en ağır kırılmalarından birisine sebep olunarak, insanlığın tarih boyunca yaşadığı acılardan damıtarak oluşturduğu hukuk ve siyasi etiğe bağlı tüm değerler çökecek, bunu yerine daha çok güç, daha çok cinayet ve daha çok korku siyasetinin hakim olduğu bir vahşet ortamı oluşacaktır. Bu kirli siyasette özellikle dini argümanların kullanılması ise insanlığın ve saf bir kalp ile inananların da vicdanlarında onarılamaz derin yaralar açmaktadır. Vahşet görüntüleri ile değil insanlığın ortak vicdanı ve ahlakının egemen olduğu bir dünya için yaratılmaya çalışılan korku egemenliğine başta akıl ve vicdan sahibi ABD halkı, onurlu bir yaşam için hep birlikte karşı durmalıyız. Bu karşı duruşun en güçlü yolu şüphesiz demokrasi yoludur.

Tufan Erhürman’ın Cumhurbaşkanı Seçilmesi Bağlamında Türkiye Basınında Kıbrıs Çözüm Modellerine Yaklaşımlar ve Jeopolitik Yansımalar

I. Seçim Sonuçların Genel Yaklaşımlar

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) 19 Ekim 2025 tarihinde gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimleri, Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Sayın Tufan Erhürman’ın yüzde 62,76’sını alarak ilk turda seçimi farklı şekilde kazanmasıyla sonuçlanmıştır. Bazılarına göre bu sonuç, sadece KKTC siyasetinde bir liderlik değişimi anlamına gelmemekte, aynı zamanda Kıbrıs sorununa yönelik politika paradigmasının yeniden müzakere eksenine kayması yönünde Kıbrıs Türk seçmeninin güçlü bir irade beyanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin, önceki dönemde açıkça desteklediği mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın savunduğu “egemen eşitlik temelinde iki devletli çözüm” tezine karşı halkın federasyon yönündeki iradesinin tezahürüdür.

Türkiye basınında Türkiye Cumhurbaşkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nın diplomatik normları yerine getirerek sonucu tebrik etmesi ve KKTC’nin demokratik olgunluğuna vurgu yapması yer alırken, diğer yanda, iktidar ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin seçim sonuçlarını reddeden ve KKTC’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne iltihakını talep eden radikal açıklamaları yer almıştır. Bu açıklama AKP ile MHP arasındaki siyasi bir gerilim şeklinde yorumlanmış olsa da bunun yeni bir strateji olması da muhtemeldir.

Yeni cumhurbaşkanı Erhürman, seçim sonrası yaptığı ilk açıklamalarda, Türkiye ile ilişkilerin “yaşamsal” öneme sahip olduğunu ve dış politikanın Türkiye Cumhuriyeti ile istişare edilmeksizin belirlenmesinin bugüne kadar hiç söz konusu olmadığını teyit ederek diplomatik bir denge kurma çabasına girişmiştir. Ancak analizler, Erhürman’ın izolasyondan çıkış için savunduğu federasyon temelli müzakerelere dönüş hedefinin, Türkiye’nin ulusalcı kanadında “ulusal davadan geri adım” olarak algılanarak Türkiye medyasının bu ikilemi kullanarak kamuoyunu kutuplaştırmaya devam etmesi gibi bir risk ortaya çıkmıştır. Ancak Ankara’nın, önümüzdeki dönemde hem Kuzey Kıbrıs’ın demokratik iradesine saygı göstermek hem de kendi jeopolitik önceliği olan İki Devletli Çözüm tezini koruyarak diplomatik denge kuracağı kanatindeyim.

II. KKTC 2025 Seçimleri: Sonuçların Siyasi ve Diplomatik Ağırlığı

A. Erhürman’ın Mandatının Gücü ve Seçmen Motivasyonları

Tufan Erhürman’ın cumhurbaşkanlığı seçimini ilk turda oyların %62,76’sını alarak kazanması, Kıbrıs Türk siyasi tarihinde dikkat çekici bir başarıdır ve KKTC halkının mevcut politik yönelimden köklü bir değişim beklentisini yansıtmaktadır. Seçime katılım oranı düşük olarak kaydedilmiş olsa da, Erhürman’ın rakibi olan ve Ankara’nın desteklediği belirtilen Ersin Tatar’dan yaklaşık iki kat fazla oy alması (%35,81), Ersin Tatar ile birlikte ona destek veren tüm partilerin ortak başarısızlığı olarak yorumlanmaktadır.

Bu ezici zaferin temelinde yatan motivasyonlar, Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı ekonomik ve siyasi izolasyondan duyduğu derin memnuniyetsizlik midir? Seçmen, jeopolitik güvenlik argümanlarının ötesine geçerek, somut yaşam kalitesini artıracak, izolasyonu sonlandıracak ve uluslararası topluma entegrasyonu sağlayacak bir çözüm modeline (Federasyon temelli müzakerelere dönüş) mi yönelmiştir?

B. Kıbrıs Sorununda Çözüm Ekolleri Çatışması: Federasyon vs. İki Devletli Çözüm

Erhürman’ın zaferi, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik iki ana ekol arasındaki bakış farkını yeniden gündeme getirmiştir. Bu durum, Türkiye basınındaki analizlerin de temel eksenini oluşturmaktadır.

Erhürman’ın Tezi (Federasyon Temelli Müzakereler): Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) geleneksel çizgisini takip eden Erhürman’ın politik çizgisi, iki devletli çözümün Kıbrıs Türklerinin ekonomik ve siyasi izolasyonunu sonlandırmak için gerçekçi bir yaklaşım olmadığı, uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler (BM) parametrelerinin hala Federasyon temelini koruduğu gerçeğine dayanmaktadır.

Ankara’nın ve Eski Yönetimin Tezi (İki Devletli Çözüm): 2020’den bu yana cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Ersin Tatar ve onu destekleyen Ankara, Kıbrıs Cumhuriyeti ile federasyon temelli müzakerelere karşı çıkmaktadır. Ankara’nın resmi politikası, Kıbrıs Türklerinin egemen ve eşit bir devlete sahip olduğu “iki devletli model” çözümünü savunmaktadır. Bu teze göre, doğrudan uçuş, doğrudan ticaret ve doğrudan temas (3D) talepleri karşılanmadığı müddetçe Kıbrıs Cumhuriyeti ile masaya oturulmaması gerektiği vurgulanmıştır. Türkiye’nin iki devletli çözüm politikası, Türk tarafının Annan Planı’na evet demesine rağmen mükafatlandırılması yerine haksız tavizlere zorlanarak cezalandırılmaya çalışılmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmış olmalıdır.

Erhürman’ın ezici zaferi, Kıbrıs Türk halkının artık ekonomik ve siyasi izolasyonun devam etmesini meşrulaştıran jeopolitik tez yerine, izolasyondan kurtulmayı önceliklendiren bir liderliği tercih ettiğini göstermekle birlikte, daha önce denenmiş ve başarısızlıkla sonuçlanmış federasyon girişimlerinin bu süreçte başarıya ulaşması pek olası gözükmemektedir. Bu durum, Türkiye’nin ulusalcı medyasında, “uluslararası topluma teslimiyet” veya “ulusal davadan sapma” olarak çerçevelenirken, muhalif medyada ise “rasyonel dış politika arayışı” olarak sunulmaktadır. Ankara, mevcut şartlarda Kıbrıs Türkünün siyasi tercih hakkına saygı göstermenin gereğini yapmakla birlikte, mevcut şartlarda nasıl bir denge kurulacağı zaman içerisinde ortaya çıkacaktır.

III. Ankara’nın Reaksiyonu Politik Spektrumda Kutuplaşma İşareti

Türkiye Cumhuriyeti’nin, KKTC seçim sonuçlarına verdiği tepki, politik spektrumda keskin bir kutuplaşma değil de Türk tarafının Annan Planı’na evet demesi ile oluşan yeni koşullara bağlı olarak oluşturulan yeni siyasi denge stratejisi olabilir. Devletin resmi diplomatik kabulü ile iktidar ortağının radikal ideolojik reddiyesi arasındaki bu çelişkili hal, Türkiye medyasının konuyu stratejik bir hamle olarak değil de Türkiye-KKTC siyasi ilişkilerinde keskin bir ayrışma gibi sunması, bu strateji ihtimalinin açık şekilde gözardı edilmesinden kaynaklanmaktadır.

A. İktidar Kanadının Resmi ve Diplomatik Çerçevelemesi: Kabul ve İtibar

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanlığı, seçim sonuçlarının hemen ardından diplomatik teamüllerin gereğini yerine getirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, resmi olmayan sonuçlara göre Cumhurbaşkanı seçilen Tufan Erhürman’ı tebrik eden bir mesaj yayımlamıştır. Bu mesajda, KKTC’nin sahip olduğu “demokratik olgunluğun bir kez daha gösterildiği” ve “Kıbrıs Türkü kardeşlerimizin iradesini sandığa yansıttığı” vurgulanmıştır. Dışişleri Bakanlığı da benzer şekilde, seçimlerin KKTC’deki “devlet geleneğini ve demokrasi kültürünü yansıttığını” belirterek tebriklerini iletmiştir.

Bu resmi kabul, uluslararası alanda Türkiye’nin, KKTC’deki demokratik süreçlere saygı duyduğu ve yeni süreçte makul siyasi zeminin korunacağının açık bir ifadesidir. Erdoğan yönetimi, Erhürman’ın politikalarının Ankara’nın mevcut İki Devletli Çözüm tezine aykırı olmasına rağmen, diplomatik kanalları açık tutmayı ve devletin sürekliliğini sağlamayı önceliklendirmiştir. Bu pragmatik duruş, Ankara’nın uluslararası itibarını koruma ve yeni şartlara uygun bir politika izleyeceği anlamına gelmektedir.

B. Milliyetçi Cephenin Reddiyeci ve İlhakçı Dili

Resmi diplomatik kabulün tam tersine, Cumhur İttifakı’nın ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, seçim sonuçlarına karşı son derece radikal bir reddiye ortaya koymuştur. Bahçeli, seçime katılım oranının (%64,87) düşük olduğunu öne sürerek, “Kıbrıs Türklüğünün kaderi bu katılımla temsil edilemeyecek durumdadır” açıklamasını yapmıştır.

Bu reddiyenin en çarpıcı noktası, Bahçeli’nin KKTC Parlamentosu’nun acilen toplanmasını, seçim sonuçlarını ve Federasyona dönüşü kabul edilemez ilan etmesini ve bunun yerine Türkiye Cumhuriyeti’ne katılma (iltihak) kararı almasını talep etmesidir. Bu açıklama, Türkiye siyasetindeki ulusalcı kanadın, Kıbrıs Türk halkının Federasyon yönündeki iradesini, ulusal güvenlik kaygıları üzerinden tamamen geçersiz kılma ve Kıbrıs sorununu çözmek yerine statükoyu kökten değiştirme eğilimini göstermektedir. Bu söylem KKTC’nin varlığının adeta inkarı ve de Türkiye’nin bağımsız iki devlet politikasının ilgası anlamına gelmektedir. Bu tepki uluslararası arenada 1974 Barış Harekatı’nın bir barış harekatı olarak değil de işgal amaçlı bir harekat olarak değerlendirilmesine sebep olabilecek bir söylemdir.

Bu radikal tepki, Cumhur İttifakı içindeki ideolojik gerilime dönüşüp dönüşmeyeceği zaman içerisinde görülecektir. Erdoğan’ın diplomatik tebliği, siyasi pragmatizmi temsil ederken; Bahçeli’nin iltihak çağrısı, Erhürman’ın federasyon tezine karşı duyulan derin güvensizliğin ve ideolojik tavizsizliğin dışavurumudur. İktidar kanadındaki bu farklılaşma, Türkiye’nin Kıbrıs politikasında ortak bir duruş sergileyemediğini ve Kıbrıs meselesinin Türkiye’de ideolojik bir kutuplaşma aracı haline gelebilme riskini gündeme getirmektedir. Türkiye basını büyük oranda, bu iki zıt tepkiyi kullanarak, Erhürman zaferini ya “ulusal birliğe tehdit” ya da “demokrasiye saygı” çerçevesinde sunmuştur.

Aşağıdaki tablo, Türk siyasi aktörlerinin KKTC seçim sonuçlarına ilişkin reaksiyonlarının karşılaştırmalı analizini sunmaktadır:

Siyasi Aktör/GrupTemsil Edilen Çözüm ModeliReaksiyonun Ana TonuMesajın Odak NoktasıZincirleme Düşünce (Politik Çıkarım)
T.C. Cumhurbaşkanlığı/Dışişleriİki Devletli (Resmi Duruş)Diplomatik KabulKKTC’nin Demokratik Olgunluğu, Sürece Saygı Devletin sürekliliği ve uluslararası itibarı ve güç dengelerini koruma zorunluluğu.
MHP/Ulusalcı Kanatİki Devletli (Radikal/İltihakçı)Reddiyeci ve SertSeçim Sonucunu Geçersizleştirme, Federasyona Dönüş Reddi, İltihak Çağrısı İdeolojik tavizsizlik, ulusal davayı içeriden tehdit algılama.
Erhürman (CTP)Federasyon/MüzakereGüvence ve İşbirliği Arayışıİlişkilerin “Yaşamsal” Önemi, İstişare GeleneğiAnkara ile ilişkileri bozmadan policy change (politika değişimi) hedefini sürdürme.

C. Türkiye’nin Kampanya Sürecindeki Rolünün Eleştirisi ve Medya Yansımaları

KKTC seçimleri öncesinde Türkiye’den üst düzey siyasetçilerin, özellikle eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve eski Savunma Bakanı Hulusi Akar gibi isimlerin adaya giderek mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar lehine yoğun kampanya yürütmesi, Ankara’nın bu seçimin sonucuna verdiği önemi açıkça göstermiştir. Türkiye medyası, seçim sonuçlarını analiz ederken bu müdahale boyutuna geniş yer ayırmıştır.

Erhürman’ın zaferi, Ankara’nın yoğun destek kampanyasına rağmen gerçekleştiği yaygın kanaati Türkiye’nin etkinliği açısından ciddi bir başarısızlık olarak değerlendirilebilmektedir. Muhalif ve merkez medya çevreleri, bu müdahaleyi “KKTC’nin iç işlerine karışma” olarak lanse etmiş ve Erhürman’ın zaferini bu müdahaleye karşı Kıbrıs Türk halkının demokratik iradesinin ve direncinin bir tezahürü olarak görülmüştür. Bu durum Ankara’nın Kıbrıs Türk toplumunun siyasi tercihlerini kendi çizgisine çekme kabiliyetinin azaldığını ve Kıbrıs’taki “Anavatan” algısının artık sadece güvenlik eksenli değil, aynı zamanda egemen irade ve ekonomik refah eksenli olduğu, Erhürman’ın yeni dönemde Ankara ile kuracağı ilişkilerde, Kıbrıs Türkünün egemen iradesini daha güçlü savunabilme kapasitesini arttıracağı şeklinde yorumlanmaktadır.

IV. Türk Basınında Medya Çerçevelemesi ve İdeolojik Çatlaklar (Framing Analysis)

Tufan Erhürman’ın zaferi, Türkiye’deki medya kuruluşlarının ideolojik ayrışmalarını ve siyasi duruşlarını Kıbrıs meselesi üzerinden kristalleştiren bir olay olmuştur. Medya, aynı olayı tamamen zıt anlamlar yükleyerek kamuoyuna sunmuştur. Bu çerçeveleme farklılıkları, Türkiye’nin ulusal güvenlik öncelikleri ile Kıbrıs Türkünün refah ve meşruiyet arayışı arasındaki yapısal gerilimi yansıtmaktadır.

A. Hükümet Yanlısı ve Ulusalcı Medya Çerçevelemesi (Risk/Geri Adım)

Hükümet yanlısı ve ulusalcı medya segmenti, Erhürman zaferini esas olarak “Jeopolitik Güvenlik Riski” veya “Ulusal Davadan Geri Adım” çerçevesinde ele almıştır. Bu çevreler için temel endişe, Erhürman’ın Federasyon temelli müzakerelere dönüş çağrısının, Türkiye’nin son dönemde savunduğu İki Devletli Çözüm tezini tehlikeye atmasıdır.

Argümanlar, Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs Türkünün egemenlik haklarının feda edilmesi riskinin doğduğu ve müzakerelere dönüşün, Rum tarafının maksimalist taleplerini yeniden uluslararası meşruiyet zeminine taşıyacağı üzerine kurulmuştur. Bu medya, Kıbrıs Türkünün yaşadığı izolasyonu, ulusal davanın korunmasının bir bedeli olarak görme eğilimindedir. Erhürman’ın izolasyonu kırma çabası, Türkiye’den siyasi bir kopma isteği olarak okunmakta ve Erhürman’a karşı seçim sürecinde yürütülen “kara propaganda”nın sürdürülme çabası gözlemlenmiştir. Erhürman’ın Türkiye ile ilişkilerin yaşamsal önemi ve istişare geleneğinin süreceği yönündeki güvenceleri, bu çevrelerce zorunlu ve samimiyetsiz diplomatik dil olarak görülmüş, asıl amacın Ankara’nın politika çizgisini değiştirmek olduğu vurgulanmıştır.

B. Muhalif ve Merkez Medya Çerçevelemesi (Demokrasi/Fırsat)

Muhalif ve merkez medya, Erhürman zaferini ise “Kıbrıs Türkünün İradesi Ankara’ya Mesaj Verdi” ve “İzolasyondan Çıkış Fırsatı” çerçevesinde sunmuştur. Bu perspektif, seçimin, Kıbrıs Türkünün özgür iradesinin tescili ve Türkiye’nin iç siyasetindeki baskıcı tonlara karşı verilmiş bir demokratik zafer olduğunu savunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine yakın basın organları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diplomatik tebriğini, demokratik olgunluğun bir tezahürü olarak yorumlamış, Erhürman’ın zaferini, Kıbrıs Türkünün kendi kaderini tayin etme hakkının ve uluslararası meşruiyet arayışının bir yansıması olarak değerlendirmiştir. Erhürman’ın Federasyon tezine odaklanılarak, bu modelin sadece siyasi bir çözüm değil, aynı zamanda ekonomik canlanma ve uluslararası tanınma yolunda atılabilecek en gerçekçi ilk adım olduğu vurgulanmıştır. Özellikle MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin iltihak çağrısı, bu medya segmentinde “sorumsuzluk,” “demokrasiye saygısızlık” ve “Ankara’nın baskıcı yüzü” olarak sertçe eleştirilmiş ve Bahçeli’nin açıklamaları, Erhürman’ın yapıcı yaklaşımının ne kadar haklı olduğunu gösteren kanıtlar olarak kullanılmıştır.

C. Kara Propaganda İddiaları ve Medyada Denge Arayışı

Tufan Erhürman, seçimden hemen sonra Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, Türkiye ile ilişkiler konusunda aleyhine “çok büyük bir kara propaganda yürütüldüğünü” belirterek, Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin kendisini yakından tanıdığını ve iyi ilişkilerin yaşamsal önemde olduğunu belirtmiştir.

Bu iddia, medya analizinde iki farklı yönde kullanılmıştır:

  1. Muhalif Çevre: Muhalif medya, Erhürman’ın bu tespitini, seçim öncesinde Türkiye’den gelen üst düzey siyasetçilerin Tatar lehine yürüttüğü yoğun kampanya faaliyetlerinin bir sonucu olarak çerçevelemiştir. Bu, Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs Türk kamuoyunun bu tür manipülasyonlara direnç gösterdiğinin bir kanıtı olarak sunulmuştur.
  2. Hükümet Yanlısı Çevre: Hükümet yanlısı medya ise bu iddiaları ya tamamen görmezden gelmiş ya da Erhürman’ın, Ankara’nın endişe duyduğu politik hedeflerini gizleme çabası olarak nitelendirmiştir. Bu çevreler, CTP’nin geleneksel olarak Türkiye’nin politikalarıyla mesafeli duruşunu sürekli vurgulayarak Erhürman’ın güvencelerine şüpheyle yaklaşmıştır. Bu çevreler her nedense daha önceleri Ak Parti ve CTP işbirliği sürecini tamamen görmemezlikten gelmektedir.

Aşağıdaki tablo, Erhürman seçiminin Türkiye basınındaki yansımalarının genel çerçevesini özetlemektedir:

Basın GrubuKullanılan Ana Çerçeve (Frame)Siyasi Risk/Fırsat AlgısıTemel Odak NoktasıZincirleme Düşünce (Kamuoyu Etkisi)
Hükümet Yanlısı/Ulusalcı Medya“Jeopolitik Güvenlik Riski” / “Geri Adım”Türkiye’nin İki Devletli tezinin tehlikeye girmesi, stratejik güç kaybı.Federal çözüme dönüşün ulusal dava için potansiyel zararları.Kıbrıs meselesini ulusal güvenlik tehdidi olarak gündemde tutarak Erhürman’a güveni azaltmak.
Muhalif/Merkez Medya“Demokrasi Zaferi” / “İzolasyondan Çıkış Fırsatı”Kıbrıs Türkünün iradesinin meşruiyeti, bölgesel barış şansının artması.Ankara’nın iç işlerine müdahalesine karşı KKTC halkının direnci.Ankara’yı, Kıbrıs’ın iç işlerine karışmama ve diplomatik çözüme dönme konusunda baskılamak.

V. Akademik Perspektif: Medya Söyleminde Jeopolitik Kırılmalar

Erhürman’ın zaferi ve Türkiye medyasının buna tepkisi, akademik olarak Framing Teorisi ve Ajanda Belirleme Teorisi ışığında incelenmelidir. Bu zafer, Türkiye’nin jeopolitik çıkarları ile Kıbrıs Türkünün sosyo-ekonomik beklentileri arasındaki kurumsal çekişmeyi görünür kılmıştır.

A. Framing Teorisi Uygulaması: Güvenlik vs. Refah Çerçevesi

Türkiye medyasının konuyu ele alış biçimi, Kıbrıs meselesine dair iki temel çerçevenin çatışmasını yansıtmaktadır:

Güvenlik Çerçevesi (Ulusalcı Medya): Bu çerçeve, Kıbrıs meselesini öncelikle Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik derinliği, deniz yetki alanları ve ulusal güvenliği ekseninde ele alır. Ulusalcı medya, Erhürman’ın Federasyon çağrısını, bu çerçevede bir güvenlik riski, Ankara’nın kırmızı çizgilerinden sapma ve statükonun Rum tarafı lehine bozulması tehlikesi olarak algılar. Bu yaklaşım, Kıbrıs Türkünün siyasi bağımsızlığını ve refah taleplerini, ulusal güvenlik kaygılarının ikincil unsurları haline getirir. MHP’nin iltihak çağrısı, güvenlik çerçevesinin en radikal formudur; bu, Kıbrıs’taki Türk varlığının güvence altına alınmasının, ancak doğrudan Ankara’nın idari kontrolü altında mümkün olabileceği inancını yansıtır.

Refah ve Meşruiyet Çerçevesi (Merkez/Muhalif Medya): Bu çerçeve ise, Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı ekonomik zorlukları, siyasi izolasyonun sonlandırılması hakkını ve kendi kaderini tayin etme iradesini vurgular. Erhürman zaferi, bu çerçevede, Kıbrıs Türkünün, jeopolitik tezlerin getirdiği izolasyona karşı ekonomik meşruiyet ve uluslararası tanınma arayışının bir yansıması olarak görülür. Bu medyanın yaklaşımı, Ankara’yı, politikalarının sonuçları olan izolasyonu dikkate almaya zorlar ve çözüm arayışının sadece siyasi değil, aynı zamanda insani ve ekonomik bir zorunluluk olduğunu savunur.

Bu çelişen anlayışlar, Türkiye kamuoyunu ikiye bölmekte ve Ankara’nın politikalarını belirlerken hem iç siyasetteki ulusalcı tabanı tatmin etmek hem de Kıbrıs Türkünün demokratik iradesine yanıt vermek gibi karmaşık bir dengeleme eylemi gerektirmektedir.

B. Ajanda Belirleme ve Gündem Kontrolü Analizi

Erhürman’ın seçilmesiyle Kıbrıs’ta gündem belirleme (Agenda Setting) mücadelesi kızışmıştır. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Erhürman, uluslararası alanda Federasyon temelinde müzakerelere dönülmesini teşvik eden bir ajanda güdecektir. Ancak bu ajanda, Ankara’nın kendi kontrolünde tutmaya çalıştığı İki Devletli Çözüm ve Doğu Akdeniz enerji denklemleri üzerinden belirlenen ajandasıyla uyumlu hale getirilmek zorunda kalınılacaktır.

Türkiye’nin ulusalcı kanadı ve ona yakın medya, Erhürman’ın hamlelerini sürekli olarak Ankara’nın potansiyel tepkileri ve Türkiye’nin mali ve askeri desteği olmaksızın ilerleyemeyeceği gerçeği ışığında analiz edecektir. Erhürman’ın, dış politikanın Türkiye Cumhuriyeti ile istişare edilmeden belirlenmesinin söz konusu olmadığını defalarca vurgulaması, bu yapısal çekişmenin farkında olduğunu göstermektedir. Ancak bu durum, Erhürman’ın cumhurbaşkanı olarak müzakere yetkisi olmasına rağmen, dış politika ve savunma konularında Türkiye’nin desteği (özellikle mali ve askeri) olmadan ilerleyemeyeceği gerçeği nedeniyle siyasi manevra alanının dar olduğunu da ima etmektedir.

Medyanın bu olumsuz tutumu, mevcut durumu kurumsal çekişme olarak yansıtarak, Erhürman’ın olası her müzakere hamlesini, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına karşı bir sadakat testine dönüştürüp, Kıbrıs Türk liderliğinin egemenlik alanını daraltma riski taşımaktadır. Bu ajanda kontrolü mücadelesi, Türkiye-KKTC ilişkilerinin önümüzdeki dönemde gerilim hattında ilerleyeceği sinyalini vermektedir.

VI. Sonuç ve Politika Çıkarımları

Tufan Erhürman’ın 19 Ekim 2025’teki ezici cumhurbaşkanlığı zaferi, Kıbrıs Türk halkının, uluslararası izolasyonlara ve iradesine müdahaleye karşı güçlü bir tepki olarak nitelenebilir. Türkiye basınındaki reaksiyonlar, bu zaferin Ankara’da hem diplomatik bir kabul hem de radikal bir ideolojik reddiye ile karşılandığını göstermektedir. Bu yeni süreçte siyasi ve ideolojik zıtlaşma ile şartların yeniden konsolidasyonu şeklinde iki seçenekten birisi tercih edilecektir.

A. Türkiye-KKTC İlişkilerinin Yeni Dönemde Beklenen Dinamikleri

Yeni dönemde Türkiye-KKTC ilişkileri, resmi düzeyde diplomatik saygı çerçevesinde sürse de politika düzeyinde (çözüm modeli) çözüm yönünde bir sonuç alınabilmesi pek olası gözükmemektedir. Erhürman’ın dış politika istişaresini sürdürme iradesi, ilişkileri dengede tutma amacını taşımaktadır; ancak Ankara, Erhürman’ın Federasyon temelli müzakere çabalarını desteklemekte isteksiz davranması federatif bir çözüm modelini imkansızlaştıracaktır. Türkiye’nin ulusalcı kanadı, Erhürman’ın ilk hamlelerini, Ankara’nın dış politikasının “sadakat testi” olarak değerlendirecek ve herhangi bir uluslararası müzakere girişimini kamuoyunda yoğun bir şüphecilikle karşılayarak baskı unsuru olmaya devam ederek süreci daha da zor hale getirecektir. Şüphesiz Ortadoğu ve Avrupa’daki güç dengelerindeki değişim rüzgarları ile Yunanistan, İngiltere, Güney Helen Yönetimi, Avrupa Birliği ile BM’nin bu yeni süreçte takınacakları tavır da yeni sürecin akışında önemli etkiler yaratacaktır.

B. Gelecekteki Müzakere İhtimaline Dair Öngörüler

Erhürman’ın Crans Montana tipi müzakerelere dönme çağrısı, Türkiye medyasında Kıbrıs Türk Dışişleri’nin Türkiye Dışişleri’ne karşı farklı bir yol izleme girişimi olarak yansıtılacaktır. Ankara, müzakere masasına dönülmesini kabul etse bile, masadaki pozisyonunun “egemen eşitlik” temelli olmasında ısrar ederek Erhürman’ın Federasyon vizyonunu kısıtlayacaktır. Bu durum, Türkiye’nin ulusalcı medyası tarafından, Ankara’nın pozisyonunun güçlü bir şekilde korunduğu şeklinde çerçevelenecektir. Ankara’nın bu tutumuna karşı ulusal ve uluslararası aktörlerin tepkileri Türkiye’nin tezinde bir değişime yol açıp açmayacağı ise zamanla görülecektir. Şahsi kanaatimi göre Erhürman’ın Cumhurbaşkanlığı süreci dış siyasetten çok iç siyasette köklü değişimlere sebep olacaktır. Bu köklü değişimlerin ulusal ve uluslararası siyasi yansımaları doğal olarak yeni sürecin paradigmasını oluşturacaktır.

(Bu yazıda yapay zeka desteğinden yararlanılmıştır)

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Başörtüsü Tartışmalarının, Siyasi, Hukuki ve Dini Açıdan Akademik Değerlendirmesi

Son günlerde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde başörtüsü üzerinden yaşanan tartışmalar, toplumun farklı kesimleri arasında derin ayrışmalara neden olmaktadır. Bu tartışmaların salt dini bir mesele olmanın ötesinde, köklü siyasi, psikolojik, dini ve ideolojik arka planları bulunmaktadır. Bu akademik değerlendirme, söz konusu tartışmaların bu farklı boyutlarını analiz etmeyi amaçlamaktadır.

Siyasi Arka Plan:

KKTC’nin siyasi yapısı, Türkiye ile olan yakın ilişkisi ve adanın genelindeki Kıbrıs Sorunu bağlamında şekillenmektedir. Başörtüsü tartışmaları da bu siyasi dinamiklerden bağımsız düşünülemez:

 Türkiye Etkisi: Türkiye’de başörtüsü konusundaki tarihsel süreç ve mevcut durum, KKTC’deki tartışmaları doğrudan etkilemektedir. Türkiye’de yaşanan kamusal alanda başörtüsü serbestliği yönündeki değişimler, KKTC’de de benzer taleplerin dile getirilmesine zemin hazırlamıştır. Ancak, KKTC’nin belli kesimlerindeki laiklik algısı bu taleplerin farklı tepkilerle karşılanmasına yol açmaktadır. Bu kesimler bu tür talepleri laik sistem için bir tehdit olarak görmektedirler. Bu tür özgürlüklerin zamanla karşıt bir dinsel baskıya dönüşeceği şeklinde iddialar ileri sürülüp başörtülü kızların eğitim hakkının engellenmesi meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Bunun tam aksine bu tür dayatmaların esas itibari ile sistemin tutarsızlığı ve zayıflığını ifade ettiği ileri sürülmekte, ortak akıl ve hürriyetleri korumayı esas almayan bir sistem anlayışının zaten meşruluğunun olmayacağı ileri sürülmektedir.

Laiklik Anlayışı ve Devlet-Din İlişkisi: KKTC’nin anayasasında laiklik ilkesi benimsenmekle birlikte, bu ilkenin yorumlanması ve uygulanması konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı kesimler, laikliğin dinin kamusal alandan tamamen dışlanması anlamına geldiğini savunurken, diğerleri devletin tüm inançlara eşit mesafede durması ve bireylerin inançlarını özgürce yaşayabilmesi olarak yorumlamaktadır. Başörtüsü tartışmaları, bu farklı laiklik anlayışlarının bir çatışma alanı haline gelmektedir. Bu iki görüş arasındaki yaklaşım farkı laikliğin ideolojik yorumu ile hukuki yorumu arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Hukuk önünde herkes eşit olduğu ve devlet vatandaşları arasında ayırımcılık yapamaz kuralları gereği hukuk devletinde eğitim hakkı dahil tüm temel hak ve hürriyetler hukukun güvencesi altındadır. Hukuk devleti olmanın gereği budur. Ancak laikliğin ideolojik yorumunda laiklik farlı sınıflar arasında adaleti korumayı değil belli ve kendini üstün gören sınıfın diğerlerine karşı üstünlük ve egemenliğini sağlamak için kullandığı ideolojik ve siyasi bir argümandır. Özellikle AK Parti Hükümeti’nin önceki olaylardan yeteri kadar ders almadığı belli cemaat ve tarikatlara liyakati dikkate almadan bazı siyasi makamları dini çok dar alamda yorumlayan baskıcı ve ötekileştirici bazı cemaat ve tarikat üyelerine teslim ettiği şeklinde kamuoyunda oluşan algı laiklikle ilgili kaygıları beslemekte ve laikliği ideolojik bir argüman olarak kullananların argümanlarını kuvvetlendirmektedir. Bu konunun ayrıca derin bir incelenmesi ve analizi gerekmektedir.

Bazı kişiler bu sorunun seçim stratejisi kapsamında suni olarak üretildiğini ileri sürse de, başörtülü kızların eğigim hakkı dahil kamu hizmetlerinden yararlanma haklarının haksız şekilde kısıtlandığı sosyal bir gerçektir ve sorunun hukuk devleti anlayışı içinde özgürlüklerin koruması anlayışı doğrultusunda Sayın Erhürman’ın da vurguladığı üzere toplumsal uzlaşı ile çözülmesi gerekmektedir. Ancak bu toplumsal uzlaşının tüm kesimlerin eğitim hakkı ve yaşam tercihini korumayı amaçlaması gerekmektedir. Bi kesimin dayatması ile uzlaşı olamayacağı açıktır.

Siyasi Kimlik ve Kutuplaşma: Başörtüsü meselesi, KKTC’deki siyasi partiler ve ideolojik gruplar arasında bir kimlik belirleme ve kutuplaşma aracı olarak kullanılabilmektedir. Bazı siyasi aktörler, başörtüsünü dini özgürlükler ve kültürel kimliğin bir ifadesi olarak savunurken, bazıları ise laikliğin korunması ve çağdaş yaşam tarzının sürdürülmesi adına karşı çıkmaktadır. Bu durum, siyasi söylemleri daha da keskinleştirmekte ve toplumsal ayrışmayı derinleştirmektedir.

Seçim Dinamikleri: Yaklaşan veya geçmiş seçim dönemlerinde, başörtüsü gibi hassas konuların siyasi partiler tarafından oy toplama aracı olarak kullanılması muhtemeldir. Bu durum, tartışmaların daha duygusal ve manipülatif bir zemine kaymasına neden olabilir. Sayın Serdar Denktaş’ın medyaya yansıyan söylemlerine baktığımızda dışlayıcı ve ötekileştirici bir söylemi tercih ettiği görülmektedir. Ancak temsil ettiği partinin seçmen tabanının büyük bir kısmının Türkiye göçmenlerinden oluştuğunu dikkate aldığımızda, bu siyasi söylemin tabanında rahatsızlık yaratma riski çok yüksektir. Daha çok Kıbrıslılık söylemini çağrıştıran bu siyasi söylem sol siyasetle özdeşleşen Kıbrıslılık sloganı Demokrat Partiye sol kanattan oy getirip getirmeyeceği de ayrı bir inceleme isteyen bir konudur. İktidar partisi UBP ise bu konuda daha cesur ve özgürlükçü bir söylem geliştirme gayreti içerisindedir. Özellikle Atatürkçülüğü ile tanınan Milli Eğitim Bakanı Nazım Çavuşoğlu’nun tutum ve açıklamaları Türkiye siyaseti ile tam bir uyum içerisinde gözükmektedir. Doğal olarak Nazım Bey’in Türkiye hükümeti nezdindeki popülaritesi artmış gözükmektedir. Cumhurbaşkanı Sayın Ersin Tatar’ın da basına yansıyan başörtülü kızların özgürlüklerini savunucu açıklamaları Türkiye siyaseti tarafından izlenmekte ve takdir edilmektedir. Bağımsız Cumhurbaşkanı olarak aday olması da UBP’nin yanısıra koalisyon ortaklarının da desteğini alma adına önemli bir gelişmedir. Başörtüsü dahil daha özgürlükçü bir siyasi çizgi izlemesi toplum katında genel olarak siyasi desteğini arttırmış gözükmektedir. Yeniden Doğuş Partisi lideri Sayın Erhan Arıklı’nın hükümet ortakları gibi başörtüsü özgürlüğünü savunması özellikle muhafazakar ve de Türkiye göçmenleri nezdindeki desteğini arttırmış gözükmektedir. Könjöktüre baktığımızda Cumhurbaşkanı adayı çıkarmayacağı varsayımını da dikkate aldığımızda bunun Sayın Ersin Tatar’a yarayacağı söylenebilir durumdadır.

Ancak muhalefet partisi CTP’nin söylemlerini dikkate aldığımızda özellikle Sayın Tufan Erhürman’ın bu konuyu siyasi bir oyun olarak gördüğü dayatmacı yaklaşımlara karşı çıkmasında başörtülü kızlara yapılan dayatma konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Başörtüsü özgürlüğünü genişletmeyi amaçlayan tüzüğe bir anayasa hukuk profesörü olarak karşı çıkmasının gerekçesini daha açık olarak belirtmesi gerektiği kanaatindeyim. Ayrıca ideolojik laikliği mi yoksa hukuk devletinin gereği olan laikliğimi savunduğu konusunda da daha net bir söylem ve siyaset geliştirmesi gerekmektedir. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminin güçlü adaylarında birisi olarak gözüken Sayın Erhürman’ın seçmene bu konuda daha net  mesajlar vermesi gerektiği kanaatindeyim. Sayın Erhürman Türkiye hükümeti tamamen ters düşmeme ayrıca sol radikal ve ideolojik laikliği benimseyen parti tabanı ile ters düşmeme arasında bir denge siyasi oluşturmaya çalıştığı şeklinde yaygın bir algı oluşmuştur. Bu algının seçimi nasıl etkileyeceği zamanla daha belirkin hale gelecektir.

Psikolojik Arka Plan:

Başörtüsü tartışmalarının bireysel ve toplumsal düzeyde önemli psikolojik boyutları bulunmaktadır:

Kimlik ve Aidiyet: Başörtüsü, bazı kadınlar için dini ve kültürel kimliklerinin önemli bir ifadesi ve bir gruba aidiyet duygusunun bir parçasıdır. Bu nedenle, başörtüsüne yönelik herhangi bir kısıtlama veya olumsuz söylem, bu bireylerde kimliklerine yönelik bir tehdit algısı ve dışlanmışlık hissi yaratabilir. Din adına örtüyü tercih etmeyen kadınların da aynı şekilde baskıcı ötekileştirici siyasi söylem ve eylemlere karşı güven verici politikalara ihtiyaç vardır.

Özgürlük ve Seçim Hakkı: Başörtüsü takmak veya takmamak, bireysel özgürlük ve seçim hakkının bir parçası olarak görülmelidir. Başörtüsü takan kadınların bu tercihlerine saygı duyulmaması veya bu tercihlerinden dolayı ayrımcılığa maruz kalmaları, psikolojik olarak rahatsız edici ve travmatik olabilir.

Kaygı ve Belirsizlik: Toplumsal tartışmaların yoğunlaştığı dönemlerde, başörtüsü takan veya takmayan bireyler, gelecekteki toplumsal normlar ve kendi konumları hakkında kaygı ve belirsizlik yaşayabilirler. Bu durum, stres seviyelerini artırabilir ve psikolojik iyi oluş hallerini olumsuz etkileyebilir. Bundan dolayı da şekilci yorum ve ötekileştirici söylemlerden uzak durulmalıdır.

Önyargı ve Stereotipler: Başörtüsü üzerinden yapılan tartışmalar, farklı gruplar arasındaki önyargıları ve stereotipleri pekiştirebilir. Başörtüsü takan kadınların belirli bir siyasi görüşe veya yaşam tarzına sahip olduğu yönündeki genellemeler, bireylerin haksız yere yargılanmasına ve ayrımcılığa maruz kalmasına neden olabilir. Bu da sosyal barışı tehdit edebilir. Siyasi dayatma ve yasaklar gündeme gelmese halkımız başörtülü veya örtüsüz olsun bunu sorun yapmamakta hatta aynı aile içerisinde bu farklı tercihler birlikte saygı ve hoşgörü içerisinde yaşayabilmektedir. Üniversite ortamında ve sokakta da bu durum böyledir. Hala Sultan İlahiyat Koleji örneğin bakıldığında da bu sosyal barış ve hoşgörü ortamı rahatlıkla görülebilmektedir. Ancak bu kurumların idari kadroların yapılan dar, ötekileştirici hatta tekfir edici görüşlere sahip siyasi atamalar toplumsa adaleti, güveni ve barış ortamını provoke etmelerine sebep olmaktadır. Devlet kimsenin vatandaşa karşı kullanacağı bir mekanizma olamaz, olmamalıdır.

Dini Arka Plan:

Başörtüsü konusunun dini açıdan farklı yorumları bulunmaktadır:

İslami Metinler ve Yorumlar: Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde başörtüsünün hükmü konusunda farklı alimler tarafından çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bazı yorumlar başörtüsünün farz olduğunu savunurken, bazıları ise daha esnek yaklaşımlar sergilemektedir. KKTC’deki tartışmalarda da bu farklı dini yorumlar referans alınmaktadır.

Dini Özgürlükler: Din ve vicdan özgürlüğü, temel insan haklarından biridir. Bireylerin inançlarının gereği olarak başörtüsü takma veya takmama hakkı, bu özgürlüğün bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Devletin bu özgürlüğü güvence altına alması ve herhangi bir ayrımcılığa izin vermemesi önemlidir. Din ilahi olsa da dinin tüm yorumları beşeridir. Fetva din değildir; müçtehidin bir usule bağlı olarak dini yorumlaması sonucu ulaştığı hükmü ifade eder. Mezhep de din değildir; dini metinlerin yorumunda müçtehidin izlediği usulü/metodoloji ifade eder. Bundan dolayı da bir mezhep veya fetvayı kabul edip etmemek vatandaşın tercihine bağlıdır. İnanç insanın yaşamı algılama biçimidir ve insanın iradesi ile karar verdiği bir alandır. Doğal olarak da devlet adına siyasi makamları işgal edenlerin görevi dini yorumlamak değil, vatandaşların özgürlüklerini adalet anlayışı içerisinde korumak için hukuk devletini gereğini yapmaktır.

Dini Sembollerin Kamusal Alandaki Yeri: Başörtüsü gibi dini sembollerin kamusal alanda ne ölçüde görünür olması gerektiği, farklı dini ve seküler kesimler arasında tartışma konusu olmaktadır. Bazı kesimler, kamusal alanın dinin etkisinden arındırılması gerektiğini savunurken, diğerleri dini sembollerin bireysel ifade özgürlüğünün bir parçası olduğunu ve kamusal alanda da serbest olması gerektiğini düşünmektedir. Öncelikle kamusal alan herkese ait olan ortak alanı ifade eder. Bu alanda ayırımcılık yapılması kamu düzenine aykırı olur. Esas ayırımcılığın yapılmaması gereken yer kamusal alandır. Bunun istisnası özel alandır. İnsanlar özel alanlarında kamusal yükümlülük taşımazlar. Kılık ve kıyafet tercihi hem özel hem de kamusal bir nitelik taşımaktadır. Mesleği icraya engel olmayan, başkalarının hak ve hürriyetlerine genel kamu ahlakına aykırı olmayan her türlü tercih kamusal alanda serbest olmalıdır. Bunun içerisinde kişinin kendi inancı ve onu mutlu eden yaşam tarzını yaşama hakkı da vardır.

Sonuç:

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde başörtüsü üzerinden yaşanan tartışmalar, karmaşık ve çok boyutlu bir yapıya sahiptir. Bu tartışmaların anlaşılabilmesi için siyasi, psikolojik, dini ve ideolojik arka planlarının birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Farklı kesimlerin hassasiyetlerinin ve argümanlarının dikkate alındığı, diyalog ve karşılıklı anlayış temelinde yürütülecek yapıcı tartışmalar, toplumsal kutuplaşmanın önüne geçilmesi ve daha kapsayıcı bir toplumun inşa edilmesi açısından önem taşımaktadır. Aksi takdirde, bu tür tartışmalar toplumsal barışı zedeleyebilir ve KKTC’nin geleceği üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir. Akademik çalışmaların bu tartışmaların farklı boyutlarını derinlemesine analiz etmesi ve çözüm önerileri sunması, daha sağlıklı bir toplumsal zeminin oluşmasına katkı sağlayacaktır. Bunun olabilmesi için de herkesin fikrini özgürce söylemesi ve birbirinin özgürlüğüne saygı kültürünün geliştirilmesi gerekmektedir.

Not: Bu yazı için yapay zeka teknolojisinden de yararlanılmıştır

Başörtüsü Sorunu Bağlamında Çocuk Hakları ile Velayet Hak ve Görevi Hakkında Hukuki Bir Değerlendirme

Türk Medeni Kanunu’nun 335. maddesi uyarınca, “Ergin olmayan çocuk, ana ve babasının velayeti altındadır.” Bu hüküm, velayetin temelini oluşturur ve çocuğun bakım, eğitim, temsil gibi konulardaki haklarını kapsar. Velayet, sadece bir hak değil, aynı zamanda bir sorumluluktur. Anne ve baba, çocuklarının maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür.

Velayetin Ortak Kullanımı (TMK m. 336): Evlilik devam ettiği sürece, anne ve baba velayeti birlikte kullanırlar. Bu, çocuğun yetiştirilmesiyle ilgili kararların ortaklaşa alınması anlamına gelir. Velayet yetkisi doğal olarak çocuğun bakımı yanısıra ne giyeceğine karar verme hakkını da içerir. KKTC Hukuku’da TC hukuku ile bu konularda benzerlik göstermektedir. Doğal hukuk ve ahlakın gereği olarak çocuk üzerinde birinci derecede hak yükümlülük sahibi olan onu doğuran annesi ve ona bakan anne ve babasına aittir. Şüphesiz ki çocuğun üstün yararını enfazla düşünen ve koruyan onun anne ve babasıdır. Anne ve babaya ait ola bu hak ve görev ulusal ve uluslararası hukukun temel prensiplerinden olan üstün yarar ilkesi ileri sürülerek siyasi veya keyfi nedenlerle sınırlanamaz. Anne ve babanın bu yetkisi, çocuğuna temel insan hak ve hürriyetleri ile temel çocuk haklarının açık ihlalinin mahkeme kararı tespit edilmesi ile kısıtlanabilir. Mahkemeleri temsilen görev yürüten hakimler ulusal ve uluslararası hukukun temel ilkelerinden olan üstün yarar ilkesini yorumlarken siyasi ve ideolojik gerekçelere dayanarak bu hakkı sınırlayamaz. Çünkü ulusal ve uluslararası yasalar da velayet hakkının birinci derecede anne ve babaya ait olduğunu vurgulamaktadır.

Dini inançlar içten gelen isteği ifade eder. İçten gelmeyen bir inanç, inanç olamaz. Bu yüzden çocuklar buluğ çağına erene kadar dini inançların mükellefi değildirler. Bu süreçte anne ve baba çocuğunun üstün yararını gözeterek çocuğun kişilik gelişimini sağlama yükümlüğünü taşır ve bu süreçte de ne giyeceğine karar verir. Anne ve baba bu süreçte çocukları için dini, mini, transparan veya seksi kıyafet tercih etmeleri sebebiyle hukuki bir sorumluluk taşımazlar ve velayet hakları kısıtlanamaz. Çocuk buluğ çağına erişince kendi karar mekanizmasını oluşturmaya başlar. Esas itibari ile çocuğun bazı kıyafetleri buluğ çağından önce de beğenip beğenmeme yetisi vardır. Bu yüzden çocuğun tercih yetisi olmadığı genellemesi de hatalıdır. Ancak bu süreçte esas karar vericiler anne ve babalardır.

Meseleyi dini açıdan ele aldığımızda Hz. Muhammed’in kılık kıyafet tercihi sebebiyle herhangi bir kişiye dünyevi bir ceza uyguladığına dair hiçbir delil olmaması sebebiyle bu konuda kişilerin kendi sorumluluklarını taşıyarak tercih haklarını kullanma hakları vardır. Bu yüzden çağdaşlık veya dini inanç gerekçesi ile topluma kılık ve kıyafet dayatılmasının dini, ahlaki ve hukuki meşru bir zemini yoktur. Okullar ve de camiiler kamu kurumları oldukları için anayasal bir hak olan eşitlik hakkı çerçevesinde herkes bu kurumlardan eşit olarak hizmet alma hakkına sahiptir. Öğretmen veya imamlar kendi inanç ve ideolojilerine dayanarak bu hakkı kısıtlayamazlar. Sonuç olarak yasalarımıza göre çocuklar reşit olana kadar anne babanın velayeti altındadır. Bu da ne giyeceğine karar verme hakkını da kapsar.

Ortadoğu’daki Çatışmaların Siyasi, İdeolojik, Dini, Mezhepsel Nedenleri ve Türkiye’nin Çözüm Potansiyeli

Ortadoğu tarih boyunca etnik, dinsel ve mezhepsel güç mücadelelerinin merkezi olmuş bir coğrafyadır. Günümüzde ise Suriye’deki iç savaş, DEAŞ ve benzeri radikal örgütlerin ortaya çıkışı, İsrail’in bölgesel stratejileri ve büyük güçlerin müdahaleleri bu çatışmaları daha da karmaşık hale getirmiştir. Geçmişte olduğu gibi bugün de sorunun dini, siyasi ve etnik boyutlarını anlamadan etkili bir çözüm üretmek oldukça güç gözükmektedir. Türkiye bu süreçte kritik bir aktör olarak hem bölgesel hem de uluslararası çapta çözüm için anahtar bir rol oynama potansiyeline sahip bir ülkedir. Türkiye siyasetinin rolünün ve potansiyelinin doğru olarak tespit edilebilmesi için sorunun nedenlerinin doğru olarak tespit ederek şartlara uygun politikaların üretilmesi gerekmektedir. Ortadoğu’daki çatışmaların nedenleri şöylece özetlenebilir:

Etnik, İdeolojik, Dini ve Mezhepsel Gerilimler

Ortadoğu’daki sorunların temelinde etnik, ideolojik, dini ve mezhepsel ayrılıklar yatmaktadır. Amerika ile Rusya ve Çin’in arasındaki rekabetin Ortadoğu’daki ideolojik yansımaları genellikle sağcılık ve solculuk ideolojileri görüntüsünde ortaya çıkmaktadır. Bu ideolojik rekabetler bazen din ve mezheplerle bağlantılı hale gelmektedir. Rusya ile yakınlık içerisinde olan Suriye’deki Esed rejiminin Nusayri (Alevi) kökeni, Sünni çoğunluğun yönetimden dışlanmasına yol açarak iç savaşı tetiklemiştir. İran, Şii hilali stratejisiyle bu rejime destek verirken, Suudi Arabistan ve diğer Sünni ülkeler Suriye’de muhalif grupları desteklemektedir. ABD ise genellikle İran karşıtlığı ile özdeşleşmiş Sunni bir taraftarlık siyaseti izlemektedir. Bu mezhepsel kutuplaşma, DEAŞ gibi radikal örgütlerin ortaya çıkışını kolaylaştırmış ve bölgesel istikrarsızlığı derinleştirmiştir. ABD’nin İsrail siyasi işbirliği içerisinde olması ise hem Sünni hem de Şii gruplar arasında bir ikileme sebep olmaktadır. Bu süreçte Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam inançları büyük ölçüde bu çatışma ekseninde ilahi özlerinden uzaklaştırılarak kapitalist anlayışın etkisi altında gelişen etnik, ideolojik ve sınıfsal çatışmaların meşrulaştırıcı aracı haline getirilmiştir. Bunun bir sonucu olarak da bölgedeki istikrarsızlık daha da büyüyerek uluslararası inanç merkezli çatışmalar görüntüsüne büründü.

Amerikan Müdahaleleri ve Güç Boşluğu

ABD’nin 2003’teki Irak işgali, Saddam Hüseyin rejimini devirerek bölgede büyük bir güç boşluğu yaratmıştır. Bu boşluk, Sünni Arap toplulukların dışlanmasına ve DEAŞ’ın geniş bir taban bulmasına neden olmuştur. Ayrıca, ABD’nin Suriye’de rejim değişikliğine yönelik politikaları, silahların ve lojistik desteklerin yanlış grupların eline geçmesiyle sonuçlanmış, radikalleşmeyi hızlandırmıştır. Bu durum ABD ve radikal gruplar arasındaki ilişkinin boyutu ile ilgili de farklı tartışmalara neden olmuştur. Bunun bir sonucu olarak da İran Şii akımlara karşı DEAŞ’in sistematik olarak planladığı ve desteklendiği gibi görüşler ileri sürülmüştür.

DEAŞ gibi gruplar, ABD’nin doğrudan bir desteğiyle kurulmuş olmasa da Amerikan dış politikasının bölgedeki etkileri bu tür örgütlerin güçlenmesine yol açmıştır. Özellikle Irak ve Suriye’deki güç boşlukları, radikal örgütlerin taban bulmasını kolaylaştırmıştır. ABD’nin İran’a karşı bir denge unsuru olarak DEAŞ’ın varlığından dolaylı şekilde faydalandığı yönündeki iddialar ise akademik çevrelerde tartışılmaktadır.

Buna karşılık, ABD liderliğindeki koalisyon DEAŞ’a karşı ciddi askeri operasyonlar düzenlemiş ve bu örgütün liderlerini etkisiz hale getirmiştir. Ancak bu mücadele sırasında ABD’nin, PYD/YPG gibi gruplarla işbirliği yapması, bölgedeki diğer müttefikleriyle, özellikle Türkiye ile gerilimlere neden olmuştur. Bu çatışa zemininde son dönemlerde artan siyasi suikastlar ise uluslararası ilişkilerde hukuku ve diplomasinin devre dışı kalmasına yol açarak güven ve istikrar sorununu daha da karmaşık hale getirmiştir.

İsrail’in Stratejik Hesapları

İsrail’in Batı Şeria ve Golan Tepeleri’ndeki genişleme politikaları, bölgedeki tansiyonu artırmaktadır. İsrail’in özellikle bazı Kürt gruplar ve Dürziler ile işbirliği politikası bölgedeki tansiyonu yükselten bir diğer önemli politik nedendir. İsrail ile ilgili Türkiye ve bölge devletlerinin en fazla öner çıkardıkları ve İsrail’in saldırgan politikalarının arkaplanındaki amaç olarak gördükleri “vadedilmiş topraklar” meseledir. Tevrat’ta sınırları belirlenen bu topraklar Türkiye dahil birçok bölge ülkesini tedirgin etmektedir.

Türkiye siyaseti yavaş yavaş bu tehdit unsuruna karşı bir güvenlik siyasetine evrilmektedir. Bunun devam etmesi durumunda Türkiye ve İsrail’in askeri anlamda da karşı karşıya gelmeleri kaçınılmaz bir hal alabilir. Ayrıca İsrail ile işbirliği içinde olan Dürziler ile Kürlerin de süreçte Türkiye’nin güvenlik politikasının hedefi haline gelmeleri kaçınılmaz bir hal alacaktır. İsrail’in bu bölgede başarılı olması uzun vadede hem Kürtleri hem de Dürzileri tehdit eden bir politik durumun ortaya çıkarmasına da sebep olacaktır. Bunun da temel sebebi vadedilmiş topraklar inanıcının Kürt ve Dürzilerin de topraklarını kapsamasıdır. Bu inancın İsrail devleti için de büyük bir tehdit oluşturduğu açıktır. Bu tehdit, bu inancın Türkiye dahil bölge halklarının bağımsızlık ve egemenlik haklarının ihlali potansiyelinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bölge halkları ve İsrail halkını da tehdit eden ve düşmanlıklara sebep olan bu inancın ilahiyat açısından yeniden değerlendirilerek makul bir çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Daha önceki bir yazımda bu inancın ortaya çıkışını değerlendirdiğim için burada konunun detaylarına girmeyeceğim. Dolayısıyla insan haklarına dayalı yeni politikalar ve öğretim programları geliştirilerek halkların oluşturulmuş olan çatışmacı tarihin ve dini algıların etkisinden arındırılmaları gerekmektedir. Bu perspektif doğrultusunda İsrail ile doğrudan veya dolaylı diyalog kurarak, bölgedeki tansiyonun düşürülmesine katkıda bulunulmalı, geleceğin güven ve barışı esas alan değerler üzerine yeniden inşası için işbirliği yapılmalıdır. Ancak savaş ekonomisi siyaseti yürüten büyük silah teknolojilerine sahip olan ülke siyasetçilerinin bu tür bir siyaseti onaylamakta güçlük çekecekleri hatta böyle bir açılımı risk olarak görmeleri kuvvetle muhtemeldir. Sivil toplum ve insan hakları bilincinin savaş ekonomisinin önüne geçebilmesi durumunda siyasi istikrar ve çözüm imkanları güçlenecektir.

Sorunların Çözümü İçin İzlenebilecek Politikalar

  1. Bölgesel Uzlaşı ve Diyalog

Ortadoğu’da uzun vadeli istikrar, etnik, ideolojik, dinsel ve mezhepsel gerilimlerin azaltılabilmesi için çok kültürlüğü esas alan, ortak ekonomik işbirliği alanları üretmeyi amaçlayan politikaların geliştirilmesi ile mümkün hale gelebilir. Türkiye, İran ve Suudi Arabistan arasında bir denge sağlayarak Suriye krizinin çözümüne yönelik bir bölgesel uzlaşı platformu oluşturabilir. Bu platform bölgede rekabet eden ABD, Rusya ve AB ülkelerinin de menfaatlerini koruyucu bir strateji üzerine kurulmalıdır. Şüphesiz bu bölgedeki çatışmaların en önemli sebebi çıkarlar çatışmasıdır. Esas itibari ile bölge ülkelerinin sahip olduğu petrol gaz ve diğer doğal kaynaklar uluslararası siyasetin esas motivasyon kaynağıdır. Bu konuda savaş ve sömürgecilik anlayışını yansıtan politikalar yerine tarafların ortak menfaatlerini esas alan politikalar geliştirilmelidir. Nitekim bu kaynaklara sahip olan ülkeler dış pazarlara ihtiyaç duymaktadırlar. Buna bağlı olarak çok ortaklı uluslararası şirketler kurularak savaş ve çatışmalara gerek kalmadan kaynakların bölge ve diğer ülkelerin hizmetine sunulması mümkündür.

  • Ekonomik Kalkınma ve Güvenlik Reformu

Bölgedeki radikalleşmenin önüne geçmek için yoksulluk ve işsizlik gibi yapısal sorunların çözülmesi gerekmektedir. Türkiye, bölgedeki ekonomik kalkınma projelerine liderlik ederek hem mültecilerin dönüşüne hem de yerel halkın radikal gruplara yönelmesinin önlenmesine katkı sağlayabilir.

  • Suriye’de Kapsayıcı Geçiş Süreci

Suriye’deki anayasa süreci uluslararası gözetim altında desteklenmeli, ülkenin yeniden inşası için küresel fonlar sağlanmalıdır. Türkiye, garantör ülkeler arasında aktif bir rol oynayarak bu süreci hızlandırabilir.

  • Terörle Mücadelede Ortak Stratejiler

DEAŞ ve YPG/PYD gibi grupların faaliyetlerinin engellenmesi için bölgesel güvenlik işbirlikleri artırılmalıdır. Türkiye, terörle mücadelede uluslararası aktörlerle işbirliğini sürdürmeli, ancak kendi ulusal güvenlik çıkarlarını da insan hakları temelinde korumalıdır.

  • Dengeli Diplomasi

Türkiye, ABD ve Rusya arasında dengeli bir politika izleyerek Suriye krizinde etkili bir arabulucu olabilir. Aynı şekilde, İran ve Suudi Arabistan arasındaki mezhep gerilimlerini azaltmada da önemli bir aktör olabilir.

  • İnsani Mülteci Politikası

Türkiye, dünyada en fazla mülteci barındıran ülke olarak, Suriye krizinde insani bir liderlik örneği sergilemiştir. Ancak mültecilerin güvenli dönüşü için hem uluslararası fonların artırılması hem de Suriye’de güvenli bölgelerin oluşturulması gereklidir.

  • Bölgesel Güvenliğin Sağlanması

Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki güvenli bölgeler aracılığıyla DEAŞ’ın  ve diğer terör gruplarının yeniden güçlenmesini engelleyebilir ve bu bölgelerde yerel halkın sosyal ve ekonomik kalkınmasına öncülük edebilir. Ancak bunun başarılabilmesi için bu grupların ortaya çıkmasın sağlayan etkenlerin tespit edilerek, teröre zemin hazırlayan sorunların çözüme kavuşturulması gerekmektedir.

Ortadoğu’daki sorunların çözümü, çok katmanlı ve uzun vadeli bir siyaseti gerektirir. Türkiye hem tarihi bağları hem de bölgesel gücü sayesinde bu süreçte anahtar bir rol oynayabilir. Dini ve mezhepsel gerilimlerin azaltılması, ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi ve uluslararası işbirliğinin artırılması, Türkiye’nin bölgesel barış ve istikrarı sağlamadaki etkisini güçlendirecektir. Bu süreçte, Türkiye’nin insan haklarına dayalı bölgesel şartları da konsolide eden dengeli ve kararlı bir dış politika izlemesi bölgenin istikrara kavuşmasının yanısıra küresel bir denge unsuru haline gelmesini sağlayacaktır.

KKTC Hukuk Dairesi (Başsavcılık)’nin Meclis Başkanlığı Seçimi ile İlgili Görüşünün Hukuki Analizi

Bilindiği üzere KKTC Meclis Başkanı seçiminde Anayasa ve İçtüzüğün yorumunda çıkan sorun sebebiyle görüş alınmak üzere Hukuk Dairesi (Başsavcılığa) yazılan yazıya istinaden verilen cevapta 5. turda “hayır” oylarının evet oylarından fazla olmasından dolayı meclis başkanının seçilemediği;  ancak Cumhuriyeti Meclisi İçtüzüğü’nün 10. Maddesinin 7. fıkrasında yer alan kuralın ne anlama geldiğini yorumlama yetkisinin öncelikle Cumhuriyet Meclisinde olduğu belirtilmiştir. Aynı yazılı kararda salt çoğunluk aranan ilk dört turdan farklı olarak 5. turda seçilmek için nisbi ve/veya basit çoğunluğun arandığı da belirtilmiştir. Ayrıca Anayasa’nın 83. Maddesi yazılırken ise iki adayın yarışacağı varsayımıyla yazıldığı belirtiliyor.

Genel çerçevesi bu olan kararı incelediğimizde aslında Hukuk Dairesi kesin karar için 10. maddenin 7. fıkrasının yorumunda 1. derecede yetkinin yine bu tüzüğü yapan Cumhuriyet Meclisi’nde olduğu açık olarak ifade edilmektedir. Bu yazılı görüşten sağlıklı bir sonuca varmak için aslında Cumhuriyet Meclisi’nin İçtüzüğü’nün 10. maddesinin 7. fıkrasını yorumlaması gerektiği sonucu da çıkmaktadır. Savcılık 10. Maddenin 7. fıkrasında adayın tek olması halinde aynı kuralların uygulanacağının hükme bağlandığı, ilk nazarda bu herhangi bir çoğunluk aranmadan tek adayın alacağı oylar ile seçilmiş olabileceğinin düşünülebileceği de ifade edilmiştir. Yine aynı kararda Anayasa’nın 83. maddesi görüşülürken seçimin 10 gün içinde sonuçlandırılması tartışılırken tutanakların 142. sayfasından yapılacak olan 5. tur oylamanın basit çoğunluk olacağının anlaşılacağı belirtilmektedir.

Bilindiği üzere hukukun ana amacı keyfiliği ve belirsizliği engellemektir. İlgili anayasa ve tüzük maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, savcılık görüşünün hukukun bu temel amacıyla uyumlu olup olmadığının tespiti gerekmektedir. Kanaatimce 5. turda nisbi ve/veya basit çoğunluk aranmasının ana sebebi Meclis’in keyfilik ve belirsizliğe itilmesini engellemektir. İç tüzükte seçimin 10 gün içinde tamamlanması gerektiği kaydı da bu amaca yöneliktir. Tek adayın çıkması ve/veya iki adayın 5. tura kalması bu süre sınırını ortadan kaldırmaz. Ayrıca “hayır” oylarının bir adayın oyları gibi yorumlanması da anayasanın lafzına ve de İçtüzüğün düzenlenme biçimine aykırıdır. İki adayın çıkmaması ve aynı durumun devam etmesi durumunda seçimin sonuçlanamayacağı açıktır. Böyle bir açıklığa izin verilmesi hukukun ana ilkesi olan keyfiliği ve belirsizliği engellemeye aykırı olacağı açıktır. Bu yorum ayrıca hukuki bir zorunluluk olan seçimlerin 10 gün İçinde tamamlanması hükmüne de aykırıdır ve bu hükmü işlevsiz hale getirmektedir. Sonuç olarak Hukuk Dairesi (Başsavcılık)’ın karar sonunda belirttiği üzere İçtüzüğün 10. naddesinin 7. fıkrasının İçtüzüğü yazan ve birinci derecede yorumlama yetkisi olan Meclis tarafından yorumlanarak bir karara varılmalıdır. Bilindiği üzere Hukuk Dairesi’nin görüşleri bağlayıcı değildir ve Anayasa Mahkemesi’nin de Meçlisi’n iç işleyişini denetleme yetkisi yoktur. Doğal olarak Meclis’in sebep olduğu bu sorunu çözmek yine Meclis’e düşmektedir ve bu aşamada yapılması gereken ilgili tüzüğün öncelikle yorumlanması ve de belirttiğim belirsizlikler de dikkate alınarak gerekirse tüzük değişikliğine gidilmesidir. Savcılığın görüşünün son cümlesinin de gereğinin bu olduğu kanaatindeyim.

Zorlu Töre KKTC’deki Meclis Başkanlığı Seçimini Kazandı mı?

(Hukuki Bir Yorum)

Meclis Başkanlığı seçiminin beşinci tura kalması hukuki bir tartışmaya yol açtı. Bu tartışma Anayasa’nın 83. Maddesi’nin dördüncü fıkrasının yorumu ile bağlantılıdır. İlgili anayasa maddesi söyledir: “(4) Meclis Başkanı ve Meclis Başkan Yardımcısı seçimi gizli oyla yapılır. İlk dört oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu aranır.  Dördüncü  oylamada da salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için beşinci oylama yapılır. Beşinci oylamada en fazla oy alan aday seçilmiş olur.”

Beşinci tur maddesi seçimde sonuç alınamayacak bir döngünün oluşmasını engellemek içindir. Bu da kamu yararının gereğidir. Anayasa’nın ilgili maddesine göre beşinci turda enfazla oy alan aday seçilir. Tek adayla seçime gidildiği için beşinci turda en fazla oyu alan adaydan bahsedilebilir. Başkanlık seçiminde tek aday bulunduğu için de “hayır” oylarının herhangi bir adayın oyu olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Peki diğer partiler aday çıkarmadığı halde “hayır” oylarını bir adayın oyumuymuş gibi değerlendirmek mümkün müdür? 5. Turda “hayır” oylarının da 25’de kaldığını dikkate aldığımızda salt çoğunluk oyunu sağlanamadığı da açıktır. Esas itibari ile bu turda salt çoğunluk da aranmamaktadır. Doğal olarak Anayasa’nın ilgili lafzına bağlı kalınarak aday veya adaylar dışındaki oyların dikkate alınmadan en fazla oyu alan adayın tespiti gerekmektedir. Aksi takdirde belirttiğimiz döngü kaçınılmaz hale gelir.

Muhalefet tek aday olduğu için beşinci turun yapılmaması gerektiği görüşünde ise beşinci tura katılmaması ve seçimin tekrarlanmasını talep ederek kendilerinin de aday çıkaracaklarını deklere etmeleri gerekirdi. En azından bir aday üzerinde uzlaşı aramalıydı. Bu tür bir beyanları olduğunu şahsen duymadım. Muhalefet aday çıkarmaz ve bu tutumunu devam ettirirse, iktidarda bu görüşünde ısrar ederse meclis başkanının seçimi imkânsız hale gelir. Çünkü ikinci bir adayın çıkması zorunluğu da yoktur. Böyle bir zorunluk olması durumunda muhalefet veya iktidar aday çıkarmayarak meclisi işleyemez hale getirebilir. Zaten 5. Tur böyle bir sorunu engellemek için bu şekilde düzenlenmiştir. Muhalefetin bu tür bir siyaset izlemesinin önünün kesilmesi için iç tüzükte 5. Turda ölüm ve zaruret halleri dışında tek adayın kalması veya tek bir adayın bulunması durumunda tek adayın seçimi kazanacağı veya kazanamayacağı açık olarak belirtilmiş olmalıydı. Ancak kazanmayacağı şeklinde bir düzenleme yapılırsa, bu durumda da bu belirsiz döngünün devam edilmesine izin verilmiş olacaktır.

Bu konu ile ilgi Meclis İç Tüzüğü’nün ilgili maddeleri ise şöyledir:

                (5)          Dördüncü oylamada da salt çoğunluk sağlanamazsa bu oylamada en çok oy alan iki Meclis Başkanı adayı için beşinci kez oylama yapılır. Beşinci oylamada en fazla oy alan Meclis Başkanı olarak seçilmiş olur.

                (6)          Yukarıdaki (5)’inci fıkrada belirtilen dördüncü ve beşinci oylamalar ile ilgili kurallar iki Meclis Başkan Yardımcısı seçiminde de aynen uygulanır.

                (7)          Adayın tek olması halinde de yukarıdaki kurallar uygulanır.

                (8)          Meclis Başkanı ve Meclis Başkan Yardımcısı seçimi, Birinci Yasama yılının ilk birleşimi ile Dördüncü Yasama yılının ilk birleşiminden başlayarak, en geç on gün içinde tamamlanır.

Bu tüzükteki anahtar cümle ise: “Adayın tek olması halinde de yukarıdaki kurallar uygulanır” cümlesidir. Bu cümleyi adayın tek olması halinde de ençok oyu alan seçimi kazanır şeklinde mi yoksa en fazla oy olarak mı yorumlamak gerekir. Anayasa’nı lafzına bakıldığında enfazla oy alan adaydan bahsettiği görülmektedir. Tüzüğün Anayasa’nın lafzına uygun olarak yorumlanması durumunda 23 oyla enfazla oyu alan aday olan Zorlu Töre’nin seçimi kazandığı sonucu çıkacaktır. Aksi bir görüş ileri sürülmesi durumunda Anayasa’nın lafzına aykırı yorum yapılmış olacağı açıktır.

Bazı siyasiler ve hukukçular 5. turda bir kişi tek bir oy bile alsa seçilebilir diyor. Bu genelleme yanlıştır; çünkü toplantı yeter sayısı oluşmadan meclis toplanamayacağı için karar da alamayacaktır. ilk dört turda salt çoğunluk arandığı için toplantıda enaz 26 millet vekilinin bulunması zorunludur. Bulunmaması durumunda karar alınamayacağı için adayların seçimi de imkansızdır. 5. turda ise enazından toplantı yeter sayısına ulaşılması gerekir. Bundan dolayı da 5. tura millet vekilleri boşuna niye katılsın şeklindeki itirazlar yanlıştır. Nitekim toplantı yeter sayısına ulaşıldıktan sonra enfazla oyu alan millet vekili seçimi kazanır. Tek aday bulunması durumunda toplantı yeter sayısı oluşmuşsa tek kalan aday tek bir oy bile alsa seçimi kazanmış olur. Ancak turlar arasında ara verilmesi durumunda toplantı yeter sayısı için tekrar yoklama yapılır. Bu seçimde turlar arası ara verilmediği için tekrar yoklama yapılmasına gerek kalmadığı için 5. tur için yeniden yoklamaya gerek kalmadı. Oyların toplamına bakıldığında da zaten salt çoğunluğun üzerinde bir sayıya ulaşıldığı görülmektedir.

Islamic Festivals: Celebrating Traditions and Strengthening Faith

Introduction:

Good afternoon, distinguished guests, ladies and gentlemen. Thank you for joining us today for this conference on Islamic festivals. In this speech, we will delve into the rich history, traditions, and significance of Islamic festivals. We will explore the origins of these festivals, the traditional rituals and customs associated with them, their symbolism and significance, and the joyful celebrations and festivities that mark these occasions. Let us embark on a journey to discover the beauty and depth of Islamic festivals.

I. History and Origins:

Islamic festivals have evolved over time and hold deep historical and cultural significance for Muslims around the world. The history of Islamic festivals is intertwined with stories from the Quran and the life of the Prophet Muhammad.

There are two main festivals intertwined that have their origins in the Quran and the life of the Prophet Muhammad. Apart from these festivals, there are also some traditional holidays and festivals. Traditional holidays may vary from society to society.

There are two main festivals:

1. Ramadan and Eid al-Fitr:

One of the most revered and widely celebrated festivals in Islam is Ramadan, the month of fasting. Ramadan commemorates the revelation of the Quran to Prophet Muhammad. Muslims observe a fast from sunrise to sunset, abstaining from food, drink, and other physical needs. The end of Ramadan is marked by Eid al-Fitr, the Festival of Breaking the Fast, which includes special prayers, feasting, and acts of charity.

2. Hajj and Eid al-Adha:

Hajj is a pilgrimage to the holy city of Mecca, where Muslims gather to fulfill one of the Five Pillars of Islam. This pilgrimage traces its origins to Abraham’s willingness to sacrifice his son as a testament of faith. It involves a series of rituals, including circumambulating the Kaaba and the symbolic stoning of Satan. The culmination of Hajj is marked by Eid al-Adha, the Festival of Sacrifice, during which Muslims sacrifice an animal and distribute the meat to the needy.

II. Traditional Rituals and Customs:

Besides these two major festivals, there are other days and events that have no roots in the Quran or hadiths but are celebrated traditionally according to the lunar calendar, such as:‎

Lailat al-Miraj, which means “the night of ascension,” marks the night when Prophet Muhammad was taken from Mecca to Jerusalem and then to heaven, where he met God and other prophets and received the commandment of the five daily prayers. ‎

Lailat al-Bara’ah, which means “the night of forgiveness,” is a night when Muslims seek God’s pardon and mercy for their sins and pray for their deceased relatives and friends. ‎

Lailat al-Qadr, which means “the night of power,” is the night when the Quran was first revealed to Prophet Muhammad. It is also the night when God determines the fate of every person for the coming year. Lailat al-Qadr is one of the last ten nights of Ramadan, and it is the most blessed night of the year. Muslims spend this night in worship, supplication, and seeking God’s forgiveness. ‎

Al-Hijra, which means “the migration,” marks the beginning of the Islamic calendar. It also marks the migration of Prophet Muhammad and his followers from Mecca to Medina, where they established the first Islamic community and state. Al-Hijra is a time to reflect on the challenges and opportunities that Muslims face in their lives and to renew their commitment to Islam.

Mawlid un Nabi, which means “the birth of the Prophet,” celebrates the birthday of Prophet Muhammad. Muslims express their love and admiration for the Prophet by reciting his biography, praising his character and deeds, sending blessings upon him, and following his example. ‎

Ashura, which means “the tenth,” is the tenth day of Muharram, the first month of the Islamic calendar. Ashura has different meanings and significance for different Muslim sects. For Sunni Muslims, Ashura is a day of fasting and gratitude, as they believe that Prophet Moses and his followers were saved from the tyranny of Pharaoh on this day. For Shia Muslims, Ashura is a day of mourning and sorrow as they commemorate the martyrdom of Imam Husayn, the grandson of Prophet Muhammad, and his companions, who were killed by the army of Yazid, the Umayyad caliph, in the Battle of Karbala. ‎

1. Special Prayers:

During Islamic festivals, Muslims gather in mosques or open spaces for special prayers. These prayers are offered in congregation, fostering a sense of unity and spiritual connection among the worshippers. The prayers often include recitations from the Quran and supplications seeking blessings and forgiveness.

2. Charity and Generosity:

Acts of charity and generosity are integral to Islamic festivals. Muslims are encouraged to give to the less fortunate, emphasizing the importance of helping others and fostering social cohesion. Donating money, distributing food, and providing support to those in need are common practices during these festivals.

3. Exchange of Gifts and Visiting:

Muslims often exchange gifts and visit during Islamic festivals, symbolizing love, respect, and gratitude. This practice strengthens relationships, fosters goodwill, and reflects the spirit of joy and celebration that permeates these festivals.

III. Significance and Symbolism:

Islamic festivals are imbued with deep spiritual and symbolic meanings. They shed light on the core beliefs and values of the Islamic faith and serve as a reminder of important events and figures in Islamic history. Let us delve into the significance and symbolism of some key Islamic festivals.

1. Unity and Equality:

Islamic festivals emphasize the principles of unity and equality among all Muslims. Irrespective of social or economic status, Muslims come together as a community, highlighting the notion that all believers are equal in the eyes of Allah. Festivals serve as a reminder of the importance of unity and fostering mutual respect and understanding.

2. Spiritual Growth and Reflection:

Islamic festivals provide Muslims with an opportunity for spiritual growth and self-reflection. Through fasting, prayer, and acts of devotion, Muslims seek to deepen their connection with Allah and gain a deeper understanding of their faith. Festivals act as reminders for Muslims to live their lives in accordance with Islamic teachings.

3. Cultural Pride and Identity:

Islamic festivals also serve as a source of cultural pride and identity for Muslims. They provide an avenue for celebrating cultural traditions, showcasing Islamic art, music, and cuisine. Festivals contribute to the preservation of cultural heritage and help foster a sense of belonging within the Muslim community.

IV. Celebrations and Festivities:

Islamic festivals are marked by vibrant celebrations and festivities. These joyous occasions bring families, friends, and communities together to share in moments of happiness, love, and spiritual connection. Let us explore some of the common celebrations and festivities associated with Islamic festivals.

1. Family Gatherings and Meals:

Islamic festivals offer an opportunity for families to come together and share meals. Elaborate feasts are prepared, featuring traditional dishes and delicacies. Families and friends exchange greetings, share stories, and strengthen the bonds of love and togetherness.

2. Cultural Performances and Decorations:

Islamic festivals are often accompanied by cultural performances, including music, dance, and poetry, showcasing the rich diversity of Islamic cultures. Homes and public spaces are adorned with colorful decorations, lights, and traditional attire, creating a festive ambiance that adds to the joyousness of the celebrations.

3. Children’s Activities:

Islamic festivals are a time of excitement and joy for children. Special activities, games, and gifts are arranged for children, allowing them to participate actively in the festivities. These activities help instill a sense of pride in their faith and culture, promoting the passing down of traditions to future generations.

Conclusion:

These are some of the Islamic festivals and holidays that Muslims observe and celebrate throughout the year. They are not only occasions of joy and happiness but also of worship and devotion, of remembrance and reflection, of gratitude and generosity, of unity and solidarity, and of peace and justice. They are also opportunities for Muslims to share their faith and culture with others and to promote mutual understanding and respect among people of different backgrounds and beliefs.

Thank you for your attention, and I hope this conference on Islamic festivals has shed light on the significance and richness of these celebrations.

Dinlerin ve Dindarlığın Geleceği

Dinlerin ve Dindarlığın Geleceği

Yakın zamana kadar, bilimsel gelişmelere bağlı olarak dinlerin zayıflayacağı; buna bağlı olarak da seküler (laik) anlayışın güç kazanarak gelişeceği düşünülüyordu. Ancak son dönemlerdeki gelişmeler, hem ulusal hem de uluslararası ilişkilerde din ve mezheplerin etkisinin artması ile bu anlayışın yeniden gözden geçirilmesine yol açtı. Dine olan ilgi bilimin ve bilimsel düşüncenin zayıflaması olarak değerlendirilemez. O halde bu gelişmenin sebebinin ne olduğu üzerinde kafa yormak lazım. Öyle gözüküyor ki, deney ve keşiflere dayalı pozitif ve sosyal bilimler henüz daha insandaki dini eğilimler dahil inançla ilgili soru ve sorunlara yeterli ölçüde cevap bulamamıştır. Bilim alanındaki hızlı gelişmeler, böyle bir umut yaratmış olsa da, geçen zaman dinlerin gereksizliği ve yetersizliğini ortaya koyamamıştır. Bu ise dinlere olan ilginin tekrar yükselmesin yol açtı. Nitekim birçok uluslararası kuruluş, politikacı ve bilim adamı, dini inançların insanlığın geleceğini nasıl etkileyeceği üzerinde fikir yürütmeye çalışmaktadır. Bu konuda olumlu düşünenler, dinlerin de evrimleşerek insanlığın ortak ahlaki paydalarının oluşmasına katkı sağlayacağı görüşündedirler. Bunun tam tersine dinlerin yükselişinin medeniyetler çatışmasını körükleyerek ortak insani değerleri zayıflatacağı görüşü de ileri sürülmektedir.

Dinlere olan ilgi genelde iki temel sebebe indirgenmektedir. Bunlardan birisi insanın yaratılışında bulunan ve yaratılıştan kaynaklanan yaratanına yönelme arzusudur. Bu yöneliş her varlığın onu var eden kaynağa yönelme arzusu olarak ortaya çıkmaktadır. Yaradan’a yaratılıştan bağlılık: Derelerin göl, deniz ve okyanuslara akışı ve de çocuğun anne ve babasına, ağacın toprağa, meyvenin ağacına yaprağın da dalına bağlılığı ve özlemi gibidir. Bundan dolayıdır ki ilahiyatçılar tarafından din, fıtri bir eğilim olarak tanımlanmaktadır. Dinlere olan eğilimin ikinci sebebi olarak ise insandaki iktidar ve egemenlik duygusu gösterilmektedir. Dini bu bakış açısı ile ele alanlar, insandaki dini eğilimi yaratılıştan kaynaklanan yaratıcıya yönelme olarak değil; insandaki güç ve egemenlik duygusunun yarattığı araçsal bir eğilim olarak görürler. Günümüz ilahiyat sahasındaki çalışmalarda her iki eğilimin de izlerini görebilmekteyiz.

Dinin egemenlik ve güç eksenli araçsal yorumu zamanla kapitalist din ve dindarlık anlayışının gelişmesine yol açtı. Buna bağlı olarak da dinlerin yükselişinin en temel dinamiklerinden birisi de, kapitalizmin zamanla dinin gücünü keşfederek dini de kapitalizmin bir parçası haline getirmesi olarak kabul edilmektedir. Kapitalist dindarlığın gelişmesine paralel olarak devlet ve din arasındaki ide bağlantısı yeniden kurulmaya başlandı. Ancak bu devlet idesi ile din idesinin yeni kurgusunda din fıtri bir eğilim olmaktan çıkarılmış güç ve egemenliğin aracına dönüştürülmüştür. Bu itibarla da din, devlet politikalarını belirleyen değil meşrulaştıran bir mekanizma olarak algılanmaya başlandı. Bu anlayışa göre dinin kendine ait ontolojik bir varlığı yoktur. Bu anlayışa göre dinin varlığı amaçsal değil; gücü temsil eden devlet idesinin amacını gerçekleştirmeye yarayan araçsal bir varlıktır.

Kapitalist dindarlık devlet ve din idesi (manevi varlığı) arasında böyle bir bağ kurarken, bazı birey ve gruplar da bu gelişmeye uygun olarak din üzerinden kendi amaçlarını gerçekleştirecek cemaat ve tarikatlar oluşturmaya başladılar. Bunun bir sonucu olarak çeşitli bölgelerdeki birçok tarikat şeyh ya da dini otoritelerin oluşturdukları kurumsal dindar yapılar ile devletin kurumsal yapıları arasında zaman zaman çıkar ilişkilerine dayalı dostluklar, zaman zaman da çıkar çatışmasın dayanan sorunlar yaşanmaktadır. Kurumsal dindarlığın yarattığı bu yapı birey hak ve hürriyetlerinin gelişmesine engel olduğu gibi hukuk devleti anlayışının da gelişmesine engel olmaktadır. Çünkü bu tür yapılar zaman zaman devlet içinde cemaat ve tarikat mensuplarına atanma ve yükselmelerde haksız avantajlar sağlayarak hukuk devleti anlayışının zayıflamasına yol açmaktadır. Bu ise devlet içerisinde devlet olma durumunu var etmektedir. Ortadoğu ve Dünyanın birçok yerinde din ve devlet arasındaki çatışmalarda bu tür din ve devlet anlayışlarının büyük etkisi vardır.

Kurumsal dindarlığın resmi bir şeklini de devlet sistemleri içerisinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, Papalık, devlet kilisesi, sinagog ya da geçmişten gelen inançları temsil eden ve devlet yapıları ile bütünleşen farklı dini kurumlar temsil etmektedir. İster sivil ister resmi olsun kurumsal dindarlığı temsil eden bu yapıların zamanla otoriter bir güce dönüşmesi ve çatışmalara yol açması; ya da çatışmalarda meşrulaştırıcı bir rol üstlenmesi doğal olarak dini kurumların yönetim ve denetim sorununu gündeme getirmektedir.

Bu sorunun çözümü için genelde iki farklı yol önerilmektedir. Bunlardan bir tanesi dinlerin toplum hayatından uzaklaştırılmasını esas alan seküler devlet ve birey anlayışının geliştirilmesidir. Türkiye’de yükselen Cumhuriyet ideolojisinin temel mantığı bu strateji üzerine kurulu olmakla birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletin kurucu unsuru olarak görülmesi sebebiyle bireysel sekülerleştirme kısmen başarıya ulaşmış ancak kurumsal sekülerleşme aynı ölçüde başarılamamıştır. Bunun en temel sebeplerinden birisi Türkiye halklarının bireysel kimliklerinden öte kurumsal kimlikleri ile kendilerini ifade etme ihtiyacı hissetmeleridir. Bu ihtiyacın doğmasında Cumhuriyet fikrinin yeni bir kolektif bilinç yaratma mantığı üzerine kurulmuş olması da etkili olmuştur. Böyle bir sistemde doğal olarak bireyin bireysel kimliği değil bireyin ait olduğu resmi ya da gayri resmi kurumsal kimliği öne çıkmaktadır. Bireyin ihmal edilerek, bağlı olduğu grup ve cemaatin öne çıkması bu anlayışın ürünüdür.

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye Cumhuriyetinin siyasi geleceği bireysel kimliklerin öne çıktığı ve ortak hukukun toplumsal uzlaşı alanı olarak görüldüğü hukuk devleti anlayışı ile kurumsal kimliklerin siyaseti domine ettiği ve kurumsal güçlerin değişmesine bağlı olarak dayatmaların değiştiği bir yöne doğru evrilecektir. Türkiye’nin bu tercihinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de dini ve siyasi yapılanmasını etkileyeceği şüphesizdir. Biz KKTC vatandaşları olarak kurumsal sekülerleşmeyi Türkiye’den daha rahat gerçekleştirebiliriz. Bunun olabilmesi için Din İşleri Başkanlığı’nın devlet kurumu olmaktan çıkarılarak mali ve idari özerkliği olan bir kuruma dönüştürülmesi gerekir.

Dünya ölçeğinde dinlerin geleceği de devlet politikalarının, dini kurumlara kurumsal özerklik verip vermemelerine bağlı olarak değişecektir. Devletlerin dinsel ve mezhepsel geçmişlerine dayalı politikalar izlemeleri doğal olarak dinlerin devletlerarasındaki ilişkilerde daha etkili olmasını sağlamaktadır. Avrupa’nın ağır basan Katolik ve Protestan yapısı, Rusya’nın ağır basan Ortodoks yapısı ve Amerika’nın Evangelist Hristiyan yapısı Hindistan’ın Brahmanizmi, Çin’in Budizmi ve Ortadoğu’da Yahudiliğin hem iç hem de dış siyasette etkili olduğu bilinmektedir. Bu etkileşimin bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebebi mi yoksa meşrulaştırıcı aracı mı olacağı, din ve devlet arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine bağlı olarak değişecektir.

Dinin ulusal ve uluslararası siyasi hedeflerin sebebi ya da meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasına karşı olanlar dinleri evrensel ortak ahlaki değerler doğrultusunda yorumlamaya çalışmaktadır. Bu anlayışı savunan Müslüman ilim adamları, tüm dini inançların ortak paydası olarak kabul edilen mekasid-ü şerianın (dinin temel amaçlarının), tüm dini yorumlarda esas alınmasını savunmaktadır. Bir kısım ilim ehli ise ortak değerler olarak 10 emrin esas alınmasını önermektedir.

Henüz daha din ve devlet ilişkileri algı dünyamızda fıtri ve evrensel bir anlayış düzeyine ulaşmadığı için, ilahiyatçıların ileri sürdüğü fıtri ve evrensel din algısı yeteri kadar ilgi görmemektedir. Aynı şekilde bunların dışında yeni din arayışları da dinlerin ve dindarlığın geleceğinin şekillendirilmesinde etkili olmaya çalışmaktadır. Sonuç olarak dini algıların yeni süreçte, ortak paydalara doğru yönelerek evrensel ahlaki ilkelerin gelişmesine katkı sağlama ile bölgesel ve uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırma aracı olması yönünde gelişmelere açıktır. Dinin ve dindarlığın evrensel ortak ahlaki ilkeler doğrultusunda gelişmesi durumunda, dinin bölgesel veya uluslararası çatışmaların sebep ya da meşrulaştırıcı aracı olması ihtimalleri zayıflayacaktır. Kurumsal dindarlık ve buna bağlı çatışmalar azaldığı ölçüde de evrensel ahlaki ilkelere dayalı bireysel ve kurumsal dindarlık algısı gelişecektir. Aksi bir gelişmenin olması halinde ise din adına, yaşanan haksız çatışmalar ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan acıların tekrar tekrar yaşanması kaçınılmaz olacaktır.