AZERBAYCAN’DA DİN-DEVLET İLİŞKİLERİ VE OKULLARDA BAŞÖRTÜSÜ (DİNİ SEMBOLLERİN KULLANIMI): ANAYASAL HAKLAR VE İDARİ UYGULAMALARIN HUKUKİ ANALİZİ

1. GİRİŞ VE HUKUKİ ÇERÇEVE: ANAYASAL LAİKLİK VE HAK GARANTİLERİ

12 Kasım 1995 tarihinde halk oylaması (referandum) yoluyla kabul edilen Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası, devlet yapısının temel niteliklerini ve bireysel özgürlüklerin normatif sınırlarını çizen sistemik bir hukuki omurga niteliğindedir. Anayasal düzen, bir yandan devletin dünyevi (laik) yapısını teminat altına alırken, diğer yandan bireylerin vicdan, inanç ve eğitim gibi dokunulmaz temel haklarını koruma altına almaktadır. Demokratik ve hukuki bir devlette laiklik ilkesinin tatbiki; din ve vicdan özgürlüğünün idari araçlarla bastırılmasına değil, aksine kamu düzeni ile bireysel özgürlükler arasındaki dengenin nesnel, eşitlikçi ve öngörülebilir ilkelerle kurulmasına hizmet etmek zorundadır. Bu çerçevede, kamu alanında ve özellikle eğitim kurumlarında dini sembollerin (başörtüsü dâhil) kullanımına ilişkin idari tasarrufların, Anayasa’nın sunduğu emredici hükümleri ve lex superior (üstün norm) ilkesini ne derece karşıladığının metodolojik ve analitik bir yaklaşımla incelenmesi hayati bir stratejik önem taşımaktadır.

1.1. Anayasal Düzlemde Laiklik İlkesi ve Devletin Niteliği (Madde 7 ve 18)

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası’nın “Azerbaycan Devleti” başlıklı 7. Maddesi, devletin niteliğini “demokratik, hukuki, dünyevi (laik) ve üniter bir Cumhuriyet” olarak ilan etmekte ve devlet hakimiyetinin kuvvetler ayrılığı prensibine dayandığını hükme bağlamaktadır. Aynı zamanda 7.II Maddesi, devlet hakimiyetinin iç konularda yalnız hukukla sınırlı olduğunu açıkça düzenleyerek idarenin her türlü eylem ve işleminde hukuka bağlı kalması gerektiğini (idarenin kanuniliği ilkesi) teyit etmektedir.

Anayasa’nın 18. Maddesi ise din ile devlet arasındaki ilişkinin normatif temellerini şu sarih hükümlerle belirlemektedir:

  • Madde 18.I: Din devletten ayrıdır ve bütün dini inançlar kanun karşısında eşittir.
  • Madde 18.II: İnsan onurunu küçük düşüren veya hümanist prensiplere aykırı dinlerin yayılması ve propagandası yasaktır.
  • Madde 18.III: Devletin eğitim sistemi dünyevi niteliktedir.

Bu normatif düzenlemeler, devlet ile dini kurumlar arasında hukuki bir mesafe tanımlamakta, devlete dini inançlar ve topluluklar karşısında mutlak bir tarafsızlık ödevi yüklemektedir. 18.III Maddesinde yer alan devlet eğitim sisteminin “dünyevi” (laik) niteliği, idari makamlarca okullardaki müfredat ve kılık-kıyafet düzenlemelerinin temel pozitif dayanağı olarak sunulmaktadır. Ancak anayasal dogmatikte eğitimin dünyevi niteliği, eğitim kurumlarının kurumsal ve müfredat bakımından dini dogmalardan bağımsız olmasını ifade etmektedir. Bu ilke, tek başına öğrencilerin bireysel din ve vicdan özgürlüklerinin sınırlanması veya anayasal teminat altına alınmış eğitim hakkının engellenmesi için kısıtlayıcı bir ceza aracına dönüştürülemez.

1.2. Vicdan Özgürlüğü ve Temel Hakların Teminatı (Madde 25, 48 ve 71)

Anayasa’nın 25. Maddesi, kanun ve mahkeme önünde eşitlik ilkesini koyarken; 25.III Maddesi uyarınca devletin, kişilerin dinine veya inancına bakılmaksızın hak ve özgürlüklerin eşitliğini güvence altına aldığını vurgulamaktadır. Aynı maddede, insan ve vatandaş hak ve özgürlüklerinin dini nedenlerle sınırlandırılması açıkça yasaklanmıştır. Ayrıca bu madde eğitimde kadın erkek ayırımını da yasaklamaktadır. Kadınların başörtüsü nedeni ile eğitimde ayrıcalığa maruz bırakılmaları bu maddenin özüne de aykırılık teşkil etmektedir.

Din ve vicdan özgürlüğünün pozitif ve negatif boyutları Anayasa’nın 48. Maddesinde güvenceye bağlanmıştır:

  1. Herkes vicdan özgürlüğüne sahiptir.
  2. Herkesin dini tutumunu bağımsız olarak belirleme, herhangi bir dine tek başına veya başkalarıyla birlikte inanma ya da hiçbir dine inanmama, dini inancıyla bağlantılı görüşlerini ifade etme ve yayma hakkı vardır.
  3. Dini törenlerin yapılması, kamu düzenini bozmadığı veya genel ahlaka aykırı olmadığı sürece serbesttir.
  4. Dini itikat ve inanç, hukuka aykırı hareketlere hak kazandırmaz.

Anayasa’nın 71. Maddesi ise yasama, yürütme ve yargı organlarına hakları koruma ödevi yüklemekte; 71.IV Maddesi kısıtlamalar karşısında mutlak bir koruma normu sunmaktadır: “Hiçbir şekilde, hiç kimse din, vicdan, düşünce ve inancını açıklamaya mecbur edilemez ve bu yüzden suçlanamaz.” Bu hüküm, öğrencilerin kıyafetleri veya başörtüleri sebebiyle dini inançlarını açıklamaya veya inanç ilkesinden taviz vermeye zorlanamayacağını, aksi yöndeki zorlayıcı idari uygulamaların doğrudan anayasal düzeyde yasaklandığını gösteren mutlak bir hukuki teminattır.

1.3. Anayasa’nın Doğrudan Uygulanması ve İdari İşlemlerin Yasal Zemin Zorunluluğu (Madde 147 ve 149)

Anayasa’nın 147. Maddesi uyarınca, Anayasa ülkede en yüksek hukuki güce ve “doğrudan etkiye” (147.II) sahiptir. Bu ilke, anayasal temel hak ve özgürlüklerin hayata geçirilmesi için alt mevzuatın varlığının şart olmadığını, Anayasa hükümlerinin mahkemeler ve idari makamlarca doğrudan esas alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Normlar hiyerarşisinin yürürlük ve bağlayıcılık şartlarını düzenleyen Anayasa’nın 149. Maddesi ise idareyi sınırlandırmaktadır:

  • Madde 149.I: Normatif hukuki düzenlemeler hukuka, hakka ve adalete uygun olmalıdır.
  • Madde 149.III: Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz. Yalnızca yayımlanmış kanunların uygulanması ve yürütülmesi vatandaşlar için zorunludur.
  • Madde 149.II: Hiç kimse yayımlanmamış bir normatif hukuki akte uymaya zorlanamaz.

Hukuki Güvenlik ve Öngörülebilirlik Açısından Değerlendirme: Saha uygulamalarında, okullarda kız öğrencilerin başörtüleri nedeniyle derse alınmaması veya okul binalarına sokulmaması işlemleri, yazılı ve gerekçeli bir idari karara değil, şifahi veya yayımlanmamış “yukarıdan gelen emirlere” dayandırılmaktadır. Anayasa’nın 147. ve 149. maddeleri ışığında değerlendirildiğinde, resmi olarak yayımlanmamış ve açık bir kanuni esasa dayanmayan sözlü emirlerin vatandaş açısından hiçbir hukuki bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Bu tür idari teamüller, Anayasa’nın doğrudan etki gücünü ihlal ettiği gibi, hukuk devleti ilkesinin temelini oluşturan “hukuki güvenlik”, “belirlilik” ve “öngörülebilirlik” esaslarını zedelemekte, bireyleri idari keyfiliğe karşı savunmasız bırakmaktadır.

Anayasa Maddesi ve BaşlığıKamu Alanı ve Eğitimde Dini Sembol Uygulamalarına Hukuki Yansıması
Madde 18: Din ve DevletDinin devletten ayrı olduğunu ve devlet eğitim sisteminin dünyevi niteliğini vurgular; devlete dini inançlar karşısında tarafsızlık ödevi yükler.
Madde 25: Eşitlik Hakkı ve Ayrımcılık YasağıKanun önünde eşitliği düzenler; dini inanç ve sembol tercihleri nedeniyle öğrencilere yönelik farklı muameleyi ve hak kısıtlamasını yasaklar.
Madde 42: Eğitim HakkıDevletin parasız zorunlu genel ilk öğretim hakkını temin etme ödevini koyar; kıyafet kısıtlaması gerekçesiyle öğrencilerin eğitimden mahrum bırakılmasını engeller.
Madde 48: Vicdan Özgürlüğüİnancı dışa vurma ve yayma hakkını korur; kimsenin inancını açıklamaya veya inanç ilkesine aykırı davranmaya zorlanamayacağını güvence altına alır.
Madde 71: Hakların GüvencesiHakların sınırlandırılması koşullarını belirler; 71.IV uyarınca hiç kimsenin dini inancı nedeniyle suçlanamayacağını ve zorlanamayacağını mutlak olarak belirtir.
Madde 147 / 149: Anayasanın Gücü ve Normatif AkitlerAnayasa’nın doğrudan etki gücünü ve yayımlanma şartını koyar; yayımlanmamış veya sözlü “yukarıdan gelen emirlerle” hak kısıtlaması yapılmasını yasaklar.

Anayasal metnin vatandaşlara sunduğu bu yüksek düzeydeki normatif koruma kalkanına rağmen, alt mevzuat hükümleri ve okullardaki somut üniforma uygulamaları pratik sahada derin hukuki çelişkileri beraberinde getirme potansiyeline sahiptir.

2. EĞİTİM MEVZUATI VE OKUL KIYAFET DÜZENLEMELERİNİN NORM HİYERARŞİSİ AÇISINDAN ANALİZİ

Hukukun en temel ilkelerinden biri olan normlar hiyerarşisi piramidinde, hiyerarşik olarak alt sırada yer alan düzenlemeler (kanunlar, Bakanlar Kurulu kararları, tüzükler ve okul iç yönetmelikleri), üstte bulunan Anayasa hükümlerine aykırı olamaz. Alt mevzuat, Anayasa ile teminat altına alınmış temel hak ve özgürlükleri daraltıcı, zorlaştırıcı veya ortadan kaldırıcı şekilde ihdas edilemez ve yorumlanamaz.

Normlar hiyerarşisi piramidinin en tepesinde Anayasa (Madde 7, 18, 25, 42, 48, 71, 147, 149) yer almakta; onu onaylanmış uluslararası antlaşmalar (AİHS ve Ek Protokol 1) ve kanunlar (Eğitim Kanunu Madde 14.10, 434-VIIQD sayılı Kanun) takip etmekte; alt kademelerde ise idari düzenleyici işlemler (Bakanlar Kurulu Kararları) ile en alt sırada okul tüzükleri ve şifahi idari talimatlar bulunmaktadır. Alt basamaktaki bir idari işlemin, üst basamaktaki anayasal hak garantisini mülga kılması hukuk tekniği açısından imkânsızdır.

2.1. Eğitim Hakkı (Madde 42) ve Eğitim Kanunu (Madde 14.10) Çerçevesinde Üniforma Kuralları

Anayasa’nın 42. Maddesi, eğitim hakkını her bir vatandaş için dokunulmaz bir hakkı olarak tanımlamaktadır. Anayasa’nın 42.II Maddesindeki özgün metin “Devlet parasız, zorunlu genel ilk öğretim hakkını temin eder” şeklindedir. Kamu politikası tartışmalarında ve eğitim mevzuatı uygulamalarında bu hüküm zorunlu ortaöğretim süreçlerini de kapsayacak biçimde değerlendirilmektedir.

Buna karşın, Azerbaycan Cumhuriyeti Eğitim Kanunu’nun 14.10 Maddesi, okullardaki kılık-kıyafet düzenlemesini alt mevzuata devretmektedir: “Azerbaycan Cumhuriyeti’nde tüm eğitim kurumlarında öğrencilerin giyim formu eğitim kurumunun tüzüğü ile belirlenir.”

Hukuki açıdan okul tüzükleri veya iç yönetmelikleri, eğitim kurumunun düzenini sağlamak adına yalnızca teknik gereksinimleri (üniformanın rengi, kumaş türü, kesimi vb.) belirleme yetkisine sahiptir. Ancak normlar hiyerarşisi gereğince alt mevzuat niteliğindeki bu tüzükler veya kurum içi düzenlemeler, Anayasa’nın 42. Maddesindeki eğitim hakkını ve 48. Maddesindeki vicdan özgürlüğünü kısıtlama yetkisini idareye veremez. İç tüzüklerin veya okul yönetimlerinin başörtüsü takan bir öğrenciyi okula almayarak zorunlu eğitim sürecinin dışına çıkarması, lex superior ilkesinin açık ihlali ve kanuni yetki sınırlarının aşılması (yetki gaspı / sakatlığı) anlamına gelmektedir.

2.2. Bakanlar Kurulu’nun 96 Sayılı Kararı ve 2026 Tarihli Mevzuat Değişiklikleri

Okul giyim standartlarının idari çerçevesi, Bakanlar Kurulu’nun 2022/2023 öğretim yılından itibaren yürürlüğe giren 96 sayılı kararı (“Devlet genel eğitim kurumları öğrencilerinin giyim formalarının tasviri”) ile çizilmiştir. Bu kararda kız öğrenciler için yazlık kıyafet “kısa kollu gömlek ve etek”, kışlık kıyafet ise “uzun kollu gömlek, etek veya pantolon, ceket” olarak tanımlanmış; nihai seçimin okul pedagojik konseyine ait olduğu ve her okulda tek tip seçeneğin onaylanacağı belirtilmiştir. Ancak bu metinde başörtüsüne ilişkin hiçbir açık yasaklama ifadesine yer verilmemiştir.

2026 yılında ise mevzuat düzeyinde birbirini izleyen normatif adımlar atılmıştır:

  • 7 Temmuz 2026: Millî Meclis tarafından “Genel Eğitim Hakkında” Kanun’da değişiklik öngören 434-VIIQD sayılı Kanun kabul edilmiştir. Bu kanunla eğitim ilkeleri arasına “laiklik” unsuru eklenmiş, öğrenci ve öğretmenler için tek tip kıyafet standartlarının belirlenmesi yasal zemine oturtulmuştur.
  • 22 Temmuz 2026: Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, 434-VIIQD sayılı Kanun’u onaylayan kararnameyi imzalamış ve Bakanlar Kurulu’na kıyafet düzenlemelerini yeni mevzuata uygun olarak güncelleme görevi vermiştir.
  • 21 Eylül 2026 / 6 Ekim 2026: 21 Eylül 2026 tarihinde kabul edilen 309 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla, devlet genel eğitim kurumlarında öğrencilerin kıyafet biçimlerini düzenleyen 96 sayılı kararda değişiklik yapılmıştır. Öğretmenlerin kıyafetlerine ilişkin kurallar ise 6 Ekim 2026 tarihli 325 sayılı kararla ayrıca düzenlenmiştir. Yeni düzenlemede “okul üniformasının bütünlüğünü bozan veya genel eğitimin laikliği ilkesine aykırı olan ek kıyafet unsurlarının kullanılmasına izin verilmeyeceği” hükme bağlanmıştır.

Normatif Belirsizlik ve İdari Yorum Riski: Söz konusu mevzuat değişikliklerinde “laiklik” ilkesine ve “üniformanın bütünlüğüne” vurgu yapılmış olmasına rağmen, norm metninde doğrudan “başörtüsü” (hicab) terimine yer verilmemiş; hangi ek kıyafetlerin veya sembollerin laikliğe aykırı kabul edileceği açıkça tanımlanmamıştır. Bu durum normun normatif açıklık, belirli olma ve öngörülebilirlik ilkelerini zedelemekte; uygulayıcı konumundaki okul yönetimlerini takdir yetkisini aşarak kural koyan birer idari makam haline getirmektedir.

2.3. “Sözlü Emirler” ve İdari Keyfilik Riski: Sahadaki Uygulamalar

Mevzuattaki açık yasal tanım eksikliği, sahada idari keyfiliğe ve şifahi uygulamalara zemin hazırlamıştır. BBC News Azerbaycanca ve yerel basına yansıyan somut vakalar idare hukuku açısından ciddi ihlalleri içermektedir:

  • Sumgayıt Vakaları: 15 numaralı ortaokulda veli Sevinj Rzayeva, 18 yaşın altındaki kızının okula alınmadığını ve kapıda bırakıldığını ifade etmiştir. Okul yönetimi veliye, “başörtüsünü kapıda çıkarıp derse girmesi, çıkışta tekrar takması” şartını koşmuş ve yazılı bir karar tebliğ etmek yerine idari gerekçe olarak “yukarıdan gelen emir” ifadesini sunmuştur. Benzer şekilde Sumgayıt 6 numaralı okulda 28 Eylül 2026’da velilerin tepkisiyle karşılaşan engellemeler yaşanmıştır.
  • Mehdiabad Vakası: Mehdiabad kasabası 3 numaralı okulda 23 başörtülü kız öğrencinin derslerden uzaklaştırıldığı bildirilmiştir.
  • Diğer Bölgeler: 2026 yılının Mart ayından itibaren Bakü, Celilabad ve İmişli gibi farklı bölgelerde de benzer engellemeler haberleştirilmiştir.

Hak Arama Özgürlüğünün ve Yargı Yolunun Engellenmesi (Madde 60): Anayasa’nın 60. Maddesi, herkesin idarenin karar ve eylemlerine (veya eylemsizliğine) karşı mahkemeye başvurma hakkını güvence altına alır. Okul yönetimlerinin yazılı ve gerekçeli bir idari işlem (idari karar/tebligat) ihdas etmekten kaçınarak süreci şifahi emirlerle yürütmesi, idari idarenin açıklığı ve hesap verilebilirliği ilkelerini bozmaktadır. Yazılı bir tebligatın bulunmaması, etkilenen bireylerin idari işlemin tesis edicisini ve hukuki dayanağını tespit etmesini imkânsız kılmakta; böylece dava ehliyetinin kullanımını ve idari yargıda yürütmeyi durdurma veya iptal davası açma hakkını fiilen zorlaştırmakta ve/veya engellemektedir.

Hukuki Dezenformasyon Örneği: Süreç içerisinde basında hukuki dezenformasyon örnekleri de yaşanmıştır. Yeni Musavat gazetesinde yer alan ve başörtüsünün okullarda ile resmi kurumlarda yasaklanarak yerine milli başörtüsü olan “kelaghayi” (kelagayı) kullanımının zorunlu kılınacağı yönündeki haberler, medya grubu başkanı Rauf Arifoğlu tarafından yapılan resmi açıklama ile yalanlanmış; haberin doğrulanmamış bilgilere dayanılarak yayımlandığı bildirilmiştir.

Ulusal mevzuat ve idari pratiklerin bu iç çelişkilerini belirttikten sonra, konunun uluslararası insan hakları hukuku normlarıyla uyumunu incelemek gerekmektedir.

3. ULUSLARARASI HUKUK VE İNSAN HAKLARI STANDARTLARI IŞIĞINDA DEĞERLENDİRME

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası’nın 12.II Maddesi uyarınca insan ve vatandaş hak ve özgürlükleri, Azerbaycan’ın taraf olduğu uluslararası antlaşmalara uygun olarak uygulanır. Anayasa’nın 151. Maddesi ise daha emredici bir kural koyarak, Anayasa ve referandum metinleri dışındaki ulusal mevzuat ile Azerbaycan’ın taraf olduğu uluslararası antlaşmalar arasında uyuşmazlık olması halinde uluslararası antlaşma hükümlerinin uygulanacağını (uluslararası hukuk prensibinin üstünlüğü) kabul etmektedir.

3.1. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) Madde 9 ve Madde 14 Kapsamında Müdahale Sınırları

Azerbaycan’ın taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 9. Maddesi, düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü koruma altına alır. Dini inancı dışa vurma (manifestation) hakkına yapılan bir idari müdahalenin meşru sayılabilmesi için AİHS Madde 9.2 uyarınca şu testlerin geçilmesi şarttır:

  1. Müdahalenin “yasayla öngörülmüş” (prescribed by law) olması: İdari kısıtlama açık, erişilebilir ve öngörülebilir bir kanuni metne dayanmalıdır.
  2. Müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” ve orantılı olması: Kamu düzeni veya başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma amacı taşımalıdır.

Azerbaycan’daki uygulamalarda başörtüsü kısıtlamasının açık ve yayımlanmış bir kanuna değil, alt mevzuatın muğlak yorumuna veya şifahi emirlere dayanması, “yasallık” şartının açık ihlali riskini doğurmaktadır. Ayrıca AİHS’in 14. Maddesi (Ayrımcılık Yasağı) uyarınca, dini inanç ve sembol tercihi nedeniyle öğrencilere farklı muamele yapılması ve eğitim olanağının daraltılması ayrımcılık yasağıyla çelişmektedir.

3.2. AİHS Ek 1. Protokol Madde 2 (Eğitim Hakkı) ve Ölçülülük (Proporsiyonellik) İlkesi Analizi

AİHS Ek 1. Protokol’ün 2. Maddesi emredici niteliktedir: “Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz.” Aynı madde, devletin eğitim alanındaki görevlerini yerine getirirken ebeveynlerin dini ve felsefi inançlarına saygı gösterme yükümlülüğünü vurgular.

Ölçülülük (Proporsiyonellik) Analizi: Uluslararası insan hakları hukukunda ölçülülük ilkesi; başvurulan idari tedbirin ulaşılmak istenen amaçla orantılı olmasını, amaç için elverişli olmasını ve en hafif müdahale aracının seçilmesini zorunlu kılar. Okul üniforması bütünlüğünü sağlama veya dünyevi eğitimi koruma amacı doğrultusunda, bir öğrenciyi okula almamak ve zorunlu eğitim sürecinin dışına itmek uygulanabilecek en ağır yaptırımdır. Kıyafet uyumsuzluğu durumunda daha hafif idari veya pedagojik tedbirler gözden geçirilmeden doğrudan okula almama uygulamasının seçilmesi, AİHS Ek 1. Protokol 2. Madde ışığında ölçülülük ve orantılılık ilkelerini açıkça ihlal etmektedir.

Uluslararası Hukuk İlkeleri ve İdari Uygulama Çelişkileri

  1. Yasallık İlkesi (Prescribed by Law – AİHS Madde 9.2):
    • Uluslararası Standart: Temel hakka yapılan müdahalenin açık, erişilebilir, öngörülebilir ve yayımlanmış bir kanuni düzenlemeye dayanması şarttır.
    • Saha Uygulaması: Açık yasal düzenleme eksikliği mevcut olup kısıtlamalar şifahi “yukarıdan gelen emirler” ve okul tüzüklerinin genişletici yorumlarıyla yürütülmektedir.
  2. Ölçülülük İlkesi (Proportionality – AİHS Ek 1. Protokol Madde 2):
    • Uluslararası Standart: Amaca ulaşmada en hafif tedbir seçilmeli; müdahale ile hak kaybı arasında orantı gözetilmelidir.
    • Saha Uygulaması: Kıyafet uyumsuzluğu gerekçesiyle öğrencilerin zorunlu eğitimden tamamen mahrum bırakılması orantısız ve en ağır idari yaptırımdır.
  3. Ayrımcılık Yasağı (Non-discrimination – AİHS Madde 14):
    • Uluslararası Standart: Hakların kullanımında din, inanç veya cinsiyet temelinde nesnel ve makul bir gerekçe olmaksızın farklı muamele yapılması yasaktır.
    • Saha Uygulaması: Dini sembol (başörtüsü) kullanan öğrencilere yönelik özel engellemeler, inançlı bireylerin kamu hizmetine erişiminde ayrımcılık riski yaratmaktadır.

Uluslararası hukuki boyutun ardından, söz konusu idari uygulamaların arkasında yatan iç politik, jeopolitik ve sosyolojik amillere odaklanmak gerekmektedir.

4. SOSYO-POLİTİK VE JEOPOLİTİK DİNAMİKLER: İDARİ UYGULAMALARIN ARKA PLANI

Hukuk düzenlemeleri ve idari uygulamalar politik ve sosyolojik bağlamdan bağımsız düşünülemez. Azerbaycan’da dini sembollere ve kamu alanındaki dini pratiklere yönelik idari kısıtlamalar, ülkenin dış güvenlik algısı, rejim stabilitesi ve bölgesel jeopolitik dengelerle doğrudan ilintilidir.

4.1. Dış Politika ve Jeopolitik Eksen: İran İle İlişkiler ve Güvenlik Algısı

Azerbaycan’da okullardaki başörtüsü kısıtlamalarının ve Şii Müslüman hareketine dönük tedbirlerin tırmanması, Bakü ile Tahran arasındaki diplomatik ve güvenlik gerilimlerinin tırmandığı dönemlerle paralellik göstermektedir. ABD ve İsrail’in İran ile yaşadığı bölgesel çatışma dinamikleri, Azerbaycan yönetiminin iç güvenlik konseptinde dini grupları bir dış etki alanı olarak algılamasına yol açmaktadır.

Nitekim 5 Mart tarihinde Nakhçıvan bölgesine yapılan İHA (insansız hava aracı) saldırısı sonrasında iç güvenlik tedbirlerinin ve okullardaki dini kıyafet takibinin sertleşmesi bu jeopolitik okumayı desteklemektedir. İnsan hakları savunucusu Arif Yunus konuyu şu analitik çerçevede değerlendirmektedir:

“Azerbaycan ile İran arasındaki ilişkilerin yanı sıra burada ABD faktörü de rol oynamaktadır. Azerbaycan makamları İran ile ilgili tedbirler aldıklarını ve gözaltılar gerçekleştirdiklerini göstermek istemektedir. Başörtüsü konusunda da daha sert bir tutum takınmaktadırlar. İran ile ilişkiler normalleştiğinde başörtüsü yasağı da sessizce gündemden düşebilir.”

Siyasallaşmanın Hukuki Öngörülebilirliğe Etkisi: İdari kararların ve temel hak kısıtlamalarının dış politika konjonktürüne göre esnetilip sertleştirilmesi, hukuk kurallarının nesnelliğini bozmaktadır. Vatandaşların anayasal haklarının kullanımının jeopolitik gerilimlere veya konjonktürel güvenlik kaygılarına bağlı kılınması, idare hukukunun öngörülebilirlik esasıyla çelişmektedir.

4.2. Toplumsal Hareketler, Rejim Stratejisi ve Söylem Analizi

Başörtüsü ve dini özgürlükler etrafındaki toplumsal hareketler tarihsel süreçte devletin sert idari müdahalelerine konu olmuştur:

  • Tarihsel Süreç: Ekim 2012’de Eğitim Bakanlığı önünde düzenlenen protestolar polisle yaşanan çatışmalar ve gözaltılarla sonuçlanmıştır. 2015 Nardaran Olayları’nda Bakü’nün Nardaran kasabasına devlet operasyonu düzenlenmiş, bölge barikatlar altına alınmış ve Taleh Bağırov’un lideri olduğu hareketten 13 kişi tutuklanarak ağır muamelelere maruz kalmıştır. Bağırov’un ailesi ve çocukları dahi takibata uğramıştır.
  • Baskı ve Tutuklamalar: Din adamı ve aktivist Abgül Süleymanov, 21 Eylül 2026 tarihli okul kıyafeti düzenlemesini sosyal medya üzerinden eleştirmesinin ardından 22 Eylül 2026 tarihinde gözaltına alınmış ve mahkeme kararıyla 30 gün idari hapse mahkum edilmiştir.
  • Söylem Analizi (2 Ekim 2026): Yeni Azerbaycan Partisi (YAP) VIII. Kurultayı’nda konuşan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, idari tutumun ideolojik çerçevesini çizmiştir. Aliyev; “herkesin yerini bilmesi gerektiği”, “yaşam tarzımıza karışılmaması”, “dış müdahalelere izin verilmeyeceği” ve ideolojik alanda “yabancı unsurlardan ve yabancı nüfuzundan arındırılma” yapılması gerektiğini vurgulamıştır.
  • Tepkiler ve Medya Dengesi: Türkiye’den Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral ve AKP Bursa Milletvekili Müfit Aydın sosyal medya üzerinden başörtülü öğrencilerin engellenmesini eleştirmiştir. Bu eleştirilere yanıt veren Azerbaycan Devlet Televizyonu (AzTV), Azerbaycan devletinin millî kimliğe Arap ve Fars değerlerini katmaya yönelik her türlü girişimin önüne geçeceğini duyurmuştur.
  • Ekim 2026 Protestoları ve Sosyal Medya Kısıtlaması: Bakü ve çevresinde okullardaki yasağa karşı düzenlenen protestolarda 37 kişi gözaltına alınmıştır. Olayların ardından 12 Ekim 2026 sabahı Bakü ve diğer bölgelerde TikTok, Instagram ve Facebook platformlarına erişim kısıtlaması uygulanmıştır.

Sosyolojik ve Siyasal İktisat Analizi: Azerbaycanlı sosyalist analist Ulvi’nin (marksist.org) tespitleri doğrultusunda, Aliyev rejiminin bu tutumu otoriter mülkiyet yapısının ve siyasal iktidarın korunması stratejisiyle açıklanmaktadır. Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği dönemlerinden bu yana siyasi hareketliliğin bastırıldığı ülkede rejim, toplumsal mülkiyetin ve iktidarın sarsılmaması adına kitlelerin tabandan yukarıya doğru politikleşmesini engellemeyi hedeflemektedir. Bu bağlamda Karl Marx’ın sıklıkla yanlış yorumlanan “Din halkın afyonudur” ifadesindeki “afyon” kavramı, 19. yüzyıl tıp terminolojisindeki anlamıyla yani baskı ve sömürü altında ezilenler için bir “ağrı kesici” ve sığınak olarak değerlendirilmelidir. Rejim, toplumsal muhalefetin alt sınıflarda dini kanallar üzerinden birleşmesini ve tabandan bir politikleşme dalgası yaratmasını önlemek amacıyla, bu en temel sığınağı ve dini sembolleri dahi idari kontrol ve baskı altına alma yoluna gitmektedir.

4.3. Devletin Geleneksel Din Politikası ve Finansal Destek Modeli

Dr. Asaf Ganbarov’un akademik tespitleri, Azerbaycan devletinin din politikasındaki tarihsel dönüşümü ortaya koymaktadır. Bağımsızlığın ilk yıllarında yürütülen katı seküler tutum, zamanla yerini resmi kontrol altındaki bir “geleneksel dinleri destekleme ve tolerans” modeline bırakmıştır.

Geleneksel din politikası çerçevesinde devlet; Şii ve Sünni İslam, Ortodoks Kilisesi ve Yahudilik gibi geleneksel dini topluluklara ayrım gözetmeksizin doğrudan finansal destek sağlamaktadır. Bu finansal aktarımlarda çoğunluk ile azınlık grupları arasında bir ayrım yapılmamaktadır. Buradaki temel devlet stratejisi, geleneksel ve uysal dini yapıları finanse edip entegre ederken; dış kaynaklı, radikal veya rejime muhalif potansiyel taşıyan dini söylemleri kamu alanının (özellikle okulların) tamamen dışına itmektir.

Sosyo-politik ve jeopolitik arka planın analizinden sonra, tüm hukuki ve idari bulguları nihai bir sonuca bağlamak gerekmektedir.

5. SONUÇ VE HUKUKİ DEĞERLENDİRME

Azerbaycan’da kamu alanında ve okul ortamında dini sembollerin kullanımına ilişkin idari uygulamalar; anayasal hak garantileri, uluslararası insan hakları yükümlülükleri ve idarenin kamu düzeni kaygıları arasında ciddi bir normatif gerilimin bulunduğunu göstermektedir. Kamu eğitimi düzeninin korunması meşru bir devlet amacı olmakla birlikte, bu amacın hayata geçirilmesinde kullanılan idari araçların hukuk devleti normlarıyla bağdaşması zorunludur.

5.1. Anayasal İhlal Riskleri ve İdari Uygulama Sınırlarının Sentezi

Mevcut sahadaki idari uygulamalar ve şifahi kısıtlamalar şu temel anayasal ihlal risklerini doğurmaktadır:

  • Eğitim Hakkı İhlali (Madde 42): Kıyafet kuralı uyumsuzluğu gerekçesiyle öğrencilerin okula alınmaması ve zorunlu eğitimden mahrum bırakılması, amaca oranla aşırı olması sebebiyle temel insan hakları ve anayasal hak ve hürriyetleri ihlal edici bir yaptırımdır.
  • Vicdan Özgürlüğü ve Zorlama Yasağı İhlali (Madde 48 ve 71.IV): Başörtüsünü okul kapısında çıkarmaya zorlama, bireyi inanç ilkesine aykırı davranmaya zorlama anlamına gelmekte ve Madde 71.IV’teki mutlak teminatı çiğnemektedir.
  • Eşitlik ve Ayrımcılık Yasağı İhlali (Madde 25): Dini sembol kullanan kız öğrencilere yönelik özel kısıtlamalar, inanç temelinde ayrımcı muamele riski barındırmaktadır.
  • Kanunilik ve Yargı Yolu İhlali (Madde 60, 147 ve 149): Kısıtlamaların yayımlanmış kanuni metinler yerine şifahi “yukarıdan gelen emirlere” dayandırılması idari keyfilik yaratmakta ve gerekçeli karar eksikliği nedeniyle yargı yolunu (yürütmeyi durdurma ve iptal davası) fiilen kapatmaktadır.

5.2. Geleceğe Yönelik Hukuki ve Kurumsal Tavsiyeler

Hem devletin dünyevi niteliğini koruyan hem de anayasal hak ve özgürlükleri garanti altına alan bir hukuki rejim için şu kurumsal adımlar atılmalıdır:

  1. İdari İşlemlerin Yazılılık ve Açıklık İlkesine Bağlanması: Okullardaki tüm kılık-kıyafet kuralları resmi gazete ve mevzuatta yayımlanmış normlara dayanmalı; şifahi “yukarıdan gelen emirler” uygulamasına son verilmelidir. Bireysel kısıtlamalarda gerekçeli yazılı kararlar tebliğ edilerek yargı yolu (Madde 60) açık tutulmalıdır.
  2. Ölçülülük İlkesine Uyum ve Esnek Standartlar: Okul üniforması standartları uygulanırken, öğrencilerin eğitim hakkını tamamen engelleyici ağır yaptırımlardan kaçınılmalıdır. Kıyafet uyumunda standart renklere uygun başörtüsü kullanımı gibi esnek ve inanç hürriyetini ihlal etmeyecek çözümler üretilmelidir.
  3. Uluslararası Standartlarla Uyumlaştırma: İdari kısıtlamalarda AİHS Madde 9 ve Ek 1. Protokol Madde 2 kriterleri gözetilmeli; “yasayla öngörülme” ve “demokratik toplumda gereklilik” ilkeleri eksiksiz uygulanmalıdır.
  4. Mevzuattaki İfadelerin Belirli Kılınması: 2026 tarihli mevzuat değişikliklerinde yer alan “laiklik ilkesine aykırı ek kıyafet” ifadesi, idari uygulayıcıların keyfi yorumlarına izin vermeyecek ve temel hak ve hürriyetleri ihlal etmeyecek şekilde açık, somut ve nesnel kriterlerle kanun düzeyinde tanımlanmalıdır.
  5. Toplumsal barışın korunması için çeşitliğin korunması: Her toplumda ideoloji ve inanç farklılığı doğal bir durumdur. Bu farklılıkların sınıfsal çatışmaya dönüşmemesi için eşitlik temelli özgürlükleri koruyucu çok kültürlü, farklılıkların doğallığını esas alan eğitim politikaları geliştirilmelidir. Kamu gücünün sınıfsal veya inanç farklılıklarından taraflı kullanımı doğal olarak toplumsal çatışmayı tetikleyerek sosyal barış ortamını tahrip eder. Bu tür siyasetler her sınıfın kendi görüşünü dayatmak için kamu gücünü kullanmayı meşru görmesine ve ortak aklı ve yaşam alanını yoketme eylemine girişmesine sebep olur.

Dünya Beşten Büyüktür: BM’nin Geleceği ve Küresel Adalet Arayışı

Birleşmiş Milletler (BM), İkinci Dünya Savaşı’nın ardından insanlığı yeni bir dünya savaşının yıkımından korumak amacıyla kuruldu. 1945’te San Francisco’da şekillenen bu yeni uluslararası düzen, savaşın yarattığı büyük travmanın ardından önemli bir umut taşıyordu: Devletler arasındaki uyuşmazlıklar artık savaş alanlarında değil, ortak bir uluslararası kurum içerisinde çözülecekti.

Aradan geçen seksen yılda dünya büyük ölçüde değişti. İmparatorluklar sona erdi, sömürgecilik büyük ölçüde çöktü, onlarca yeni devlet ortaya çıktı, dünya nüfusu katlandı, ekonomik ve siyasi güç merkezleri çeşitlendi. Çin’in yükselişi, Hindistan’ın küresel ağırlığının artması, Afrika’nın demografik dönüşümü ve Latin Amerika’nın uluslararası sistemdeki konumu 1945 dünyasından oldukça farklı bir tablo ortaya çıkardı. Fakat BM’nin temel güvenlik mimarisi büyük ölçüde aynı kaldı. İşte bugün tartışılması gereken temel mesele tam da budur.

BM’nin kuruluşundaki temel düşüncelerden biri oldukça pragmatikti. Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Milletler Cemiyeti’nin başarısızlığı, büyük güçlerin uluslararası sistemin dışında veya karşısında kalmasının ciddi bir problem olduğunu göstermişti. ABD’nin Milletler Cemiyeti’ne katılmaması, karar alma mekanizmalarının zayıflığı ve büyük güçler arasındaki çıkar çatışmaları örgütün etkinliğini ciddi biçimde sınırladı. BM kurucuları bu hatayı tekrarlamak istemedi. Bunun sonucunda Çin, Fransa, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık ve ABD’ye Güvenlik Konseyi’nde özel bir konum verildi. Bugünkü beş daimi üye böyle ortaya çıktı. Ancak burada ilginç bir paradoks doğdu: Dünya devletlerinin hukuken eşit olduğu kabul edildi; fakat uluslararası barış ve güvenlik konusunda beş devlete diğerlerinden daha güçlü bir karar yetkisi tanındı. Veto hakkı bunun en açık örneğidir.

Bu sistem 1945’te büyük güçleri uluslararası düzenin içinde tutmak açısından anlaşılabilir olabilir. Fakat 2026 dünyasında aynı sistem başka bir soruyu gündeme getiriyor: Büyük güçleri sistemin içinde tutmak için oluşturulan veto mekanizması, bugün sistemin kendisinin işlemesini engelliyor olabilir mi? Veto: Güvenlik mekanizması mı, tıkanma mekanizması mı?

Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerine veto hakkı verilmesinin arkasında belirli bir mantık vardır. Büyük güçlerden birinin tamamen dışlandığı bir uluslararası güvenlik sisteminin sürdürülebilir olmayacağı düşünülmüştür. Fakat veto hakkı, aynı zamanda Güvenlik Konseyi’nin ortak karar alma kapasitesinin sınırlarını da belirlemektedir. Burada önemli bir hukuki ayrıntı var: Veto, BM sisteminin sonradan ortaya çıkmış bir uygulaması değildir. BM Antlaşması’nın kendisinde yer alan kurucu bir mekanizmadır. Dolayısıyla sorun yalnızca bazı devletlerin vetoyu “kötüye kullanması” değildir.

Daha temel sorun şudur: Uluslararası toplumun tamamını ilgilendiren güvenlik kararlarında beş devletin özel veto yetkisine sahip olması, günümüzün temsil ve meşruiyet anlayışıyla ne kadar bağdaşmaktadır?

Bu soruya günümüzde soyut biçimde cevap vermek yerine, yaşanan krizlere bakmak daha anlamlıdır. Üç örnek özellikle dikkat çekicidir: Filistin, Ukrayna ve İran.

Filistin meselesi, BM’nin kuruluşundan bu yana uluslararası sistemin çözmekte zorlandığı en uzun süreli sorunlardan biridir. Bugün mesele yalnızca İsrail-Filistin çatışmasının nasıl sona erdirileceği değildir; aynı zamanda BM’nin uluslararası barış ve güvenlik konusunda ne kadar etkili olabildiği sorusudur. 18 Nisan 2024’te Filistin’in BM’ye tam üyeliğinin Genel Kurul’a tavsiye edilmesini öngören tasarı 12 olumlu oy, bir karşı oy ve iki çekimser oy aldı; ancak ABD’nin olumsuz oyu nedeniyle kabul edilmedi. 4 Haziran 2025’te Gazze’de derhâl, koşulsuz ve kalıcı ateşkes talep eden tasarı ise 14 olumlu oya karşı ABD’nin tek olumsuz oyuyla reddedildi.

Burada ortaya çıkan durum oldukça dikkat çekicidir: Konsey üyelerinin çok büyük bir kısmı aynı yönde oy kullanmasına rağmen tek bir veto, kararın kabul edilmesini engelleyebilmektedir. Bu durum “veto sistemi yanlıştır” şeklinde basit bir sonuca götürmek zorunda değildir. Ancak önemli bir demokratik temsil sorusu doğurmaktadır: Bir uluslararası güvenlik kararında çoğunluğun iradesi ile daimi üyelerin veto yetkisi çatıştığında hangisi esas alınmalıdır? Mevcut BM sistemi bu soruya cevabı nettir: BM Antlaşması’nın öngördüğü veto sistemi. Fakat 21. yüzyılın dünyası açısından tartışılması gereken de tam olarak budur.

Ukrayna: Çatışmanın tarafı karar verici olduğunda Rusya-Ukrayna savaşı ise farklı bir problem ortaya koymaktadır. Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinden biri, aynı zamanda Ukrayna’daki savaşın doğrudan tarafıdır. Bu durum BM sisteminde ciddi bir yapısal paradoks yaratmaktadır. Birleşmiş Milletler’in temel amaçlarından biri uluslararası barış ve güvenliği korumaktır. Fakat bu görevi yerine getiren organın daimi üyelerinden biri çatışmanın tarafı olduğunda, o devlet aynı zamanda Konsey’in karar alma mekanizmasında veto yetkisini korumaktadır. Burada mesele yalnızca Rusya değildir; asıl mesele kurumsal tasarımla ilgilidir. Çünkü yarın başka bir büyük güç başka bir çatışmanın tarafı olduğunda da aynı problem ortaya çıkabilir. Dolayısıyla Ukrayna savaşı bize şu soruyu sorduruyor: Bir devlet uluslararası bir çatışmanın tarafı olduğunda, o çatışmayla ilgili Güvenlik Konseyi kararlarında veto yetkisini kullanmaya devam etmeli midir? Bu soru, mevcut BM sisteminin en zor reform problemlerinden biridir.

İran: Güvenlik mimarisinin sınırları daha da genişliyor. İran merkezli çatışmalar ise BM sisteminin başka bir boyutunu ortaya çıkarmaktadır. İsrail ile İran arasındaki 2025 çatışmaları ve 2026’da ABD ile İran arasında yaşanan askeri çatışmalar, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarının yalnızca bölgesel olmadığını göstermiştir. Burada mesele yalnızca veto değildir. Aynı zamanda kuvvet kullanma yasağı, meşru müdafaa, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, önleyici saldırı, bölgesel güvenlik, büyük güçlerin çatışmalara müdahil olması gibi birbirine bağlı hukuk sorunları ortaya çıkmaktadır. Özellikle bir devletin askeri operasyonlarını BM Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayandırması, buna karşılık diğer tarafın bu gerekçeyi reddetmesi, uluslararası hukukun uygulanmasında ortaya çıkan temel sorunu gösterir: Uluslararası hukuk kurallarının varlığı ile bu kuralların uygulanmasını sağlayacak etkili bir kolektif mekanizmanın bulunması aynı şey değildir. İşte BM’nin bugünkü krizi biraz da burada yatmaktadır.

BM’nin sorunu gerçekten “Batılı” olması mı?

BM’ye yönelik temel eleştirilerden biri, Güvenlik Konseyi’nin temsil yapısının hâlâ 1945’in güç dengelerini büyük ölçüde yansıtmasıdır. Afrika kıtası BM üyelerinin önemli bir bölümünü oluşturmasına rağmen daimi üyelik kategorisinde temsil edilmemektedir. Afrika Birliği’nin Ezulwini Mutabakatı ve Sirte Bildirisi’ne dayanan ortak tutumu, veto yetkisi varlığını sürdürdüğü müddetçe bu yetkiye de sahip en az iki daimi Afrika sandalyesi ile beş geçici sandalye talep etmektedir. Hindistan, Brezilya, Japonya ve Almanya’nın oluşturduğu G4 grubu da daimi ve geçici üyelik kategorilerinin genişletilmesini savunmaktadır. Türkiye ise daha kapsayıcı bir Konsey talebini özellikle veto ayrıcalığı üzerinden dile getirmektedir. Bu farklı öneriler, reform tartışmasının yalnızca yeni veto sahiplerinin belirlenmesine değil, temsil, bölgesel denge, etkinlik ve hesap verebilirlik arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasına dayandığını göstermektedir.

Bir ülkenin temsil hakkı devlet eşitliği mi yoksa ekonomik güce göre mi belirlenmelidir?  Her devlet bir oy sahibi mi olmalıdır, yoksa nüfusa göre mi temsiliyet sağlanmalıdır? Bir milyar nüfusa sahip bir devlet ile birkaç yüz bin nüfuslu bir devlet aynı temsil gücüne sahip olmalı mıdır? Yoksa Dünya ekonomisinin önemli bir bölümünü finanse eden devletlerin karar alma gücü daha fazla mı olmalıdır? Afrika, Asya, Avrupa, Latin Amerika ve diğer bölgeler arasında dengeli bir temsil mi oluşturulmalıdır? Bu soruların her birinin farklı bir “adalet” anlayışına dayandığı açıktır. Dolayısıyla BM reformu aslında yalnızca bir uluslararası örgüt reformu değildir; aynı zamanda bir adalet teorisi problemidir.

“Dünya 5’ten büyüktür” ne anlama geliyor?

Son yıllarda kullanılan “Dünya 5’ten büyüktür” ifadesi, Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesine yönelik siyasi bir eleştiri olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu ifade teorik açıdan daha geniş bir soruyu gündeme getirmektedir: Küresel hukuk düzeni devletlerin güç dağılımına mı, yoksa uluslararası toplumun eşitliğine mi dayanmalıdır? Bu sorunun radikal cevaplarından biri “Dünya Parlamentosu” düşüncesidir. Böyle bir sistemde iki meclisli bir yapı düşünülebilir. Birinci mecliste devletler eşit biçimde temsil edilir. İkinci mecliste ise dünya nüfusu esas alınarak insanlar temsil edilir. Böylece iki farklı eşitlik anlayışı birlikte korunmaya çalışılır: Devletlerin eşitliği ve insanların eşitliği. Ancak bunun uygulanması çok ciddi hukuki sorunlar doğuracaktır. Dünya Parlamentosu hangi konularda karar verecektir? Kararları devletler açısından bağlayıcı olacak mıdır, olacaksa bu bağlayıcılık nasıl sağlanacaktır? Devlet egemenliği nasıl korunacaktır? Küçük devletlerin hakları nasıl güvence altına alınacaktır? Parlamentonun kararlarını kim uygulayacaktır? Ve en önemlisi: Dünya Parlamentosu ile bugünkü BM Genel Kurulu arasındaki fark ne olacaktır? Bu sorular cevaplanmadan Dünya Parlamentosu yalnızca siyasi bir ideal olarak kalacaktır.

BM’nin geleceği: Reform mu, yeniden kuruluş mu?

Bugün BM’yi yalnızca “başarısız” veya “başarılı” olarak değerlendirmek doğru değildir. BM’nin uluslararası hukuk, insan hakları, insani yardım, barış gücü operasyonları, kalkınma ve uluslararası iş birliği alanlarında çok önemli işlevleri bulunmaktadır. Ancak BM’nin kurumsal mimarisi ile dünyanın değişen gerçekliği arasında giderek büyüyen bir mesafe bulunmaktadır. Filistin bize veto ile çoğunluk arasındaki gerilimi gösteriyor. Ukrayna, çatışmanın tarafı olan büyük bir gücün aynı zamanda veto sahibi olmasının yarattığı paradoksu gösteriyor. İran çatışmaları ise büyük güç rekabeti, kuvvet kullanma ve bölgesel güvenlik sorunlarının BM mekanizmalarını nasıl zorlayabildiğini gösteriyor.

Fakat bu örneklerin tümü aynı temel soruya bağlanmaktadır: 1945 yılında büyük güçlerin barış düzenine dâhil edilmesi amacıyla oluşturulan BM mimarisi, 21. yüzyılın çok merkezli dünyasında yeterli meşruiyet ve etkinliğe sahip midir? İncelenen krizler, Güvenlik Konseyi’nin özellikle daimi üyelerin doğrudan çıkarlarının bulunduğu durumlarda karar alma ve uygulama kapasitesinin ciddi biçimde sınırlandığını göstermektedir. Bununla birlikte bu bulgu, BM’nin bütün kurumsal yapı ve işlevlerinin etkisiz olduğu sonucunu doğurmaz. Reform bakımından daha gerçekçi seçenek, uluslararası toplumun değişen yapısını Güvenlik Konseyi’nin temsil ve karar alma düzenine yansıtırken, mevcut sistemin büyük güçleri ortak bir çerçevede tutma işlevini de dikkate alan kapsamlı bir model geliştirmektir.

Reformun insanlığa katkısı, yalnızca temsil edilen devlet sayısıyla değil, sivillerin korunması, çatışmaların önlenmesi, kararların zamanında alınması ve uluslararası hukukun tutarlı uygulanması üzerindeki etkisiyle değerlendirilmelidir. Bu bakımdan başlıca seçenekler; Konsey üyeliğinin genişletilmesi, kitlesel vahşet suçlarında gönüllü veto sınırlaması, veto kullanan devletin gerekçesini Genel Kurul önünde açıklaması, BM Antlaşması’nın 27(3). maddesindeki çekimserlik kuralının daha tutarlı uygulanması ve Genel Kurul’un barış ve güvenlik alanındaki tamamlayıcı rolünün güçlendirilmesidir. Her model temsil adaleti, karar alma hızı, hukuki uygulanabilirlik, büyük güçlerin sisteme bağlılığı ve insani sonuçlar bakımından ayrı ayrı sınanmalıdır.

Böyle bir reform;

– daha adil temsil,

– veto kullanımında daha fazla hesap verebilirlik,

– Afrika’nın daha güçlü temsili,

– Genel Kurul’un rolünün güçlendirilmesi,

– uluslararası hukukun daha etkili uygulanması

Böyle bir reform; daha adil temsil, veto kullanımında daha fazla hesap verebilirlik, Afrika’nın daimi üyelik kategorisinde temsili, Genel Kurul’un tamamlayıcı rolünün güçlendirilmesi, uluslararası hukukun daha etkili uygulanması ve devlet egemenliği ile insan hakları arasındaki dengenin yeniden değerlendirilmesi hedeflerini birlikte ele almalıdır. Ancak bu hedefler arasında gerilimler bulunabilir: Üye sayısının artması temsili güçlendirirken karar almayı yavaşlatabilir; yeni veto sahipleri eklemek bölgesel eşitsizliği azaltırken tıkanma ihtimalini artırabilir. Bu nedenle reform modelleri yalnızca adalet iddialarıyla değil, krizleri önleme, sivilleri koruma, kararları uygulama ve büyük güçlerin kurumsal bağlılığını sürdürme kapasiteleriyle de karşılaştırılmalıdır. Sonuçta mesele yalnızca Güvenlik Konseyi’nde kaç devletin yer alacağı değildir. Asıl soru, küresel düzenin hukuki meşruiyetinin güç, devlet eşitliği, nüfus, bölgesel temsil ve evrensel hukuk ilkeleri arasında nasıl kurulacağıdır. BM reformu bu nedenle diplomatların yanı sıra hukukçuların, siyaset bilimcilerin, filozofların ve küresel kararların sonuçlarından etkilenen toplumların katılımını gerektiren çok boyutlu bir sorundur.

Türkiye’de Tarikatlar ve Cemaatler: Sosyolojik Dönüşümü Hukuk Devleti ve Sivil Toplum Perspektifinden Değerlendirmek

Giriş

Türkiye’de tarikatlar ve dini cemaatler üzerine yapılan tartışmalar çoğu zaman güncel siyasal gelişmeler, güvenlik endişeleri veya münferit olaylar çerçevesinde şekillenmektedir. Ancak bu yapıların toplumsal konumunu ve işlevlerini sağlıklı biçimde değerlendirebilmek için konuya yalnızca din veya siyaset ekseninden değil; modernleşme, sivil toplum, hukuk devleti, kurumsallaşma ve toplumsal değişim teorileri bağlamında yaklaşmak gerekmektedir. Böyle bir yaklaşım, hem genelleyici yargılardan kaçınmayı hem de farklı dini oluşumları kendi tarihsel ve kurumsal bağlamları içerisinde değerlendirmeyi mümkün kılar.

Bu çerçevede tarikatlar ve cemaatler, yalnızca dini inanç ve pratiklerin sürdürüldüğü yapılar değil; aynı zamanda sosyal dayanışma, kültürel aktarım, kimlik inşası ve sivil katılım süreçlerinde rol oynayan toplumsal aktörler olarak da ele alınmalıdır. Bununla birlikte modern hukuk devletlerinde bu yapıların faaliyet alanları, bireysel hak ve özgürlükler ile kamusal kurumların işleyişi arasındaki denge açısından dikkatle değerlendirilmelidir.

1. Kavramsal Ayrım: Tarikat ve Cemaat

Tartışmanın sağlıklı yürütülebilmesi için öncelikle “tarikat” ve “cemaat” kavramlarının birbirinden ayrılması gerekmektedir.

Tarikat, İslam tasavvuf geleneği içerisinde ortaya çıkan, belirli bir manevi silsileye ve eğitim yöntemine dayanan dini yapılara verilen isimdir. Nakşibendilik, Bektaşilik, Kadirilik ve Mevlevilik bu geleneğin bilinen örnekleri arasında yer almaktadır.

Cemaat ise daha geniş bir kavram olup, belirli bir dini yorum veya amaç etrafında örgütlenen toplulukları ifade eder. Her cemaat bir tarikat değildir. Örneğin bazı dini topluluklar tasavvufi bir silsileye bağlı olmaksızın eğitim, tebliğ veya sosyal faaliyet odaklı yapılar olarak örgütlenebilmektedir.

Bu nedenle Türkiye’deki bütün dini oluşumları tek tip bir kategori altında değerlendirmek, sosyolojik gerçekliği açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Her yapının kendi tarihsel kökeni, örgütlenme biçimi ve toplumsal işlevi bulunmaktadır.

2. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Dinî Alanın Dönüşümü

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Cumhuriyet’e uzanan süreç, din-devlet ilişkilerinde köklü bir dönüşüme işaret etmektedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleştirilen reformlarla tekke ve zaviyeler kapatılmış, medrese sistemi tasfiye edilmiş ve dini hizmetlerin yürütülmesi büyük ölçüde merkezi bir yapıya bağlanmıştır.

Bu süreç yalnızca dini alanın sivilleşmesi olarak değil, aynı zamanda din hizmetlerinin önemli ölçüde devlet denetimi altına alınması olarak da değerlendirilmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasıyla birlikte dini hizmetlerin önemli bir bölümü kamusal bir kurumsal çerçeveye taşınmıştır.

Bununla birlikte dini ihtiyaçların ve manevi aidiyetlerin toplumdaki varlığını sürdürmesi, çeşitli tarikat ve cemaatlerin farklı biçimlerde faaliyetlerini devam ettirmelerine zemin hazırlamıştır. Böylece dini yaşamın bir kısmı devlet kurumları aracılığıyla, bir kısmı ise sivil alanda varlığını sürdürmüştür.

3. Modernleşme Sürecinde Tarikat ve Cemaatler: Tönnies’in Perspektifi

Ferdinand Tönnies’in geliştirdiği Gemeinschaft (cemaat) ve Gesellschaft (cemiyet/toplum) ayrımı, Türkiye’deki dini yapıların dönüşümünü anlamada önemli bir teorik çerçeve sunmaktadır.

Tönnies’e göre cemaat tipi ilişkiler;

  • ortak değerler,
  • gelenekler,
  • aidiyet duygusu,
  • yüz yüze etkileşim

üzerine kuruludur.

Buna karşılık cemiyet tipi ilişkiler;

  • hukuki düzen,
  • kurumsal yapı,
  • sözleşmesel ilişkiler,
  • rasyonel örgütlenme

temelinde şekillenir.

Türkiye’deki birçok dini topluluk günümüzde bu iki model arasında yer alan hibrit örgütlenmeler görünümündedir. Bir yandan geleneksel manevi bağlarını korurken, diğer yandan vakıflar, dernekler, eğitim kurumları, medya faaliyetleri ve ekonomik organizasyonlar aracılığıyla modern kurumsal yapılara dönüşmektedirler.

Bu gelişme, modernleşmenin dini yapıları ortadan kaldırmasından ziyade onları yeni toplumsal koşullara uyarladığı yönündeki sosyolojik yaklaşımlarla da uyumludur.

4. Karizmadan Kurumsallaşmaya: Weber’in Otorite Kuramı

Max Weber’in otorite tipolojisi, dini toplulukların örgütsel dönüşümünü anlamada önemli katkılar sunmaktadır.

Weber’e göre otorite üç temel kaynaktan beslenebilir:

  1. Geleneksel otorite,
  2. Karizmatik otorite,
  3. Hukuki-rasyonel otorite.

Birçok dini topluluk kuruluş aşamasında güçlü bir manevi liderin etkisiyle gelişmektedir. Weber’in “karizmatik otorite” olarak tanımladığı bu durum, takipçilerin liderin manevi özelliklerine duyduğu güven ve bağlılığa dayanmaktadır.

Ancak topluluk büyüdükçe ve faaliyet alanı genişledikçe, yalnızca karizmatik bağlılık kurumsal ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Bu noktada yönetim mekanizmaları, bürokratik süreçler ve kurallar ortaya çıkmaktadır. Weber’in “karizmanın rutinleşmesi” olarak adlandırdığı bu süreç, dini yapıların kurumsallaşmasını açıklayan temel kavramlardan biridir.

Kurumsallaşma beraberinde yeni sorumluluklar doğurmaktadır. Özellikle:

  • mali şeffaflık,
  • hesap verebilirlik,
  • iç denetim,
  • hukuka uygunluk

gibi ilkeler kurumsal sürdürülebilirliğin önemli unsurlarına dönüşmektedir.

5. İbn Haldun’un Asabiyet Kavramı ve Toplumsal Dayanışma

İbn Haldun’un geliştirdiği asabiyet kavramı, toplumsal dayanışma ve kolektif aidiyetin açıklanmasında önemli bir teorik araçtır.

Asabiyet, bireyleri ortak amaçlar etrafında bir araya getiren dayanışma duygusunu ifade etmektedir. Tarihsel olarak toplulukların sürekliliğini sağlayan bu dayanışma biçimi, modern dini grupların iç örgütlenmesinde de belirli ölçülerde gözlemlenebilir.

Bununla birlikte modern hukuk devletlerinde grup aidiyeti ile kamusal tarafsızlık arasında dikkatli bir denge kurulması gerekmektedir. Grup sadakatinin;

  • liyakat,
  • eşitlik,
  • kurumsal tarafsızlık

ilkelerinin önüne geçmesi durumunda çeşitli yönetsel ve hukuki sorunlar ortaya çıkabilmektedir.

Bu nedenle modern demokratik sistemlerde toplumsal dayanışmanın anayasal vatandaşlık bilinci ve hukukun üstünlüğü ilkeleriyle uyumlu şekilde gelişmesi önem taşımaktadır.

6. Sosyal Sermaye Perspektifi: Putnam’ın Yaklaşımı

Robert Putnam’ın geliştirdiği sosyal sermaye teorisi, dini toplulukların toplumsal işlevlerini değerlendirmede önemli katkılar sağlamaktadır.

Putnam’a göre güven, gönüllülük ve karşılıklı dayanışma demokratik toplumların önemli kaynaklarıdır. Dini topluluklar da eğitim faaliyetleri, sosyal yardım programları, afet destek çalışmaları ve gönüllülük faaliyetleri aracılığıyla önemli ölçüde sosyal sermaye üretebilmektedir.

Putnam sosyal sermayeyi ikiye ayırmaktadır:

6.1. Bağlayıcı (Bonding) Sosyal Sermaye

Aynı topluluk içindeki dayanışmayı güçlendirir. Aidiyet ve karşılıklı destek üretir.

6.2. Köprü Kurucu (Bridging) Sosyal Sermaye

Farklı toplumsal gruplar arasında güven, diyalog ve iş birliği oluşturur.

Demokratik toplumlar açısından yalnızca iç dayanışmayı güçlendiren değil, farklı kesimleri birbirine yaklaştıran köprü kurucu sosyal sermaye daha kapsayıcı sonuçlar üretmektedir.

Bunun yanında aşırı içe kapanmış sosyal ağların dışlayıcılık, grupçuluk ve nepotizm gibi sorunlara yol açabileceği de göz ardı edilmemelidir.

7. Habermas, Kamusal Alan ve Post-Seküler Toplum

Jürgen Habermas’ın kamusal alan teorisi, dini toplulukların demokratik toplumdaki yerini anlamak açısından önemli bir perspektif sunmaktadır.

Habermas’a göre demokratik toplumlarda çeşitli toplumsal aktörler kamusal tartışmalara katılma hakkına sahiptir. Dini topluluklar da bu anlamda kamusal alanın meşru aktörleri arasında değerlendirilebilir.

Ancak bu katılımın;

  • temel haklar,
  • anayasal düzen,
  • hukukun üstünlüğü,
  • demokratik müzakere

ilkeleri çerçevesinde gerçekleşmesi gerekir.

Habermas’ın sonraki çalışmalarında geliştirdiği post-seküler toplum yaklaşımı ise dinin modern toplumlarda tamamen ortadan kalkmadığını, aksine kamusal yaşamın önemli bileşenlerinden biri olmayı sürdürdüğünü vurgulamaktadır. Bu çerçevede hem seküler hem de dini aktörlerin karşılıklı öğrenme süreçleri içerisinde bulunmaları demokratik çoğulculuğun gelişmesine katkı sağlayabilir.

8. Hukuk Devleti ve Dini Toplulukların Kurumsal Konumu

Modern demokratik sistemlerde temel mesele, dini toplulukların var olup olmaması değil; hangi hukuki çerçeve içerisinde faaliyet gösterecekleridir.

Türkiye’de anayasal güvence altındaki:

  • din ve vicdan özgürlüğü,
  • örgütlenme özgürlüğü,
  • ifade özgürlüğü

çeşitli dini oluşumların hukuk düzeni içinde faaliyet göstermelerine imkân tanımaktadır.

Ancak demokratik hukuk devletlerinde bütün sivil toplum kuruluşları için geçerli olan temel ilkeler dini topluluklar için de geçerlidir:

  • hukuki statünün açıklığı,
  • mali şeffaflık,
  • hesap verebilirlik,
  • kamusal denetime açıklık,
  • bireysel hakların korunması.

Bu nedenle devlet ile dini yapılar arasındaki ilişkinin belirsiz alanlardan çıkarılarak açık, öngörülebilir ve denetlenebilir kurallarla düzenlenmesi önem taşımaktadır.

9. Güncel Tartışmalar ve Sosyolojik Yaklaşımın Gerekliliği

Türkiye’de özellikle son yıllarda dini topluluklar etrafında yaşanan tartışmalar, devlet-toplum ilişkileri, eğitim politikaları, gençlik çalışmaları ve kurumsal denetim konularını yeniden gündeme taşımıştır.

Ancak sosyolojik analiz, münferit olaylardan hareketle bütün gruplar hakkında genelleyici hükümler vermeyi değil; çeşitliliği ve farklılaşmayı dikkate almayı gerektirir. Bu nedenle herhangi bir dini oluşum hakkında yapılacak değerlendirmeler, ampirik veriler ve nesnel araştırmalar temelinde gerçekleştirilmelidir.

Sonuç

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel mesele, dini toplulukların varlığını tartışmaktan ziyade onların demokratik hukuk devleti içerisinde nasıl konumlandırılacağıdır. Tönnies’in toplumsal dönüşüm analizi, Weber’in kurumsallaşma yaklaşımı, İbn Haldun’un dayanışma teorisi, Putnam’ın sosyal sermaye kavramsallaştırması ve Habermas’ın kamusal alan anlayışı birlikte değerlendirildiğinde ortak bir sonuca ulaşılmaktadır:

Güçlü bir toplum; özgür bireyler, çoğulcu sivil toplum, şeffaf kurumlar, hukukun üstünlüğü ve eşit vatandaşlık ilkeleri üzerine inşa edilir.

Bu bağlamda Türkiye’nin demokratik geleceği, farklı inanç ve düşünce gruplarının hukuki eşitlik temelinde bir arada yaşayabildiği; sivil toplumun güçlendiği, kamu kurumlarının hesap verebilir olduğu ve toplumsal çoğulculuğun güvence altına alındığı bir kamusal düzenin geliştirilmesine bağlı görünmektedir. Bu hedef, ne dışlayıcı yasaklama politikalarıyla ne de denetimsiz serbestiyet anlayışıyla gerçekleştirilebilir. Esas ihtiyaç, özgürlük ile denetimi, çoğulculuk ile hukukun üstünlüğünü dengeli biçimde bir araya getiren demokratik bir yönetişim modelidir. Siyasal iktidarlar cemaat ve tarikatlarla olan siyasi ilişkilerini bu çerçevede yürütür ve bu kültürün gelişmesine katkı sağlarsa, hem siyasi gerginliğin azalmasına hem de toplumsal huzurun tesisine önemli katkı sağlayacaklardır. Bunu aksine hareket edilirse, 15 Temmuz askeri darbesi gibi süreçlere evrilebilen yeni çatışma alanları doğma riski büyüyecektir.

NATO ve Birleşmiş Milletler Arasındaki Yapısal Gerilim: Kolektif Güvenliğin Hukuki ve Etik Paradoksları

1. Giriş: İki Farklı Düzenin Kesişim Noktasında Küresel Güvenlik

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), 1949’daki kuruluşundan bu yana sadece askeri bir blok değil, aynı zamanda küresel diplomasinin en karmaşık labirentlerini barındıran “yaşayan bir organizma” olarak evrilmiştir. Çoğu zaman tank paletleri ve jet motorlarının gürültüsüyle özdeşleştirilse de, ittifakın “görünmeyen yüzü” aslında derin bir kültürel ve siyasi kimlik inşası üzerine kuruludur. Bu kimliğin izleri, 1957 Paris Zirvesi’nin ruhunu taşıyan “The Best of Taste” adlı ilk NATO yemek kitabından, ünlü moda evi Hermes tarafından tasarlanan ipek eşarplara ve ittifakın gayri resmi maskotu “Kirpi”ye (Hedgehog) kadar uzanır. Bu semboller, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 2. maddesinde vücut bulan “askeri olmayan iş birliği” ve ortak bir “Batı kimliği” yaratma çabasının tezahürleridir. Ancak bugün NATO, 1949’un ideallerinden 7-8 Temmuz 2026’daki Ankara Zirvesi’ne uzanan tarihsel derinliğinde, operasyonel hızı ile Birleşmiş Milletler’in (BM) hantal hukuki çerçevesi arasındaki temel uyumsuzlukların yarattığı bir gerilim hattında yürümektedir.

2. Yapısal Sürtünme: Kolektif Güvenlik mi, Kolektif Savunma mı?

Uluslararası güvenlik mimarisi, iki farklı doktrin üzerine inşa edilmiştir: BM’nin evrensel “kolektif güvenlik” modeli ve NATO’nun bölgesel “kolektif savunma” anlayışı. BM Şartı Madde 2/4 ile kuvvet kullanma yasağı genel kural olarak belirlenmişken, Madde 51 bu yasağın tek meşru istisnası olan “meşru müdafaa” hakkını tanır. NATO, hukuki varlığını Madde 51 üzerine kurarak kendisini BM sisteminin bir parçası gibi sunsa da, uygulamada BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) karar alma süreçlerindeki tıkanıklıkları aşan bir “yetki tekeli alternatifi” olarak hareket etmektedir.

Aşağıdaki tablo, bu iki sistem arasındaki yapısal ve operasyonel ayrışmayı özetlemektedir:

ÖzellikBM Güvenlik Konseyi (Kolektif Güvenlik)NATO (Kolektif Savunma)
Temel GörevKüresel barış ve güvenliğin tesisi.Müttefik topraklarının bölgesel korunması.
Hukuki DayanakBM Şartı’nın tamamı (Nihai otorite).BM Şartı Madde 51 (Meşru müdafaa).
Karar MekanizmasıDaimi üyelerin veto yetkisine tabi merkezi yapı.Üye devletlerin stratejik konseptleri ve oydaşması.
Operasyonel RolBarışı koruma ve zorlama (Evrensel meşruiyet).Caydırıcılık ve bölgesel güvenlik mekanizması.

Hukuki meşruiyetini BM Şartı’ndan alan bu yapı, BM mekanizmalarının yetersiz kaldığı krizlerde kendi meşruiyet alanını yaratarak sistemin hem tamamlayıcısı hem de fiili rakibi konumuna gelmektedir. Bu özelliği ile de genel bir barış kurumu değil güç dengesi kurmayı amaçlayan baskıcı bir misyon görüntüsü vermektedir.

3. Madde 51’in Modern Savaşlardaki Sınavı: Ukrayna ve İran Örnekleri

Uluslararası hukukta meşru müdafaa hakkı, keyfi bir genişlemeye izin vermeyen “öncesinde gerçekleşmiş bir silahlı saldırı” şartına bağlıdır. Ancak modern jeopolitik arenada, bu hukuki zırhın siyasi amaçlarla araçsallaştırıldığı görülmektedir. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’ya yönelik başlattığı işgali Madde 51 ile gerekçelendirme çabası, bu durumun en bariz örneğidir.

Ukrayna tarafından Rus topraklarına yönelik bir saldırı gerçekleşmemiş olması, Rusya’nın müdahalesini “gereklilik” ve “orantılılık” ilkelerinden mahrum bırakarak hukuki açıdan temelsiz kılmaktadır. Bu ihlal, Roma Statüsü kapsamında net bir “saldırı suçu” (crime of aggression) teşkil etmektedir. Nitekim Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC) Rus yetkililer hakkında çıkardığı tutuklama emirleri, Madde 51’in koruyucu kalkanının bu tür hukuk dışı saldırılar için kullanılamayacağının tescilidir. Hukukun bu şekilde esnetilmesi, insani müdahale normlarının da benzer bir jeopolitik illüzyona dönüşmesine zemin hazırlamıştır. Aynı şekilde ABD’nin İran’a saldırısı, Venezuela Başkanı’nın kaçırılması gibi olaylar da bu kurumların barış misyonuna olan inancı zayıflatarak ciddi bir güven bunalımına sebep olmaktadır.

4. Koruma Sorumluluğu (R2P) ve Seçici Adalet Paradoksu

Koruma Sorumluluğu (R2P) normu, Ruanda ve Somali’deki insani trajedilere seyirci kalınmasının yarattığı derin bir vicdan azabından, stratejist Pat Serrato’nun ifadesiyle “Afrika’dan doğan bir norm” olarak filizlenmiştir. Ancak bu norm, 2011 Libya müdahalesiyle birlikte bazı ülke siyasetçileri ve kurumları tarafından adeta  siyasal bir istismar aracına dönüştürülmüştür.

Libya’da sivil halkı koruma maskesi altında başlayan operasyonun hızla bir “rejim değişikliği” aracına dönüşmesi, R2P normuna vurulan en büyük darbedir. Libya’daki bu kararlılığın Suriye’deki insani krizde veya Myanmar’daki etnik temizlikte sergilenmemesi, “seçici müdahale” eleştirilerini haklı çıkarmaktadır. Pat Serrato’nun vurguladığı üzere, insani müdahalenin jeopolitik bir illüzyona dönüşmesi, normun gelecekteki güvenilirliğini büyük bir belirsizliğe itmiştir. İnsani değerlerin çıkarların gerisinde kalması, bizi sistemin en büyük engeli olan veto gücüne götürmektedir.

5. Veto Gücü: Hukukun Evrenselliği mi, Büyük Güç Siyaseti mi?

BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisi, kolektif güvenlik sistemini yapısal bir felce uğratarak NATO’ya fiili bir hareket alanı sağlamaktadır. Rusya’nın Gürcistan (2008), Kırım (2014) ve Ukrayna (2022) krizlerinde kullandığı vetolar, sistemin bir saldırganı engellemedeki acziyetini kanıtlamıştır. Ancak bu yapısal felç sadece Rusya ile sınırlı değildir.

NATO’nun lider gücü ABD’nin veto pratikleri de benzer bir müttefik korumacı tutum sergilemektedir. ABD; 1972 ve 1982 Lübnan krizlerinden 2011’deki Filistin yerleşimleri kararına kadar müttefiki İsrail’i korumak için defalarca veto yetkisini kullanmıştır. Bunun en güncel örneği, Haziran 2025’te Gazze’de “acil, koşulsuz ve kalıcı ateşkes” talep eden karar tasarısının, Konsey’deki 14 üyenin desteğine rağmen sadece ABD’nin tek bir vetosuyla reddedilmesidir. Bu durum, “kurallara dayalı düzen” söylemi ile müttefik korumacı pratikler arasındaki derin etik çelişkiyi ve hukukun güç siyaseti karşısındaki kırılganlığını ortaya koymaktadır.

6. Mali Tektonik Sarsıntı ve Stratejik Dönüşüm: %5 Hedefi

Günümüzün sertleşen güvenlik ortamı, savunma harcamalarını sosyal refahın önüne koyan bir “mali tektonik sarsıntı” yaratmıştır. 2025 Lahey Zirvesi’nde resmileşen ve GSYİH’nin %5’ine ulaşması beklenen yeni bütçe hedefi, müttefik devletlerin toplumsal sözleşmelerini zorlayan jeopolitik bir zorunluluktur.

Bu devasa mali yükün stratejik dağılımı şu şekilde planlanmıştır:

  • %3,5: Çekirdek savunma gereksinimleri, konvansiyonel askeri kapasite ve modernizasyon.
  • %1,5: Kritik altyapı güvenliği, siber savunma ve hibrit tehditlerle mücadele.

7-8 Temmuz 2026’da gerçekleşecek olan Ankara Zirvesi, bu mali seferberliğin ve Madrid/Vilnius hattında kabul edilen yeni stratejik konseptlerin sahadaki ilk büyük “stratejik denetim merkezi” olacaktır. Bu mali yük, müttefik halkların demokratik refah ile güvenlik arasında yapacağı en zorlu tercihin başlangıcını simgelemektedir. Dünya silah sanayısını domine eden Amerikan silah tüccarlarının bu pastadan enbüyük payı alacakları açıktır. Bu payın bu kadar arttırılmasına hangi uluslararsı tehdit etken olmuştur? Bu tehdit Rusya ve Çin ise o zaman BM’nin beş daimi üyelerinden olan bu ülkeler BM Şartı’nın gereği olan Dünya barışını koruma misyonunu nasıl icra ededecekler?

7. Sonuç: Yarının NATO’su ve Yanıtlanmamış Sorular

NATO, 75 yıllık serüveninde Hermes eşarpların ve “Kirpi” maskotunun temsil ettiği yumuşak güç birikiminden, GSYİH’nin %5’ini talep eden sert bir askeri gerçekliğe evrilmiştir. İttifakın temel paradoksu, hukuki meşruiyetini BM’den almasına rağmen, varlığını ve büyümesini BM sisteminin işlevsiz kaldığı alanlar üzerine inşa etmesidir. Rusya’nın hem BMGK daimi üyesi hem de NATO’nun tarihsel karşıtı olması, küresel barış sistemindeki bu yapısal çelişkiyi daha da görünür kılmaktadır.

Yarının NATO’su şu kritik soruyla yüzleşmek zorundadır: Refahından ödün veren müttefik halklar, ulusal egemenlik sınırlarının bu denli zorlandığı bir güvenlik bedelini ne kadar süreyle omuzlayabilir? NATO, bugün artık sadece bir savunma örgütü değil, BM merkezli hukuk düzeninin hem vazgeçilmez bir tamamlayıcısı hem de onun yetersizliğiyle beslenen en güçlü rakibi olan çift karakterli bir aktör görüntüsü vermektedir. Bence Ankara zirvesinin en temel tartışma konusu BM ile NATO ilişkisi ve uluslararası hukuku ortadan kaldıran hatta onu güçlünün kullandığı bir silaha dönüştüren çarpık yapılanmalar olmalıdır. Ülkeleri silah yarışına sokan ve sivil yatırımların azalmasına sebep olan NATO gerçekte kimi kimden koruyor? Şüphesiz BM ve NATO üyeleri arasındaki hukuk ve vicdanı aşan paradoksal ilişkiler NATO’nun ve BM’nin uluslararası güvenliği sağlama misyonuna olan inancı zayıflatarak bu kurumlara olan güveni sarsmaktadır. Umarım Türkiye’de gerçekleşecek olan bu zirve bu çelişkilerin giderilmesi ve sorunların aşılmasına vesile olur.

Hz. Muhammed Fakir miydi?

Hz. Muhammed Fakir miydi?

Değerli dostum Başaran Düzgün’ün “İncil ve Kuran Kimindir” başlıklı yazısını okuyunca, bu konuda bir şeyler yazmam gerektiği kanaatine vardım. Başaran’ın yazısının verdiği ana mesaj, dinin insanları fakirleştirmek ya da mallarını ele geçirmek için istismar edilebileceğidir. Aslında bu soruna Kuran-i Kerim’de de dikkat çekilmiştir (Tevbe 34).

Kuran açısından bakıldığında zenginlik sıfatının Allah’a ait olduğu görülür (Bakara 263). Kuran’ın bu bakış açısı ile bakıldığında, zenginliğin muhtaç olmama hali olarak tanımlandığı anlaşılmaktadır. İnsan açısından muhtaç olmama halinden bahsedilemez, çünkü tüm insanlar birbirine muhtaçtır. Bu muhtaçlık hali, insanlar arası ilişkileri ortaya çıkarmaktadır ve bu ilişkilerin ahlaki yönünü düzenlemek misyonu da tüm dinlere yüklenmektedir. En zenginimiz bile doğmak ve büyüyebilmek için öncelikle anne ve babasının yardımına muhtaç olarak doğar. Ve en zenginimiz dahi işlerini yürütebilmesi için başkalarının yardımına muhtaçtır. Çünkü işçinin işverene muhtaç olduğu kadar işveren de işçiye muhtaçtır.

Hz. Muhammed’in maddi zenginliğine gelince, bunun dönemsel olduğu görülür. Mekke döneminde zengin ve güçlü bir aileden gelmesi yanında, zengin tüccarlardan olan Hz. Hatice ile evlenmiş olması sebebiyle zenginliği daha da artmıştı. Ancak peygamber olduğunu açıklaması ile Mekkelilerin baskısına ve ambargolarına maruz kaldığı için maddi varlığını büyük ölçüde kaybetmiş olarak Medine’ye hicret etmiştir. Mekkeliler ise hicret eden Müslümanların mal varlığına el koydukları için, Müslümanlar maddi açıdan çöküşe uğradılar. Ancak Medinelilerin açık yüreklilikleri ve cömertlikleri Mekkelilerin ambargolarının etkisini kırarak etkisiz hale getirdi. Bundan dolayı da Hz. Muhammed vefatından sonra doğduğu yerde değil, kendisine sahip çıkılan Medine’de gömülmeyi tercih etmiştir.

Medine Müslümanları güç kazandıktan sonra, kendilerine yapılan baskılara karşı fiili karşılık vermeye başlayınca savaş hukuku oluşmaya başladı. Bedir Savaşı’ndan sonra da ganimetle ilgili ayetler geldi. Bu aşama dinin salt uhrevi ahlaki değerler çerçevesinde anlatılması ve yorumlaması sürecini değiştirdi. Öyleki Uhut harbi ganimet duygusunun yarattığı tedbirsizlik sebebiyle Müslümanların yenilgisiyle sonuçlandı. Daha sonraları elde edilen zaferler sonrasında da ganimet paylaşımı ayrı bir sorun haline gelmeye başladı. Hatta Müslümanları eleştirenler ganimet ve esirler konusunu eleştirilerinin merkezine yerleştirdiler. Buna cevap yine bir Kuran ayeti ile verilmiştir. “Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah, kalplerinizde (iman, ihlâs, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse, sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir (Enfal 70)”. Bu ayet ile esir almanın, esirlerin kötü eylemlerinden korunmak amacına yönelik olduğu anlaşılıyor. Nitekim esirlerle alakalı bir başka ayette ise dünyalık bir çıkar için esir alınmaması gerektiği ifade ediliyor (Enfal 67).

Savaş ve ganimetin meşru görülmeye başlaması ile Müslümanların zaferlerinin de artmasıyla zenginlik çoğaldı bu da mali meselelerin daha büyük tartışma konusu haline gelmesine yol açtı. Bu sorun ganimetlerin nasıl dağıtılacağı konusunu tekrar gündeme getirdi ve konu bir ayetle açıklığa kavuşturuldu ve ganimetin 1/5’i Hz. Muhammed’in tasarrufuna verildi (Enfal 41). Doğal olarak Hz. Muhammed’in inanç temelli davetinin gücü yanında ekonomik gücü de yeniden oluşmaya başladı. Bu zenginleşme, zamanla fakirlere yönelik zekat ve sadaka gibi konuların yeniden düzenlenmesi ihtiyacını gündeme getirdi. Bu konudaki düzenlemeler de yapılarak fakir fukaraya payları verilmeye başlandı. Bu düzenlemeler içinde Hz. Muhammed’in ganimetten aldığı paydan, fakir ve muhtaçların ihtiyacı yanında ailesinin de ihtiyaçları gideriliyordu.

Hz. Muhammed’in vefatından sonra ise mirasının nasıl değerlendirileceği konusunda kızı Fatıma ile Ebu Bekir arasında fikir ayrılığı oluştu. Hz. Ebu Bekir peygamberlerin bıraktıkları maddi mirasın, evlatlara miras olarak geçemeyeceğini, bunların sadaka olarak hayır işlerine ayrılması gerektiğini ileri sürüp miras devrine karşı çıkmıştır.

Doğal olarak Hz. Muhammed’in bazı dönemlerde açlık ve fakirlik yaşadığı doğru olsa da hayatının genel seyrinde fakir birisi olarak yaşadığı söylenemez. Çünkü peygamberliğinin başında da sonunda da ekonomik yönden kimseye muhtaç olmayacak, aksine muhtaçlara yardımcı olacak durumdaydı. Ayrıca Hz. Muhammed’in ticari tecrübesi, ticaret hukuku ve siyasetini etkilermiş bugünkü Avrupa Birliği’nde uygulanan gümrük serbestisi, serbest pazar, faizsiz ekonomi modeli gibi ekonomik anlayışların gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.

Kuran-i Kerim’e bakıldığında, insanın dünyadan nasibini unutmaması (Kasas 77), dünyadaki güzelliklerle beraber ahiretin de güzelliklerinin istenmesi gerektiği şeklinde ayetlerin olduğu görülür (Bakara 201). Ayni şekilde dünya malına tapınılmaması yönünde de uyarıların yapıldığı görülmektedir (Bakara 86). Bunun makul ölçüsü ise insanın dünyevi zenginliğini arttırma gayretlerinin insanı manevi alanda fakirleşmeye dönüşmemesi; uhrevi gayretlerinin ise insanı sorumluluklarından ve ilahi ihsan olan dünya nimetlerine duyarsızlığa götürmemesidir. Kısacası zenginliğin başkalarının haklarını ihlal edici yollardan oluşmamasına dikkat edilmelidir. Şüphesiz zenginliği artan Müslüman’ın hayrı da artıyor ise bu dinen de övülen bir şeydir. Bir insanın zenginliği artarken insani ve ahlaki değerleri zayıflıyorsa, İslam inancı içerisinde bu tür zenginleşme ahlaklı fakirliğe tercih edilen bir zenginleşmedir.

İnsanın Dünya hayatının güzelliklerine duyarsız kalması, Allah’ın yaratıcı sıfatına karşı duyarsız kalmak olacağı için yaratılışın hikmetini kavrayamamak gibi bir sorunu gündeme getirir. Ayrıca hayatın güzelliklerinden helal şekilde yararlanmayı yasaklamak, Allah’ın güzellikleri insanlara bir ilahi ihsan değil de tuzak olarak yarattığı şeklinde bir inanca yol açar ki bu Allah’a karşı yapılacak en büyük haksızlık olur.

Sonuç olarak insanları fakirliğe teşvik edip, çalışma azimlerini kırmak ve onları namerde muhtaç hale getirmek her ne kadar ahlaki değil ise zenginliğe teşvik edip, bu uğurda her türlü ahlaksızlığı meşrulaştırmak da ahlaki değildir. Bundan dolayı da dini inançları insan hak ve hürriyetlerini koruma misyonu dışında yorumlayarak, insanların maddi ve manevi haklarını almalarını engellemeye çalışmak din istismarı kapsamına girdiği için en büyük günahlardandır.

Bu doğrultuda KKTC’de son dönemde din eğitimine verilen önemi de, halkı haksızlıklar karşısında susmaya ve onların mallarına el koymaya yönelik eylemler karşısında duyarsız hale getirmeye çalışmak olarak yorumlamak doğru olmayacağı gibi bu tür gayretleri böyle yanlış bir amaç doğrultusunda kullanmaya çalışmak da doğru olmayacaktır. Bence KKTC’nin en büyük sorunlarından birisi ahlaki zaaflardan doğan yolsuzluk ve usulsüzlük ekonomisidir.

İlahiyat öğretiminin Kıbrıs Türk halkının kültürel değerlerinin korunması yanında moral değerlerin yükselmesi alanında da katkı yapacağını düşünüyorum. İlahiyat fakültesinin kuruluşuna bu düşünce ile hareket ederek katkı koydum. Bu amacın dışına çıkılması durumunda, bu en fazla karışı çıkacak olanlardan birisi de benim. Bazı yanlış uygulamalar sebebiyle, bazen ben de Sayı Başaran’ın hissettiği kaygıya kapılıyorum. Bundan dolayı da ilahiyat öğretimi dahil her konunun özgürce tartışılmasından rahatsız olmamak lazım. Aksine bu tartışmalar, kötü amaçlı gizli niyetlerin deşifre edilerek dinin de doğru anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

Dikkat edilirse bugün iş gücünün en ucuz olduğu ülkelerin başında sosyalist ülkeler, en faza gelir dağılımı dengesizliğinin olduğu ülkelerin başında ise Müslümanların yönettiği ülkeler gelmektedir. Şüphesiz bazı yanlış dini inançların da bunda etkisi vardır. Bu durum ekonomi, ahlak ve din ilişkilerinin çok yönlü değerlendirilmesini zorunlu hale getirmektedir. Bu yazının amacı, kısmen de olsa buna katkı sağlamaktır. Değerli dostum Başaran Düzgün’e bu önemli konuyu gündeme getirip tartışmaya açtığı için teşekkür ediyorum.

(Bu yazı 2015 yılında yazdığım; ancak anlamadığım bir sebeple silindiği için yeniden yüklemek zorunda kaldığım bir yazımdır)

Siyasi ve Dini Söylem Olarak Kıyamet Senaryoları

(İran-İsrail, ABD ve Rusya Ukrayna Çatışmaları Bağlamında)

Savaşlar yalnızca cephede değil, kelimelerle de yapılır. Hatta bazen kelimeler, silahlardan daha kalıcı yaralar açar. Bugün İran-İsrail, Amerika, Rusya–Ukrayna savaşları yalnızca jeopolitik bir hesaplaşma değil; aynı zamanda “hayat nedir, insan neye feda edilebilir ve Tanrı bu hikâyede nerededir?” sorularının çarpıştığı bir anlam mücadelesi hâline gelmiş durumda. Bir ilahiyatçı ve hukukçu olarak buluşma imkânım olsaydı bu savaşları çıkaran ve çıkardıkları savaşları dinsel söylemleri ile meşrulaştırmaya çalışan siyasilere şu soruları sormak isterdim:

  1. Bu savaşları size tanrınız mı emrediyor?
  2.  Döktüğünüz bu kadar kan, akıttığınız gözyaşlarından tanrınız memnun mu?
  3.  Memnun değilse tanrınızı memnun etmek için ne kadar daha kan dökmeniz, ne kadar daha yıkım yapmanız gerekiyor?
  4. Tanrınız, bu alemi kıyamet için mi yarattı?
  5. İnandığınız tanrının dürüstlüğüne ve yarattığına değer verdiğine inanıyor musunuz?
  6. Tanrınız neden yarattığı bu alemi yıkmaya bu kadar heveslidir? Bu alemi yaratırken hata mı yaptı ve hatasını düzeltmek için yarattığı alemi yoketmek istiyor? Yoksa sizler hatalarınızı örtmek için mi bu kıyamet senaryolarını hayata geçiriyorsunuz?

Şüphesiz bu liderler bu sorulara makul ve dinin özü ile uyumlu cevap veremezler. Bu bağlamda bu savaşları çıkarak liderlerin dini söylemlerini analiz ettiğimizde, doğru bir din anlayışını yansıtmadığı, siyasal batıl amaçlar için dinin araçsallaştırıldığını görürüz.

Şüphesiz Trump, Netanyahu ve İran liderliğinin dinsel söylemleri, dinlerin barış, adalet, merhamet ve insan yaşamının kutsallığı gibi temel ahlaki değerleriyle bağdaşmamaktadır.

Aksine, bu siyasi aktörler dini inançları kendi jeopolitik, yayılmacı ve kıyamet (eskatolojik) hedeflerini meşrulaştırmak için araçsallaştırmaktadır. İlahiyatçılara ve siyaset bilimcilere göre bu durum, dinin asli ahlaki amacından saptırılarak ideoloji ve milliyetçiliğin, savaşın ve devlet çıkarının “putlaştırılması” (idolatry) anlamına gelmektedir.

Dünya siyasetini çıkardıkları savaşlar ile cehenneme dönüştürmeye çalışan siyasi liderlerin dini söylemleri şu şekilde özetlenebilir:

Trump ve ABD’deki Hıristiyan Siyonizmi: ABD’de Trump ve yönetimindeki (Savunma Bakanı Pete Hegseth gibi) aşırılıkçı figürler, dış politikayı bir “Haçlı Seferi” ve İncil’deki Armageddon (Kıyamet) kehanetlerinin hazırlığı olarak görmektedir. Aşırılıkçılar, Trump’ın “İsa’nın yeryüzüne dönüşünü başlatmak ve kıyamet ateşini yakmak üzere meshedildiğine” inanmakta ve savaşın ne kadar kanlı olursa kehanetin o kadar çabuk gerçekleşeceğini savunmaktadır. Ancak bu yıkıcı teoloji, İsa’nın kapsayıcı ve barışçıl öğretilerine taban tabana zıttır. Nitekim Papa XIV. Leo ve Kudüs Latin Patriği gibi ana akım dini liderler, siyasi çıkarlar ve savaş kararları için Tanrı’nın adının alet edilmesini “en büyük günah” olarak nitelendirmiş ve İsa’nın savaşı kesinlikle reddettiğini vurgulayarak bu kana susamış söylemleri kınamıştır.

Netanyahu ve İsrail’in Teolojik Yayılmacılığı: İsrail’de Netanyahu ve kabinesindeki radikal sağcılar, stratejilerini laik güvenlik kaygılarından ziyade “Arz-ı Mev’ud” (Vadedilmiş Topraklar) gibi “teolojik determinist” bir vizyona dayandırmaktadır. Bu vizyon; Filistinlilerin toprak haklarının tamamen reddedilmesini, sivillerin katledilmesini bir “teolojik temizlik” olarak meşrulaştırmayı ve hatta Mescid-i Aksa’nın yıkılarak yerine Üçüncü Tapınak’ın inşa edilmesini dini bir zorunluluk olarak sunmaktadır. İsrailli muhalif düşünürlere ve teologlara göre bu gidişat, Yahudiliğin ahlaki ve manevi mirasının “katil bir tekbencilik” (solipsism) ve dışlayıcı bir ulus-devlet milliyetçiliği uğruna yok edilip içinin boşaltılması anlamına gelmektedir.

İran ve Şii Eskatolojisi: İran’ın teokratik rejimi de benzer şekilde Şii “On İki İmam” inancını ve Kayıp İmam Mehdi’nin dönüşü beklentisini yıkıcı bir siyasi silaha dönüştürmüştür. Rejimin ideolojisi, İsrail ve ABD’yi yok etmeye adanmış “kıyametvari bir hesaplaşmayı” (apocalyptic showdown) arzulamakta ve küresel kaos, savaş ve umutsuzluğun Mehdi’nin gelişini hızlandıracağına inanmaktadır. Bu “şehitlik” ve ölüm odaklı teoloji, insan yaşamını korumayı emreden temel dini ahlakla ve adalet anlayışıyla çelişmekte; yalnızca şiddeti meşrulaştıran ve bölgeyi ateşe atan bir “direniş” fetişizmine hizmet etmektedir.

Putin’in son yıllardaki söylemine yakından bakıldığında, devletin neredeyse teolojik bir varlığa dönüştürüldüğünü görmek zor değil. “Kutsal Rusya”, “Rus Dünyası”, “tarihsel kader”, “manevî savunma” gibi ifadeler, siyasî bir projeye metafizik bir zırh giydiriyor. Bu dilde insan, başlı başına bir değer olmaktan ziyade, daha büyük bir bütünün parçası olarak anlam kazanıyor. Yaşamak da ölmek de devletin “kutsal yürüyüşü” içerisinde anlamlı.

Bu bakış açısında ölüm, trajik bir kayıp değil; gerektiğinde yüceltilmiş bir fedakârlık. Savaş, bir felaket değil; ahlâkî bir görev. Tanrı ise, merhametle insan hayatını koruyan bir varlıktan çok, devleti tarih sahnesine süren bir güç gibi tasvir ediliyor. Tam da bu yüzden, sivillerin ölümü “kaçınılmaz”, eleştiri ise “iman zaafı” olarak sunulabiliyor.

Sonuç olarak; bu liderlerin ve ideolojilerin benimsediği dinsel söylemler, dini ahlakın özü olan evrensel şefkati ve barışı reddetmektedir. İnanç; siyasi güç elde etmek, düşmanı şeytanlaştırmak ve savaşı kışkırtmak için bir “kıyamet silahı” olarak kullanılmakta, dinlerin temel ahlaki öğretileri siyasi fanatizme kurban edilmektedir.

Dini inançlarda kıyamet (eskatoloji) inancının, insan yaşamını, ahlakı ve siyaseti derinden etkileyen çok güçlü bir ahlaki ve insani boyutu vardır. Kıyamet beklentisi özü itibari ile ilahi adaleti ve barışı tesis etme umudu taşır, ancak siyasi ve askeri amaçlar için araçsallaştırıldığında insan yaşamının kutsallığını hiçe sayan yıkıcı bir güce dönüştüğünü göstermektedir.

Sonuç olarak kıyamet inancının ahlaki boyutu, inananların onu nasıl yorumladığına bağlıdır. Bu inanç; insanlığı dürüstlüğe, evrensel barışa ve ahlaki sorumluluğa teşvik eden bir umut kaynağı olabileceği gibi; jeopolitik hırslar için siyasallaştırıldığında, düşmanı şeytanlaştıran, diplomasiyi imkânsız kılan ve masum insanların hayatını “ilahi bir planın” kaçınılmaz bedeli olarak görerek değersizleştiren, sıfır toplamlı bir ölüm fanatizmine dönüşebilmektedir.

Tüm bu sorunlar, insanın korumaya çalıştığı aciz bir tanrı tasavvuru ile değil; insanı ve alemi koruyan ve bu korumayı insanın önüne onurlu bir hedef olarak koyan Rahman ve Rahim olan bir inançla aşılabileceği kanaatindeyim. Allah kalplerimizi sevgisi ile koruyan, sevgisini de yaratılanı, yaratandan dolayı seven ve koruyan kalplerden eylesin.

Trump’ın İran’ı Yoketmekle Tehdit Etmesinin Hukuki Boyutu ve İran’ın Müdafaa Hakkının Hukuki Sınırları

Trump’ın İran’ı Yoketmekle Tehdit Etmesinin Hukuki Boyutu ve İran’ın Müdafaa Hakkının Hukuki Sınırları

ABD Başkanı Trump’ın İran’a yönelik “büyük bir yıkım” (major destruction) veya ülkeyi topyekûn harabeye çevirme yönündeki tehditleri uluslararası hukuka kesinlikle aykırıdır. Dünya Trump’ın bu tehdidini kalan saatler içerisinde gerçekleştirmeye çalışması ihtimali uluslararası camiada ciddi endişelere sebep olmaktadır.

Uluslararası hukukun ve uluslararası sistemin temelini oluşturan Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 2(4) maddesi, devletlerin uluslararası ilişkilerinde başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmasını ve kuvvet kullanma tehdidinde bulunmasını (threat of force) açıkça yasaklamaktadır. Modern uluslararası hukukta bu kural bir jus cogens (emredici norm) olarak kabul edilir ve bu kuraldan hiçbir suretle taviz verilemez.

Hukuki içtihatlara (örneğin Uluslararası Adalet Divanı’nın Nükleer Silahlar tavsiye kararına) göre, bir tehdidin uluslararası hukuku ihlal edebilmesi için o tehdidin “zorlayıcı (coercive), karşı tarafa iletilmiş ve inandırıcı (credible)” olması gerekmektedir. Trump’ın rejimi devirme ve emsali görülmemiş bir askeri güç kullanma tehditleri, doğrudan fiiliyata da döküldüğü için bu özellikleri taşımaktadır ve uluslararası hukukun apaçık bir ihlalidir. Ayrıca hukuken, BM Güvenlik Konseyi onayı veya meşru müdafaa hakkı olmadan yapılan bir kuvvet kullanma tehdidi, bizatihi silahlı saldırının fiili kullanımıyla tamamen aynı şekilde yasa dışı kabul edilmektedir.

Bunun bir “meşru müdafaa” olup olamayacağı incelendiğinde ise uluslararası hukuk uzmanları şu gerekçelerle bu eylemlerin ve tehditlerin yasa dışı olduğunu vurgulamaktadır. BM Şartı’nın 51. Maddesi kapsamındaki meşru müdafaa hakkı, ancak halihazırda gerçekleşen bir silahlı saldırı veya bazı yorumlara göre “çok yakın/eli kulağında (imminent) bir tehdit” durumunda kullanılabilir.

Hukuk uzmanları ve BM Genel Sekreteri, İran’ın ABD veya İsrail’e yönelik yakın bir tehdit oluşturmadığı, diplomatik müzakerelerin devam ettiği bir ortamda başlatılan bu eylemlerin ve tehditlerin meşru müdafaa sayılamayacağı ve bir “saldırı suçu” (crime of aggression) teşkil ettiği konusunda hemfikirdir. Uluslararası teamül hukukuna göre, kuvvet kullanımı veya meşru müdafaa eylemleri her halükarda “gereklilik” (necessity) ve “orantılılık” (proportionality) ilkelerine tabi olmak zorundadır.

Bir ülkeyi topyekûn yok etmek, “taş devrine döndürmek” veya “büyük bir yıkım” getirmek gibi maksimalist askeri tehditler, karşılaşılan tehdide orantılı bir şekilde karşılık verme kuralını ve siviller ile sivil altyapıyı korumayı emreden Uluslararası İnsancıl Hukuk’u (IHL) doğrudan ihlal etmektedir. Uluslararası hukuk ayrım gözetmeyen saldırıları açıkça yasaklamaktadır ve bu tür bir yıkım tehdidinin meşru bir hak gibi sunulması hukuken kabul edilemez. “İran’ı taş devrine çeviririz” şeklindeki tehdit, taş devri anlayışı yansıtan kendi içinde anakronizm (zamansal ve zihinsel çelişki) barındıran bir söylemdir. Burada şunu da belirtmek gerekir ki, İran’ın da savunma hakkı mahfuz olmakla birlikte mutakabiliyet esasına sığınarak sivil yerleri vurması aynı şekilde uluslararası hukuka aykrıdır. Bu tür eylem ve söylemelerin dünya siyasetine hakim olması sadece İran, ABD ve İsrail’i değil, dün insanlığı Taş Devri anlayışına sürükler.

Uluslararası hukuka göre, bir devletin Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 51. Maddesi kapsamındaki meşru müdafaa hakkını kullanıyor olması, o devlete Uluslararası İnsancıl Hukuku (IHL) ihlal etme yetkisi vermez. Uluslararası silahlı çatışma kuralları, tarafların yalnızca savaşçıları ve meşru askeri hedefleri vurmasını, sivillere ve sivil altyapıya verilecek zararı önlemek için gerekli tüm tedbirleri almasını emreder. Sivil hedeflere yönelik kasıtlı veya ayrım gözetmeyen bu tür saldırılar, meşru müdafaa hakkının yasal sınırlarının tamamen dışındadır ve uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlalidir.

Mütekabiliyet veya misilleme (reprisal) argümanı da sivillere yönelik saldırıları haklı çıkaramaz. Düşman devletler (örneğin ABD ve İsrail) uluslararası hukuku ihlal ederek yasa dışı bir saldırı başlatmış ve hatta sivillere zarar vermiş olsa dahi, bu durum mağdur devlete sivil halktan misilleme yoluyla intikam alma veya çatışmaya doğrudan taraf olmayan üçüncü ülkeleri hedef alma hakkı vermez. Nitekim BM Güvenlik Konseyi’nin izni olmaksızın silahlı güç kullanımını içeren misilleme eylemleri uluslararası hukuk tarafından yasaklanmıştır. Buna ek olarak, İran’ın kendisine yönelik yasa dışı saldırılarda hiçbir rolü olmayan üçüncü ülkelerdeki (Körfez Arap devletlerindeki) hedefleri vurması da orantılı meşru müdafaa kavramını açıkça aşmaktadır. Meşru müdafaa hakkı yalnızca gerekli olan durumlarda ve saldırının kaynağına karşı orantılı bir şekilde kullanılabilir; sivillerin hedef alınması hiçbir meşru müdafaa doktriniyle bağdaşmaz.

ABD Başkanı Trump’ın NATO’yu İran Savaşına Katmaya Çalışması Hukuken Mümkün müdür?

ABD Başkanı Trump’ın NATO’yu İran Savaşına Katmaya Çalışması Hukuken Mümkün müdür?

NATO’nun bu savaşa kolektif olarak katılması hem NATO’nun kuruluş anlaşması olan Washington Antlaşması’na hem de uluslararası hukuka (BM Şartı) uygun değildir ve ciddi yasal engeller barındırmaktadır.

NATO’nun Kuruluş Anlaşması (Washington Antlaşması) Açısından: NATO’nun 5. Maddesi, bir üye devlete yapılan silahlı saldırının tüm üyelere yapılmış sayılmasını ve kolektif savunmayı öngörür. Ancak antlaşmanın 6. Maddesi, bu saldırının gerçekleşmesi gereken coğrafi sınırları “Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde kalan Avrupa veya Kuzey Amerika bölgesi” olarak çok net bir şekilde sınırlandırmıştır. ABD’nin Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve Bahreyn gibi Ortadoğu’daki askeri üsleri bu coğrafi sınırın güneyinde kaldığı için, İran’ın bu üslere yönelik misilleme saldırıları Washington Antlaşması’na göre 5. Madde’yi otomatik olarak tetiklemez. Bu durumu dikkate aldığımızda Güney Kıbrıs ve Türkiye’ye atılan füzelerin ana amacının NATO’yu bu savaşa katmak amacı güttüğü ihtimali güç kazanmaktadır.

İngiltere’nin Kıbrıs’taki egemen üsleri veya Türkiye gibi sınır içindeki bölgelere yönelik olası saldırılar teknik olarak 5. Madde kapsamına girebilse de bu maddenin işletilebilmesi için Kuzey Atlantik Konseyi’nin (NAC) oybirliğiyle karar alması gerekmektedir. Dahası, 5. Madde üye ülkelere otomatik bir askeri müdahale zorunluluğu getirmez; her üye “kendi gerekli gördüğü eylemi” (bu askeri güç kullanımı olmak zorunda değildir) yapmakta serbesttir. Ayrıca ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıyı başlatan taraf olması, NATO’nun 5. Madde kapsamında kolektif bir askeri müdahalede bulunmasını hukuki, coğrafi ve siyasi açılardan ciddi şekilde engellemektedir. Avrupalı liderler ve hukuk uzmanları, ABD ve İsrail’in başlattığı ilk saldırıların BM Şartı’nın “açık bir ihlali” olduğunu savunmaktadır. Bu yoruma göre; İran’ın bu saldırılara verdiği misilleme karşılığı, NATO’nun ortak savunma mekanizmasını tetikleyecek “kışkırtılmamış bir silahlı saldırı” olmaktan ziyade, ABD ve İsrail’in yasadışı eyleminin öngörülebilir bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Bu durum, Avrupalı NATO müttefiklerinin 5. Madde’yi işletmeye direnmesi için güçlü bir yasal zemin sunmaktadır.

Uluslararası hukuk bağlamında durum daha da sorunludur. Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 2(4) maddesi, devletlerin uluslararası ilişkilerinde kuvvet kullanma tehdidini veya kullanımını kesin olarak yasaklar. Bu yasağın yalnızca iki istisnası vardır: BM Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesi veya 51. Madde kapsamındaki “silahlı bir saldırıya karşı meşru müdafaa” hakkı.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı operasyonlar BM Güvenlik Konseyi tarafından yetkilendirilmemiştir. ABD ve İsrail bu saldırıları “önleyici meşru müdafaa” olarak gerekçelendirse de uluslararası hukuk uzmanları ve Uluslararası Adalet Divanı’nın (örneğin Oil Platforms davasındaki) içtihatları, bu operasyonların uluslararası hukukun açık bir ihlali ve bir saldırı suçu (crime of aggression) olduğunu belirtmektedir.

BM Şartı’nın 103. Maddesi gereğince, BM yükümlülükleri:

Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 103. Maddesi, BM üyelerinin mevcut Şart altındaki yükümlülükleri ile diğer herhangi bir uluslararası anlaşma altındaki yükümlülükleri arasında bir çatışma meydana gelmesi durumunda, BM Şartı’ndaki yükümlülüklerin üstün geleceğini hükme bağlar.

Bu kuralın doğurduğu temel uluslararası hukuk yükümlülükleri ve sonuçları şunlardır:

Diğer Antlaşmalara Karşı “Üstün Hukuk” Statüsü: 103. Madde, BM Şartı’nın kendisini ve bağlayıcı BM Güvenlik Konseyi kararlarından doğan yükümlülükleri, üye devletlerin (örneğin NATO üyeliğinden kaynaklanan) diğer tüm antlaşma taahhütlerine karşı “daha üstün bir hukuk” (higher law) konumuna getirir.

Uluslararası Antlaşmaların Yorumlanması ve Uygulanması: Taraf devletler, kendi aralarındaki herhangi bir uluslararası antlaşmayı yorumlarken veya uygularken BM Şartı’nın hükümlerini dışlayamaz veya göz ardı edemezler.

Kuvvet Kullanma Yasağının ve Emredici Kuralların Önceliği: 103. Madde, BM Şartı’nın 2(4). Maddesinde yer alan ve uluslararası hukukun emredici bir normu (jus cogens) sayılan “kuvvet kullanma ve tehdit yasağı” gibi temel yükümlülüklerin önceliğini korur. Buna göre, BM Şartı’yla ve bu emredici kurallarla çelişen her türlü anlaşma, karar ve yükümlülük geçersiz sayılır. Örneğin, uluslararası askeri örgütler (NATO gibi) kendi içlerinde karar almak için oybirliği sağlasalar dahi, üye devletler 103. Madde ile korunan ve saldırgan silahlı kuvvet kullanımını yasaklayan BM hukukunun sınırlarını aşamazlar. Trump’ın bu konudaki zorlamaları NATO’yu hukuki zemininden hukuk dışı bir zemine taşıma anlamı taşır ki, bu durumda NATO’nun gerekli olup olmadığı değil meşruiyeti sorgulanmaya başlar.

Diplomasinin Çöküşü ve Küresel Güvenlik Sorunu

(Maduro–Noriega, İran ve Minab Örneği Üzerinden Yeni Küresel Düzenin Analizi)

İran Dini Lideri Ali Hamaney ve üst düzey yöneticilerin, dolaylı barış görüşmeleri devam ederken ABD ve İsrail tarafından ortak bir saldırıyla öldürülmesi uluslararası hukuka açıkça aykırıdır ve 1945 sonrası inşa edilen kurallara dayalı küresel düzende geri dönülemez bir kırılma noktası olarak değerlendirilmektedir.

Bu eylemin hukuka aykırılığı ve geleceğe yönelik etkileri şu temel gerekçelere dayanmaktadır:

1. Hilekârlık (Perfidy) Yasağı ve Savaş Suçu:

Görüşmeler sürerken bu saldırının gerçekleştirilmesi, Uluslararası İnsancıl Hukuk (IHL) kapsamında “hilekârlık” (perfidy) yasağının ihlalidir. Hilekârlık; düşmanın güvenini kazanarak ona uluslararası hukuk uyarınca koruma altında olduğu inancını aşılamak ve sonrasında bu güvene ihanet etmektir. Bir ateşkes veya müzakere niyeti taslayarak saldırı düzenlemek, klasik bir hilekârlık örneğidir ve bu eylem potansiyel bir savaş suçu teşkil etmektedir. Aynı zamanda uluslararası işbirliğinin temelini oluşturan iyi niyet (good faith) ilkesinin de çok ağır bir ihlalidir.

2. Devlet Başkanı Dokunulmazlığının (Head of State Immunity) İhlali:

Teamül (geleneksel) uluslararası hukuka göre, görevdeki devlet başkanları ve en üst düzey yetkililer (Troika), yabancı mahkemelerin yargı yetkisinden ve doğrudan hedef alınmaktan korunan mutlak bir kişisel dokunulmazlığa (immunity ratione personae) sahiptir. ABD ve İsrail’in bu suikastı, uluslararası sistemde (2011’deki Kaddafi vakasından bu yana) görevdeki bir liderin açıkça öldürüldüğü ilk olaydır. Bu saldırı, devlet başkanlarını uluslararası hukukun koruduğu siyasi figürler olmaktan çıkarıp doğrudan yüksek değerli askeri hedeflere dönüştürmüştür.

3. Kuvvet Kullanma Yasağı ve Meşru Müdafaa İddialarının Geçersizliği:

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4). maddesi, başka bir devletin siyasi bağımsızlığına veya toprak bütünlüğüne karşı kuvvet kullanmayı kesin olarak yasaklar. ABD ve İsrail’in bu müdahalesi, BM Güvenlik Konseyi yetkisi (Bölüm VII) veya Madde 51 kapsamında geçerli bir “silahlı saldırıya karşı anlık ve zorunlu meşru müdafaa” (Caroline test) gerekçesi olmadan yapılmış yasadışı bir kuvvet kullanımı ve saldırı (aggression) eylemidir.

Uluslararası Hukukun Geleceğine Etkileri:

Diplomasinin ve Müzakere Masalarının Sonu: Diplomasinin askeri bir aldatmaca (tuzak) olarak kullanılması, gelecekteki çatışma çözümlerini neredeyse imkansız hale getirecektir. Zira hiçbir devlet, bir müzakere davetini liderlerine yönelik bir suikast hazırlığı olarak gördüğü sürece masaya oturmayacaktır.

“Güçlünün Haklı Olduğu” (Might Makes Right) Bir Düzene Geçiş: Bu eylem, egemenlik eşitliği ve dış müdahale yasağı prensiplerinin yerini kaba kuvvetin ve gücün aldığı yeni bir dönemi işaret etmektedir. Hukukun sadece zayıfları bağladığı, büyük güçlerin ise her türlü hukuki ve ahlaki kuraldan muaf olduğu “Epstein kanunları” olarak da nitelendirilen bir “orman kanunu” dönemi kurumsallaşmaktadır.

Lider Suikastlerinin “Devlet Politikası” Olarak Normalleşmesi: Geçmişte gizli yürütülen ve ortaya çıktığında diplomatik inkarla savuşturulan devlet destekli suikastler, artık açıkça övünülen ve açık bir devlet politikası (statecraft) aracı haline gelerek normalleşmektedir.

Küresel Düzensizlik ve Emsal Teşkili: Uluslararası hukukun pervasızca ihlali, Rusya veya Çin gibi diğer güçlerin de kendi bölgesel uyuşmazlıklarında (örneğin Ukrayna veya Tayvan’da) benzer önleyici saldırılar veya suikastler yapmalarına emsal teşkil edebilecek tehlikeli bir kapıyı (Pandora’nın Kutusu) ardına kadar açmıştır. Uluslararası hukukun zayıflaması, çatışmaları önlemek için kurulan güvenlik mimarisini söylemden ibaret, içi boş bir kabuğa dönüştürmektedir.

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4). maddesi, herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanılmasını veya güç kullanma tehdidinde bulunulmasını kesin olarak yasakladığı için bu eylemler bağlamında son derece kritiktir.

Bu maddenin söz konusu suikastlar ve askeri operasyonlar özelindeki kritik rolü şu temel noktalara dayanmaktadır:

Uluslararası Düzenin Temel Taşı Olması: 2(4). madde, hukukun üstünlüğünü terörden ayıran uluslararası yasal düzenin en temel kuralı olarak kabul edilir. Özellikle küçük devletleri daha güçlü komşularının veya küresel güçlerin saldırılarından koruyan ve sivilleri savaşın yıkımından sakınan en önemli hukuki kalkandır.

İstisnaların Geçersizliği: Bu kesin kuralın uluslararası hukukta sadece iki dar istisnası vardır: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Bölüm VII kapsamındaki yetkilendirmesi ve Madde 51 uyarınca silahlı bir saldırıya karşı anlık meşru müdafaa hakkı. Hem Venezuela’da Maduro’nun kaçırılması hem de İran’daki Hamaney suikastı operasyonlarında bu iki istisna da geçerli değildir; zira ortada ABD’ye yönelik bir silahlı saldırı ya da bu müdahalelere izin veren bir BM Güvenlik Konseyi onayı bulunmamaktadır.

Açık Bir Saldırı Suçu (Crime of Aggression) Teşkil Etmesi: Kışkırtma olmaksızın, doğrudan başka bir devletin egemen topraklarında güç kullanılması, devletlerarası sistemdeki en yüksek antlaşma yükümlülüğünün çiğnenmesi anlamına gelir. Bu açık ihlal, eylemleri gerçekleştiren siyasi ve askeri liderler açısından uluslararası saldırı suçu teşkil edebilecek düzeyde ağır bir suçtur.

Sonuç olarak 2(4). madde, gerçekleştirilen güç kullanımının meşru bir kılıfının (örneğin ABD’nin iddia ettiği kanun yaptırımı veya önleyici müdahale gibi bahanelerin) olmadığını kanıtlayan ve bu müdahaleleri doğrudan yasadışı birer saldırganlık eylemi olarak tanımlayan ana hukuki metindir.

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi bu suikastları ve askeri müdahaleleri haklı çıkarmaz.

Madde 51’in Kapsamı ve Sınırları BM Şartı’nın 51. maddesi, devletlere bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkını yalnızca bir BM üyesi devlete karşı “silahlı bir saldırı” (armed attack) gerçekleşmesi durumunda tanır. Ayrıca bu hakkın kullanımı, gereklilik ve orantılılık (necessity and proportionality) ilkelerine tabi olup, alınan önlemlerin BM Güvenlik Konseyi’ne derhal bildirilmesini şart koşar. Uluslararası Adalet Divanı’nın (ICJ) 1986 tarihli Nikaragua v. ABD davasındaki kararı, gerçek güvenlik endişelerinin dahi bu katı prosedürel gereklilikleri esnetemeyeceğini açıkça hükme bağlamıştır.

Venezuela (Maduro ve Noriega) Örneğinde Uyuşturucu Kaçakçılığı İddiası ABD yönetimi, Venezuela’ya ve geçmişte Panama’ya yönelik müdahalelerini 51. maddeye dayandırmaya çalışmış, bu liderlerin uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetlerini ABD’ye yönelik bir “saldırganlık” veya “silahlı saldırı” olarak nitelendirerek kavramın içini boşaltmıştır. Ancak uluslararası hukuka göre:

Venezuela, ABD’ye karşı hiçbir zaman bir silahlı saldırıda bulunmamıştır.

Uyuşturucu kaçakçılığı ne kadar ciddi olursa olsun bir suç faaliyetidir; uluslararası hukukta meşru müdafaa hakkını tetikleyecek bir güç kullanımı, düşmanlık veya silahlı saldırı olarak kabul edilemez.

Bu nedenle operasyonlar, meşru müdafaanın temelini oluşturan zorunluluk, orantılılık ve aciliyet ilkelerinden yoksun kalmıştır.

İran (Hamaney) Suikastı ve Önleyici Saldırılar İran’da üst düzey liderliğin hedef alındığı suikastlar ve askeri operasyonlar da aynı şekilde 51. madde kapsamına girmez. Meşru müdafaa yalnızca devam eden veya anlık olarak gerçekleşmek üzere olan bir silahlı saldırıya karşı kullanılabilir. BM Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesi veya inandırıcı bir silahlı saldırı tehdidi olmadan yürütülen bu tarz önleyici (pre-emptive) saldırı kampanyaları, Şart kapsamında yasal güç kullanımı sınırlarının dışındadır.

Uzmanlar, ABD’nin bir yandan saldırgan askeri hamleleri kısıtlayan kuralları reddederken, diğer yandan ABD’ye tehdit oluşturmayan sivillerin bile kasten hedef alındığı operasyonları 51. madde arkasına sığınarak meşrulaştırmaya çalışmasını, uluslararası hukukun cinayetler için bir “sis perdesi” (smokescreen) olarak kullanılması şeklinde eleştirmektedir.

Sonuç olarak, her iki vakada da başvurulan güç kullanımı meşru müdafaa değil; egemen bir devlete yönelik saldırganlık (aggression) suçu teşkil eden yasadışı müdahaleler olarak değerlendirilmektedir.

İran’da eğitim kurumlarının vurulması ve özellikle Minab (veya Mubin) kentinde 148-150 civarında kız öğrencinin hayatını kaybettiği ilkokul bombardımanı, uluslararası hukuk kapsamında son derece ağır ihlaller içermektedir.

Özellikle ilkokula yapılan bu saldırı ve sivil kayıplar, uluslararası hukuk bağlamında şu anlamlara gelmektedir:

1. Cenevre Sözleşmeleri ve Sivillerin Korunması İhlali Mubin’deki okul bombardımanı, Cenevre Sözleşmeleri’ne Ek 1. Protokol’ün 51(2). maddesini doğrudan ihlal etmektedir. Bu madde, sivil nüfusa veya sivil bireylere yönelik saldırıları kesin bir dille yasaklar. Aynı zamanda, sivil can kayıplarını ve zararı önlemek için mümkün olan tüm tedbirlerin alınmasını şart koşan 57. madde de bu saldırıyla tamamen çiğnenmiştir. Bu ilkeler yalnızca tavsiye niteliğinde değil, çatışmanın tüm taraflarını bağlayan yasal zorunluluklardır.

2. Ayrım İlkesinin (Principle of Distinction) İhlali ve Savaş Suçu Uluslararası İnsancıl Hukuk’un (IHL) en temel kuralı olan “ayrım ilkesinin”, okullar, hastaneler ve evler gibi sivil hedeflerin vurulması suretiyle ihlal edilmesi ciddi bir Uluslararası İnsancıl Hukuk ihlalidir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) kuran Roma Statüsü’nün 8(2)(b)(i) maddesi uyarınca, sivillerin kasten hedef alınması açıkça bir savaş suçu (war crime) teşkil etmektedir. İran hükümeti de BM nezdinde bu “kasıtlı” okul saldırısını bir savaş suçu olarak nitelendirerek şiddetle kınamıştır.

3. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Resen Soruşturma Yetkisi Uluslararası hukukun işleyişi açısından Mubin’deki bu okul katliamı, Roma Statüsü’nün 15. maddesini harekete geçirecek niteliktedir. Bu madde uyarınca UCM Savcısı, herhangi bir devletin resmi başvurusu (state referral) olmaksızın, kendi inisiyatifiyle (proprio motu) bu savaş suçuna yönelik bir ön inceleme başlatma yetkisine sahiptir. Hukukçular, öldürülen kız öğrencilerin uluslararası hukukun koruması dışında olmadığını ve bu eylemsizliğin kurumsal bir kapasite eksikliğinden ziyade siyasi irade eksikliğinden kaynaklandığını vurgulamaktadır. Bu irade eksikliğinde UCM yargıçları üzerinde kurulan siyasi baskının etkisi olmuş olmalıdır.

4. Sivillere ve eğitim kurumlarına yönelik bu tür yıkıcı saldırılar, müdahaleyi gerçekleştiren devletlerin uluslararası itibarını daha da zedelemekte ve küresel normların altını oymaktadır. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri, İran’daki bu okul bombardımanının “derin bir dehşet (visceral horror)” uyandırdığını belirterek, eğitim kurumlarını ve çocukları hedef alan saldırıların derhal sonlandırılması çağrısında bulunmuştur. Ancak bu çağrıdan sonra da sivillere saldırı ve bir üniversitenin öğrenci ve hocaları ile birlikte yaklaşık 200 kişini öldürülmesi, bu tür çağrıların etkisiz kaldığını göstermektedir.

“Epstein kanunları” (Epstein’s law) ifadesi, geleneksel uluslararası hukukun ve kurallara dayalı dünya düzeninin çökerek yerini kaba kuvvete dayalı bir küresel düzensizliğe bırakmasını sembolize eden bir metafordur.

Uluslararası Hukuk ve Politika Çalışmaları Merkezi (CIPS) tarafından yapılan bir analize göre bu kavram, uluslararası sistemde şu özelliklerin meşrulaştığı yeni bir dönemi tanımlamak için kullanılmaktadır:

Paranın gücü,

Şiddet kullanımında hiçbir ahlaki veya hukuki sınırın bulunmaması,

Cezasızlık (impunity),

Hilekârlık (perfidy).

Bu ifade, devletler arası ilişkilerin temelinin artık uluslararası hukuk kuralları ve anlaşmalar değil, askeri saldırıların gücü olduğu bir düzene geçişi işaret eder. Özellikle ABD’nin İran’a yönelik uluslararası hukuku (anlaşmalar ve teamül hukuku) pervasızca ihlal eden son askeri müdahaleleri bağlamında ortaya atılan bu kavram, güçlü devletlerin hiçbir bedel ödemeden kural tanımaz bir şekilde hareket edebildiği bir “orman kanunu” çağını eleştirmek amacıyla kullanılmaktadır.

İran’ın Eylemeleri Savunma Hakkı Kapsamında mıdır?

İran, bu saldırıları ve boğazı kapatma eylemini ABD ile İsrail’in kendi topraklarına, nükleer tesislerine ve liderlerine (Hamaney’in öldürülmesi vb.) düzenlediği saldırılara karşı bir misilleme, maliyet yaratma ve caydırıcılık stratejisi olarak kullansa da hukuki açıdan bu gerekçeler, tarafsız ülkelerin ticari gemilerinin hedef alınmasını, uluslararası seyrüseferin engellenmesini veya savaşa doğrudan dahil olmayan komşu ülkelerin sivil/enerji altyapılarının vurulmasını meşru kılmaz. Uzmanlar, hem ABD ve İsrail’in saldırılarının hem de İran’ın buna yanıt olarak sivilleri, sivil altyapıları ve uluslararası ticareti hedef almasının Birleşmiş Milletler Şartı ve Cenevre Sözleşmeleri kapsamında ayrı ayrı ihlaller doğurduğunu vurgulamaktadır.

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, mayınlaması ve kargo gemilerine saldırması, uluslararası hukuk açısından meşru değildir ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) açık bir ihlalidir. UNCLOS’un III. Bölümü’ne göre Hürmüz Boğazı “transit geçiş” (transit passage) rejimine tabidir ve 44. Madde, boğaza kıyısı olan devletlerin uluslararası deniz taşımacılığına açık olan bu geçişi askıya almasını veya engellemesini kesin olarak yasaklamaktadır.

İran’ın Devrim Muhafızları (IRGC) aracılığıyla kargo gemilerine saldırması, boğazın yaklaşımlarını mayınlaması ve geçişlerden ücret talep eden jeopolitik bir tarama sistemi kurması uluslararası hukuk yükümlülüklerinin açık bir ihlali olarak tanımlanmaktadır. Üstelik uluslararası boğazlardan serbest geçiş kuralı, sadece belirli devletlere değil tüm uluslararası topluma karşı sorumluluk doğuran “erga omnes” (herkese karşı ileri sürülebilir) bir yükümlülüktür ve bu nedenle dünyanın tüm denizci ekonomileri tarafından savunulma hakkına sahiptir. İran’ın bu meşru müdafa hakkı mahfuz olmakla birlikte, bu hakkın uluslararası hukuka aykırı olarak kullanılması, uluslararası hukuka dayalı savunma yapmayı zorlaştırmaktadır.

Bunun yanı sıra, İran’ın savaş bağlamında Körfez Arap ülkelerine (örneğin Suudi Arabistan, Bahreyn ve Kuveyt) ve bu ülkelerin enerji altyapılarına yönelik düzenlediği saldırılar da uluslararası hukuka aykırıdır. Örneğin, Kuveyt Uluslararası Havalimanı’ndaki bir yakıt tankının insansız hava araçlarıyla vurulması gibi eylemler meşru birer askeri hamle olarak görülmemektedir. Bununlar birlikte Suud Arabistan dahil, diğer körfez ülkelerinin ülke sınırları içerisinden İran’a karşı saldırıya izin vermeleri de uluslararası hukuka aykırıdır.

Başka Bir Devletin Güç Kullanımına İştirak Yasağı Uluslararası hukukta güç kullanma yasağı normu (BM Şartı Madde 2/4) geniş bir şekilde yorumlanmaktadır. Bu norm yalnızca bir devletin diğerine doğrudan güç kullanmasını yasaklamakla kalmaz, aynı zamanda bir devletin, başka bir devletin güç kullanımına katılımını veya iştirak etmesini de yasaklar.

Yasadışı Duruma Yardım ve Destek Sağlamama Yükümlülüğü Devletlerin Uluslararası Hukuka Aykırı Eylemlerinden Doğan Sorumluluğu kuralları (ILC, 2001) uyarınca, tüm devletler, uluslararası hukukun emredici normlarının (jus cogens) ciddi bir şekilde ihlal edilmesiyle yaratılan yasadışı bir durumu tanımama ve bu durumun sürdürülmesine hiçbir şekilde yardım veya destek sağlamama (aid or assist) yükümlülüğü altındadır. ABD’nin İran’a yönelik önleyici saldırıları ve suikast eylemleri uluslararası hukukun, BM Şartı’nın ve egemenlik haklarının açık bir ihlali (saldırı/aggression suçu) olarak nitelendirildiği için, bu saldırılara toprak veya üs izni vermek, uluslararası hukuka aykırı eyleme yasadışı yollarla destek olmak anlamına gelmektedir.

“Suç Ortağı” (Complicit) Olmaktan Kaçınma Sorumluluğu Birleşmiş Milletler bağımsız uzmanları, devletlerin ve uluslararası toplumun; egemenlik, içişlerine karışmama ve kendi kaderini tayin ilkelerini ihlal eden müdahaleci stratejilere “suç ortağı” (complicit) olmaktan kaçınma konusunda temel bir sorumluluk taşıdığını özellikle vurgulamaktadır.

Sonuç olarak; uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde ABD’nin yasadışı kabul edilen saldırılarına herhangi bir Körfez ülkesinin kendi topraklarından izin vermesi veya lojistik altyapı sağlaması, haksız fiile “yardım etme” ve “suç ortağı olma” yükümlülüklerinin ihlali sayılacağından hukuka uygun değildir. Bu sorumluluk karşılıklıdır ve İran siyaseti ve vekil güçleri ile ilişkisi için de geçerlidir.

İSRAİL’İN GÜVENLİK TEZİNE DAYALI TOPRAK GENİŞLEMESİ

İsrail’in güvenlik gerekçesiyle sınırlarını genişletme ve komşu devletlerin topraklarını kontrol altına alma politikası, uluslararası hukuk bağlamında savunulamaz ve temel hukuk normlarının açık bir ihlali olarak kabul edilmektedir.

Lübnan’ın İşgali ve Yeni Sınır İddiaları İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, İsrail’in kuzeyindeki vatandaşların güvenliği tam olarak sağlanana kadar Güney Lübnan’daki Litani Nehri’nin güneyinin kontrolünü ellerinde tutacaklarını ve yüz binlerce bölge sakininin evlerine dönmesine izin vermeyeceklerini açıklamıştır. İsrail Maliye Bakanı da Litani Nehri’nin İsrail’in Lübnan ile olan “yeni sınırı” olması gerektiğini öne sürmüş ve Başbakan Binyamin Netanyahu Güney Lübnan’daki İsrail kontrol alanını genişletme planlarını duyurmuştur.

Kuvvet Yoluyla Toprak Kazanımı Yasağı (Non-Acquisition of Title) Uluslararası hukukun en temel ve tartışılmaz prensiplerinden biri, bir devletin başka bir devletin topraklarını güç kullanarak sınırlarına katmasının (ilhak etmesinin) yasak olmasıdır. Kaynaklar, İsrail’in Golan Tepeleri’ni ilhakının ABD tarafından tanınması gibi adımların bu kuralı yıktığını ve sınırların güvenlik ya da başka bahanelerle yeniden çizilmesinin hukuki bir zemine değil, “19. yüzyılın kaba emperyalizmine” dönüşe işaret ettiğini vurgulamaktadır.

Askeri İşgal ve Saldırı Suçu (Crime of Aggression) Bir devletin topraklarının güvenlik gerekçesi dahi olsa başka bir devlet tarafından işgal edilmesi veya ilhak edilmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) kuran Roma Statüsü’nün 8. maddesi kapsamında doğrudan bir saldırı suçu (crime of aggression) teşkil etmektedir. Uluslararası hukukta egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı prensibi esastır.

BM Şartı Madde 2(4) ve Toprak Bütünlüğü Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4). maddesi, her ne gerekçeyle olursa olsun başka bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanılmasını veya güç kullanma tehdidinde bulunulmasını kesin olarak yasaklamaktadır. Hiçbir güvenlik kaygısı, komşu bir ülkenin topraklarının kalıcı olarak işgal edilmesini veya sınırların tek taraflı olarak genişletilmesini hukuken meşrulaştıramaz.

Sonuç olarak; uluslararası hukuka göre devletlerin güvenlik endişelerini gidermek için başvurabilecekleri meşru müdafaa hakkı (BM Şartı Madde 51), onlara başka bir devletin toprağını ele geçirme veya sınırlarını genişletme hakkı vermez. İsrail’in “güvenlik kuşağı” veya “yeni sınır” söylemleriyle yürüttüğü genişleme politikası, mevcut uluslararası kurallara dayalı düzeni yıkan yasadışı birer askeri işgal eylemi olarak değerlendirilmektedir.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ:

Bugünkü krizler, uluslararası hukukun güçsüzlüğünü değil, uygulanmamasını gösteriyor. Daha insancıl bir küresel düzen için aşağıdaki adımlar atılabilir:

1. UCM’nin Yetkisinin Güçlendirilmesi, yargıç bağımsızlığı ve kararlarından dolayı siyasal baskılara karşı koruyucu tedbirlerin alınması

*   Büyük güçlerin baskısından bağımsız bir finansman modeli

*   Devlet başkanı dokunulmazlığına karşı evrensel uygulama

*   Soruşturma başlatma mekanizmasının hızlandırılması

2. BM Güvenlik Konseyi’nin Reformu

*   Daimi üyelerin veto yetkisine sınırlama

*   Sivillere yönelik ağır ihlallerde otomatik müdahale mekanizması

*   Bölgesel örgütlere daha güçlü rol

*   Uluslararası etkisi olan krizlerin ikili müzakereler ile değil BM çatısı altında genel müzakere yöntemi ile çözülmesi, gerekirse hukuki ihtilaflar konusunda hukuki tavsiye alınması, güç kullanımının kaçınılmaz hale gelmesi durumunda bunun BM çatısı altında deklere edilerek güç mücadelesinin savaş hukukuna uygun olarak yürütülmesinin sağlanması.

3. Sınır Ötesi Operasyonlarda Uluslararası Denetim

*   Ker–Frisbie gibi teamüllerin uluslararası hukukla uyumlu hale getirilmesi,

*   Adam kaçırma niteliğindeki operasyonların yasaklanması,

*   Yargı yetkisi tartışmalarına net kriterler ve uluslararası bağımsız mahkeme sürecinin güvence altına alınması.

4. Silahlı Çatışmalarda Siviller İçin Mutlak Koruma

*   Okulların “saldırılamaz alan” ilan edilmesi (Safe Schools Declaration benzeri),

*   Sivil kayıplarda otomatik soruşturma,

*   Çocuklara yönelik saldırılarda cezasızlığa sıfır tolerans.

5. Diplomasi ve Müzakere Güvencesi

* Müzakere sürecinde suikast ve saldırılar savaş suçu olarak sayılmalı,

* Perfidy (hilekârlık) yasağı güçlendirilmeli, müzakere sürecinin sona erdiği deklere edilmeden, güç kullanımı yasaklanmalı,

* Tarafların güvenini yok eden eylemlere otomatik yaptırımlar sağlanmalıdır.

Sonuç

Maduro, Noriega, İran ve Minab örnekleri bize şunu gösteriyor:

Uluslararası hukuk, yazılı metinlerde değil; devletlerin uygulama iradesinde yaşar veya ölür. Bugün dünyada gördüğümüz krizler, hukukun yetersizliğini değil, kendini hukukun üstünde gören siyasetçilerinin hukuku yok sayma isteğini göstermektedir. Bu sorun hukukun bilincinin, tekrar siyasetin kontrolsüz ve hukuk dışı güç kullanımını engelleyebilecek düzeye ulaşması ile mümkün olacaktır. Bunu için de sadece hukuk değil; aynı zamanda hukuk etiğinin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde kabulünün sağlanması gerekmektedir.

Din ve Siyasetin Gayri Meşru Evliliği ile Modern Dünya Üzerindeki Etkileri

Din ve Siyasetin Gayri Meşru Evliliği ile Modern Dünya Üzerindeki Etkileri

Bir zamanlar toplumsal vicdanın sarsılmaz ortak sesi olan din, bugün siyasetin dar koridorlarında siyasetin bataklığına saplanmış durumda. Güç eksenli gösteriş ve yıldırma siyasetinde din artık büyük ölçüde ahlakı değil bizatihi ahlaka karşı kullanılan bir güç halini almıştır. Siyaset ve dinin evliliği sonrası din artık bir ahlak pusulası değil, bir sadakat testi; aşkın bir hakikat arayışı değil, dünyevi bir kimlik zırhı olarak işlev görmeye başlamıştır. Siyaset felsefesi ve din sosyolojisi penceresinden bakıldığında bu durum, inancın özünü boşaltan ve toplumu kutuplaştıran teolojik bir krizdir. Peki, kutsal olanın iktidar hırsıyla bu tehlikeli birlikteliği bize ne anlatıyor? İşte modern tarihin tozlu sayfalarından ve güncel trajedilerinden süzülen sarsıcı bazı dersler.

1. Seküler Geri Tepme: Din Kendi Kalesi Tarafından Kuşatılıyor

Siyaset felsefesinde dinin partizan bir bayrağa dönüşmesinin en ağır bedelini, paradoksal olarak dinin kendisi ödüyor. David Campbell’ın araştırmaları, modern dünyada yükselen “inançsızlığın” temelinde teolojik bir şüphe değil, siyasi bir tiksinti yattığını kanıtlıyor. Özellikle genç kuşaklar, dini siyasetin bir uzantısı, partizan bir aygıt olarak gördükleri için inançtan uzaklaşıyor. Din, siyasi bir kaleye dönüştüğünde, o kalenin dışındakiler için artık bir sığınak olma özelliğini yitiriyor.

Campbell’ın sunduğu veriler, dindar seçmenlerin ahlaki ilkelerinin siyasi figürlere göre nasıl “esnediğini” dehşet verici bir netlikle ortaya koyuyor: “2011 yılında beyaz Evanjeliklerin %60’ı, bir politikacının özel hayatındaki ahlaksızlığın onun kamu görevini yerine getirmesini engelleyeceğine inanıyordu. Ancak 2016’da, özellikle Donald Trump’ın adaylığıyla birlikte bu oran %20’ye düştü. Siyaset, inancın binlerce yıllık ahlaki omurgasını sadece beş yıl içinde köklü bir değişime uğratarak ahlak ve din arasındaki ilişkiyi zayıflatmıştır.

2. Euthyphro Dilemması ve Otonominin Ölümü

Siyasi liderlerin “Tanrı adına” hareket ettikleri iddiası, bizi felsefenin en eski uçurumuna, Euthyphro Dilemması’na yani bir şey Tanrı emrettiği için mi iyidir, yoksa iyi olduğu için mi Tanrı onu emreder?

Eğer modern siyasette “İlahi Komut Teorisi” (Divine Command Theory) üzerinden bir meşruiyet devşiriliyorsa, burada ahlakın rasyonel zemini çöker. Bir eylem sadece “yukarıdan” emredildiği için doğru kabul edildiği ve bu yetkinin mutlak bir kişide (monark) temsil edildiği kabul edilirse, insan otonomisi, özgürlüğü, iyiyi ve doğruyu keşfedebilme yetisi ve bundan kaynaklı sorumluluğu açıklanamaz hale gelir. Bir başka ifade ile insanın insana köleliği ve aklın özgür doğasının sorgulanması gündeme gelir.  Eric Voegelin’in uyardığı gibi, bu durum “Eschaton’un içkinleştirilmesi” (Immanentization of the Eschaton) yani cenneti siyasi bir zorbalıkla yeryüzüne indirme çabası ortaya çıkar. Bu süreçte ahlak keyfi hale gelir; liderin “Tanrı’nın arzusu” olarak sunduğu her karar, sorgulanamaz bir kutsallık zırhına bürünür. Sonuç; vicdanın sesini, egemenin emrine kurban eden kör bir itaattir.

3. Topuklu Ayakkabı Çekiç Değildir: Fonksiyonelleştirme Hatası

Hannah Arendt, siyaset ve teoloji arasında kurulan “sistematik analojilere” karşı çıkarken aslında modern diktatörlüklerin teolojik hilesini ifşa ediyordu. Carl Schmitt gibi kuramcılar, egemenin yasayı askıya alma yetkisini (istisna hali) Tanrı’nın mucizesiyle kıyaslayarak siyasi lideri “tözsel bir özdeşlik” (substantial identity) içinde Tanrısal bir konuma yerleştirirler. Arendt bu tehlikeli benzetmeyi “fonksiyonelleştirme” hatası olarak tanımlar: “Bir kadın, ayakkabısının topuğuyla duvara çivi çakabilir; o an için topuk bir çekiç işlevi görmüştür. Ancak bu, topuklu ayakkabıyı bir çekiç yapmaz.”

Aynı şekilde, bir liderin olağanüstü kararlar alması onu Tanrı yapmaz. Arendt’in vurguladığı bu “benzeşmezlik” (disanalogy), özgürlüğün temelidir. İnsanların Tanrı olmadığı ve yanılabilir olduğu gerçeği, çoğulculuğun (plurality) ve her doğan çocuğun dünyaya getirdiği “yeniden başlama mucizesinin” (natality/doğumsallık) tek güvencesidir.

4. Devlet Etiği ve Teolojik İntihar: Gazze Örneği

Bir devlet, askeri operasyonlarını binlerce yıllık bir din geleneğiyle meşrulaştırmaya çalıştığında, aslında o geleneğin “teolojik intiharına” imza atar. Komesaroff ve Kenner’ın (PubMed) analizi, İsrail’in Gazze’deki stratejik tercihlerinin (hastanelerin yıkımı, toplu aç bırakma, sivil ölümleri) binlerce yıllık Yahudi etik külliyatıyla neden “açıkça ve doğrudan çeliştiğini” listeler. İsrail’de siyasi liderler, güvenlik politikalarını ve askeri operasyonları meşrulaştırmak için dini retoriği sıkça kullanmaktadır. Başbakan Netanyahu’nun Gazze operasyonları sırasında düşmanlarını Tevrat’taki “Amalek” metaforuyla tanımlaması, siyasi ve bölgesel bir çatışmayı varoluşsal bir hayatta kalma savaşına dönüştürmüştür. Amalek, dini metinlerde tamamen yok edilmesi emredilen bir düşmanı temsil ettiği için, bu atıf sınırsız şiddetin dini bir zorunluluk olarak algılanmasına zemin hazırlamaktadır. Hatta hukuken soykırımı meşrulaştıran bir suçtur.

Talmud ve İncil metinlerindeki ötekine ve hayata duyulan saygı, devlet politikası adına askıya alındığında din, evrensel bir ahlaki otorite olmaktan çıkıp bir şiddet kalkanına dönüşür. Din, devletin şiddet aygıtını onaylayan seküler bir aynaya dönüştüğünde, kendi özgün sesini yitirir ve temsil ettiğini iddia ettiği o muazzam geleneksel mirası tüketir.

5. Özgürlük Bir Mucizedir: “İnsan Yapımı” Başlangıçlar

Din ve siyaset arasındaki gerçek yol ayrımı mucize kavramında gizlidir. Schmitt için mucize, yukarıdan aşağıya inen, yasayı askıya alan ve egemenin mutlak gücünü pekiştiren bir istisna halidir. Bu, Gnostik bir isyanla gerçekliği bükme çabasıdır.

Arendt ise mucizeyi seküler bir zeminde yeniden tanımlar: Mucize, tarihin determinizmini ve doğanın döngüsünü kıran insan eylemidir (initio). Bu mucize: Schmitt’te: Yasayı bozan egemenin keyfiyetidir. Arendt’te: Her yeni doğumla (natality) gelen yeni bir başlangıç yapma potansiyelidir. Gerçek mucize, mutlak bir gücün buyruğu değil, insanların bir araya gelerek özgürce kurdukları yeni dünyadır. Bu yeni Dünya insanın fıtratında yer alan ilahi sesin makamı olan ortak vicdan ve mekasitu’i-şeri bağlamında zikredilen evrenin düzenini korumayı amaçlayan ilahi dinerin ortak evrensel değerleridir. Bu bağlamda yasanın askıya alınması esas itibari ile mücizenin doğasından değil üst değerin yani daha üstün bir ahlaki menfaatin koruması için istisna durumudur. Bu istisnai durum ilahi iradeye has bir durumdur. Hukuk sistemlerinde siyasetçi veya yargıcın yasayı ihlal ederek hareket etmesi hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz. Siyasetçinin veya yargıcın hukuk ilkesinden sapması insanın insanlık üzerinde haksız bir otorite ve hakimiyet kurmasına neden olur. İnsan ilahi adaleti taklit ederken, insan hakları ve evrensel düzenin korunması sorumluluğu ile hareket etmek zorundadır. Aksi takdirde belirttiğim gibi hukukun egemen olmadığı ortamda kontrolsüz ve gerekçesiz hareket alanı doğar, bu da insanlık için mekanikleşme, vicdanı sesinin ölmesine, bir başka ifade ile insan ile Allah arasındaki manevi ilişkinin kopmasına yol açar. İnsan ile Allah arasındaki vicdani bağ koptuğunda insanın manevi değerinin kaybolması, kısacası mekanikleşmesine sebep olur. Bu durun insanın vicdan rahatlığının ortadan kalkarak iç huzurunun da kaybolmasına yolaçmıştır.

Sonuç: Vicdanın Sesini Geri Kazanmak

Dinin siyaset karşısındaki gerçek kıymeti, iktidarla ortaklık kurma arayışında değil; tam tersine, iktidara dışarıdan, bağımsız bir ufuktan seslenebilme kudretinde yatar. Bu ses, tarih boyunca toplumların vicdanını uyaran, yönetenleri sınırlayan ve insanı kendi hakikatiyle yüzleştiren o sarsıcı ‘uyarıcı/peygambervari’ (prophetic) sestir. Din adamları, bu eleştirel mesafesini kaybedip siyasetin sofrasında bir yer edinme kaygısına düştüğünde, din artık çölden yükselen ilahi hakikatin yankısı olmaktan çıkar; siyasal çıkarları meşrulaştırmak için kullanılan, partizan bir büro söylemine dönüşür. Bu durum da din olarak değil; ancak din istismarı olarak nitelenebilir.

Bugün karşımızda duran en temel ve sarsıcı soru şudur: Eğer din, siyasetin aracına dönüşürse; toplumun vicdanı olma, zulme karşı ses yükseltme ve güç sahiplerini sınırlandırma görevini kim üstlenecektir? Hukuk da ahlaktan ve insan hakları temelli yorumdan koparak siyasal bir kontrol aracına dönerse bu durumda hukuka olan inanç ve saygı ortadan kalkacaktır. Hukuka inanç ve saygı ortadan kalkar ve hukuk zalim siyasetçilerin halka boyun eğdirmek için kullandıkları bir araca dönüşürse ihkak-ı hak durumu zorunlu bir hal gibi görülmeye başlayacak ve bu da insanlığın acı tecrübeler ile sistemleştirdiği hukuk devleti ve hukuk dünyası anlayışının çökmesine neden olacaktır.

Bu soru, aynı zamanda bizim birbirimizle kurduğumuz toplumsal ilişkinin niteliğini de belirler: İlişkilerimizi çıplak güç mücadelelerinin sert zeminine mi teslim edeceğiz, yoksa vicdanın sesini esas alan bir duyarlılığa mı dayandıracağız?

Din özerkliğini ve eleştirel ufkunu koruduğu sürece bir toplumun moral pusulası olabilir; fakat siyasetin gölgesine girdiği anda, en derin işlevini—hakikati hatırlatma ve insana kendisini yeniden düşünme imkânı sunma işlevini—kaybeder. Aynı şekilde hukuk da insan hakları merkezli ahlaki zeminden koparsa aynı şekilde siyaseti dengeleyecek mekanizmalar devre dışı kalarak vahşet ortamına yeniden dönülmesine yol açacaktır.

The greatest WordPress.com site in all the land!