Etiket arşivi: din

Din ve Siyasetin Gayri Meşru Evliliği ile Modern Dünya Üzerindeki Etkileri

Din ve Siyasetin Gayri Meşru Evliliği ile Modern Dünya Üzerindeki Etkileri

Bir zamanlar toplumsal vicdanın sarsılmaz ortak sesi olan din, bugün siyasetin dar koridorlarında siyasetin bataklığına saplanmış durumda. Güç eksenli gösteriş ve yıldırma siyasetinde din artık büyük ölçüde ahlakı değil bizatihi ahlaka karşı kullanılan bir güç halini almıştır. Siyaset ve dinin evliliği sonrası din artık bir ahlak pusulası değil, bir sadakat testi; aşkın bir hakikat arayışı değil, dünyevi bir kimlik zırhı olarak işlev görmeye başlamıştır. Siyaset felsefesi ve din sosyolojisi penceresinden bakıldığında bu durum, inancın özünü boşaltan ve toplumu kutuplaştıran teolojik bir krizdir. Peki, kutsal olanın iktidar hırsıyla bu tehlikeli birlikteliği bize ne anlatıyor? İşte modern tarihin tozlu sayfalarından ve güncel trajedilerinden süzülen sarsıcı bazı dersler.

1. Seküler Geri Tepme: Din Kendi Kalesi Tarafından Kuşatılıyor

Siyaset felsefesinde dinin partizan bir bayrağa dönüşmesinin en ağır bedelini, paradoksal olarak dinin kendisi ödüyor. David Campbell’ın araştırmaları, modern dünyada yükselen “inançsızlığın” temelinde teolojik bir şüphe değil, siyasi bir tiksinti yattığını kanıtlıyor. Özellikle genç kuşaklar, dini siyasetin bir uzantısı, partizan bir aygıt olarak gördükleri için inançtan uzaklaşıyor. Din, siyasi bir kaleye dönüştüğünde, o kalenin dışındakiler için artık bir sığınak olma özelliğini yitiriyor.

Campbell’ın sunduğu veriler, dindar seçmenlerin ahlaki ilkelerinin siyasi figürlere göre nasıl “esnediğini” dehşet verici bir netlikle ortaya koyuyor: “2011 yılında beyaz Evanjeliklerin %60’ı, bir politikacının özel hayatındaki ahlaksızlığın onun kamu görevini yerine getirmesini engelleyeceğine inanıyordu. Ancak 2016’da, özellikle Donald Trump’ın adaylığıyla birlikte bu oran %20’ye düştü. Siyaset, inancın binlerce yıllık ahlaki omurgasını sadece beş yıl içinde köklü bir değişime uğratarak ahlak ve din arasındaki ilişkiyi zayıflatmıştır.

2. Euthyphro Dilemması ve Otonominin Ölümü

Siyasi liderlerin “Tanrı adına” hareket ettikleri iddiası, bizi felsefenin en eski uçurumuna, Euthyphro Dilemması’na yani bir şey Tanrı emrettiği için mi iyidir, yoksa iyi olduğu için mi Tanrı onu emreder?

Eğer modern siyasette “İlahi Komut Teorisi” (Divine Command Theory) üzerinden bir meşruiyet devşiriliyorsa, burada ahlakın rasyonel zemini çöker. Bir eylem sadece “yukarıdan” emredildiği için doğru kabul edildiği ve bu yetkinin mutlak bir kişide (monark) temsil edildiği kabul edilirse, insan otonomisi, özgürlüğü, iyiyi ve doğruyu keşfedebilme yetisi ve bundan kaynaklı sorumluluğu açıklanamaz hale gelir. Bir başka ifade ile insanın insana köleliği ve aklın özgür doğasının sorgulanması gündeme gelir.  Eric Voegelin’in uyardığı gibi, bu durum “Eschaton’un içkinleştirilmesi” (Immanentization of the Eschaton) yani cenneti siyasi bir zorbalıkla yeryüzüne indirme çabası ortaya çıkar. Bu süreçte ahlak keyfi hale gelir; liderin “Tanrı’nın arzusu” olarak sunduğu her karar, sorgulanamaz bir kutsallık zırhına bürünür. Sonuç; vicdanın sesini, egemenin emrine kurban eden kör bir itaattir.

3. Topuklu Ayakkabı Çekiç Değildir: Fonksiyonelleştirme Hatası

Hannah Arendt, siyaset ve teoloji arasında kurulan “sistematik analojilere” karşı çıkarken aslında modern diktatörlüklerin teolojik hilesini ifşa ediyordu. Carl Schmitt gibi kuramcılar, egemenin yasayı askıya alma yetkisini (istisna hali) Tanrı’nın mucizesiyle kıyaslayarak siyasi lideri “tözsel bir özdeşlik” (substantial identity) içinde Tanrısal bir konuma yerleştirirler. Arendt bu tehlikeli benzetmeyi “fonksiyonelleştirme” hatası olarak tanımlar: “Bir kadın, ayakkabısının topuğuyla duvara çivi çakabilir; o an için topuk bir çekiç işlevi görmüştür. Ancak bu, topuklu ayakkabıyı bir çekiç yapmaz.”

Aynı şekilde, bir liderin olağanüstü kararlar alması onu Tanrı yapmaz. Arendt’in vurguladığı bu “benzeşmezlik” (disanalogy), özgürlüğün temelidir. İnsanların Tanrı olmadığı ve yanılabilir olduğu gerçeği, çoğulculuğun (plurality) ve her doğan çocuğun dünyaya getirdiği “yeniden başlama mucizesinin” (natality/doğumsallık) tek güvencesidir.

4. Devlet Etiği ve Teolojik İntihar: Gazze Örneği

Bir devlet, askeri operasyonlarını binlerce yıllık bir din geleneğiyle meşrulaştırmaya çalıştığında, aslında o geleneğin “teolojik intiharına” imza atar. Komesaroff ve Kenner’ın (PubMed) analizi, İsrail’in Gazze’deki stratejik tercihlerinin (hastanelerin yıkımı, toplu aç bırakma, sivil ölümleri) binlerce yıllık Yahudi etik külliyatıyla neden “açıkça ve doğrudan çeliştiğini” listeler. İsrail’de siyasi liderler, güvenlik politikalarını ve askeri operasyonları meşrulaştırmak için dini retoriği sıkça kullanmaktadır. Başbakan Netanyahu’nun Gazze operasyonları sırasında düşmanlarını Tevrat’taki “Amalek” metaforuyla tanımlaması, siyasi ve bölgesel bir çatışmayı varoluşsal bir hayatta kalma savaşına dönüştürmüştür. Amalek, dini metinlerde tamamen yok edilmesi emredilen bir düşmanı temsil ettiği için, bu atıf sınırsız şiddetin dini bir zorunluluk olarak algılanmasına zemin hazırlamaktadır. Hatta hukuken soykırımı meşrulaştıran bir suçtur.

Talmud ve İncil metinlerindeki ötekine ve hayata duyulan saygı, devlet politikası adına askıya alındığında din, evrensel bir ahlaki otorite olmaktan çıkıp bir şiddet kalkanına dönüşür. Din, devletin şiddet aygıtını onaylayan seküler bir aynaya dönüştüğünde, kendi özgün sesini yitirir ve temsil ettiğini iddia ettiği o muazzam geleneksel mirası tüketir.

5. Özgürlük Bir Mucizedir: “İnsan Yapımı” Başlangıçlar

Din ve siyaset arasındaki gerçek yol ayrımı mucize kavramında gizlidir. Schmitt için mucize, yukarıdan aşağıya inen, yasayı askıya alan ve egemenin mutlak gücünü pekiştiren bir istisna halidir. Bu, Gnostik bir isyanla gerçekliği bükme çabasıdır.

Arendt ise mucizeyi seküler bir zeminde yeniden tanımlar: Mucize, tarihin determinizmini ve doğanın döngüsünü kıran insan eylemidir (initio). Bu mucize: Schmitt’te: Yasayı bozan egemenin keyfiyetidir. Arendt’te: Her yeni doğumla (natality) gelen yeni bir başlangıç yapma potansiyelidir. Gerçek mucize, mutlak bir gücün buyruğu değil, insanların bir araya gelerek özgürce kurdukları yeni dünyadır. Bu yeni Dünya insanın fıtratında yer alan ilahi sesin makamı olan ortak vicdan ve mekasitu’i-şeri bağlamında zikredilen evrenin düzenini korumayı amaçlayan ilahi dinerin ortak evrensel değerleridir. Bu bağlamda yasanın askıya alınması esas itibari ile mücizenin doğasından değil üst değerin yani daha üstün bir ahlaki menfaatin koruması için istisna durumudur. Bu istisnai durum ilahi iradeye has bir durumdur. Hukuk sistemlerinde siyasetçi veya yargıcın yasayı ihlal ederek hareket etmesi hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz. Siyasetçinin veya yargıcın hukuk ilkesinden sapması insanın insanlık üzerinde haksız bir otorite ve hakimiyet kurmasına neden olur. İnsan ilahi adaleti taklit ederken, insan hakları ve evrensel düzenin korunması sorumluluğu ile hareket etmek zorundadır. Aksi takdirde belirttiğim gibi hukukun egemen olmadığı ortamda kontrolsüz ve gerekçesiz hareket alanı doğar, bu da insanlık için mekanikleşme, vicdanı sesinin ölmesine, bir başka ifade ile insan ile Allah arasındaki manevi ilişkinin kopmasına yol açar. İnsan ile Allah arasındaki vicdani bağ koptuğunda insanın manevi değerinin kaybolması, kısacası mekanikleşmesine sebep olur. Bu durun insanın vicdan rahatlığının ortadan kalkarak iç huzurunun da kaybolmasına yolaçmıştır.

Sonuç: Vicdanın Sesini Geri Kazanmak

Dinin siyaset karşısındaki gerçek kıymeti, iktidarla ortaklık kurma arayışında değil; tam tersine, iktidara dışarıdan, bağımsız bir ufuktan seslenebilme kudretinde yatar. Bu ses, tarih boyunca toplumların vicdanını uyaran, yönetenleri sınırlayan ve insanı kendi hakikatiyle yüzleştiren o sarsıcı ‘uyarıcı/peygambervari’ (prophetic) sestir. Din adamları, bu eleştirel mesafesini kaybedip siyasetin sofrasında bir yer edinme kaygısına düştüğünde, din artık çölden yükselen ilahi hakikatin yankısı olmaktan çıkar; siyasal çıkarları meşrulaştırmak için kullanılan, partizan bir büro söylemine dönüşür. Bu durum da din olarak değil; ancak din istismarı olarak nitelenebilir.

Bugün karşımızda duran en temel ve sarsıcı soru şudur: Eğer din, siyasetin aracına dönüşürse; toplumun vicdanı olma, zulme karşı ses yükseltme ve güç sahiplerini sınırlandırma görevini kim üstlenecektir? Hukuk da ahlaktan ve insan hakları temelli yorumdan koparak siyasal bir kontrol aracına dönerse bu durumda hukuka olan inanç ve saygı ortadan kalkacaktır. Hukuka inanç ve saygı ortadan kalkar ve hukuk zalim siyasetçilerin halka boyun eğdirmek için kullandıkları bir araca dönüşürse ihkak-ı hak durumu zorunlu bir hal gibi görülmeye başlayacak ve bu da insanlığın acı tecrübeler ile sistemleştirdiği hukuk devleti ve hukuk dünyası anlayışının çökmesine neden olacaktır.

Bu soru, aynı zamanda bizim birbirimizle kurduğumuz toplumsal ilişkinin niteliğini de belirler: İlişkilerimizi çıplak güç mücadelelerinin sert zeminine mi teslim edeceğiz, yoksa vicdanın sesini esas alan bir duyarlılığa mı dayandıracağız?

Din özerkliğini ve eleştirel ufkunu koruduğu sürece bir toplumun moral pusulası olabilir; fakat siyasetin gölgesine girdiği anda, en derin işlevini—hakikati hatırlatma ve insana kendisini yeniden düşünme imkânı sunma işlevini—kaybeder. Aynı şekilde hukuk da insan hakları merkezli ahlaki zeminden koparsa aynı şekilde siyaseti dengeleyecek mekanizmalar devre dışı kalarak vahşet ortamına yeniden dönülmesine yol açacaktır.

Din Afyon mudur?

Din Afyon mudur?

Din, İlahiyat, İmam Hatip konuları gündeme geldiğinde bunlarla birlikte dinin afyon olduğu söylemi de gündeme gelmektedir. Bu söz, Karl Marx’ın 1843 yılında kaleme aldığı “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı” isimli çalışmasında yer almıştır. Freud ise dinin uygarlığın gelişimine büyük katkılar yaptığını, ancak aklın ve bilimin egemen olduğu bir dünyada insanların artık bilimin kurallarına göre yetiştirilmesi gerektiğini savunarak, bu anlayışın gelişmesine katkı sağladı. Bu tür anlayışlar zamanla dini yoruma ve dine karşı olumsuz yargıların oluşmasına yol açarak, dinin insanı gerçekçi olmayan bir yanılgıya ittiği düşüncesinin gelişmesine yol açtı. Bu anlayışı savunanlar, kendi görüşlerini desteklemek için bilimsel olanın gerçek olabileceğini, dinin de bu kapsama girmediğini ileri sürdüler. Dini olana karşı gelişen bu eleştirel yaklaşımlar, zaman içinde dine dayalı anlayış ve yorumların sorgulanmasına katkı sağlamış olsa da, neticede insanlığın en köklü ve eski deneyimini ifade eden din ve inancın yanlış ve eksik anlaşılmasına da yol açtı.

Dini olana eleştiri olarak başlayan daha sonra da din karşıtlığına dönüşen bu düşüncelerin kendilerinin de ne kadar bilimsel olduğu tartışmaya açıktır. Çünkü bilimsellik iddiası da zamanla beyinleri uyuşturan bir afyona dönüşmüştür. Bundan dolayıdır ki bilim ve teknolojinin gelişmesi, insanlığın özlemi olan değerlerin gelişmesine fazla katkı sağlamamış; aksine egemenlik kurma duygusunu beslemiş ve bunun bir neticesi olarak da iki tane Dünya savaşı yaşanmıştır.

Bilimin varabileceği son noktayı düşündüğümüzde, bunun evreni kontrol etmek olabileceğini söyleyebiliriz. İnsanın evreni kontrol edecek gücü elde etmesi durumunda ise everenin insan için yarattığı risklerin azalıp azalmayacağı ayrı bir tartışma konusudur. Kuran-i Kerim’e göre insanın böyle bir güçü elde etmesi, onun aleyhine olacaktır. Yine Kuran-i Kerim’e göre, bu gücü elde eden insanlar, bu gücü kullanarak diğer insanlara zulmedeceklerdir.

Eğer Rumlar, Türkler, Yahudiler, Müslüman ya da Hıristiyanlar evreni kontrol edebilecek bir güce sahip olmuş olsalardı, Dünyanın hali ne olurdu? Bence taşıdıkları bu kafa ile böyle bir güce sahip olmuş olsalardı, Dünya için bir felaket olurdu. Böyle bir felaketin oluşmaması için bilimsel gelişme ile birlikte ahlaki gelişmenin de sağlanması gerekir. Dinin dünyevi misyonu da burada ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda dinin misyonu, bilime karşı durmak değil; bilimin ahlaki temellerde gelişmesi ve kullanılmasına katkı sağlamak olmalıdır. Çünkü dinin bu misyonunu kaybetmesi durumunda, bilim insanlığın lehine değil aleyhine gelişecektir. Dine karşı yapılan insafsız eleştirilerin yarattığı en büyük risk budur. Yine din adına bilime karşı yöneltilen insafsız eleştiriler de insanlığın gelişme ve evrene uyum süreçlerine olumsuz etki yapmaktadır. Bu bağlamda din ve bilimin birbirlerinin denge unsurları olduğunu söyleyebiliriz.

Dine afyon diyenlerin dikkat etmediği en önemli hususlardan birisi, dinin zayıflaması ile birlikte insanların afyon, uyuşturucu ve alkol bağımlısı haline gelmelerinin arttığıdır. Demek ki din afyon değil; aksine afyon etkisi yapan maddi bağımlıklardan kurtulmak için bir alternatiftir. Dine afyon diyenlerin, tartışmaya açtığı konulardan birisi de dinin insan özgürlüğünü sınırlayıp sınırlamadığı konusudur. Bu sorunun cevabı dine değil; yapılan dini yorumun niteliğine bağlıdır. Burada, maddenin insan yaşamına getirdiği sınırlamalar düşünüldüğünde, manevi alanın maddi alandan daha özgür olduğu söylenebilir. Bu konu özgürlüğün nasıl algılandığı ve tanımlandığı ile alakalıdır. Ayrıca özgürlük alanı, madde ile ya da mana ile sınırlanamaz. Çünkü sınırlamalar özgürlüğün kendi ruhuna aykırıdır. Bundan dolayı, özgürlüğü mana alemi ile ya da maddi alem ile sınırlamak, özgürlüğün tabiatına uygun değildir. Gerçek özgürlük, mana ve madde aleminde birlikte yaşanan özgürlüktür. Çünkü hayalleri olmayan insan için düşünce hürriyetinden; hayallerini yaşayacak alan bulamayan için de yaşam hürriyetinden bahsedilemez. Ayrıca her şeyi madde ile açıklamaya çalışanların, düşüncenin kendisinin maddi olup olmadığı konusunda bir karara varmaları gerekir. Düşünceyi maddi bir varlık olarak tanımlamaları durumunda ise düşünce özgürlüğünün nasıl gerçekleşebileceğini ortaya koymaları gerekir. Eğer düşünceyi maddi bir reaksiyona indirgerlerse o zaman da düşünce özgürlüğü ve insan sorumluluğu arasındaki ilişkiyi açıklamaları gerekir. Sonuç olarak “din afyondur” deyip dini bir köşeye itmenin öyle kolay bir şey olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Aydınlarımıza düşen, ön yargılarından kurtulup din dâhil her alanı daha özgür ve özgürlükçü bir anlayışla ele almalarıdır. Aksi takdirde, kendi düşünce kalıplarını, başkalarının da kalıpları haline getirip, toplumun özgür düşünebilmesinin önünü kapatmış olmanın vebalini taşımış olacaklar.

Kılık kıyafet adamlığı ve siyaseti

Kılık kıyafet adamlığı ve siyaseti

Her nedense bazı insan ve siyasetçiler başkalarının ne giyip giymedikleri, kiminle birlikte kalıp kalmadıklarıyla oldukça fazla ilgileniyor. Başörtüsü ve öğrenci yurtları ile ilgili tartışmalar bunun yeni örneklerini oluşturmaktadır. AKP, attığı son adımla, Türkiye siyasetinin en önemli argümanlardan birisi olan başörtüsü sorununu büyük ölçüde çözmüş gözükmektedir. Bu açılım, yıllardır dışlanmışlığın yarattığı psikolojik baskının altında ezilen kızlarımızın, kimlik ve inançları ile mecliste temsil edilme haklarını elde etmelerini sağladı. Ancak sorunun bütünüyle çözülmesini sağlamamıştır. Umarım asker ve polis gibi bazı kurumlardaki yasaklar da zamanla aşılır ve kılık kıyafet üzerinden yapılan siyasi polemiklerinden tamamen kurtuluruz. (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kilik-kiyafet-adamligi-ve-siyaseti/2781

Yusuf Suiçmez

Din İstismarı (I)

Din İstismarı (I)

İstismar, bir şeyi kendi gayesine aykırı olarak özel menfaat etme amacıyla kullanmayı ifade eder. Din istismarı, gerek siyasi arenada, gerekse sosyal yaşamımızda sık sık tartışma konusu olmaktadır. Bu konu Kuran’da da yer almıştır. Tevbe süresinin 34. ayetinde bazı din adamlarının, insanların mallarını haksız yollarla yedikleri belirtilerek, bu tür istismarlara dikkat çekilmiştir. Bu ayetten anlaşılacağı üzere, insanın emeği ve alın terinin korunmadığı, din kisvesi altında yürütülen ve haksız çıkar sağlayan her türlü ilişki din istismarı anlamına gelir. Çalışmadığı halde, dindar insanlardan topladığı paralarla zenginleşen ve de kendilerine tabi olanlara mütevazı ve alçakgönüllü olmayı emrederken, kendileri lüks ve gösteriş içinde yaşayan din adamları bunu bilerek yapmaları durumunda, din istismarcıları kapsamına; bilmeyerek yapmaları durumunda ise Kuran’da cahiller olarak nitelenenler kapsamına girerler. Çünkü Kasas Süresi’nin 5. ayetinde, dinin gayelerinden birisinin, ezilenlerin haklarını korumak olduğu açıkça ifade edilerek, bu gayeye aykırı davranışların istismar kapsamına gireceğine işaret edilmiştir.

Din istismarı kapsamına giren bir başka eylem de, inananlar üzerinde hâkimiyet kurabilmek için din adına yapılan içtihat ve yorumları akıl ve bilimin denetimi dışına taşıyarak tartışılmaz bir otorite haline getirmektir. Zira Yunus süresinin 20. ayeti, aklını kullanamayan toplumların azaba uğradıkları belirtiliyor. Hz. Peygamber de bir hadisinde, insanların ibadetten çok akıllarının üstünlüğü ile değerlendirildiklerini ifade etmesi, insanın aklını kullanmasını önemine işaret etmektedir. Dolayısıyla insanların akıllarını kullanmalarını engelleyerek düşünme ve sorgulamaktan alı koymak, dinin ana gayesine aykırı bit tavır olduğundan, bilerek yapılması durumunda din istismarı; bilmeden yapılması durumunda ise cahillik kapsamına girer.

Din istismarı kapsamına giren bir başka eylem ise, insanlığın ortak insani değerlerini tahrip ederek, insanlar arasında din, mezhep ya da etnik düşmanlıklara yol açmaktır. Zira dinin ana gayesi, varlıklar arasındaki ilişkileri düzenleyen ahlaki yasaları korumak ve geliştirmektir. Hz. Peygamberin bir hadiste belirttiği gibi, evrenin dengesini koruyan ana prensip adalettir. Yeryüzündeki tüm haksızlıkların temelinde, ayırımcılığa dayalı adaletsizlikler yatmaktadır. Bu yüzden, bilinçli olarak adalet prensibine aykırı yapılan her türlü dini yorum, kul (insan) haklarının ihlali olacağından din istismarı kapsamına girer.

Allah inancı temelinde bir düşünceye sahip olunmadığı halde, şahsi menfaat elde etmek için dindar görünmek de din istismarı kapsamına girer. Yine, siyasi amaçlar için din karşıtı veya taraftarı görünmek de din istismarı kapsamına girer. Zira bu davranışın temelinde de, dini kullanarak ya da din karşıtlığı yaparak menfaat elde etme arzusu yatmaktadır.

Dininin istismar şekillerinden birisi de, evlenecek çiftler arasında sevginin olmadığı bilindiği halde, dini otoriteyi kullanarak birilerini sevgisiz evliliğe zorlamaktır. Çünkü Kuran, Rum süresinin 21 ayetinde erkek ve kadın beraberliğinin temelini karşılıklı sevgi ve merhametin oluşturduğunu açıkça belirtmektedir. Dolayısıyla dini otoriteyi kullanarak, dinin temeli olan sevgiyi tahrip ederek, sadece evliliği bir tarafın ihtiraslarının giderildiği bir eyleme dönüştürmek, din istismarı kapsamına girer. Bundan dolayı Bakara süresinin 229. ayetinde eşlere, iyilikle geçinme ya da güzellikle boşanma tavsiye edilmektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, gerek dindarlar tarafından olunsun gerekse din karşıtları tarafından olunsun, iyi niyetten yoksun olarak, gayri meşru bir menfaat elde etmek için dinin lehine ya da aleyhine yapılan her türlü eylem ve söylem din istismarı kapsamına girer. Bu tür eylem ve söylemler bilinçli olarak yapılmıyorsa; cahillik olarak değerlendirilirler. (Yusuf Suiçmez, Havadis)

Din Adamı olmak ne demektir?

Din Adamı olmak ne demektir?

Dilimize yerleşmiş olan hem siyasi hem de sosyal yaşamımızda önemli bir yer tutan kavramlardan birisi de “Din Adamı” kavramıdır. Aslında ne Kuran-i Kerim’de ne de Hz. Muhamed’in sünnetinde din adamı diye bir kavram bulunmamaktadır. Bu kavram devlet sistemi içerisinde özellikle laiklik anlayışının gelişmesine paralel olarak bir meslek üyesini ifade eden kavram olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde din adamı deyince imam, müftü ya da dini kurumların başında yer alan başkanlar anlaşılmaktadır. Bunların görevlerine gelince farklı siyasi sistemlere göre değişmektedir. Bizim sistemimize göre din adamı bir devlet memurudur ve siyasi bir amaca hizmet etmek için görev yapmaktadır. Çünkü devlet, yani siyasi iktidar dini tamamen tekeline almıştır. Bundan dolayı da atamalar ve yükseltmeler hukuka göre değil, siyasi arzulara göre yapılabilmektedir.

Bu yüzden de her gelen iktidar, siyasi amaçları için kullanabileceği bir başkan atamanın peşine koşmaktadır. Bu durum laiklik ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu yüzden Çin, Rusya ve birçok Avrupa ülkesinde dini kurum ve gruplara idari ve mali özerklik verilmiş böylece her inanç sahibi kendi duygu ve düşünce yapısına uygun olan grup ya da inanca katılarak, inanç ihtiyacını giderebilmektedir. Bu inanç guruplarının yaptıkları bağışlar ise başka bir gurup üyesi ya da bu inanca karşı olanlar tarafından gasp edilememektedir. (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)