Siyasi ve Dini Söylem Olarak Kıyamet Senaryoları

(İran-İsrail, ABD ve Rusya Ukrayna Çatışmaları Bağlamında)

Savaşlar yalnızca cephede değil, kelimelerle de yapılır. Hatta bazen kelimeler, silahlardan daha kalıcı yaralar açar. Bugün İran-İsrail, Amerika, Rusya–Ukrayna savaşları yalnızca jeopolitik bir hesaplaşma değil; aynı zamanda “hayat nedir, insan neye feda edilebilir ve Tanrı bu hikâyede nerededir?” sorularının çarpıştığı bir anlam mücadelesi hâline gelmiş durumda. Bir ilahiyatçı ve hukukçu olarak buluşma imkânım olsaydı bu savaşları çıkaran ve çıkardıkları savaşları dinsel söylemleri ile meşrulaştırmaya çalışan siyasilere şu soruları sormak isterdim:

  1. Bu savaşları size tanrınız mı emrediyor?
  2.  Döktüğünüz bu kadar kan, akıttığınız gözyaşlarından tanrınız memnun mu?
  3.  Memnun değilse tanrınızı memnun etmek için ne kadar daha kan dökmeniz, ne kadar daha yıkım yapmanız gerekiyor?
  4. Tanrınız, bu alemi kıyamet için mi yarattı?
  5. İnandığınız tanrının dürüstlüğüne ve yarattığına değer verdiğine inanıyor musunuz?
  6. Tanrınız neden yarattığı bu alemi yıkmaya bu kadar heveslidir? Bu alemi yaratırken hata mı yaptı ve hatasını düzeltmek için yarattığı alemi yoketmek istiyor? Yoksa sizler hatalarınızı örtmek için mi bu kıyamet senaryolarını hayata geçiriyorsunuz?

Şüphesiz bu liderler bu sorulara makul ve dinin özü ile uyumlu cevap veremezler. Bu bağlamda bu savaşları çıkarak liderlerin dini söylemlerini analiz ettiğimizde, doğru bir din anlayışını yansıtmadığı, siyasal batıl amaçlar için dinin araçsallaştırıldığını görürüz.

Şüphesiz Trump, Netanyahu ve İran liderliğinin dinsel söylemleri, dinlerin barış, adalet, merhamet ve insan yaşamının kutsallığı gibi temel ahlaki değerleriyle bağdaşmamaktadır.

Aksine, bu siyasi aktörler dini inançları kendi jeopolitik, yayılmacı ve kıyamet (eskatolojik) hedeflerini meşrulaştırmak için araçsallaştırmaktadır. İlahiyatçılara ve siyaset bilimcilere göre bu durum, dinin asli ahlaki amacından saptırılarak ideoloji ve milliyetçiliğin, savaşın ve devlet çıkarının “putlaştırılması” (idolatry) anlamına gelmektedir.

Dünya siyasetini çıkardıkları savaşlar ile cehenneme dönüştürmeye çalışan siyasi liderlerin dini söylemleri şu şekilde özetlenebilir:

Trump ve ABD’deki Hıristiyan Siyonizmi: ABD’de Trump ve yönetimindeki (Savunma Bakanı Pete Hegseth gibi) aşırılıkçı figürler, dış politikayı bir “Haçlı Seferi” ve İncil’deki Armageddon (Kıyamet) kehanetlerinin hazırlığı olarak görmektedir. Aşırılıkçılar, Trump’ın “İsa’nın yeryüzüne dönüşünü başlatmak ve kıyamet ateşini yakmak üzere meshedildiğine” inanmakta ve savaşın ne kadar kanlı olursa kehanetin o kadar çabuk gerçekleşeceğini savunmaktadır. Ancak bu yıkıcı teoloji, İsa’nın kapsayıcı ve barışçıl öğretilerine taban tabana zıttır. Nitekim Papa XIV. Leo ve Kudüs Latin Patriği gibi ana akım dini liderler, siyasi çıkarlar ve savaş kararları için Tanrı’nın adının alet edilmesini “en büyük günah” olarak nitelendirmiş ve İsa’nın savaşı kesinlikle reddettiğini vurgulayarak bu kana susamış söylemleri kınamıştır.

Netanyahu ve İsrail’in Teolojik Yayılmacılığı: İsrail’de Netanyahu ve kabinesindeki radikal sağcılar, stratejilerini laik güvenlik kaygılarından ziyade “Arz-ı Mev’ud” (Vadedilmiş Topraklar) gibi “teolojik determinist” bir vizyona dayandırmaktadır. Bu vizyon; Filistinlilerin toprak haklarının tamamen reddedilmesini, sivillerin katledilmesini bir “teolojik temizlik” olarak meşrulaştırmayı ve hatta Mescid-i Aksa’nın yıkılarak yerine Üçüncü Tapınak’ın inşa edilmesini dini bir zorunluluk olarak sunmaktadır. İsrailli muhalif düşünürlere ve teologlara göre bu gidişat, Yahudiliğin ahlaki ve manevi mirasının “katil bir tekbencilik” (solipsism) ve dışlayıcı bir ulus-devlet milliyetçiliği uğruna yok edilip içinin boşaltılması anlamına gelmektedir.

İran ve Şii Eskatolojisi: İran’ın teokratik rejimi de benzer şekilde Şii “On İki İmam” inancını ve Kayıp İmam Mehdi’nin dönüşü beklentisini yıkıcı bir siyasi silaha dönüştürmüştür. Rejimin ideolojisi, İsrail ve ABD’yi yok etmeye adanmış “kıyametvari bir hesaplaşmayı” (apocalyptic showdown) arzulamakta ve küresel kaos, savaş ve umutsuzluğun Mehdi’nin gelişini hızlandıracağına inanmaktadır. Bu “şehitlik” ve ölüm odaklı teoloji, insan yaşamını korumayı emreden temel dini ahlakla ve adalet anlayışıyla çelişmekte; yalnızca şiddeti meşrulaştıran ve bölgeyi ateşe atan bir “direniş” fetişizmine hizmet etmektedir.

Putin’in son yıllardaki söylemine yakından bakıldığında, devletin neredeyse teolojik bir varlığa dönüştürüldüğünü görmek zor değil. “Kutsal Rusya”, “Rus Dünyası”, “tarihsel kader”, “manevî savunma” gibi ifadeler, siyasî bir projeye metafizik bir zırh giydiriyor. Bu dilde insan, başlı başına bir değer olmaktan ziyade, daha büyük bir bütünün parçası olarak anlam kazanıyor. Yaşamak da ölmek de devletin “kutsal yürüyüşü” içerisinde anlamlı.

Bu bakış açısında ölüm, trajik bir kayıp değil; gerektiğinde yüceltilmiş bir fedakârlık. Savaş, bir felaket değil; ahlâkî bir görev. Tanrı ise, merhametle insan hayatını koruyan bir varlıktan çok, devleti tarih sahnesine süren bir güç gibi tasvir ediliyor. Tam da bu yüzden, sivillerin ölümü “kaçınılmaz”, eleştiri ise “iman zaafı” olarak sunulabiliyor.

Sonuç olarak; bu liderlerin ve ideolojilerin benimsediği dinsel söylemler, dini ahlakın özü olan evrensel şefkati ve barışı reddetmektedir. İnanç; siyasi güç elde etmek, düşmanı şeytanlaştırmak ve savaşı kışkırtmak için bir “kıyamet silahı” olarak kullanılmakta, dinlerin temel ahlaki öğretileri siyasi fanatizme kurban edilmektedir.

Dini inançlarda kıyamet (eskatoloji) inancının, insan yaşamını, ahlakı ve siyaseti derinden etkileyen çok güçlü bir ahlaki ve insani boyutu vardır. Kıyamet beklentisi özü itibari ile ilahi adaleti ve barışı tesis etme umudu taşır, ancak siyasi ve askeri amaçlar için araçsallaştırıldığında insan yaşamının kutsallığını hiçe sayan yıkıcı bir güce dönüştüğünü göstermektedir.

Sonuç olarak kıyamet inancının ahlaki boyutu, inananların onu nasıl yorumladığına bağlıdır. Bu inanç; insanlığı dürüstlüğe, evrensel barışa ve ahlaki sorumluluğa teşvik eden bir umut kaynağı olabileceği gibi; jeopolitik hırslar için siyasallaştırıldığında, düşmanı şeytanlaştıran, diplomasiyi imkânsız kılan ve masum insanların hayatını “ilahi bir planın” kaçınılmaz bedeli olarak görerek değersizleştiren, sıfır toplamlı bir ölüm fanatizmine dönüşebilmektedir.

Tüm bu sorunlar, insanın korumaya çalıştığı aciz bir tanrı tasavvuru ile değil; insanı ve alemi koruyan ve bu korumayı insanın önüne onurlu bir hedef olarak koyan Rahman ve Rahim olan bir inançla aşılabileceği kanaatindeyim. Allah kalplerimizi sevgisi ile koruyan, sevgisini de yaratılanı, yaratandan dolayı seven ve koruyan kalplerden eylesin.

Trump’ın İran’ı Yoketmekle Tehdit Etmesinin Hukuki Boyutu ve İran’ın Müdafaa Hakkının Hukuki Sınırları

Trump’ın İran’ı Yoketmekle Tehdit Etmesinin Hukuki Boyutu ve İran’ın Müdafaa Hakkının Hukuki Sınırları

ABD Başkanı Trump’ın İran’a yönelik “büyük bir yıkım” (major destruction) veya ülkeyi topyekûn harabeye çevirme yönündeki tehditleri uluslararası hukuka kesinlikle aykırıdır. Dünya Trump’ın bu tehdidini kalan saatler içerisinde gerçekleştirmeye çalışması ihtimali uluslararası camiada ciddi endişelere sebep olmaktadır.

Uluslararası hukukun ve uluslararası sistemin temelini oluşturan Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 2(4) maddesi, devletlerin uluslararası ilişkilerinde başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmasını ve kuvvet kullanma tehdidinde bulunmasını (threat of force) açıkça yasaklamaktadır. Modern uluslararası hukukta bu kural bir jus cogens (emredici norm) olarak kabul edilir ve bu kuraldan hiçbir suretle taviz verilemez.

Hukuki içtihatlara (örneğin Uluslararası Adalet Divanı’nın Nükleer Silahlar tavsiye kararına) göre, bir tehdidin uluslararası hukuku ihlal edebilmesi için o tehdidin “zorlayıcı (coercive), karşı tarafa iletilmiş ve inandırıcı (credible)” olması gerekmektedir. Trump’ın rejimi devirme ve emsali görülmemiş bir askeri güç kullanma tehditleri, doğrudan fiiliyata da döküldüğü için bu özellikleri taşımaktadır ve uluslararası hukukun apaçık bir ihlalidir. Ayrıca hukuken, BM Güvenlik Konseyi onayı veya meşru müdafaa hakkı olmadan yapılan bir kuvvet kullanma tehdidi, bizatihi silahlı saldırının fiili kullanımıyla tamamen aynı şekilde yasa dışı kabul edilmektedir.

Bunun bir “meşru müdafaa” olup olamayacağı incelendiğinde ise uluslararası hukuk uzmanları şu gerekçelerle bu eylemlerin ve tehditlerin yasa dışı olduğunu vurgulamaktadır. BM Şartı’nın 51. Maddesi kapsamındaki meşru müdafaa hakkı, ancak halihazırda gerçekleşen bir silahlı saldırı veya bazı yorumlara göre “çok yakın/eli kulağında (imminent) bir tehdit” durumunda kullanılabilir.

Hukuk uzmanları ve BM Genel Sekreteri, İran’ın ABD veya İsrail’e yönelik yakın bir tehdit oluşturmadığı, diplomatik müzakerelerin devam ettiği bir ortamda başlatılan bu eylemlerin ve tehditlerin meşru müdafaa sayılamayacağı ve bir “saldırı suçu” (crime of aggression) teşkil ettiği konusunda hemfikirdir. Uluslararası teamül hukukuna göre, kuvvet kullanımı veya meşru müdafaa eylemleri her halükarda “gereklilik” (necessity) ve “orantılılık” (proportionality) ilkelerine tabi olmak zorundadır.

Bir ülkeyi topyekûn yok etmek, “taş devrine döndürmek” veya “büyük bir yıkım” getirmek gibi maksimalist askeri tehditler, karşılaşılan tehdide orantılı bir şekilde karşılık verme kuralını ve siviller ile sivil altyapıyı korumayı emreden Uluslararası İnsancıl Hukuk’u (IHL) doğrudan ihlal etmektedir. Uluslararası hukuk ayrım gözetmeyen saldırıları açıkça yasaklamaktadır ve bu tür bir yıkım tehdidinin meşru bir hak gibi sunulması hukuken kabul edilemez. “İran’ı taş devrine çeviririz” şeklindeki tehdit, taş devri anlayışı yansıtan kendi içinde anakronizm (zamansal ve zihinsel çelişki) barındıran bir söylemdir. Burada şunu da belirtmek gerekir ki, İran’ın da savunma hakkı mahfuz olmakla birlikte mutakabiliyet esasına sığınarak sivil yerleri vurması aynı şekilde uluslararası hukuka aykrıdır. Bu tür eylem ve söylemelerin dünya siyasetine hakim olması sadece İran, ABD ve İsrail’i değil, dün insanlığı Taş Devri anlayışına sürükler.

Uluslararası hukuka göre, bir devletin Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 51. Maddesi kapsamındaki meşru müdafaa hakkını kullanıyor olması, o devlete Uluslararası İnsancıl Hukuku (IHL) ihlal etme yetkisi vermez. Uluslararası silahlı çatışma kuralları, tarafların yalnızca savaşçıları ve meşru askeri hedefleri vurmasını, sivillere ve sivil altyapıya verilecek zararı önlemek için gerekli tüm tedbirleri almasını emreder. Sivil hedeflere yönelik kasıtlı veya ayrım gözetmeyen bu tür saldırılar, meşru müdafaa hakkının yasal sınırlarının tamamen dışındadır ve uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlalidir.

Mütekabiliyet veya misilleme (reprisal) argümanı da sivillere yönelik saldırıları haklı çıkaramaz. Düşman devletler (örneğin ABD ve İsrail) uluslararası hukuku ihlal ederek yasa dışı bir saldırı başlatmış ve hatta sivillere zarar vermiş olsa dahi, bu durum mağdur devlete sivil halktan misilleme yoluyla intikam alma veya çatışmaya doğrudan taraf olmayan üçüncü ülkeleri hedef alma hakkı vermez. Nitekim BM Güvenlik Konseyi’nin izni olmaksızın silahlı güç kullanımını içeren misilleme eylemleri uluslararası hukuk tarafından yasaklanmıştır. Buna ek olarak, İran’ın kendisine yönelik yasa dışı saldırılarda hiçbir rolü olmayan üçüncü ülkelerdeki (Körfez Arap devletlerindeki) hedefleri vurması da orantılı meşru müdafaa kavramını açıkça aşmaktadır. Meşru müdafaa hakkı yalnızca gerekli olan durumlarda ve saldırının kaynağına karşı orantılı bir şekilde kullanılabilir; sivillerin hedef alınması hiçbir meşru müdafaa doktriniyle bağdaşmaz.

ABD Başkanı Trump’ın NATO’yu İran Savaşına Katmaya Çalışması Hukuken Mümkün müdür?

ABD Başkanı Trump’ın NATO’yu İran Savaşına Katmaya Çalışması Hukuken Mümkün müdür?

NATO’nun bu savaşa kolektif olarak katılması hem NATO’nun kuruluş anlaşması olan Washington Antlaşması’na hem de uluslararası hukuka (BM Şartı) uygun değildir ve ciddi yasal engeller barındırmaktadır.

NATO’nun Kuruluş Anlaşması (Washington Antlaşması) Açısından: NATO’nun 5. Maddesi, bir üye devlete yapılan silahlı saldırının tüm üyelere yapılmış sayılmasını ve kolektif savunmayı öngörür. Ancak antlaşmanın 6. Maddesi, bu saldırının gerçekleşmesi gereken coğrafi sınırları “Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde kalan Avrupa veya Kuzey Amerika bölgesi” olarak çok net bir şekilde sınırlandırmıştır. ABD’nin Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve Bahreyn gibi Ortadoğu’daki askeri üsleri bu coğrafi sınırın güneyinde kaldığı için, İran’ın bu üslere yönelik misilleme saldırıları Washington Antlaşması’na göre 5. Madde’yi otomatik olarak tetiklemez. Bu durumu dikkate aldığımızda Güney Kıbrıs ve Türkiye’ye atılan füzelerin ana amacının NATO’yu bu savaşa katmak amacı güttüğü ihtimali güç kazanmaktadır.

İngiltere’nin Kıbrıs’taki egemen üsleri veya Türkiye gibi sınır içindeki bölgelere yönelik olası saldırılar teknik olarak 5. Madde kapsamına girebilse de bu maddenin işletilebilmesi için Kuzey Atlantik Konseyi’nin (NAC) oybirliğiyle karar alması gerekmektedir. Dahası, 5. Madde üye ülkelere otomatik bir askeri müdahale zorunluluğu getirmez; her üye “kendi gerekli gördüğü eylemi” (bu askeri güç kullanımı olmak zorunda değildir) yapmakta serbesttir. Ayrıca ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıyı başlatan taraf olması, NATO’nun 5. Madde kapsamında kolektif bir askeri müdahalede bulunmasını hukuki, coğrafi ve siyasi açılardan ciddi şekilde engellemektedir. Avrupalı liderler ve hukuk uzmanları, ABD ve İsrail’in başlattığı ilk saldırıların BM Şartı’nın “açık bir ihlali” olduğunu savunmaktadır. Bu yoruma göre; İran’ın bu saldırılara verdiği misilleme karşılığı, NATO’nun ortak savunma mekanizmasını tetikleyecek “kışkırtılmamış bir silahlı saldırı” olmaktan ziyade, ABD ve İsrail’in yasadışı eyleminin öngörülebilir bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Bu durum, Avrupalı NATO müttefiklerinin 5. Madde’yi işletmeye direnmesi için güçlü bir yasal zemin sunmaktadır.

Uluslararası hukuk bağlamında durum daha da sorunludur. Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 2(4) maddesi, devletlerin uluslararası ilişkilerinde kuvvet kullanma tehdidini veya kullanımını kesin olarak yasaklar. Bu yasağın yalnızca iki istisnası vardır: BM Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesi veya 51. Madde kapsamındaki “silahlı bir saldırıya karşı meşru müdafaa” hakkı.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı operasyonlar BM Güvenlik Konseyi tarafından yetkilendirilmemiştir. ABD ve İsrail bu saldırıları “önleyici meşru müdafaa” olarak gerekçelendirse de uluslararası hukuk uzmanları ve Uluslararası Adalet Divanı’nın (örneğin Oil Platforms davasındaki) içtihatları, bu operasyonların uluslararası hukukun açık bir ihlali ve bir saldırı suçu (crime of aggression) olduğunu belirtmektedir.

BM Şartı’nın 103. Maddesi gereğince, BM yükümlülükleri:

Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 103. Maddesi, BM üyelerinin mevcut Şart altındaki yükümlülükleri ile diğer herhangi bir uluslararası anlaşma altındaki yükümlülükleri arasında bir çatışma meydana gelmesi durumunda, BM Şartı’ndaki yükümlülüklerin üstün geleceğini hükme bağlar.

Bu kuralın doğurduğu temel uluslararası hukuk yükümlülükleri ve sonuçları şunlardır:

Diğer Antlaşmalara Karşı “Üstün Hukuk” Statüsü: 103. Madde, BM Şartı’nın kendisini ve bağlayıcı BM Güvenlik Konseyi kararlarından doğan yükümlülükleri, üye devletlerin (örneğin NATO üyeliğinden kaynaklanan) diğer tüm antlaşma taahhütlerine karşı “daha üstün bir hukuk” (higher law) konumuna getirir.

Uluslararası Antlaşmaların Yorumlanması ve Uygulanması: Taraf devletler, kendi aralarındaki herhangi bir uluslararası antlaşmayı yorumlarken veya uygularken BM Şartı’nın hükümlerini dışlayamaz veya göz ardı edemezler.

Kuvvet Kullanma Yasağının ve Emredici Kuralların Önceliği: 103. Madde, BM Şartı’nın 2(4). Maddesinde yer alan ve uluslararası hukukun emredici bir normu (jus cogens) sayılan “kuvvet kullanma ve tehdit yasağı” gibi temel yükümlülüklerin önceliğini korur. Buna göre, BM Şartı’yla ve bu emredici kurallarla çelişen her türlü anlaşma, karar ve yükümlülük geçersiz sayılır. Örneğin, uluslararası askeri örgütler (NATO gibi) kendi içlerinde karar almak için oybirliği sağlasalar dahi, üye devletler 103. Madde ile korunan ve saldırgan silahlı kuvvet kullanımını yasaklayan BM hukukunun sınırlarını aşamazlar. Trump’ın bu konudaki zorlamaları NATO’yu hukuki zemininden hukuk dışı bir zemine taşıma anlamı taşır ki, bu durumda NATO’nun gerekli olup olmadığı değil meşruiyeti sorgulanmaya başlar.