Etiket arşivi: Uluslararası İlişkiler

Diplomasinin Çöküşü ve Küresel Güvenlik Sorunu

(Maduro–Noriega, İran ve Minab Örneği Üzerinden Yeni Küresel Düzenin Analizi)

İran Dini Lideri Ali Hamaney ve üst düzey yöneticilerin, dolaylı barış görüşmeleri devam ederken ABD ve İsrail tarafından ortak bir saldırıyla öldürülmesi uluslararası hukuka açıkça aykırıdır ve 1945 sonrası inşa edilen kurallara dayalı küresel düzende geri dönülemez bir kırılma noktası olarak değerlendirilmektedir.

Bu eylemin hukuka aykırılığı ve geleceğe yönelik etkileri şu temel gerekçelere dayanmaktadır:

1. Hilekârlık (Perfidy) Yasağı ve Savaş Suçu:

Görüşmeler sürerken bu saldırının gerçekleştirilmesi, Uluslararası İnsancıl Hukuk (IHL) kapsamında “hilekârlık” (perfidy) yasağının ihlalidir. Hilekârlık; düşmanın güvenini kazanarak ona uluslararası hukuk uyarınca koruma altında olduğu inancını aşılamak ve sonrasında bu güvene ihanet etmektir. Bir ateşkes veya müzakere niyeti taslayarak saldırı düzenlemek, klasik bir hilekârlık örneğidir ve bu eylem potansiyel bir savaş suçu teşkil etmektedir. Aynı zamanda uluslararası işbirliğinin temelini oluşturan iyi niyet (good faith) ilkesinin de çok ağır bir ihlalidir.

2. Devlet Başkanı Dokunulmazlığının (Head of State Immunity) İhlali:

Teamül (geleneksel) uluslararası hukuka göre, görevdeki devlet başkanları ve en üst düzey yetkililer (Troika), yabancı mahkemelerin yargı yetkisinden ve doğrudan hedef alınmaktan korunan mutlak bir kişisel dokunulmazlığa (immunity ratione personae) sahiptir. ABD ve İsrail’in bu suikastı, uluslararası sistemde (2011’deki Kaddafi vakasından bu yana) görevdeki bir liderin açıkça öldürüldüğü ilk olaydır. Bu saldırı, devlet başkanlarını uluslararası hukukun koruduğu siyasi figürler olmaktan çıkarıp doğrudan yüksek değerli askeri hedeflere dönüştürmüştür.

3. Kuvvet Kullanma Yasağı ve Meşru Müdafaa İddialarının Geçersizliği:

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4). maddesi, başka bir devletin siyasi bağımsızlığına veya toprak bütünlüğüne karşı kuvvet kullanmayı kesin olarak yasaklar. ABD ve İsrail’in bu müdahalesi, BM Güvenlik Konseyi yetkisi (Bölüm VII) veya Madde 51 kapsamında geçerli bir “silahlı saldırıya karşı anlık ve zorunlu meşru müdafaa” (Caroline test) gerekçesi olmadan yapılmış yasadışı bir kuvvet kullanımı ve saldırı (aggression) eylemidir.

Uluslararası Hukukun Geleceğine Etkileri:

Diplomasinin ve Müzakere Masalarının Sonu: Diplomasinin askeri bir aldatmaca (tuzak) olarak kullanılması, gelecekteki çatışma çözümlerini neredeyse imkansız hale getirecektir. Zira hiçbir devlet, bir müzakere davetini liderlerine yönelik bir suikast hazırlığı olarak gördüğü sürece masaya oturmayacaktır.

“Güçlünün Haklı Olduğu” (Might Makes Right) Bir Düzene Geçiş: Bu eylem, egemenlik eşitliği ve dış müdahale yasağı prensiplerinin yerini kaba kuvvetin ve gücün aldığı yeni bir dönemi işaret etmektedir. Hukukun sadece zayıfları bağladığı, büyük güçlerin ise her türlü hukuki ve ahlaki kuraldan muaf olduğu “Epstein kanunları” olarak da nitelendirilen bir “orman kanunu” dönemi kurumsallaşmaktadır.

Lider Suikastlerinin “Devlet Politikası” Olarak Normalleşmesi: Geçmişte gizli yürütülen ve ortaya çıktığında diplomatik inkarla savuşturulan devlet destekli suikastler, artık açıkça övünülen ve açık bir devlet politikası (statecraft) aracı haline gelerek normalleşmektedir.

Küresel Düzensizlik ve Emsal Teşkili: Uluslararası hukukun pervasızca ihlali, Rusya veya Çin gibi diğer güçlerin de kendi bölgesel uyuşmazlıklarında (örneğin Ukrayna veya Tayvan’da) benzer önleyici saldırılar veya suikastler yapmalarına emsal teşkil edebilecek tehlikeli bir kapıyı (Pandora’nın Kutusu) ardına kadar açmıştır. Uluslararası hukukun zayıflaması, çatışmaları önlemek için kurulan güvenlik mimarisini söylemden ibaret, içi boş bir kabuğa dönüştürmektedir.

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4). maddesi, herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanılmasını veya güç kullanma tehdidinde bulunulmasını kesin olarak yasakladığı için bu eylemler bağlamında son derece kritiktir.

Bu maddenin söz konusu suikastlar ve askeri operasyonlar özelindeki kritik rolü şu temel noktalara dayanmaktadır:

Uluslararası Düzenin Temel Taşı Olması: 2(4). madde, hukukun üstünlüğünü terörden ayıran uluslararası yasal düzenin en temel kuralı olarak kabul edilir. Özellikle küçük devletleri daha güçlü komşularının veya küresel güçlerin saldırılarından koruyan ve sivilleri savaşın yıkımından sakınan en önemli hukuki kalkandır.

İstisnaların Geçersizliği: Bu kesin kuralın uluslararası hukukta sadece iki dar istisnası vardır: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Bölüm VII kapsamındaki yetkilendirmesi ve Madde 51 uyarınca silahlı bir saldırıya karşı anlık meşru müdafaa hakkı. Hem Venezuela’da Maduro’nun kaçırılması hem de İran’daki Hamaney suikastı operasyonlarında bu iki istisna da geçerli değildir; zira ortada ABD’ye yönelik bir silahlı saldırı ya da bu müdahalelere izin veren bir BM Güvenlik Konseyi onayı bulunmamaktadır.

Açık Bir Saldırı Suçu (Crime of Aggression) Teşkil Etmesi: Kışkırtma olmaksızın, doğrudan başka bir devletin egemen topraklarında güç kullanılması, devletlerarası sistemdeki en yüksek antlaşma yükümlülüğünün çiğnenmesi anlamına gelir. Bu açık ihlal, eylemleri gerçekleştiren siyasi ve askeri liderler açısından uluslararası saldırı suçu teşkil edebilecek düzeyde ağır bir suçtur.

Sonuç olarak 2(4). madde, gerçekleştirilen güç kullanımının meşru bir kılıfının (örneğin ABD’nin iddia ettiği kanun yaptırımı veya önleyici müdahale gibi bahanelerin) olmadığını kanıtlayan ve bu müdahaleleri doğrudan yasadışı birer saldırganlık eylemi olarak tanımlayan ana hukuki metindir.

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi bu suikastları ve askeri müdahaleleri haklı çıkarmaz.

Madde 51’in Kapsamı ve Sınırları BM Şartı’nın 51. maddesi, devletlere bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkını yalnızca bir BM üyesi devlete karşı “silahlı bir saldırı” (armed attack) gerçekleşmesi durumunda tanır. Ayrıca bu hakkın kullanımı, gereklilik ve orantılılık (necessity and proportionality) ilkelerine tabi olup, alınan önlemlerin BM Güvenlik Konseyi’ne derhal bildirilmesini şart koşar. Uluslararası Adalet Divanı’nın (ICJ) 1986 tarihli Nikaragua v. ABD davasındaki kararı, gerçek güvenlik endişelerinin dahi bu katı prosedürel gereklilikleri esnetemeyeceğini açıkça hükme bağlamıştır.

Venezuela (Maduro ve Noriega) Örneğinde Uyuşturucu Kaçakçılığı İddiası ABD yönetimi, Venezuela’ya ve geçmişte Panama’ya yönelik müdahalelerini 51. maddeye dayandırmaya çalışmış, bu liderlerin uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetlerini ABD’ye yönelik bir “saldırganlık” veya “silahlı saldırı” olarak nitelendirerek kavramın içini boşaltmıştır. Ancak uluslararası hukuka göre:

Venezuela, ABD’ye karşı hiçbir zaman bir silahlı saldırıda bulunmamıştır.

Uyuşturucu kaçakçılığı ne kadar ciddi olursa olsun bir suç faaliyetidir; uluslararası hukukta meşru müdafaa hakkını tetikleyecek bir güç kullanımı, düşmanlık veya silahlı saldırı olarak kabul edilemez.

Bu nedenle operasyonlar, meşru müdafaanın temelini oluşturan zorunluluk, orantılılık ve aciliyet ilkelerinden yoksun kalmıştır.

İran (Hamaney) Suikastı ve Önleyici Saldırılar İran’da üst düzey liderliğin hedef alındığı suikastlar ve askeri operasyonlar da aynı şekilde 51. madde kapsamına girmez. Meşru müdafaa yalnızca devam eden veya anlık olarak gerçekleşmek üzere olan bir silahlı saldırıya karşı kullanılabilir. BM Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesi veya inandırıcı bir silahlı saldırı tehdidi olmadan yürütülen bu tarz önleyici (pre-emptive) saldırı kampanyaları, Şart kapsamında yasal güç kullanımı sınırlarının dışındadır.

Uzmanlar, ABD’nin bir yandan saldırgan askeri hamleleri kısıtlayan kuralları reddederken, diğer yandan ABD’ye tehdit oluşturmayan sivillerin bile kasten hedef alındığı operasyonları 51. madde arkasına sığınarak meşrulaştırmaya çalışmasını, uluslararası hukukun cinayetler için bir “sis perdesi” (smokescreen) olarak kullanılması şeklinde eleştirmektedir.

Sonuç olarak, her iki vakada da başvurulan güç kullanımı meşru müdafaa değil; egemen bir devlete yönelik saldırganlık (aggression) suçu teşkil eden yasadışı müdahaleler olarak değerlendirilmektedir.

İran’da eğitim kurumlarının vurulması ve özellikle Minab (veya Mubin) kentinde 148-150 civarında kız öğrencinin hayatını kaybettiği ilkokul bombardımanı, uluslararası hukuk kapsamında son derece ağır ihlaller içermektedir.

Özellikle ilkokula yapılan bu saldırı ve sivil kayıplar, uluslararası hukuk bağlamında şu anlamlara gelmektedir:

1. Cenevre Sözleşmeleri ve Sivillerin Korunması İhlali Mubin’deki okul bombardımanı, Cenevre Sözleşmeleri’ne Ek 1. Protokol’ün 51(2). maddesini doğrudan ihlal etmektedir. Bu madde, sivil nüfusa veya sivil bireylere yönelik saldırıları kesin bir dille yasaklar. Aynı zamanda, sivil can kayıplarını ve zararı önlemek için mümkün olan tüm tedbirlerin alınmasını şart koşan 57. madde de bu saldırıyla tamamen çiğnenmiştir. Bu ilkeler yalnızca tavsiye niteliğinde değil, çatışmanın tüm taraflarını bağlayan yasal zorunluluklardır.

2. Ayrım İlkesinin (Principle of Distinction) İhlali ve Savaş Suçu Uluslararası İnsancıl Hukuk’un (IHL) en temel kuralı olan “ayrım ilkesinin”, okullar, hastaneler ve evler gibi sivil hedeflerin vurulması suretiyle ihlal edilmesi ciddi bir Uluslararası İnsancıl Hukuk ihlalidir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) kuran Roma Statüsü’nün 8(2)(b)(i) maddesi uyarınca, sivillerin kasten hedef alınması açıkça bir savaş suçu (war crime) teşkil etmektedir. İran hükümeti de BM nezdinde bu “kasıtlı” okul saldırısını bir savaş suçu olarak nitelendirerek şiddetle kınamıştır.

3. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Resen Soruşturma Yetkisi Uluslararası hukukun işleyişi açısından Mubin’deki bu okul katliamı, Roma Statüsü’nün 15. maddesini harekete geçirecek niteliktedir. Bu madde uyarınca UCM Savcısı, herhangi bir devletin resmi başvurusu (state referral) olmaksızın, kendi inisiyatifiyle (proprio motu) bu savaş suçuna yönelik bir ön inceleme başlatma yetkisine sahiptir. Hukukçular, öldürülen kız öğrencilerin uluslararası hukukun koruması dışında olmadığını ve bu eylemsizliğin kurumsal bir kapasite eksikliğinden ziyade siyasi irade eksikliğinden kaynaklandığını vurgulamaktadır. Bu irade eksikliğinde UCM yargıçları üzerinde kurulan siyasi baskının etkisi olmuş olmalıdır.

4. Sivillere ve eğitim kurumlarına yönelik bu tür yıkıcı saldırılar, müdahaleyi gerçekleştiren devletlerin uluslararası itibarını daha da zedelemekte ve küresel normların altını oymaktadır. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri, İran’daki bu okul bombardımanının “derin bir dehşet (visceral horror)” uyandırdığını belirterek, eğitim kurumlarını ve çocukları hedef alan saldırıların derhal sonlandırılması çağrısında bulunmuştur. Ancak bu çağrıdan sonra da sivillere saldırı ve bir üniversitenin öğrenci ve hocaları ile birlikte yaklaşık 200 kişini öldürülmesi, bu tür çağrıların etkisiz kaldığını göstermektedir.

“Epstein kanunları” (Epstein’s law) ifadesi, geleneksel uluslararası hukukun ve kurallara dayalı dünya düzeninin çökerek yerini kaba kuvvete dayalı bir küresel düzensizliğe bırakmasını sembolize eden bir metafordur.

Uluslararası Hukuk ve Politika Çalışmaları Merkezi (CIPS) tarafından yapılan bir analize göre bu kavram, uluslararası sistemde şu özelliklerin meşrulaştığı yeni bir dönemi tanımlamak için kullanılmaktadır:

Paranın gücü,

Şiddet kullanımında hiçbir ahlaki veya hukuki sınırın bulunmaması,

Cezasızlık (impunity),

Hilekârlık (perfidy).

Bu ifade, devletler arası ilişkilerin temelinin artık uluslararası hukuk kuralları ve anlaşmalar değil, askeri saldırıların gücü olduğu bir düzene geçişi işaret eder. Özellikle ABD’nin İran’a yönelik uluslararası hukuku (anlaşmalar ve teamül hukuku) pervasızca ihlal eden son askeri müdahaleleri bağlamında ortaya atılan bu kavram, güçlü devletlerin hiçbir bedel ödemeden kural tanımaz bir şekilde hareket edebildiği bir “orman kanunu” çağını eleştirmek amacıyla kullanılmaktadır.

İran’ın Eylemeleri Savunma Hakkı Kapsamında mıdır?

İran, bu saldırıları ve boğazı kapatma eylemini ABD ile İsrail’in kendi topraklarına, nükleer tesislerine ve liderlerine (Hamaney’in öldürülmesi vb.) düzenlediği saldırılara karşı bir misilleme, maliyet yaratma ve caydırıcılık stratejisi olarak kullansa da hukuki açıdan bu gerekçeler, tarafsız ülkelerin ticari gemilerinin hedef alınmasını, uluslararası seyrüseferin engellenmesini veya savaşa doğrudan dahil olmayan komşu ülkelerin sivil/enerji altyapılarının vurulmasını meşru kılmaz. Uzmanlar, hem ABD ve İsrail’in saldırılarının hem de İran’ın buna yanıt olarak sivilleri, sivil altyapıları ve uluslararası ticareti hedef almasının Birleşmiş Milletler Şartı ve Cenevre Sözleşmeleri kapsamında ayrı ayrı ihlaller doğurduğunu vurgulamaktadır.

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, mayınlaması ve kargo gemilerine saldırması, uluslararası hukuk açısından meşru değildir ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) açık bir ihlalidir. UNCLOS’un III. Bölümü’ne göre Hürmüz Boğazı “transit geçiş” (transit passage) rejimine tabidir ve 44. Madde, boğaza kıyısı olan devletlerin uluslararası deniz taşımacılığına açık olan bu geçişi askıya almasını veya engellemesini kesin olarak yasaklamaktadır.

İran’ın Devrim Muhafızları (IRGC) aracılığıyla kargo gemilerine saldırması, boğazın yaklaşımlarını mayınlaması ve geçişlerden ücret talep eden jeopolitik bir tarama sistemi kurması uluslararası hukuk yükümlülüklerinin açık bir ihlali olarak tanımlanmaktadır. Üstelik uluslararası boğazlardan serbest geçiş kuralı, sadece belirli devletlere değil tüm uluslararası topluma karşı sorumluluk doğuran “erga omnes” (herkese karşı ileri sürülebilir) bir yükümlülüktür ve bu nedenle dünyanın tüm denizci ekonomileri tarafından savunulma hakkına sahiptir. İran’ın bu meşru müdafa hakkı mahfuz olmakla birlikte, bu hakkın uluslararası hukuka aykırı olarak kullanılması, uluslararası hukuka dayalı savunma yapmayı zorlaştırmaktadır.

Bunun yanı sıra, İran’ın savaş bağlamında Körfez Arap ülkelerine (örneğin Suudi Arabistan, Bahreyn ve Kuveyt) ve bu ülkelerin enerji altyapılarına yönelik düzenlediği saldırılar da uluslararası hukuka aykırıdır. Örneğin, Kuveyt Uluslararası Havalimanı’ndaki bir yakıt tankının insansız hava araçlarıyla vurulması gibi eylemler meşru birer askeri hamle olarak görülmemektedir. Bununlar birlikte Suud Arabistan dahil, diğer körfez ülkelerinin ülke sınırları içerisinden İran’a karşı saldırıya izin vermeleri de uluslararası hukuka aykırıdır.

Başka Bir Devletin Güç Kullanımına İştirak Yasağı Uluslararası hukukta güç kullanma yasağı normu (BM Şartı Madde 2/4) geniş bir şekilde yorumlanmaktadır. Bu norm yalnızca bir devletin diğerine doğrudan güç kullanmasını yasaklamakla kalmaz, aynı zamanda bir devletin, başka bir devletin güç kullanımına katılımını veya iştirak etmesini de yasaklar.

Yasadışı Duruma Yardım ve Destek Sağlamama Yükümlülüğü Devletlerin Uluslararası Hukuka Aykırı Eylemlerinden Doğan Sorumluluğu kuralları (ILC, 2001) uyarınca, tüm devletler, uluslararası hukukun emredici normlarının (jus cogens) ciddi bir şekilde ihlal edilmesiyle yaratılan yasadışı bir durumu tanımama ve bu durumun sürdürülmesine hiçbir şekilde yardım veya destek sağlamama (aid or assist) yükümlülüğü altındadır. ABD’nin İran’a yönelik önleyici saldırıları ve suikast eylemleri uluslararası hukukun, BM Şartı’nın ve egemenlik haklarının açık bir ihlali (saldırı/aggression suçu) olarak nitelendirildiği için, bu saldırılara toprak veya üs izni vermek, uluslararası hukuka aykırı eyleme yasadışı yollarla destek olmak anlamına gelmektedir.

“Suç Ortağı” (Complicit) Olmaktan Kaçınma Sorumluluğu Birleşmiş Milletler bağımsız uzmanları, devletlerin ve uluslararası toplumun; egemenlik, içişlerine karışmama ve kendi kaderini tayin ilkelerini ihlal eden müdahaleci stratejilere “suç ortağı” (complicit) olmaktan kaçınma konusunda temel bir sorumluluk taşıdığını özellikle vurgulamaktadır.

Sonuç olarak; uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde ABD’nin yasadışı kabul edilen saldırılarına herhangi bir Körfez ülkesinin kendi topraklarından izin vermesi veya lojistik altyapı sağlaması, haksız fiile “yardım etme” ve “suç ortağı olma” yükümlülüklerinin ihlali sayılacağından hukuka uygun değildir. Bu sorumluluk karşılıklıdır ve İran siyaseti ve vekil güçleri ile ilişkisi için de geçerlidir.

İSRAİL’İN GÜVENLİK TEZİNE DAYALI TOPRAK GENİŞLEMESİ

İsrail’in güvenlik gerekçesiyle sınırlarını genişletme ve komşu devletlerin topraklarını kontrol altına alma politikası, uluslararası hukuk bağlamında savunulamaz ve temel hukuk normlarının açık bir ihlali olarak kabul edilmektedir.

Lübnan’ın İşgali ve Yeni Sınır İddiaları İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, İsrail’in kuzeyindeki vatandaşların güvenliği tam olarak sağlanana kadar Güney Lübnan’daki Litani Nehri’nin güneyinin kontrolünü ellerinde tutacaklarını ve yüz binlerce bölge sakininin evlerine dönmesine izin vermeyeceklerini açıklamıştır. İsrail Maliye Bakanı da Litani Nehri’nin İsrail’in Lübnan ile olan “yeni sınırı” olması gerektiğini öne sürmüş ve Başbakan Binyamin Netanyahu Güney Lübnan’daki İsrail kontrol alanını genişletme planlarını duyurmuştur.

Kuvvet Yoluyla Toprak Kazanımı Yasağı (Non-Acquisition of Title) Uluslararası hukukun en temel ve tartışılmaz prensiplerinden biri, bir devletin başka bir devletin topraklarını güç kullanarak sınırlarına katmasının (ilhak etmesinin) yasak olmasıdır. Kaynaklar, İsrail’in Golan Tepeleri’ni ilhakının ABD tarafından tanınması gibi adımların bu kuralı yıktığını ve sınırların güvenlik ya da başka bahanelerle yeniden çizilmesinin hukuki bir zemine değil, “19. yüzyılın kaba emperyalizmine” dönüşe işaret ettiğini vurgulamaktadır.

Askeri İşgal ve Saldırı Suçu (Crime of Aggression) Bir devletin topraklarının güvenlik gerekçesi dahi olsa başka bir devlet tarafından işgal edilmesi veya ilhak edilmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) kuran Roma Statüsü’nün 8. maddesi kapsamında doğrudan bir saldırı suçu (crime of aggression) teşkil etmektedir. Uluslararası hukukta egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı prensibi esastır.

BM Şartı Madde 2(4) ve Toprak Bütünlüğü Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4). maddesi, her ne gerekçeyle olursa olsun başka bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanılmasını veya güç kullanma tehdidinde bulunulmasını kesin olarak yasaklamaktadır. Hiçbir güvenlik kaygısı, komşu bir ülkenin topraklarının kalıcı olarak işgal edilmesini veya sınırların tek taraflı olarak genişletilmesini hukuken meşrulaştıramaz.

Sonuç olarak; uluslararası hukuka göre devletlerin güvenlik endişelerini gidermek için başvurabilecekleri meşru müdafaa hakkı (BM Şartı Madde 51), onlara başka bir devletin toprağını ele geçirme veya sınırlarını genişletme hakkı vermez. İsrail’in “güvenlik kuşağı” veya “yeni sınır” söylemleriyle yürüttüğü genişleme politikası, mevcut uluslararası kurallara dayalı düzeni yıkan yasadışı birer askeri işgal eylemi olarak değerlendirilmektedir.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ:

Bugünkü krizler, uluslararası hukukun güçsüzlüğünü değil, uygulanmamasını gösteriyor. Daha insancıl bir küresel düzen için aşağıdaki adımlar atılabilir:

1. UCM’nin Yetkisinin Güçlendirilmesi, yargıç bağımsızlığı ve kararlarından dolayı siyasal baskılara karşı koruyucu tedbirlerin alınması

*   Büyük güçlerin baskısından bağımsız bir finansman modeli

*   Devlet başkanı dokunulmazlığına karşı evrensel uygulama

*   Soruşturma başlatma mekanizmasının hızlandırılması

2. BM Güvenlik Konseyi’nin Reformu

*   Daimi üyelerin veto yetkisine sınırlama

*   Sivillere yönelik ağır ihlallerde otomatik müdahale mekanizması

*   Bölgesel örgütlere daha güçlü rol

*   Uluslararası etkisi olan krizlerin ikili müzakereler ile değil BM çatısı altında genel müzakere yöntemi ile çözülmesi, gerekirse hukuki ihtilaflar konusunda hukuki tavsiye alınması, güç kullanımının kaçınılmaz hale gelmesi durumunda bunun BM çatısı altında deklere edilerek güç mücadelesinin savaş hukukuna uygun olarak yürütülmesinin sağlanması.

3. Sınır Ötesi Operasyonlarda Uluslararası Denetim

*   Ker–Frisbie gibi teamüllerin uluslararası hukukla uyumlu hale getirilmesi,

*   Adam kaçırma niteliğindeki operasyonların yasaklanması,

*   Yargı yetkisi tartışmalarına net kriterler ve uluslararası bağımsız mahkeme sürecinin güvence altına alınması.

4. Silahlı Çatışmalarda Siviller İçin Mutlak Koruma

*   Okulların “saldırılamaz alan” ilan edilmesi (Safe Schools Declaration benzeri),

*   Sivil kayıplarda otomatik soruşturma,

*   Çocuklara yönelik saldırılarda cezasızlığa sıfır tolerans.

5. Diplomasi ve Müzakere Güvencesi

* Müzakere sürecinde suikast ve saldırılar savaş suçu olarak sayılmalı,

* Perfidy (hilekârlık) yasağı güçlendirilmeli, müzakere sürecinin sona erdiği deklere edilmeden, güç kullanımı yasaklanmalı,

* Tarafların güvenini yok eden eylemlere otomatik yaptırımlar sağlanmalıdır.

Sonuç

Maduro, Noriega, İran ve Minab örnekleri bize şunu gösteriyor:

Uluslararası hukuk, yazılı metinlerde değil; devletlerin uygulama iradesinde yaşar veya ölür. Bugün dünyada gördüğümüz krizler, hukukun yetersizliğini değil, kendini hukukun üstünde gören siyasetçilerinin hukuku yok sayma isteğini göstermektedir. Bu sorun hukukun bilincinin, tekrar siyasetin kontrolsüz ve hukuk dışı güç kullanımını engelleyebilecek düzeye ulaşması ile mümkün olacaktır. Bunu için de sadece hukuk değil; aynı zamanda hukuk etiğinin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde kabulünün sağlanması gerekmektedir.

ABD Başkanı Trump’ın Dış Politikasının (Donroe Doktrini) Uluslararası İlişkiler ve Hukuk üzerindeki Etkileri

Trump’ın Dış Politikasının (Donroe Doktrini) Uluslararası İlişkiler ve Hukuk üzerindeki Etkileri

Başkan Trump, “Birliğin Durumu” konuşması için kürsüye çıkarken, dünyaya mutlak bir Amerikan hakimiyeti resmi çizmeye hazırlanıyor. Retorik oldukça tanıdık: Askeri harekatlarla övünen, müttefikleri ekonomik tarifelerle hizaya getiren ve kurumsal yapıları “verimlilik” adı altında tasfiye eden bir “güç” gösterisi. Ancak stratejik derinlikten yoksun bu görüntü, sahadaki acı gerçekleri örtmeye yetmiyor. Bir akademisyen olarak şunu vurgulamalıyım: Dış politika, sadece bir “çekiç” kullanma sanatı değildir; gerçek güç, askeri saldırıların ötesinde güven, öngörülebilirlik ve itibar üzerine inşa edilir.

Bugün Washington, “güçlünün haklı olduğu” bir dünya düzenini dayatırken, aslında Amerikan gücünün ahlaki ve stratejik temellerini dinamitliyor. İşte Trump’ın ikinci dönem dış politikasından çıkarmamız gereken, tarihin seyrini değiştirecek 6 sarsıcı ders:

1. Saldırganlık Güç Değildir: “Donroe Doktrini” ve Stratejik İflas

Trump yönetiminin, Monroe Doktrini’ni agresif bir genişlemecilikle birleştiren ve uzmanlarca “Donroe Doktrini” olarak adlandırılan yeni müdahalecilik anlayışı, ABD’yi müttefikleri nezdinde bir “haydut devlet” (rogue state) görüntüsüne hapsetti. Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun bir askeri baskınla kaçırılması ve Karayipler’de 130’dan fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan yargısız infaz niteliğindeki tekne saldırıları, askeri gücün hukuksuzluk sinyali vermesinin en uç örnekleridir.

Daha da vahimi, İran’a yönelik düzenlenen “Midnight Hammer” (Gece Yarısı Çekici) operasyonudur. Trump, İran’ın nükleer programının “yerle bir edildiğini” iddia etse de, aynı iddiayı daha önce de ileri sürmüş olduğundan, yaratılmış olan güvensizlik ortamı sebebiyle uranyum stoklarının varlığının doğruluğu da tartışmalı hale gelmiştir. Birçok siyasetçi ve düşünür bu iddianın gerçek mi yoksa bir bahane mi olduğu konusunda emin değildir. Ayrıca bu operasyonun meşruluğu kabul görmemekle beraber, diplomatik kanalları tamamen tıkayarak bölgeyi kontrolsüz bir çatışma riskine sürüklemiştir. Stratejik bir planlama olmaksızın veya uluslararası hukuk ve teamüller dikkate alınmaksızın atılan bu adımlar, ABD’nin güvenliği ve güvenilirliğinin yanısıra dünya barışını ve güvenliğini de tehdit eder hale gelmiştir.

Süphesiz bir ulusun gücü sadece kuvvetle ölçülmez; öngörülebilirlik, güven, itibar, ittifaklar ve istikrarlı ekonomik ortaklıklardan gelir. Bu nitelikler, sağduyulu karar almayı destekleyen kasıtlı denetim ve denge mekanizmaları sayesinde kuşaklar boyu sürdürülmüştür. Bu mekanizmalar devre dışı bırakıldığında, dış politika ve kuvvet kullanımı dürtüsel, siyasallaşmış, kişiselleşmiş ve stratejik olarak tutarsız hale gelir.

2. 300 Bin Uzmanın Tasfiyesi: Ulusal Güvenliğin Körleşmesi

Dış politikada yaşanan “akıl tutulması”, kurumsal hafızanın bilinçli bir şekilde yok edilmesinin sonucudur. Hükümet içerisindeki liyakat sisteminin yerini “mutlak sadakat” kriterinin almasıyla, son bir yılda 300.000’den fazla federal çalışan görevinden uzaklaştırıldı. Bu bir verimlilik hamlesi değil, sistematik bir kurumsal yıkımdır.

Bu tasfiyelerin en karanlık noktası, FBI’ın elit CI-12 birimidir. Mar-a-Lago belgeleri soruşturmasında görev aldıkları gerekçesiyle tasfiye edilen İran uzmanları, “Midnight Hammer” operasyonundan sadece birkaç gün önce görevden alınmıştır. Amerika, siyasi intikam güdüsüyle kendi istihbarat gözlerini oymuş; en kritik operasyon öncesinde bölgesel uzmanlıktan yoksun kalmıştır. Bağımsız denetçilerin ve askeri hukuk uzmanlarının (JAG) susturulduğu bir yapıda, dış politika artık rasyonel analizlerle değil, kişisel dürtülerle yönetilen bir “boğma aracı”na dönüştüğü görüşündedirler.

3. Tarifeler: Ekonomik Silahın Geri Tepmesi

“America First” politikasının en keskin aracı olan gümrük tarifeleri, küresel ticaretin kurallarını belirleyen ABD’yi kendi oyununda yalnızlaştırıyor. Kanada gibi en yakın müttefiklere uygulanan %100’e varan tarife tehditleri, bu ülkeleri ABD’siz (US-less) yeni ticaret anlaşmaları arayışına ve Çin gibi alternatiflere yöneltmiştir.

Ekonomik faturayı ise doğrudan Amerikan halkı ödüyor:

* Geçtiğimiz bir yıl içinde 100.000 imalat işi kaybedildi.

* Tarifelerin hane başına maliyeti 1.000 dolardan 1.600 dolara yükseldi.

* Brezilya, ABD’nin boşalttığı tarım pazarlarını doldururken, doların küresel rezerv para birimi statüsü ilk kez bu kadar ciddi şekilde tartışmaya açıldı.

4. “Barış Kurulu”: Barışın Ticarileşmesi ve Yeni Sömürgecilik

Trump’ın Gazze için önerdiği “Barış Kurulu” (Board of Peace) ve “Uluslararası İstikrar Gücü”, barıştan ziyade mülkiyeti devredilmiş bir işgal modelidir. Bu yapı, Filistin halkının kaderini tayin hakkını baypas ederek Gazze’yi yasal bir boşluğa sürüklemektedir.

Planın en skandal detayı, kurulun “1 milyar dolarlık üyelik ücreti” talep eden işlemsel (transactional) karakteridir. İnsani yardımlar üzerinde bir “kapı bekçisi” (gatekeeper) görevi gören bu kurul, BM mekanizmalarını devre dışı bırakarak barışı ticari bir meta haline getirmiştir. Irak ve Kosova’nın feci örneklerini anımsatan bu model, hukukun üstünlüğünü değil, “parayı verenin barışı yönettiği” hukuk dışı bir düzeni temsil ettiği ileri sürülmektedir.

5. NATO ve Kurumsal Geri Çekilme: ABD Artık Bir “Risk Faktörü”

ABD’nin DSÖ, UNESCO ve Paris Anlaşması dahil 66 uluslararası kuruluştan çekilmesi, küresel norm belirleme gücünden feragat etmesi demektir. NATO’nun “ortak savunma” ilkesinden “öde-izle” modeline geçişi, Avrupa’yı stratejik bir yol ayrımına getirmiştir.

Avrupalı müttefikler, Washington’ı artık bir koruyucu değil, “yönetilmesi gereken bir risk faktörü” olarak görüyor. Bu durum, NATO’nun “stratejik Avrupa merkezli dönüşümünü” (Europeanization) tetiklemiştir. JFC Brunssum ve JFC Naples gibi kritik komuta yapılarının kalıcı olarak Avrupalı generallere geçmesi önerisi, Amerika’nın “vazgeçilmez ulus” iddiasının sonu olarak değerlendirilmektedir. Kamuoyu da bu gidişattan memnun değil: Amerikalıların sadece %37’si bu dış politikayı onaylıyor ve %70’i savaş kararlarında Kongre’ye danışılması gerektiğine inanıyor.

6. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin İşlevsiz Hale Getirilmesi

Amerika Birleşik Devletleri’nin, özellikle İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında çıkarılan tutuklama kararlarını ve ABD personeline yönelik soruşturmaları durdurmak amacıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) yargıçlarına ve yetkililerine uyguladığı yaptırım ve baskılar, uluslararası hukuku ve küresel güvenliği derinden sarsmaktadır. Bu baskıların uluslararası sisteme etkileri şu şekilde özetlenebilir:

* Yargı Bağımsızlığına ve Küresel Adalet Sistemine Doğrudan Saldırı Trump yönetimi, UCM Başsavcısı Karim Khan ile Fransa, Kanada, Fiji ve Senegal’den gelen mahkeme yetkililerini hedef alarak bu kişilerin ABD’ye girişlerini askıya almış ve mal varlıklarını dondurmuştur.

* Güçlü bir devletin kendi müttefiklerini (İsrail) ve kendi vatandaşlarını uluslararası soruşturmalardan korumak için doğrudan savcıları ve yargıçları cezalandırması, küresel adalet sisteminin bağımsızlığına yönelik ağır bir saldırıdır ve uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesini tahrip etmektedir.

* Uluslararası Hukukun ve Diplomatik Dokunulmazlıkların İhlali UCM personeline uygulanan yaptırımlar, yargı görevlilerinin bağımsızlığını ve ayrıcalıklarını güvence altına alan uluslararası teamül hukukunu ve Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi’ni açıkça ihlal etmektedir.

*. Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) LaGrand davası içtihatlarına göre, uluslararası yargı süreçlerine ve işleyişine bu şekilde dışarıdan müdahale etmek bizzat uluslararası bir haksız fiil (international wrong) teşkil etmektedir.

* BM Şartı’nın ve Güvenlik Konseyi Kararlarının Sabote Edilmesi UCM’ye yönelik bu baskılar, üye devletlerin Birleşmiş Milletler eylemlerine her türlü desteği vermesini emreden BM Şartı’nın 2(5) maddesiyle doğrudan çelişmektedir.

*. Ayrıca bu yaptırımlar, örneğin Darfur’daki durum gibi dosyaları UCM’ye taşıyan ve tüm devletlerin mahkemeyle tam iş birliği yapmasını zorunlu kılan 1593 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararlarının uygulanmasını da fiilen imkânsız hale getirerek uluslararası kriz yönetimini felç etmektedir.

*. Küresel Cezasızlığın (Impunity) Kurumsallaşması ve Güvenlik Zaafiyeti Hukukun uluslararası düzeyde işletilmesinin engellenmesi, İsrailli yetkililerin Gazze’de işledikleri iddia edilen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar karşısında bir “cezasızlık” (impunity) kalkanı ile korunmasını sağlamaktadır.

*. Hesap verebilirliğin ortadan kaldırılması, savaş kurallarının hiçbir yaptırımla karşılaşmadan ihlal edilebileceği algısını güçlendirmekte; bu da çatışmaların daha yıkıcı hale gelmesine ve küresel güvenliğin tehlikeye atılmasına zemin hazırlamaktadır.

* Diplomatik İzolasyon ve Küresel Çatlaklar Washington’ın, adaleti engellemek için kuralları ve anlaşmaları çiğnemesi, ABD’yi uluslararası arenada yalnızlaştırmaktadır. UCM’ye taraf olan ve mahkemeyi destekleyen 120’den fazla ülke ile ABD arasında derin bir diplomatik kriz doğmakta, bu durum ABD’yi kilit müttefiklerinden bile izole ederek Batı ittifakı içinde telafisi zor kurumsal çatlaklar yaratmaktadır.

Sonuç olarak, Kongre’nin anayasal yetkilerini yeniden etkin biçimde kullanması, yalnızca başkanın tek taraflı ve öngörülemez adımlarını frenlemekle kalmaz; aynı zamanda ABD’nin dış politikasını daha öngörülebilir, istikrarlı ve barış odaklı bir zemine oturtur. Bu çerçevede, yaklaşan Kongre seçimleri, yalnızca iç siyasi dengeler açısından değil, küresel barışın ve uluslararası güvenliğin korunması bakımından da belirleyici niteliktedir.

ABD’nin son yıllarda müttefiklerle yaşadığı gerilimler, tek taraflı askeri girişimler ve ticari yaptırımların uluslararası güven ortamını zedelediği düşünüldüğünde, Kongre’de güç dengelerini yeniden tesis edecek bir seçim sonucu; çatışma risklerini azaltan, uluslararası kurumlarla uyumu artıran ve diplomasiye öncelik veren bir yönetişim anlayışını mümkün kılacaktır.

İki partili siyasi yapı içinde hukuki denetim ve dengenin kurulabilmesi için başkanın savaş yetkilerini kısıtlayarak ve bu tür kritik kararları tek başına vermesinin engellenmesi gerekmektedir. Kongre’nin savaş yetkilerini yeniden hukuk zeminine ve kontrolüne geçirebilecek bir yapıya kavuşturulması, ABD’nin küresel sorumluluklarını daha akılcı, hesap verebilir ve barış merkezli politikalarla yerine getirmesini sağlayacaktır. Bu nedenle, barışı güçlendirecek ve uluslararası güveni pekiştirecek bir Kongre bileşiminin ortaya çıkması, hem ABD’nin kendi demokrasisinin sağlığı hem de dünya genelinde istikrarın yeniden tahkimi açısından hayati önem taşımaktadır. Tabii ki küresel bir güç olan ABD’deki bu güç merkezli politikaların devamına yönelik bir siyasi tablonun ortaya çıkması durumunda, sadece ABD için değil tüm uluslararası siyasal sistem için tamiri ve öngörülebilirliği imkansız bir siyasal konjonktür oluşacak bunun bedelini de sadece ABD halkı değil tüm insanlık ödemek zorunda kalacaktır. Kısacası ABD’nin ve tüm halkların kaderinin Trump ve Netanyahu’nun ihtiras dolu siyasi arzu ve heveslerine kurban edilmesi durumunda insanlık tarihindeki en ağır kırılmalarından birisine sebep olunarak, insanlığın tarih boyunca yaşadığı acılardan damıtarak oluşturduğu hukuk ve siyasi etiğe bağlı tüm değerler çökecek, bunu yerine daha çok güç, daha çok cinayet ve daha çok korku siyasetinin hakim olduğu bir vahşet ortamı oluşacaktır. Bu kirli siyasette özellikle dini argümanların kullanılması ise insanlığın ve saf bir kalp ile inananların da vicdanlarında onarılamaz derin yaralar açmaktadır. Vahşet görüntüleri ile değil insanlığın ortak vicdanı ve ahlakının egemen olduğu bir dünya için yaratılmaya çalışılan korku egemenliğine başta akıl ve vicdan sahibi ABD halkı, onurlu bir yaşam için hep birlikte karşı durmalıyız. Bu karşı duruşun en güçlü yolu şüphesiz demokrasi yoludur.