Kategori arşivi: Köşe yazısı

Mevlid Kandili Kutlamaları II

Mevlid Kandili Kutlamaları II

Hz. Muhammed, döneminde takvim kullanımı yaygınlaşmadığı için, doğumlar önemli kabul edilen ve herkes tarafından bilinen olaylara göre hesaplanırdı. Bu geleceğin bir etkisi olarak İslâm tarihçilerinin çoğuna göre Hz. Muhammed, Habeşistan’ın Yemen valisi Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmak üzere Mekke’ye saldırdığı ve Fil Vak‘ası denilen olayın meydana geldiği yıl doğmuştur. Yine genel kabul gören görüşe göre Hz. Muhammed, Rebîülevvel ayının 12’sinde ve gündüz dünyaya gelmiştir. O yıl ilkbahar mevsimine rastlayan bu ayın iki, sekiz, on veya on yedinci gününde doğduğuna dair rivayetlerle sabaha karşı dünyaya geldiğine dair rivayetler de vardır. Doğumun pazartesi günü olduğu ise daha sahih rivayetlere dayanmaktadır. Ayrıca doğum gününün milâdî takvime göre 20 Nisan’a denk geldiği ileri için Kutlu Doğum Haftası kutlamaları bu tarihe göre düzenlenmiştir.

Hz. Muhammed’in vefatından sonra, İslam inancı içerisinde Mevlid kutlamalarının ilk defa ne zaman başladığı konusunda da bir ittifak yoktur. Nakledildiğine göre Hz. Muhammed’in doğum gününün resmi olarak ilk defa kutlanılmasını başlatan Fatımi halifesi Muiz li-dinillah (ö. 365/975)’dir. Daha önceleri kutlanmamasının sebepleri arasında, Emeviler ile Hz. Hz. Muhammed’in soyundan gelen Ehlibeyt arasındaki siyasi mücadelelerin varlığı zikredilmektedir. Ancak bu yorum, konunun sadece siyasi bakış açısı ile değerlendirilmiş olması sebebiyle doğru gözükmemektedir. Çünkü ittifakla Hz. Muhammed’in kendi doğum gününü kutlamadığı ve bunu dini bir faaliyet olarak görmediği kabul edilmektedir. Bundan dolayı da halen Suudi Arabistan’da Mevlid Kandili resmi olarak kutlanmamaktadır.

Fatımiler her sene, hicri yılbaşı olan 1 Muharrem, Aşure günü, Kurban ve Ramazan bayramları, kandil geceleri, Nevruz, Mihrican, Feth-i Haliç gibi gün ve gecelerde çeşitli resmi merasimler tertip ederlerdi. Bunları “Mevalid-i Sitte= altı mevlid” olarak anarlardı. Şüphesiz bunların en önemlisi, Hz. Muhammed’in doğum günü kabul edilen Rebiyülevvel ayının 12. günü ve gecesi yapılan mevlid merasimi idi. Diğer beş mevlid ise Hz. Ali, Hasan, Hüseyin, Fatma ve Halife-i Hazır (mevcut halifenin) doğum günü idi. Halifenin biraz da ihtişamını göstermek istediği bu törenlerde çok para harcanırdı. Sadakalar verilir; para, elbise ve mücevherattan oluşan hediyeler dağıtılırdı. Bu özellikleri ile de mevlidler dini, sosyal ve siyasi özellikli etkinlikler olarak icra edilirdi.

Farklı bir görüşe göre Mevlid kutlamalarını ilk defa bu günümüzdekine benzer şekilde ilk defa Selahaddin Eyyubi’nin eniştesi de olan Erbil Atabeyi Muzafferüddin Kökböri (ö. H. 629/m.1232)’dir. Erbil Atabeyliği Irak’ın kuzeyinde yer alan ve yüzyıllardır Türk nüfusunun yaşadığı Erbil’de XII. Yüzyılda kurulan bir Türk Atabeyliğidir. Bu dönemin en önemli özelliklerinden birisi, haçlı seferlerinin hız kazanmış olmasıdır. Öyle gözüküyor ki, Mevlid Kandili kutlamaları haçlı seferlerinin etkin olduğu bir dönem ve coğrafyada tekrar önem kazanmaya başlamıştır.

Bu kutlamalar için toplananlara mevlid kıssaları okumayı ise ilk olarak başlatanların Mısır Çerkez hükümdarları mı yoksa Mısır Fatımileri mi olduğu konusu henüz açıklık kazanmamıştır. Fatımiler döneminde Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Hz. Fatma’nın doğum yıldönümlerinde yapılan kutlamalarla ortaya çıktığı ileri sürülen bu uygulamanın, Eyyubiler döneminde yaygınlaştığı belirtilmektedir.

Osmanlılarda İkinci Selim döneminde camilerde yakılan kandillerden esinlenerek, bu kutlamalara “Mevlid Kandili” adı verilmiştir. Bu kutlamalar İkinci Selim’in oğlu olan Üçüncü Murad döneminde ise resmileştirilmiştir. Bugün Mevlid Kandili kutlamaları Hicri takvime göre Kutlu Doğum Kutlamaları ise miladi takvime göre yapılan kutlamaları ifade etmektedir. Kıbrıs’ta da Türkiye’nin etkisi ile aynı kutlamalar yapılmaktadır. Ancak Kıbrıs’ta Türkiye’den farklı olarak, Mevlid Kandilinin tatil olması Osmanlı döneminden kalan bir gelenek olarak halen devam etmektedir.

Farklı dillerde yazılan birçok mevid olmakla birlikte, Türkçe olarak yazılan mevlidlerin sayısı 200 civarındadır. Bunların en meşhuru, Süleyman Çelebi’ye aittir. Ancak bundan daha önce de yazılmış mevlidler de vardır. Bunlardan biri Ahmed Fakih’e (ö. 650/1252) ait olan Çarhnâme’nin sonunda Süleyman Çelebi’nin mevlidi olan Vesîletü’n-necât’a benzer ifadeler bulunmaktadır. Süleyman Çelebi’den kısa bir süre önce de Erzurumlu Mustafa Darîr’in yazmış olduğu Tercüme-i Siyer-i Nebî (Peygamber Hayatının Tercümesi) de (yazılışı: 790/1388) adeta bir mevlidi çağrıştırmaktadır. Farklı mevlidler üzerinde yapılan çalışmalar bir kısmının Süleyman Çelebi’nin eserine aynen benzediğini, bir kısmının bazı motifler yönünden ayrılık gösterdiğini, geri kalanların ise tamamen farklı olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Mevlid, doğum günü demek olmasına rağmen, günümüzde geleneklerin baskın gelmesi ile ölüm merasimi gibi algılanmaya başlandı. Bu yüzden de ölenlerin ardından çeşitli günlerde mevlidler okunur oldu. Bu kutlamalar ayrıca geleneğin din ve dini yorum üzerindeki güçlü etkisini göstermektedir. Bu tür kutlamalara yapılan itirazların başında, geleneğin zamanla dinin önüne geçip dinin esas amacının kaybolmasına yol açacağıdır.

Bu tür kutlamaların Hz. Muhammed’in anlaşılmasında aracı bir rol oynadığı savunulmakla birlikte, dini bir dayanağı olmaması ve zamanla geleneğin baskısı altında Hz. Muhammed’in, sembolik bir şahsiyete dönüştürülme riski taşıması ile de eleştirilmektedir. Çünkü Mevlitlerde de geçen Hz. Muhammed’in doğumu öncesi ve sonrasını anlatan bazı hikâyeler, büyük ölçüde Hz. Muhammed’in sembolleştirildiği kurgusal hikâyelerdir. Nitekim Hristiyanlık tarihinde bu tür uygulamalar zamanla Hz. İsa’nın gerçek bir şahsiyet mi yoksa sembolik bir şahsiyet mi olduğu tartışmalarını gündeme getirdi.

Bu tür kutlamaların ortaya çıktığı ilk dönemlerden beri, dini açıdan faydalı mı yoksa zararlı mı oldukları tartışma konusu olmuş ve halen daha tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Bu konudaki genel kanaat, bu tür kutlamaların dini ibadetler değil; dini inançlardan türetilerek adet ve geleneğe dönüşmüş siyasi anlam da kazanabilen sosyal faaliyetler olduklarıdır. Bu itibarla da din istismarına dönüşmedikleri müddetçe, faydalı sosyal dini etkinlikler olarak değerlendirilmeleri daha makul ve makbul gözükmektedir. Halkın bunlara gösterdiği yoğun ilgi, bu tür bir yorumun yapılmasında etkili olmaktadır.

Ayrıca sosyal bir faaliyet olarak yapılan bu kutlamaların dikkat çeken bir yönü de, TC ve KKTC’de bazı siyasi parti ve milletvekillerinin bu programlara özel ilgi göstermesidir. Bu durum ise bazıları tarafından programların siyasallaştırılması olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu durumu, siyasetin halkın değerleri ile bütünleşmesi olarak da değerlendirenler bulunmaktadır. Türkiye’de kutlamalara hem iktidar hem de muhalefetin katılması, kutlamaların iç siyasi yönünü zayıflatarak ortak bir değere dönüşmelerine yardımcı olmaktadır. Sonuç olarak, bilinçli ve kontrollü yapılması durumunda toplumsal bir fayda sağladığı gördükleri ilgiden anlaşılmaktadır. Ancak yapılan kutlamaların istismara dönüşmemesi için kutlamalara yöneltilen eleştirilere de önem verilmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu eleştirilere dikkat edilmez ise zamanla halk arasında yaygınlaşan Hz. Muhammed ile ilgili hikâyeler, dini yazılı metinlere dayalı Peygamber algısının yerine halkın kültürünün belirlediği sembolik bir peygamber algısının yerleşmesine yol açacaktır.

Hz. Muhammed’in doğum günü münasebetiyle 1989 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafında planlanan, daha sonra ise Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından desteklenen Kutlu Doğum Haftası kutlamaları, ilk başta Osmanlı Devlet geleneğinin bir devamı olan Mevlid Kandili kutlamaları ile birlikte yürütülmeye başlandı. Ancak Mevlid Kandili’nin Hicri takvime göre kutlanması ve bu yüzden her yıl 10 gün geri gelmesi sebebiyle, kutlamalar bazen kış mevsimine de denk gelebiliyordu. Bundan dolayı da 1994’de, kutlamaların Miladi takvime göre Hz. Muhammed’in doğum günü kabul edilen 20 Nisan’da kutlanması kararlaştırıldı ve bu uygulama günümüzde yoğun bir ilgi ve kabul gördü.

Böylece 1994’den itibaren kutlamaların 20-26 Nisan arasında yapılmasına başlandı. Bu uygulama, Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin, Mevlid Kandili kutlamalarına bir alternatifmiş gibi algılanmasına yol açtığı için bazıları tarafından Osmanlı geleneğinden sapma olarak değerlendirildi. Ancak Hz. Muhammed’in doğumunun 20 Nisan’a denk gelmesi ve Kutlu Doğum Kutlamalarının 23 Nisan’ı da içine alması, kutlamaların Cumhuriyet ideolojisine alternatif kutlamalar olarak değerlendirilmesine de yol açtı. Nitekim 2007 yılında kutlamaların 23 Nisan ile çatışmaması için 14-21 Nisan tarihleri arasında kutlanmasına karar verildi ve bu uygulama hala daha devam etmektedir. Bu kutlamalar bugün İran’da “Vahdet (Birlik) Haftası” adı altında yapılmaktadır. Bu durum, din, kültür ve siyaset arasındaki bağın bir göstergesidir.

Sonuç olarak Mevlid Kandili kutlamaları, günümüzde de din, gelenek ve siyasetin iç içe girdiği kutlamalar olarak devam etmektedir. Toplumun bunlara gösterdiği yoğun ilgi, doğal olarak bu tür kutlamaların, hem din hem toplum hem de siyasi şartları dikkate alarak makul bir değerlendirmesini gerekli kılmaktadır. Bun anlayıştan hareketle, dinin özünü bozmadığı, toplumsal yaşamı olumsuz etkilemediği ve siyasi istismara dönüştürülmediği müddetçe, kutlanmasının sorun olmayacağını söyleyebiliriz.

Bu yazım, daha önce yazdığım “Kutlu Doğum Haftası Kutlamaları” başlıklı yazımın güncellenmiş şeklidir.

(Ek bilgi için TDV İslam Ansiklopedisi’nin “Mevlid ve Kandil” maddelerine bakınız)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/mevlid-kandili-kutlamalariyusuf

 

Müzakerelerin Kopuş Süreci

Müzakerelerin Kopuş Süreci

Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak seçilmesinin ardından Anastasiadis’in Yunanistan Dışişleri Bakanı aracılığı ile kutlama mektubu göndermesi, iyi niyet göstergesi olarak yorumlanmış ve çözüm süreci için olumlu bir adım olarak görülmüştü. Ancak geçen kısa zaman içinde beklenilenin aksine Türkiye, Güney’in Kıbrıs Cumhuriyeti gerçeklerine aykırı politikaları sebebiyle, kriz bölgesine savaş gemisi göndererek tepkisini en ağır şekilde göstermiştir. Bu tepki Türkiye’nin bölgedeki gelişmeleri takip ettiği ve bir oldubittiye izin vermeyeceğinin açık bir sinyaliydi. Öyle gözüküyor ki, Türkiye’nin bu kararlı tutumu, Güney Rum kesiminde müzakerelerin askıya alınması şeklinde karşılık gördü. Peki, bu gelişmeler Kıbrıs sorununun çözüm aranırken, yeni bir çatışma ortamına doğru sürüklenme sürecinin başladığı anlamına mı gelmektedir? Bu sorunun cevabı için henüz erken ama taraflardan birisinin makul olmayı kaybetmesi durumunda, Kıbrıs sorununun çok daha karmaşık bir seyir izlemesi de muhtemeldir.

Güney Rum kesimi, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni savunurken, savunduğu cumhuriyetin ortak cumhuriyet olduğunu ve bu ortaklıktan doğan tüm haklarda Kıbrıs Türk halkının da hakkı olduğunu dikkate almadan hareket ettiği için bu noktaya gelinmiştir. Güney kesimi, bu ortaklığın bittiği iddiasında ise o zaman Kıbrıs Türk tarafının kendi iradesi ile hareket etme hakkına saygı göstermelidir. Çünkü Güney yönetimi siyasileri, Türk tarafını ve Türkiye’yi sıkıştırmak istediklerinde ortaklık Cumhuriyeti olan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dayanmakta; ortaklığın getirdiği ortak menfaat ve hakların kullanılmasına gelindiğinde ise Kıbrıs Cumhuriyeti hiç yokmuş gibi hareket etmektedir.

Aksine Güney Rum kesimi KKTC halkının Kıbrıs Cumhuriyeti ortağı olduğunu unutarak, Türkiye ile siyasi sorun yaşayan İsrail ve Mısır ile enerji konularını görüşmek için masaya oturarak, çıkacak olan gazın bir kısmının Mısır’a satılması için bir gaz dolum ve dağıtım planı üzerinde görüşmeye başlamıştır. Tabii Güney tarafının bu yanlış adımlarında, içine düştüğü büyük ekonomik krizin de etkisi vardır. Ancak Güney yönetimi bu krizden çıkmak için yasal ortakları olan KKTC halkıyla işbirliğine gitmek yerine dışarıdan başka ortaklar arama yoluna saparak büyük bir hata daha yapmıştır.

Bence bu aşamadan sonra Kıbrıs Türk halkı ve Güney Rum halkının kendi gelecekleri ile ilgili karar verme hakları, BM ve AB tarafından tanınmalıdır. Güney Kıbrıs halkı, tek başına hareket etmek ya da Yunanistan ile birleşmek istiyorsa, bu hak onlara verilmelidir. Ancak bu seçeneklerden birisinin tercih edilmesi durumunda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tamamen ortadan kalkacağını da bilmek gerekir. Ayni şekilde KKTC halkına da, İngiltere’de İskoçya’nın bağımsızlığı için yapılan referandumda olduğu gibi, bağımsız bir devlet olma ya da Türkiye ile birleşme konusunda da karar verme hakkı tanınmalıdır.

Kıbrıs sorunu çözüm umudu ile çözümsüzlük krizleri arasında daha önce de birçok gelgitler yaşamış ve nitekim bir çatışma sonrası bu duruma gelinmiştir. Yeni süreçte özellikle Kıbrıs deniz sahası içerisinde yeni enerji kaynaklarının bulunması, enerji piyasası aktörlerinin ülke siyasileri aracılığıyla halklar üzerine yeni baskı stratejileri geliştirmelerine yol açtı. Bu stratejinin bir gereği olarak her iki taraf halkı da hem siyasi hem de ekonomik baskı altına alındı ve bu günlere gelindi.

Tabii bu arada enerji devlerinin pastayı paylaşamaması durumunda, Kıbrıs sorununun daha büyük bir krize gebe olduğunu konu ile yakından alakalı herkes biliyor. Dış güçlerle bağlantılı enerji kaynaklarının paylaşımı yanında iç siyasetin de bu paylaşımdaki rolü, Kıbrıs sorunun hem güney hem de kuzeydeki siyasetin dizayn edilmesinde oldukça etkili bir rol oynadığı da bilinmektedir. Bu yüzden de iç siyasi dengelerin değişimi doğal olarak dış siyasi aktörlerin planlarını da etkileyeceği için iç ve dış gelişmeleri birlikte değerlendirmek gerekir. Bu perspektiften bakıldığında, son gelişmelerin yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle alakalı olduğu da anlaşılmaktadır. Bu krizin Cumhurbaşkanlığı seçimlerine muhtemel etkilerini ise ileriki bir yazımda ele alacağım.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/muzakerelerin-kopus-sureci/5685

Yusuf Suiçmez

Din Adamı olmak ne demektir?

Din Adamı olmak ne demektir?.

Din Adamı Olmak

Dilimize yerleşmiş olan hem siyasi hem de sosyal yaşamımızda önemli bir yer tutan kavramlardan birisi de “Din Adamı” kavramıdır. Aslında ne Kuran-i Kerim’de ne de Hz. Muhamed’in sünnetinde din adamı diye bir kavram bulunmamaktadır. Bu kavram devlet sistemi içerisinde özellikle laiklik anlayışının gelişmesine paralel olarak bir meslek üyesini ifade eden kavram olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde din adamı deyince imam, müftü ya da dini kurumların başında yer alan başkanlar anlaşılmaktadır. Bunların görevlerine gelince farklı siyasi sistemlere göre değişmektedir. Bizim sistemimize göre din adamı bir devlet memurudur ve siyasi bir amaca hizmet etmek için görev yapmaktadır. Çünkü devlet, yani siyasi iktidar dini tamamen tekeline almıştır. Bundan dolayı da atamalar ve yükseltmeler hukuka göre değil, siyasi arzulara göre yapılabilmektedir.

Bu yüzden de her gelen iktidar, siyasi amaçları için kullanabileceği bir başkan atamanın peşine koşmaktadır. Bu durum laiklik ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bu yüzden Çin, Rusya ve birçok Avrupa ülkesinde dini kurum ve gruplara idari ve mali özerklik verilmiş böylece her inanç sahibi kendi duygu ve düşünce yapısına uygun olan grup ya da inanca katılarak, inanç ihtiyacını giderebilmektedir. Bu inanç guruplarının yaptıkları bağışları ise başka bir gurup üyesi ya da bu inanca karşı olanlar tarafından gasp edilememektedir.

Bizde ise dinin siyasi bir makam olarak algılanması sebebiyle her gelen iktidar, dine karşı oldukları halde, dini kurum ve kuruluşları kendi siyasi amaçları için kullanabilmektedir. Camii arazilerinin gece kulüplerine, vakıf mallarının kumarhane ve otellere peşkeş çekilebilmesinin esas sebebi budur. Aslında bu uygulama o inanç sahiplerini alaya almak demektir. Din adamı olarak kabul ettiğimiz kişilerin bu durumlarda sessiz ya da çaresiz kalmalarının esas sebebi de, bu sisteme uyum sağlamalarıdır. Bir dostum anlatmıştı, siyasetçinin biri Diyanet İşleri Başkanı atamak için çok dindar birisini seçmiş; ama müsteşarı “aman efendim ne yapıyorsun, bu adamı atarsanız yarın bize şu olmaz, bu olmaz diye itiraz eder” demiş ve bunun üzerine atamadan vazgeçmiştir. Daha sonra ise siyasiler ile çıkar ortaklığı yapabilecek birini atayarak bu anlayış ve düzenin devamı sağlanmıştır.

Osmanlı döneminde Yavuz Sultan Selim’e gelinceye kadar, en üst düzey dini makam olan Şeyhülislamlık makamının bir bilirkişi ve danışmanlık statüsünde olduğu ifade edilmektedir. Yavuz Sultan Selim’in 400 kişinin idam kararına, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’nin itiraz etmesi ve idamları engellenmesi, Osmanlı döneminde ki din ve siyaset arasındaki ilişkilerde kırılma noktalarının birisini oluşturmaktadır. Daha sonraları ise bu makam giderek siyasallaştırılmış ve siyasi iradenin arzularını meşrulaştırıcı bir konuma getirilmiştir. Bu yüzden de birçok şeyhülislam, sudan bahaneler ile görevden alınmış hatta idam edilmiştir. Osmanlı döneminin ilk başlarındaki Şeyhülislamların görevlerinin genellikle tabii ölüm sebebiyle bitmesi, geç dönemlerde ise ağırlıklı olarak görevden alınmalarla bitmesi bunun açık bir göstergesidir.

Türkiye Cumhuriyet tarihine baktığımızda, aynı şekilde Diyanet İşleri Başkanlığının siyasi bir makam olarak algılandığı, bu yüzden de atamasının siyasiler tarafında yapıldığını görmekteyiz. Bu yapı sebebiyle de Diyanet İşleri Başkanı’nın yaptığı tasarruflar siyasi olarak algılanmaktadır. Yakın zamanda Gezi Parkı olayları sebebiyle bir imamın yerinin değiştirilmesi sebebiyle medyada yaşanan tartışmaları büyük bir çoğunluğumuz duymuştur. Bu tartışmaların ortaya çıkmasında, din ve siyaset arasındaki yakın ilişkinin etkili olduğunu herkes bilmektedir.

Kıbrıs’taki durumda bundan farklı değildir. İngiliz döneminde vakıf mallarının yağmalanmasına karşı çıkan Müftü görevde alınmış, bu makamın etkisinin zayıflatılması için de müftülük kaldırılarak fetva eminliğine dönüştürülmüştü. Daha sonraları vakıfların yönetimi tekrar Türklere iade edilince yine vakıf mallarının yönetimi sebebiyle Dr. Küçük ve Müftü Mehmet Dana Efendi arasında bir sürtüşme yaşanmış ve müftünün şoförünü görevden alarak, onu yaya bırakmıştı.

Dana sonraları Kıbrıs Müftüsü olarak atanan Sayın Dr. Rifat Yücelten’in de görevden alınma şekline baktığımızda, kadın iç çamaşırı hırsızlığı gibi aşağılayıcı bir ithamla görevden alındığını görürüz. Kendisi ile yaptığım görüşmede, bu iftiranın kendi adının da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde geçmesinden dolayı atıldığını söylemişti. Daha sonra Müftü vekili olarak atanan Sayın Ahmet Cemal da, trilyonluk değer biçilen kayıp tarihi halıların soruşturulmasını istemiş, bu isteğinden kısa bir süre geçtikten sonra Din İşleri Başkanlığı binasında yankın çıkmış ve Yavuz Sultan Selim’e ait olan tarihi Kuran-i Kerim ile birçok tarihi belge ortadan kaybolmuştur. Kısa bir süre sonra da Sayın Ahmet Cemal emekliye ayrıldı ya da sevk edildi. Din ve siyaset ilişkisinin ölçüsüzlüğünün yarattığı sorunlar Sayın Ahmet Yönlüer’in Müftülüğü döneminde net olarak ortaya çıktı.

Din İşleri Başkanlığına atandığımda Sayın Talat ve Ferdi Sabit Soyer bütün bu tarihi tecrübelerin aksine, bende kurumu siyaset bulaştırmamak dışında hiç talepleri olmadığını söylemişlerdir. Onun için, onların döneminde rahat bir başkanlık görevi icra ettim. Buna rağmen siyasi bir makam tarafından önerilmek ve atanmanı vicdani rahatsızlığını hissetmiştim. Daha sonra iktidarın değişmesi ile Yönetim Kurulu üyeleri ve siyasiler hukuk ve ahlak ile bağdaşmayan birçok siyasi talepte bulundular ama hiç birini uygulamadım. Görevim esnasında varlığını öğrendiğim 540 trilyon değer biçilen ve akıl almaz paraların harcandığı 13 tarihi halının soruşturulmasını istedim ve bunu için iki kere başbakanlığa yazı yazdım. Ne yazık ki başbakanlık cevap vermek zahmetine bile bulunmadı. Sonra ise ben görevden alınınca, yaptıkları tüm usulsüzlükleri adeta benden intikam alırcasına bana yüklemeye kalktılar. Ne yazık ki sistem eskiden beri böyle kurulduğu için, her zaman din adamları bu yapının kurbanı olmaya mahkûmdurlar.

Aslında din adamı olmak, insani ve ahlaki değerleri savunmak demektir. Ancak bu çarpık yapının içinde din adamı olmak siyasilerin maskarası ve günah keçisi olmak anlamına gelmektedir. Din adamlarının bu çarpık yapıdan kurtulup, bazı siyasetçilerin ihtiraslarına değil de topluma hizmet edebilmeleri için kooperatif ve federasyonlarda olduğu gibi, başkanlarını kendileri seçmeleri ve mali ve idari özerkliğe kavuşmaları lazımdır. Mevcut yapı devam ettiği müddetçe, din adamları siyasi yozlaşma ve kirliliği örtmek için görev icra eden piyonlar görüntüsünden kurtulamayacaklardır ve böylece git gide halk nazarında saygınlıklarını kaybedeceklerdir. Onların saygınlıklarını kaybetmesi ise hem temsil ettikleri inancın yozlaşması hem de insanların hayır olsun diye vakfettikleri malların gasp edilmesini kolaylaştıracaktır. Zaten sistem de bu amaca uygun olarak dizayn edilmiş gözükmektedir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-adami-olmak/2709

Yusuf Suiçmez

Kadın Ticareti ve Kadın Hakları

Kadın Ticareti ve Kadın Hakları

8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamalarına bakınca, neyi kutladığımızı doğrusu anlayamadım. Hatta kadına karşı işlenen suçların oranlarına bakınca, bu tür kutlamaların kadına karşı işlenen suçlara karşı duyarlılığı arttırıp arttırmadığı konusunda bile şüpheye düştüm. Nitekim kadına karşı işlenen suçlar o kadar arttı ki, Türkiye Cumhuriyeti bunu kontrol edebilmek için yasal bazı düzenlemeler yapmak zorunda kaldı. Peki, KKTC’de kadınların durumu çok mu daha iyi de bu konuda kutlamaların ötesinde hiçbir adım atılmamaktadır?

Bu ülkede kadın ticareti yasak olmasına rağmen gece kulüplerinde kadın ticareti yapıldığını, hatta bu kadınların özel eşyası olan pasaportlarına bile el konulduğunu herkes bilmektedir. Buna bağlı olarak da ortaya çıkan seks turizmi adı altında kayıt dışı oluşan ekonominin rakamları ise henüz daha belli değildir. Yapılan bir akademik araştırmaya göre KKTC’de kayıt dışı olarak fuhuş yapanların sayısı, kayıt altında olanların iki katı kadardır. Kadınların bu sektöre girişlerinin birçok sebebi zikredilmekle birlikte, bunların başında ekonomik özgürlüklerini kazanamamaları gelmektedir.

Yapılan bir araştırmaya göre, bu sektörde çalışan kadınların büyük bir bölümü ayrılmak istemelerine rağmen sosyal ve ekonomik sebeplerden dolayı bunu başaramamaktadır. Bundan dolayı da, birçok ülkede kadınları seks kölesi olmaktan kurtarmak için çeşitli yasal düzenlemeler yapılarak, bunu engellemek için sivil örgütler kurulmuştur. Ancak kadın ticareti ve buna bağlı olan pornografi ve diğer yan ticari sektörler o kadar büyük bir sermaye gücü yarattı ki, sivil örgütlerle birlikte devletin yasaları da bunları engellemede yetersiz kalmaya başladı. Bu konu ulusal bir sorun olmaktan çıkarak Birleşmiş Milletler’in bile gündemini meşgul edecek bir düzeye vardı. Çünkü yapılan araştırmalara göre uluslararası insan kaçakçılığının önemli bir kısmını kadın ticareti oluşturmaktadır.

Ülke siyasetçilerinin bu konuya yaklaşımlarını: Ekonomik temelde yaklaşım ve insan hakkı temelinde yaklaşım olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Kadın ticaretini bir insan hakkı veya kadın hakkı ihlali olarak değerlendiren ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri gelmektedir. Yapılan araştırmalarda bu yasağa rağmen ABD’de, azımsanmayacak oranda katın ticaretinin yapıldığını ortaya çıkmıştır. KKTC’de de kadın ticareti yasak olmasına rağmen, daha çok ekonomik gerekçeler gösterilerek buna bilerek göz yumulmaktadır. Singabur siyaseti ise kadın ticaretini insan hakları temelinde değil; tamamen ekonomik temelde değerlendirdiği için serbest bırakmıştır. Belçika siyaseti ise kadının kendi kendini satması ile başkasının onu satması arasında fark gözeterek, başkalarının aracı olmadan kadınların pazarlamasını meşrulaştırmıştır. İngiltere ve Hollanda’da da buna benzer bir uygulama bulunmaktadır. Belçika, İngiltere ve Hollanda’nın böyle bir uygulamayı tercih etmeleri, kadın ticaretinin örgütlü ve organize olarak yapılmasını engellemek olmalıdır. Iran ise kadınların kendi rızaları ile başka erkeklerle geçici nikâh yapmasını (muta nikâhı) meşrulaştırarak, bu sorunu çözmeye çalışmıştır.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarken, sadece 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde daha iyi çalışma koşulu talebiyle greve başlayan çoğu kadın olan işçilerin fabrikaya kilitlenmeleri sonucu öldürülmelerini değil; ayrıca yarattığımız çarpık düzenlerin içerisinde ruhu ve bedeni ile sömürülen tüm kadınları ve insanları düşünmeliyiz.

(Havadis Gazetesi Köşe Yazısı)

Üçüncü Dünya Savaşı ve Korku Dünyası

Üçüncü Dünya Savaşı ve Korku Dünyası

Uluslararası güçlerle birlikte, ulusal güçlerin de baskı ve korkutmaya dayalı bir yönetim anlayışını tercih etmiş olması, insanlar için sürekli bir tehdit ortamının oluşmasına sebep olmaktadır. Bu tehdit ortamı savaş ekonomisini güçlendirip, sivil ekonominin zayıflatmasına yol açmaktadır. Son zamanlarda yaşanan ulusal ve uluslararası ölçekteki ekonomik ve siyasi krizlerin arka planında, bu tür savaş ekonomisi stratejileri yatmaktadır. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un: “<I>Suriye’de demokratik geçişe izin vermeyen Rusya ve Çin bedel ödemeli</I>” sözleri bu durumun uluslararası düzeydeki yeni bir tezahürüdür. Suriye’nin kendi insanına karşı olan tavrını onaylamak mümkün olmamakla birlikte, bu durumun tek suçlusunun Suriye olduğunu da ileri sürmek mümkün değildir. Bence bu ve bunun gibi birçok sorunun esas kaynağı, Birleşmiş Milletlerin değişen şartlara göre barış misyonunu icra edebilecek bir yapıya sahip olmamasıdır.

Yaşanan iki dünya savaşı sonrasında ortaya çıkmış olan BM’nin bu yapısı, birçok örnekte görüldüğü üzere globalleşen uluslararası sorunlara çözüm bulabilmekte oldukça yetersiz kalmaktadır. İkinci dünya savaşının müttefik ve galipleri olan ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere’nin beş daimi üyesi olduğu ve her iki yılda bir 10 geçici üyenin seçildiği bir yapının dünya ölçeğine yayılan ulusal ve uluslararası sorunlara çözüm üretebilmesi mümkün değildir. Nitekim Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan da bu sorunun farkında olduğu için 29 Haziran 1999’da Oxford’daki Sheldonian Theatre’da yaptığı bir konuşmada uluslararası tehditlerin önüne geçebilmek için Birleşmiş Milletlerin yapısının değişmesi gerektiğine vurgu yaptı. Hilary Clinton’un Rusya ve Çin ile ilgili bu son açıklaması bu ihtiyacı daha da fazla su yüzüne çıkardı.

Birleşmiş Milletler ’in en önemli misyonlarından birisi, dünya barışını korumaktır. Ancak takdir edilir ki, dünya barışının kaderinin ağırlıklı olarak sadece beş daimi üyenin inisiyatifine bırakılması barışın tabiatına uygun değildir. Birleşmiş Milletlerin bu yapısı, Suriye krizinde de görüldüğü üzere Birleşmiş Milletlerin en etkin üyesi olan ABD’nin de işini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla Birleşmiş Milletlerin yapısının değişen şartlara göre misyonunu icra edebilecek şekilde değişimine ABD’nin öncülük yapması gerekmektedir. Çünkü BM’nin bu beş daimi üyesinin içerisine gireceği bir çatışma ortamı doğal olarak tüm üyeleri etkisi altına alarak, sorunun global bir çatışmaya dönüşmesine yol açacaktır. Böyle bir durumda ise, bunu dengeleyebilecek güç mekanizmaları yetersiz kalacağından, belki de üçün dünya savaşının yolu açılmış olacaktır. Tabiatın manevi yasaları (sünnetullah) dikkate alınmaz ise bu kaçınılmaz bir son olabilir. Gelişen savaş teknolojisi dikkate alındığında, üçüncü dünya savaşının dünyanın sonunu da getirmesi muhtemeldir. Çıkacak olan bir üçüncü dünya savaşının, uğruna ölmeyi göze aldığımız tüm maddi ve manevi değerleri de yok edeceğini unutmamalıyız.

Globalleşen dünyanın yarattığı sorunların, insanlığı tehdit aşamasından insanlığı yok etme aşamasına geçmemesi için BM’nin üzerine düşen barışı koruma misyonunu devam ettirebilecek bir değişime girmesi zorunludur. Bunun başarılabilmesi için de birliğin en güçlü ve önde gelen üyesi ABD’ye en büyük sorumluluk düşmektedir. Aksi takdirde ileride ABD’nin de daha yüksek riskler ile karşılaşıp daha yüksek bedeller ödemesi kaçınılmaz hale gelebilir. Tabii ki BM’nin yapısının değiştirilmesi çabaları da bir çatışmanın yaşanmasına ve bunun bir dünya savaşına dönüşmesine yol açabilir. Çünkü uluslararası sorunların büyük bir bölümü BM üyesi ülkelerin güç ve hakimiyet mücadelesinden kaynaklanmaktadır. Bir mutabakat sağlanmadan bu güç dengelerini değiştirmeye çalışmak, uluslararası çatışma zeminini daha da fazla tetikleyebilir. Bundan sakınmak için de tüm dünya devletleri ve halklarının dünya barışının korunması için üzerlerine düşen sorumluluğu iyi niyet temelinde yerine getirmeleri gerekir. Birleşmiş Milletlerin yapısının değişimi sürecinin ulaşabileceği son nokta, Dünya Parlamentosu ve Anayasası’nın oluşturulması olacaktır. Avrupa Birliği sistemi, yenidünya sisteminin küçük bir örneği olarak düşünülebilir. Ancak insanlığın bu yüksek bilince ulaşması için çok daha yüksek bedeller ödemesi gerekebilir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları olarak, BM’nin bu yetersiz yapısının bedelini yaklaşık 50 yıldır süren Kıbrıs sorunu sebebiyle ödüyoruz. Dolayısıyla da biz, ABD’nin Rusya ve Çin’e bedel ödetilmesi tehdidini çok daha rahat anlayabiliriz. Nitekim Annan Planı sonrası hazırlanan ve Kıbrıs Türk halkı üzerindeki ambargoların kalkmasını öneren rapor Rusya tarafından veto edildiği için yürürlüğe giremedi ve biz Rusya’nın bu vetosu sebebiyle bedel ödemeye devam ettik. Ayrıca Rusya ve Çin’e ödetilecek bedelin faturasının bir kısmının da Türkiye ve bize kesileceğini de gözden kaçırmamamız gerekir. Zaten bir uçağımızın düşürülmesi ve iki pilotumuzun şehit edilmesi ile bize kesilen bedelin bir kısmını ödemeye başladık bile. Daha fazla bedel ödemememiz için, bireyler olarak bizler de sorumluluğumuzu yerine getirerek, ister etnik, ister dini ister de ideolojik olsun her türlü radikal söylem ve eylemlere karşı diyalog ve sivil inisiyatifi öne çıkaran bir anlayışla hareket etmeye özen göstermeliyiz. Aksi takdirde daha yüksek bedeller ödemeye mahkum olacağımız, gören göz, işitienkulak ve hisseden kalp sahipleri için aşikardır.

(Havadis Gazetesi Köşe Yazısı)