YÖK’ün İlahiyat Fakülteleri Düzenlemesi Üzerine

YÖK’ün ilahiyat fakültelerinin müfredatına ilişkin aldığı yeni kararla lisans programında bazı değişikliklere gidildi. Basına yansıyan değişikliğe göre, ilahiyat fakültelerinde okutulan felsefe tarihi dersi seçmeli hale dönüştürülmüş, din felsefesi dersinin ise kredisi azaltılmıştır.

Üniversite müfredatlarının değişimi akademik ortamın dinamizminin bir sonucudur. Ancak bu değişimin temel motivasyon kaynağı ve hedefleri önemlidir. Bu açıdan YÖK’ün ilahiyat fakültelerinin müfredatında yaptığı son değişiklikler ele alınarak tartışılmaya başlandı. Her konuda olduğu gibi bu konuda da iki farklı taraf oluşmuştur. Bir taraf ilahiyat öğretiminin dogmatik, dolayısıyla doktrinel bir anlayışa doğru kaydığı endişesi ile bu kararı eleştirmekte, diğer taraf ise bu değişimi mesleki niteliğin gelişmesi açısından gerekli görüp desteklemektedir.

Burada öncelikle üzerinde düşünülmesi gereken şey ilahiyat öğretiminden ne amaçlandığı ve insanın düşünce tarihi bilgisini aktarmayı amaçlayan felsefe tarihi öğretiminin ilahiyat sahasına ve öğrencisine ne kazandırıp ne kaybettirdiğidir. Genel amaçları açısından ilahiyat öğrenimi, inanç ve kültürün korunarak yeni nesillere aktarımının yanı sıra, insani değerlerin korunmasını da sağlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında din ve bilim arasında bir çelişkinin olması mümkün değildir. Çünkü bilim insana evreni tanımasını sağlarken, din de insana yaptığı keşifleri kullanmanın ahlaki esaslarını öğretmektedir.

Din öğrenimi devlet politikaları açısından kültürel ve siyasi bir değer taşırken, birey ve toplum için ise en temel insan hak ve hürriyetlerinden olması açısından değer taşımaktadır. İlahiyat öğrencilerinin büyük bir kısmı, bu alanı din ve kutsala olan özel ilgilerinden dolayı tercih etmektedir. Dolayısıyla da ilahiyat öğrenimi öğrenciler açısından bir aydınlanma arzusunu ifade etmektedir. Bu aydınlanma arzusunun gerçekleşmesinde felsefe ve felsefe tarihinin bilinmesi de önemli bir katkı sağlamaktadır. Dolayısıyla YÖK üyelerinin bu tavrı, akılcılığa karşı bir tavırsa, bunun kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü dini metinlerin de doğru anlaşılması insanın akli yeteneğini kullanma düzeyine bağlıdır. Ayrıca dini bilgiyi salt metinlere dayalı bilgi olarak algılamak, dini metinlerin kendi iç mesajları kadar tarihi gelişim süreçlerine de aykırıdır.

Felsefe insanın evreni anlama ve hayatını anlamlandırma gayretini ifade eder. Felsefe ile uğraşanlar bunu ağırlıklı olarak soyut akılla gerçekleştirmeye çalışırken, dini alanda araştırma yapanlar bunu bazen ibadetle elde edilen bilgiye dayalı olarak, bazen de ilahi iradenin vahyi ile insana yardımcı olduğu kutsal metinlere dayanarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Felsefe öğrenimine öğrencilerin kafasını karıştırdığı iddiasıyla karşı çıkmak ise felsefenin temel amacını kavrayamamak demektir. Çünkü düşünmek doğal olarak insanı zihinsel bir gayretin içerisine sokar. Bunu kafa karışımı olarak yorumlamak, ancak düşünce tembelliği ile açıklanabilir. Nitekim Kuran-i Kerim’de düşünmeyen toplumların kaderlerinin kirlilik içinde yaşamak olduğu açık olarak ifade edilmektedir. Ayrıca uzmanları, temel İslam bilimlerinden olan tefsir, hadis, akaid ve fıkıh gibi ilimlerin de birçok kafa karışıklığı olarak nitelenecek özelliklere sahip olduklarını bilirler. En basit örneği ile nesih konusunu yanlış değerlendiren birçok İslam alimi neredeyse Kuran-i Kerim’in barış, hoş görü ve ahlaki değerleri içeren büyük bir bölümünü işlevsiz ve anlamsız hale getirdiler.

Bir ilmi disiplinin içerisinde kafa karıştıran konuların olması zaten ilmi bir araştırma alanı olmasının esas sebebidir. Öğrencilerin kafası karışmasın diye onlara düşünceden yoksun bir öğretim programı sunmak, öğrencilere haksızlık olacağı gibi toplumumuzun geleceğine karşı da bir haksızlık olur. Aksine kafa karıştırıcı niteliği olmayan disiplinlerin ilmi bir öğrenim ve araştırma alanı olması mümkün değildir. Ayrıca otoriter ve tartışma kültüründen uzak din öğretimi programları uygulayan ülkelerin demokrasileri gelişmediği gibi, dinin temeli olan ahlaki değerler de gelişmemektedir.

YÖK’ün yaptığı düzenleme içerisinde dikkat çeken bir başka husus da 3’üncü ve 4’üncü sınıf müfredatında yer alan sistematik kelam dersleriyle 3’üncü sınıfta okutulan İslam mezhepleri tarihi derslerinin saatleri azaltılarak, “kelam ve İslam mezhepleri” adıyla bir derste birleştirilmesidir. Bu değişiklik de, her iki alanın birbirinden tamamen farklı olduğu gerekçesi ile eleştirilmektedir ve bu eleştiri haklı bir eleştiri olarak gözükmektedir. YÖK’ün düzenlemesi daha farklı konuları da içermektedir ve alınan bu kararlarla ilgili tartışmalar devam edecektir. Akademik ruh bunu gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla da tartışılmaz dogmalar oluşturmak dinin insani ve ahlaki zemininin anlaşılmasını zorlaştıracağı gibi, ilahiyat öğreniminin akademik bir uğraş olmasını da engelleme riski taşımaktadır. YÖK’ün son düzenlemesinin böyle bir amaç taşımadığından şüphem olmamakla beraber, kararların çok yönlü tartışılmadan uygulamaya konulmasının sakıncalı olacağı kanaatindeyim. Bu yazıyı yazmama sevk eden esas amilde budur.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.