Başörtüsü ile Mini Etek

Başörtüsü ile Mini Etek

Kadınların kişisel bir tercih olarak başlarını örtmeleri ya da mini etek giymeler erkek siyasi ve bürokratları oldukça fazla meşgul ediyor. Her nedense bu sorunun doğrudan muhatabı olan kadınlar bu tartışmalara yok denecek kadar az katılıyorlar. Hâlbuki bu sorunun çözümü, sorunun esas muhatabı olan kadınlara bırakılmalıydı. Dolayısıyla da bu yazıyı da benim değil bir kadının yazması gerekirdi. Ancak erkek egemen bir toplum olmamız sebebiyle, bu işleri de tartışmak ve çözüme kavuşturmak, bu sorunun esas yaratıcıları olan biz erkeklere kalmıştır.

Bu konu insan hak ve hürriyetleri açısından ele alındığında, insan hak ve hürriyetlerine saygılı olan herkes, her kadının kendi giyimi ile ilgili karar verme hakkına sahip olduğunu kabul eder. Bu hak, birisinin inancına ters düştüğü ya da göz zevkine uymadığı için gasp edilemez. Daha açık bir ifade ile birisinin inançlarına ters düşüyor diye mini etek giyen bir bayanın kendi bedeni üzerindeki tasarruf hakkı engellenemeyeceği gibi, inancı gereği başını örten bir kadının da bu hakkı engellenemez. Bu anlayıştan hareketle KKTC Anayasasının 23. maddesi bu hak ve hürriyetleri koruma altına almıştır.

Bu meseleyi ahlaki açıdan ele alırsak, birisinin karısının ya da kızının kılık ve kıyafetine karışmak terbiye sınırlarını aşmak, bir başka ifade ile haddini bilmemektir. Bunun ötesinde, insanın kendi karısı ile kızının kılık ve kıyafetine karışması bile çağımızda bireysel hak ve hürriyetlere müdahale olduğu için kabul edilebilir bir davranış değildir. Çünkü her insan bir bireydir ve kendi tercihleri ile kimlik ve kişiliğini oluşturma hakkına sahiptir.

Meseleyi kültürel açıdan ele alırsak, hem örtünmenin hem de açıklığın insanlık kültür tarihinin bir parçası olduğunu görürüz. Bu durum, geçmişte böyle olduğu gibi bugün de böyledir. Dolayısıyla açık bir kıyafet tercihi her ne kadar kültürümüzün bir parçası ise kapalı bir kıyafeti tercihi de kültürümüzün bir parçasıdır. Bunun en açık kanıtı aynı aile içindeki fertlerin bile açık ya da kapalı giyinme konusundaki tercihlerinin farklı olmasıdır.

Meseleyi siyasi açıdan ele aldığımızda siyasi parti ve temsilcilerinin, o ülkenin tüm vatandaşlarından oy almayı hedeflemesi ve hukuk devletinin gereği olarak hiçbir vatandaşın hak ve hürriyetini kısıtlayıcı bir siyaset izlememesi gerekir. Çünkü ayırımcılık ve dayatmalara yönelik siyasetler, devleti, hukuk devleti olmaktan çıkararak ideoloji ve sınıf devletine dönüştürür. Bu ise devletin varlık sebebi olan birlikte yaşamayı sağlama misyonunu zayıflatarak kaos ortamının oluşmasına yol açar. Bunun bir neticesi olarak da devlet, özgürlüklerin korunduğu bir mekanizma olmaktan çıkarak; dayatmaları meşrulaştıran bir mekanizmaya dönüşür. Böyle bir devlet anlayışında değişen tek şey, devlet baskısının meşrulaştırılması için kullanılan araçlar olur. Bu araçlar dindar iktidarlar döneminde dini inançlar, din karşıtı iktidarlar döneminde ise irtica ya da buna benzer söylemler olur.

Bu konu kamu yararı açısında ele alındığında da, böyle bir ayırımcılığın yapılmasının kamu yararına olmadığı açık olarak görülmektedir. Çünkü kamu yararı demek, toplumsal ortak payda ve faydayı korumak demektir. Dolayısıyla bir sınıf ya da zümreye din ya da din karşıtlığı adına ayrıcalık sağlamak, kamu yararını korumak değil; aksine kamu yararını ortadan kaldırarak yerine zümre veya sınıf yararını koymak demektir. Böyle bir çelişkinin oluşmaması için, tercihini kapalı ya da açık kıyafetten yana kullanan bayanların, farklı tercihlerini temel bir insan hak ve hürriyeti olarak kabul ederek, her türlü baskıcı anlayışa karşı ortak bir tavır geliştirmeleri gerekmektedir. Aksi taktide, erkeklerin bunlar üzerinden siyaset yürütmeleri, kadınların ise bunun bir sonucu olarak her gelen iktidar veya otoritenin keyfine göre kılık ve kıyafet değiştirmeleri kaçınılmaz olacaktır.

Kadın Ticareti ve Kadın Hakları

Kadın Ticareti ve Kadın Hakları

8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamalarına bakınca, neyi kutladığımızı doğrusu anlayamadım. Hatta kadına karşı işlenen suçların oranlarına bakınca, bu tür kutlamaların kadına karşı işlenen suçlara karşı duyarlılığı arttırıp arttırmadığı konusunda bile şüpheye düştüm. Nitekim kadına karşı işlenen suçlar o kadar arttı ki, Türkiye Cumhuriyeti bunu kontrol edebilmek için yasal bazı düzenlemeler yapmak zorunda kaldı. Peki, KKTC’de kadınların durumu çok mu daha iyi de bu konuda kutlamaların ötesinde hiçbir adım atılmamaktadır?

Bu ülkede kadın ticareti yasak olmasına rağmen gece kulüplerinde kadın ticareti yapıldığını, hatta bu kadınların özel eşyası olan pasaportlarına bile el konulduğunu herkes bilmektedir. Buna bağlı olarak da ortaya çıkan seks turizmi adı altında kayıt dışı oluşan ekonominin rakamları ise henüz daha belli değildir. Yapılan bir akademik araştırmaya göre KKTC’de kayıt dışı olarak fuhuş yapanların sayısı, kayıt altında olanların iki katı kadardır. Kadınların bu sektöre girişlerinin birçok sebebi zikredilmekle birlikte, bunların başında ekonomik özgürlüklerini kazanamamaları gelmektedir.

Yapılan bir araştırmaya göre, bu sektörde çalışan kadınların büyük bir bölümü ayrılmak istemelerine rağmen sosyal ve ekonomik sebeplerden dolayı bunu başaramamaktadır. Bundan dolayı da, birçok ülkede kadınları seks kölesi olmaktan kurtarmak için çeşitli yasal düzenlemeler yapılarak, bunu engellemek için sivil örgütler kurulmuştur. Ancak kadın ticareti ve buna bağlı olan pornografi ve diğer yan ticari sektörler o kadar büyük bir sermaye gücü yarattı ki, sivil örgütlerle birlikte devletin yasaları da bunları engellemede yetersiz kalmaya başladı. Bu konu ulusal bir sorun olmaktan çıkarak Birleşmiş Milletler’in bile gündemini meşgul edecek bir düzeye vardı. Çünkü yapılan araştırmalara göre uluslararası insan kaçakçılığının önemli bir kısmını kadın ticareti oluşturmaktadır.

Ülke siyasetçilerinin bu konuya yaklaşımlarını: Ekonomik temelde yaklaşım ve insan hakkı temelinde yaklaşım olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Kadın ticaretini bir insan hakkı veya kadın hakkı ihlali olarak değerlendiren ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri gelmektedir. Yapılan araştırmalarda bu yasağa rağmen ABD’de, azımsanmayacak oranda katın ticaretinin yapıldığını ortaya çıkmıştır. KKTC’de de kadın ticareti yasak olmasına rağmen, daha çok ekonomik gerekçeler gösterilerek buna bilerek göz yumulmaktadır. Singabur siyaseti ise kadın ticaretini insan hakları temelinde değil; tamamen ekonomik temelde değerlendirdiği için serbest bırakmıştır. Belçika siyaseti ise kadının kendi kendini satması ile başkasının onu satması arasında fark gözeterek, başkalarının aracı olmadan kadınların pazarlamasını meşrulaştırmıştır. İngiltere ve Hollanda’da da buna benzer bir uygulama bulunmaktadır. Belçika, İngiltere ve Hollanda’nın böyle bir uygulamayı tercih etmeleri, kadın ticaretinin örgütlü ve organize olarak yapılmasını engellemek olmalıdır. Iran ise kadınların kendi rızaları ile başka erkeklerle geçici nikâh yapmasını (muta nikâhı) meşrulaştırarak, bu sorunu çözmeye çalışmıştır.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarken, sadece 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde daha iyi çalışma koşulu talebiyle greve başlayan çoğu kadın olan işçilerin fabrikaya kilitlenmeleri sonucu öldürülmelerini değil; ayrıca yarattığımız çarpık düzenlerin içerisinde ruhu ve bedeni ile sömürülen tüm kadınları ve insanları düşünmeliyiz.

(Havadis Gazetesi Köşe Yazısı)

Üçüncü Dünya Savaşı ve Korku Dünyası

Üçüncü Dünya Savaşı ve Korku Dünyası

Uluslararası güçlerle birlikte, ulusal güçlerin de baskı ve korkutmaya dayalı bir yönetim anlayışını tercih etmiş olması, insanlar için sürekli bir tehdit ortamının oluşmasına sebep olmaktadır. Bu tehdit ortamı savaş ekonomisini güçlendirip, sivil ekonominin zayıflatmasına yol açmaktadır. Son zamanlarda yaşanan ulusal ve uluslararası ölçekteki ekonomik ve siyasi krizlerin arka planında, bu tür savaş ekonomisi stratejileri yatmaktadır. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un: “<I>Suriye’de demokratik geçişe izin vermeyen Rusya ve Çin bedel ödemeli</I>” sözleri bu durumun uluslararası düzeydeki yeni bir tezahürüdür. Suriye’nin kendi insanına karşı olan tavrını onaylamak mümkün olmamakla birlikte, bu durumun tek suçlusunun Suriye olduğunu da ileri sürmek mümkün değildir. Bence bu ve bunun gibi birçok sorunun esas kaynağı, Birleşmiş Milletlerin değişen şartlara göre barış misyonunu icra edebilecek bir yapıya sahip olmamasıdır.

Yaşanan iki dünya savaşı sonrasında ortaya çıkmış olan BM’nin bu yapısı, birçok örnekte görüldüğü üzere globalleşen uluslararası sorunlara çözüm bulabilmekte oldukça yetersiz kalmaktadır. İkinci dünya savaşının müttefik ve galipleri olan ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere’nin beş daimi üyesi olduğu ve her iki yılda bir 10 geçici üyenin seçildiği bir yapının dünya ölçeğine yayılan ulusal ve uluslararası sorunlara çözüm üretebilmesi mümkün değildir. Nitekim Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan da bu sorunun farkında olduğu için 29 Haziran 1999’da Oxford’daki Sheldonian Theatre’da yaptığı bir konuşmada uluslararası tehditlerin önüne geçebilmek için Birleşmiş Milletlerin yapısının değişmesi gerektiğine vurgu yaptı. Hilary Clinton’un Rusya ve Çin ile ilgili bu son açıklaması bu ihtiyacı daha da fazla su yüzüne çıkardı.

Birleşmiş Milletler ’in en önemli misyonlarından birisi, dünya barışını korumaktır. Ancak takdir edilir ki, dünya barışının kaderinin ağırlıklı olarak sadece beş daimi üyenin inisiyatifine bırakılması barışın tabiatına uygun değildir. Birleşmiş Milletlerin bu yapısı, Suriye krizinde de görüldüğü üzere Birleşmiş Milletlerin en etkin üyesi olan ABD’nin de işini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla Birleşmiş Milletlerin yapısının değişen şartlara göre misyonunu icra edebilecek şekilde değişimine ABD’nin öncülük yapması gerekmektedir. Çünkü BM’nin bu beş daimi üyesinin içerisine gireceği bir çatışma ortamı doğal olarak tüm üyeleri etkisi altına alarak, sorunun global bir çatışmaya dönüşmesine yol açacaktır. Böyle bir durumda ise, bunu dengeleyebilecek güç mekanizmaları yetersiz kalacağından, belki de üçün dünya savaşının yolu açılmış olacaktır. Tabiatın manevi yasaları (sünnetullah) dikkate alınmaz ise bu kaçınılmaz bir son olabilir. Gelişen savaş teknolojisi dikkate alındığında, üçüncü dünya savaşının dünyanın sonunu da getirmesi muhtemeldir. Çıkacak olan bir üçüncü dünya savaşının, uğruna ölmeyi göze aldığımız tüm maddi ve manevi değerleri de yok edeceğini unutmamalıyız.

Globalleşen dünyanın yarattığı sorunların, insanlığı tehdit aşamasından insanlığı yok etme aşamasına geçmemesi için BM’nin üzerine düşen barışı koruma misyonunu devam ettirebilecek bir değişime girmesi zorunludur. Bunun başarılabilmesi için de birliğin en güçlü ve önde gelen üyesi ABD’ye en büyük sorumluluk düşmektedir. Aksi takdirde ileride ABD’nin de daha yüksek riskler ile karşılaşıp daha yüksek bedeller ödemesi kaçınılmaz hale gelebilir. Tabii ki BM’nin yapısının değiştirilmesi çabaları da bir çatışmanın yaşanmasına ve bunun bir dünya savaşına dönüşmesine yol açabilir. Çünkü uluslararası sorunların büyük bir bölümü BM üyesi ülkelerin güç ve hakimiyet mücadelesinden kaynaklanmaktadır. Bir mutabakat sağlanmadan bu güç dengelerini değiştirmeye çalışmak, uluslararası çatışma zeminini daha da fazla tetikleyebilir. Bundan sakınmak için de tüm dünya devletleri ve halklarının dünya barışının korunması için üzerlerine düşen sorumluluğu iyi niyet temelinde yerine getirmeleri gerekir. Birleşmiş Milletlerin yapısının değişimi sürecinin ulaşabileceği son nokta, Dünya Parlamentosu ve Anayasası’nın oluşturulması olacaktır. Avrupa Birliği sistemi, yenidünya sisteminin küçük bir örneği olarak düşünülebilir. Ancak insanlığın bu yüksek bilince ulaşması için çok daha yüksek bedeller ödemesi gerekebilir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları olarak, BM’nin bu yetersiz yapısının bedelini yaklaşık 50 yıldır süren Kıbrıs sorunu sebebiyle ödüyoruz. Dolayısıyla da biz, ABD’nin Rusya ve Çin’e bedel ödetilmesi tehdidini çok daha rahat anlayabiliriz. Nitekim Annan Planı sonrası hazırlanan ve Kıbrıs Türk halkı üzerindeki ambargoların kalkmasını öneren rapor Rusya tarafından veto edildiği için yürürlüğe giremedi ve biz Rusya’nın bu vetosu sebebiyle bedel ödemeye devam ettik. Ayrıca Rusya ve Çin’e ödetilecek bedelin faturasının bir kısmının da Türkiye ve bize kesileceğini de gözden kaçırmamamız gerekir. Zaten bir uçağımızın düşürülmesi ve iki pilotumuzun şehit edilmesi ile bize kesilen bedelin bir kısmını ödemeye başladık bile. Daha fazla bedel ödemememiz için, bireyler olarak bizler de sorumluluğumuzu yerine getirerek, ister etnik, ister dini ister de ideolojik olsun her türlü radikal söylem ve eylemlere karşı diyalog ve sivil inisiyatifi öne çıkaran bir anlayışla hareket etmeye özen göstermeliyiz. Aksi takdirde daha yüksek bedeller ödemeye mahkum olacağımız, gören göz, işitienkulak ve hisseden kalp sahipleri için aşikardır.

(Havadis Gazetesi Köşe Yazısı)

Yeni Dünya Düzeni (Ütopya)

Yeni Dünya Düzeni (Ütopya)

İnsanlık tarihine baktığımızda savaşların yarattığı acı ve gözyaşları ile dolu bir tarih görürüz. Yaşama sevincini ifade eden Ramazan Bayramını kutladığımız bu günlerde de, bayram sevincini gölgede bırakan birçok acı olayı yaşıyoruz. Bu durum insanlığın mahkûm olduğu zorunlu bir kader değildir. Çünkü bunların yaşanmadığı bir dünya düzeninin kurulması mümkündür. Bunun kurulamamasının ana sebebi insanların evrensel barış ve hukuk bilincinin henüz bunu yaşama geçirebilecek düzeye ulaşmamış olmasıdır. Bunun olabilmesi için milli değerlerle birlikte insan haklarını esas alan evrensel değerleri de içeren milli eğitim politikalarının üretilmesi ve tüm dünyaya yaygınlaştırılması gerekmektedir.

Şu anda mevcut dünya düzeni git gide artan ulusal ve uluslararası sorunların çözümünde yetersiz kalmakta, hatta uluslararası düzenin kendisi hem ulusal hem de uluslararası birçok sorunun doğmasına sebep olmaktadır. Bunun en canlı örneklerinden birisi Kıbrıs sorunudur. Eğer uluslararası bir adil evrensen bir hukuk düzeni olmuş olsaydı, Kıbrıs sorunu dâhil birçok uluslararası sorun, kan ve gözyaşına ihtiyaç duymadan evrensel hukuka göre çözüme kavuşturulabilecekti.

Evrensel hukuktan kastettiğim, insanlığın ortak vicdanını temsil eden ve adalet esasına dayalı olan tüm insani değerleri ve diğer varlıkların haklarını içeren hukuktur. Çağımızda geçerli olan hukuk, güce dayalı olan güçlülerin hukukudur ki, bu aslında hukuk değil, bir tür hukuk istismarıdır. Çünkü hukukun meşruiyetinin kaynağı insan vicdanının derinliğinde bulunan adalet duygusudur. Bu duygunun temel misyonu insanın yaşamını ve onurunu korumaktır. Hukuk kelimesi ile aynı kökten türeyen “haksızlık” kelimesi de hukukun olmaması, yani insanın yaşamına ve yaşama sevincine olumsuz bir müdahalede bulunmayı ifade eder. Haksızlıkların insan ruhu ve bedeni üzerindeki en büyük tesiri insanın yaşama arzusunu zayıflatmak ya da yok etmektir. Bundan dolayı da haksızlığa uğradığına inanan insanlar, kendilerine zulmedeni cezalandırmada çaresiz kalınca ya saldırganlaşıyorlar ya da yaşama sevinçlerini kaybederek içlerine kapanıyor ya da intihar ediyorlar.

Zulme uğrayan insanların yeniden yaşam dönüşleri için kendilerine zulmedenlerin cezalandırılmasını arzularlar. Bu gerçekleşmeyince de isyan etmektedirler. Bu tür isyanlar ise bazen daha büyük zararlara ya da haksızlıklara yol açmaktadır. Birçok ulusal ya da uluslararası çatışmalar bu tür bir haksızlığa uğramışlık duygu ve düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Ulusal sorunların iç hukuk yoluyla, uluslararası sorunların da uluslararası hukuk yoluyla çözülememesi sebebiyle de, insanlık çatışma ve savaşlara mahkûm olmuş durumdadır. Bu sorunun çözümü aynı devlet çatısı altında yaşayan insanların adalet esasına dayalı birlikte yaşamalarını sağlayacak bir hukuk düzeni kurmaları ve sorunlarını bu hukuk sistemi içinde çözebilmelerine bağlıdır. Bunu başaramayan toplum ve devletler doğal olarak hukuksuzluğun getirdiği haksızlıklar sebebiyle sürekli bir çatışma ortamında yaşamak zorunda kalırlar.

Bu durum uluslararası sorunlar için de geçerlidir. Bugün yaşanan birçok uluslararası sorunun kaynağı, insanlığın ortak vicdanından kaynaklanan bir hukuk yerine belli güç merkezlerinin çıkarını koruyan bir hukuk anlayışının egemen olmasıdır. Hâlbuki uluslararası hukukun meşruiyet kaynağı insanlığın ortak vicdanıdır ve temel hedefi insanlığın ortak menfaattarını korumak olmalıdır. Günümüzde hâkim olan güçlüler merkezli hukuk anlayışa göre hukuk meşruiyetin kaynağı değil, meşrulaştırmanın aracıdır. Doğal olarak böyle bir anlayıştan adalet değil; hukuk istismarı ve zulüm doğmaktadır. Kıbrıs sorunu, dâhil, İsrail, Suriye, Irak, Afganistan, Afrika ve dünyanın birçok yerinde yaşanan sorunların temel kaynağı bu meşrulaştırıcı hukuk anlayışıdır.

Bu sorunun aşılabilmesi için dünya üzerinde egemen olan güçlerin, egemenliklerinin meşruiyetini evrensel hukuku temsil eden Dünya Anayasasından aldığı yeni bir anlayışın geliştirilmesi gerekir. Henüz daha bir Dünya Anayasası fikri oluşmuş değildir. Ancak insanlığın sorunlarının çözümü için bundan başka bir çıkar yol gözükmemektedir. Tabii ki Dünya Anayasa’sının oluşturulabilmesi için de bir Dünya Meclisi’nin oluşturulması gerekecektir. Bunun için de BM’nin yapısında köklü bir değişime gidilmesi ya da tamamen devre dışı bırakılması gerekir.

Tabii ki Dünya Meclisi’nin kurulabilmesi için de AB modeline benzer bir yapının tüm Dünyaya uygulanabilecek şekilde yapılandırılması gerekir. Avrupa Birliğinin sürekli genişleyerek, Avrupa Birliği Parlamentosunun bir Dünya Parlamentosuna dönüşmesi de mümkündür. Ancak bunun için BM gibi AB’nin de yapısında çok köklü değişime gidilmesi gerekir. Ancak AB’nin yapısının Yeni Dünya Düzenine uyum sağlaması BM’nin uyum sağlamasından daha kolaydır. Üçüncü bir yöntem ise AB ve BM’nin dışında; ancak AB ve BM’nin de birlikte çalışarak, bu her iki yapıdan tamamen bağımsız bir Dünya Parlamentosu ve bu parlamentonun hazırladığı katılımcı demokrasiyi esas alan bir Dünya Anayasa’sının oluşturulmasıdır. Bu anayasanın temel hedefi evrensel insan haklarını korumak ve uluslararası sorunları savaş değil, hukuk yoluyla çözmek olmalıdır.

Dünya Parlamentosunda ülkelerin iç hukuklarında çözemedikleri ve uluslararası hukuku ilgilendiren konular görüşülmeli ve bu parlamentoda her ülke nüfusu oranında temsil edilmelidir. Dünya Parlamentosunun yerine ülkelerin en üst yöneticileri olan başkan ya da cumhurbaşkanlarından oluşan bir Dünya Konseyinin kurulması da mümkündür. Ya da hem Dünya Parlamentosu hem de Dünya Konseyinde oluşan ikili bir yapılanmaya da gidilebilir. Böyle bir ikili yapılanmaya gidilmesi durumunda Dünya Parlamentosunda çözülemeyen ya da çözülemeyecek sorunlar bu konseye havale edilebilir. Tabii ki, alınan kararlara bir itiraz oluşması durumunda, sorunun kurulacak olan Dünya Anayasa Mahkemesi ya da uluslararası konularda uzmanlaşmış alt mahkemelere taşınması gerekecek. Dünya Anayasası Mahkemesi ise evrensel hukuk bilgisi ve bilinci olan çok üste düzey hukukçulardan oluşmalı ve bunlar tamamen bağımsız hareket edebilmelidir.

Bu yazıdaki fikirlerim her ne kadar ütopik gözükse de, mevcut ulusal ve uluslararası sistemlerin, insanlığın sorunlarını çözemediği dolayısıyla da insanlığın büyük çoğunluğunu mutlu edemediği gibi geleceğini de tehdit etmektedir. Dolayısıyla da bu sorunların çözümü için Yeni bir Dünya Düzeni fikri üzerinde tüm ülkelerin, farklı alanlarından yetişmiş olan ilim ehlinin kafa yorması gerekir. Hatta bunun için bazı üniversitelerde özel araştırma gruplarının oluşturulmasına ihtiyaç vardır. Bu ütopya gibi gözüken fikirler hayat bulmadığı müddetçe bayramları savaş ve gözyaşlarının gölgesinde kutlamak zorunda kalacağımızı unutmayalım. Bayramların savaş ve gözyaşlarının gölgesinde değil, huzur ve barış içinde kutlandığı günler dileğiyle, bayramınızı kutluyorum.

İşgalciler ile Beslemeler

İşgalciler ile Beslemeler

“İşgalciler”
ve “yobazlar” ile “Rumcular” ve “beslemeler” söylemleri KKTC siyasi literatürünün önemli argümanlarındandır. “İşgalci” ya da “yobaz” kim ve neden işgalci veya yobaz? “Rumcu” ya da “besleme” kim ve neden rumcu veya besleme? Bu sorunların cevabını ve bu söylemleri kullananların amacını tespit etmeden, KKTC’deki çarpık yapıyı analiz edemezsiniz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Adası üzerinde uluslararası hukuktan kaynaklanan bir hakkı olduğu için; uluslararası hukuk nezdinde işgalci olarak değil müzakereci taraf olarak kabul edilmektedir. Peki, uluslararası hukuk Türkiye’yi işgalci değil de müzakereci taraf olarak görürken, bu ülkenin nimetlerinden yararlanan bazı çevreler ikidebir Türkiye’ye “işgalciler” diye niye bağırıp çağırıyorlar? Aynı şekilde birileri Türkiye’nin Kıbrıs adası üzerindeki varlığının tek meşru gerekçesi olan Kıbrıs Türk halkına neden besleme ya da rumculuk ithamında bulunuyor?

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/isgalciler-ile-beslemeler/2641

Kutsal iktidar devleti mi yoksa hukuk devleti mi?

Din İşleri Başkanlığı görevinden alınmamdan sonra, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve yönetim kurulu aleyhine Yüksek İdare Mahkemesi’nde açmış olduğum yürütmenin durdurulması davası sürecinde yaşadıklarım, bende hukuk ve devleti mi yoksa kutsal iktidar devleti mi olduğumuz konusunda bir çelişkinin oluşmasına yol açtı. Çünkü yaklaşık bir senedir devam eden mahkeme sürecinde altı kere davanın görüşülmesi için tarih belirlenmiş olmasına rağmen, her defasında bana makul gelmeyen gerekçeler sebebiyle dava ertelenmiştir. Ne ilginçtir ki altı dava görüşmesinde de hep avukatlar yargıcın yanına girerek bizden gizli olarak davanın görüşülüp görüşülmemesine karar verdiler. Bundan dolayı da bu süre zarfında davaya bakan yargıç ile bir kere bile yüz yüze gelmek nasip olmadı.

Avukatıma uygulamanın nedenini sorduğumda, bana teamülün böyle olduğunu söyledi. Ne yazık ki bu teamül, hukukun esası olan şeffaflık (aleniyet) ilkesine aykırıdır. Çünkü çağımızda geçerli olan Temel İdare Hukuku İlkeleri şöyle özetlenmektedir:

1) Güvenilirlik ve hukuk güvenliği (yasal kesinlik),

2) Açıklık ve şeffaflık,

3) Hesap verebilirlik,

4) Etkinlik ve etkililik.

Şeffaflığın olmadığı bir hukuk sisteminde, geriye kalan üç ilkenin varlığından söz edebilmek oldukça güçtür. En üst hukuk makamlarından birisi olan Yüksek İdare Mahkemesi’nin hukukun esası olan bu prensibi ihlal etmesi, adalet ve hukuk adına üzüntü verici bir durumdur. Bu uygulama ayrıca avukatın, haklarını savunmak için görevli olduğu davacının bilgisi olmadan onun adına hareket etmesini sağladığı için, avukatlık mesleğinin esası olan güven duygusunu da zedelemektedir.

Avukatımın bana bildirdiğine göre, dün yapılan altıncı görüşmenin erteleme sebebi, Davamıza bakan yargıcın yakında görev değişikliği yapacak olmasıymış. Anlaşılan davanın ilk yargıcı ile bundan sonra da mahkeme ortamında yüz yüze görüşmek nasip olmayacak. Gelen yeni yargıç da eskisi gibi davanın görüşülmesine başlamak için bir seneye ihtiyaç duyarsa ve seneye bu gelen yargıç da değiştirilirse ve de bu durum her yıl böyle davam ederse, o zaman bu davanın akıbeti ahirete kalacak demektir. Bu hukuki boşluk, Temel İdare Hukuku’nun birinci prensibi olan “güvenilirlik ve hukuk güvenliği (yasal kesinlik)” ilkesine aykırılık teşkil etmektedir.

Bu yargı süreci, halkımız arasında yaygın olarak bilinen “gecikmiş adalet, adalet değildir” sözünün ne kadar doğru olduğunu yaşayarak öğrenmemi de sağladı. Çünkü davanın esası olan olguların hatırlanması zaman aşımında zorlaştığı için, hukukun doğru şekilde tecellisi de zorlaşmaktadır. Bu gecikmeler ayrıca davacının mağduriyetlerini arttırarak, hukuk devleti değil de; hakimler devletiymişiz gibi bir intiba doğmasına yol açmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de, peygamberlerin ve kutsal kitapların gönderilme amacının, yeryüzünde insanlığın adalet ile hükmetmesini sağlamak olduğu açıkça ifade edilmektedir. Bu açıdan dinin, devletin ve de toplumun ayakta durmasının en güçlü teminatı adalet duygusudur. Bu duygunun kaybolduğu devlet, toplum ve dünyada huzur ve güvenin sağlanması imkansızdır.

Çağımızın hukuk devleti anlayışı doğmadan önce, devlet daha ağırlıklı olarak kral ya da dini otoritenin şahsında temsil ediliyordu. Bu otorite kutsal kitaplardan önce pagan inancına bağlı olarak güç ve güçlünün şahsında ortaya çıkıyordu. Daha sonra ise kutsal kitap ve metinlerin etkili olmaya başlamasıyla, yazılı metinler otorite haline gelmeye başladı. Ancak bu süreçte de otoritenin kral ya da dini makamlarda temsil edilmesi anlayışı egemenliğini sürdürmüştür. Kutsal iktidar devleti ve hukuk devleti arasındaki fark burada ortaya çıkmaktadır.

Demokrasinin gelişmesine paralel olarak egemenliğin kayıtsız şartsız halka ait olduğu anlayışı da gelişerek, Anayasa değişikliklerinde halkın iradesinin esas olduğu kabul edilmeye başlandı. Bunun bir sonucu olarak da Cumhurbaşkanı, Başbakan ve yargı organları dahil tüm devlet görevlilerinin yetkilerini Anayasa ve yasalardan almaları ve kamu menfaatini gözeterek hareket etmeleri hukuki bir zorunluluk haline geldi. Yüksek İdare Mahkemesi’nde Cumhurbaşkanı, Başbakan ve yönetim kurulu aleyhine açmış olduğum davanın esası da bu prensibe dayanmaktadır.

Havadis Gazetesi

16.10.2011 – 02:18