Din İşleri Başkanlığı görevinden alınmamdan sonra, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve yönetim kurulu aleyhine Yüksek İdare Mahkemesi’nde açmış olduğum yürütmenin durdurulması davası sürecinde yaşadıklarım, bende hukuk ve devleti mi yoksa kutsal iktidar devleti mi olduğumuz konusunda bir çelişkinin oluşmasına yol açtı. Çünkü yaklaşık bir senedir devam eden mahkeme sürecinde altı kere davanın görüşülmesi için tarih belirlenmiş olmasına rağmen, her defasında bana makul gelmeyen gerekçeler sebebiyle dava ertelenmiştir. Ne ilginçtir ki altı dava görüşmesinde de hep avukatlar yargıcın yanına girerek bizden gizli olarak davanın görüşülüp görüşülmemesine karar verdiler. Bundan dolayı da bu süre zarfında davaya bakan yargıç ile bir kere bile yüz yüze gelmek nasip olmadı.
Avukatıma uygulamanın nedenini sorduğumda, bana teamülün böyle olduğunu söyledi. Ne yazık ki bu teamül, hukukun esası olan şeffaflık (aleniyet) ilkesine aykırıdır. Çünkü çağımızda geçerli olan Temel İdare Hukuku İlkeleri şöyle özetlenmektedir:
1) Güvenilirlik ve hukuk güvenliği (yasal kesinlik),
2) Açıklık ve şeffaflık,
3) Hesap verebilirlik,
4) Etkinlik ve etkililik.
Şeffaflığın olmadığı bir hukuk sisteminde, geriye kalan üç ilkenin varlığından söz edebilmek oldukça güçtür. En üst hukuk makamlarından birisi olan Yüksek İdare Mahkemesi’nin hukukun esası olan bu prensibi ihlal etmesi, adalet ve hukuk adına üzüntü verici bir durumdur. Bu uygulama ayrıca avukatın, haklarını savunmak için görevli olduğu davacının bilgisi olmadan onun adına hareket etmesini sağladığı için, avukatlık mesleğinin esası olan güven duygusunu da zedelemektedir.
Avukatımın bana bildirdiğine göre, dün yapılan altıncı görüşmenin erteleme sebebi, Davamıza bakan yargıcın yakında görev değişikliği yapacak olmasıymış. Anlaşılan davanın ilk yargıcı ile bundan sonra da mahkeme ortamında yüz yüze görüşmek nasip olmayacak. Gelen yeni yargıç da eskisi gibi davanın görüşülmesine başlamak için bir seneye ihtiyaç duyarsa ve seneye bu gelen yargıç da değiştirilirse ve de bu durum her yıl böyle davam ederse, o zaman bu davanın akıbeti ahirete kalacak demektir. Bu hukuki boşluk, Temel İdare Hukuku’nun birinci prensibi olan “güvenilirlik ve hukuk güvenliği (yasal kesinlik)” ilkesine aykırılık teşkil etmektedir.
Bu yargı süreci, halkımız arasında yaygın olarak bilinen “gecikmiş adalet, adalet değildir” sözünün ne kadar doğru olduğunu yaşayarak öğrenmemi de sağladı. Çünkü davanın esası olan olguların hatırlanması zaman aşımında zorlaştığı için, hukukun doğru şekilde tecellisi de zorlaşmaktadır. Bu gecikmeler ayrıca davacının mağduriyetlerini arttırarak, hukuk devleti değil de; hakimler devletiymişiz gibi bir intiba doğmasına yol açmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’de, peygamberlerin ve kutsal kitapların gönderilme amacının, yeryüzünde insanlığın adalet ile hükmetmesini sağlamak olduğu açıkça ifade edilmektedir. Bu açıdan dinin, devletin ve de toplumun ayakta durmasının en güçlü teminatı adalet duygusudur. Bu duygunun kaybolduğu devlet, toplum ve dünyada huzur ve güvenin sağlanması imkansızdır.
Çağımızın hukuk devleti anlayışı doğmadan önce, devlet daha ağırlıklı olarak kral ya da dini otoritenin şahsında temsil ediliyordu. Bu otorite kutsal kitaplardan önce pagan inancına bağlı olarak güç ve güçlünün şahsında ortaya çıkıyordu. Daha sonra ise kutsal kitap ve metinlerin etkili olmaya başlamasıyla, yazılı metinler otorite haline gelmeye başladı. Ancak bu süreçte de otoritenin kral ya da dini makamlarda temsil edilmesi anlayışı egemenliğini sürdürmüştür. Kutsal iktidar devleti ve hukuk devleti arasındaki fark burada ortaya çıkmaktadır.
Demokrasinin gelişmesine paralel olarak egemenliğin kayıtsız şartsız halka ait olduğu anlayışı da gelişerek, Anayasa değişikliklerinde halkın iradesinin esas olduğu kabul edilmeye başlandı. Bunun bir sonucu olarak da Cumhurbaşkanı, Başbakan ve yargı organları dahil tüm devlet görevlilerinin yetkilerini Anayasa ve yasalardan almaları ve kamu menfaatini gözeterek hareket etmeleri hukuki bir zorunluluk haline geldi. Yüksek İdare Mahkemesi’nde Cumhurbaşkanı, Başbakan ve yönetim kurulu aleyhine açmış olduğum davanın esası da bu prensibe dayanmaktadır.
Havadis Gazetesi
16.10.2011 – 02:18