Yusuf Suiçmez | Türkler ile Kürtler | Havadis Gazetesi – Kıbrıs
Çok farklı inanç sistemleri olduğu için tüm farklılıkları ortaya koyabilecek bir din tanımı yapabilmek neredeyse imkânsızdır. İslâm, Kur’ân esas alınarak: “Bütün nebilerin, resullerin ortak dini ve her hangi bir sirk karıştırmaksızın hâlis bir niyetle âlemlerin Rabbi olan Allah’a yönelmek” olarak tanımlanır. İslam’ın en belirgin özelliği Allah’ın birliği, peygamberliğin ilmi bir hüvviyet üzerine kurulu olması ve tüm ilahi dinleri tek kaynaklı olarak görmesidir.
Esasen ilahiyatçılar arasında tek bir din mi yoksa çok farklı dinlerin mi gerçekte var olduğu tartışma konusudur. Bir görüşe göre aslında var olan tüm dinler tek bir dinin çok farklı tezahürleridir. Bu anlayışa göre tüm dinler genel yapıları itibari ile doğruluk ve iyilik esası üzerine kuruludurlar. Tabii burada var
olan sorun o zaman yanlışın ne olduğudur? Her inanç kendine göre bir takım doğrular ve yanlışlar ortaya koymaktadır. Kuran-i Kerim’de de ifade edildiği üzere her inanç gurubu kendini en doğru inanç sahibi olarak görmektedir (Muminun 23/53). Zaten başka bir inancın daha doğru görülmesi halinde bulunulan inanç siteminden çıkılıp daha doğru görülen inanç sistemine geçilmesi gerekmektedir. Bazen bu geçişler inançlar arasındaki rekabetin düşmanlıklara dönüşmesine yol açmaktadır. (Devamını okumak için bağlantıyı tıklayın)
http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-ve-mezhep-catismalari/2125
Başörtüsü Sorunu
28 Şubat döneminde Karadeniz Teknik Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışıyordum. Bu dönem dindarlara ve özellikle de başörtülü kızlara yoğun bir baskının uygulandığı bir dönemdi. O dönemde bir kız öğrenci yanılmıyorsam Belçika’da bir üniversitede getirilmeye çalışılan kılık kıyafet yasağını protesto etmek için çıplak olarak bisiklet üzerinde bir protesto düzenledi. O zamanlar bazı öğrenci ve arkadaşlar bu protesto hakkında görüşümü sormuşlardı. Ben de eylemin türünü tasvip etmemekle beraber amacı açısından doğru bulduğumu; hatta başörtülü öğrencilerin verdiği mücadelenin benzeri bir mücadele verdiğini söyledim. Bu cevabıma bazı kendini benden daha dindar olarak gören arkadaşlarım tepki gösterdiler ama bu tepki makul bir eleştirinin ötesine gitmedi.
Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin insan hak ve hürriyetleri açısından önemli sorunlarından birisi de başörtüsü sorunudur. Bu yüzden hala daha her seçim öncesi Türkiye siyasetçilerinin kitleleri etkilemek için kullandıkları önemli argümanlardan birisi olmaya devam etmektedir. Bu durum Kıbrıs Türk halkı arasında da bazen endişelerin doğmasına yol açmaktadır. Acaba Türkiye baskıcı bir din anlayışına yönelip bizi de baskı altına alır mı endişelerini benimle paylaşan birçok arkadaşım var. Yıllarca dini inancı sebebiyle baskı altında kalanlar ise iktidar bizden ama hala daha insanca yaşama hakkımızı kazanamadık, bunlar tekrar iktidara gelirse bize bin beterini yapacaklar endişesini taşımaktadır.
Başörtüsü sorunu, kadının açık giyinmesini cumhuriyet, laiklik ya da çağdaşlığın bir göstergesi olarak görenler ile dini bir dayatma olarak değerlendirenlerin yarattığı bir sorundur. Hâlbuki örtünme özelde kadın, genelde ise insanı ilgilendiren bir konudur ve insanlık medeniyeti tarihinde çok geniş bir yer tutmaktadır. Bu yüzden de her toplum giyim tarzı ve sınırlarını kendi tarihi ve kültürel şartlarına göre değerlendirmektedir. İslam inancının yoğun olduğu coğrafyalara baktığımızda da, kadının ve erkeklerin örtünmesi ile ilgili çok farklı inanç ve uygulamaların olduğunu görürüz. Bu inanç ve uygulama farklılıklarının doğmasında dini metinlerin farklı yorumlanması kadar o bölgelerin iklim ve kültürel şartları da etkili olmaktadır. Eğer Afrika’da yaşayan birisi olsaydık o coğrafyada İmam Malik’in yorumları etkili olduğu için daha esnek bir uygulamaya şahit olurduk. Eğer İran ya da Suudi Arabistan’da yaşasaydık daha katı bir sınırlamaya şahit olurduk. Eğer Antarktika’da yaşasaydık iklimin soğukluğu sebebiyle açık kıyafetleri tercih etmeyecektik.
Tabii ki kadının örtünmesine karşı olan sınırlamalar da ülke kültürü ve siyasetine göre değişmektedir. Libya’da özellikle evli kadınlar arasında örtünme yoğundur ve toplumun kültürü bu yönde bir teşviki içermektedir. Bu konuda en katı yasaklar Türkiye’de uygulanmaktadır. Bunun en büyük sebebi, başörtüsü sorununun Türkiye’nin modernleşmesi ile bağlantılı olarak ele alınmasıdır. Özellikle tek parti döneminde CHP’nin anlayışı ile şekillenmiş olan devlet politikaları başörtüsünü bir sorun olarak gündeme taşımış ve siyasallaşmasına yol açmıştır. Özellikle çok partili sisteme geçişle birlikte de CHP’nin toplumu rahatsız eden bu baskıcı politikalarına karşı bir reaksiyon oluştu ve başörtüsü karşıtlığı gibi taraftarlığı da siyasallaştırıldı. Bugün toplumun büyük bir çoğunluğu olarak kabul edilen başörtülü kadınların Türkiye’de hala daha mecliste temsil edilmemeleri ya da edilememelerinin esas sebebi CHP anlayışının egemen olduğu dönemde başörtüsü karşıtlığının sistemin bir parçası haline getirilmesidir. Tabii ki ilginç olan kapitalizme karşı olduğu iddia edilen sol partilerin, kapitalizmin dayatması olan başörtüsü yasağına sahip çıkmasıdır. Daha da ilginç olan ise İslamcı ve özgürlükçü bir söyleme sahip olduğu iddia edilen AKP’nin de seçmen kitlesi olarak gördüğü başörtülü kadınları meclise taşıma cesaretini gösterememesidir.
Hint öğretisine göre örtünme insanın Mokşa’ya; Budist öğretiye göre ise Nirvana’ya ulaşması için bir araçtır. Bu her iki öğretide de insanın Mokşa ya da Nirvana’ya ulaşabilmesi için dünya hayatına yönelik isteklerini frenlemesi gerekmektedir. Özellikle kadim öğretisi mistisizm üzerine kurulu olan Çin’in kapitalizm karşıtlığında öne çıkmasında, bu kadim öğretinin önemli bir etkisi vardır. Bir erkek için dünyevi isteklerinin başında gelenlerden birisi güzel kadın, bir kadın için de güzelliğini ortaya koyması arzusu olduğu için her iki öğreti de kadının örtünmesini inanç sistemlerinin bir parçası haline getirdiler. Tabii ki bu inanç sistemleri erkeklerin de başını örtmesi ve bedenlerinin dünyevi bir arzuyu yansıtacak şekilde teşhir edilmesine sınırlamalar getirmektedir. Bu yüzdendir ki din adamlarının da kıyafetleri kadınlarda olduğu gibi kapalı kıyafetlerdir. Bu anlayış mistik düşüncenin bir yansımasıdır ve kapitalist anlayışın güç kazanması ile birlikte, dünya arzularını frenlemeyi esas alan mistik düşünceye karşı olan tepkiler artmıştır. Kapitalist reaksiyonel hareket kadının tüm örtünen unsurlarını kapitalist düzenin bir parçası haline getirerek ekonominin içerisine kattı. Hatta bunu o kadar ileri götürdü ki, kadının cinsel bir obje olarak pazarlanması dahil tüm fiziki özellikleri ekonominin vazgeçilmezleri haline dönüştürüldü.
Hristiyanlık öğretisinde de kadının örtünmesi dini bir zorunluluktur ve İncil’de (1Co 11:5-7) belirtildiği üzere kadın erkeğin üstünlüğünün bir ifadesi olarak saçlarını örtmeli, örtmez ise de saçını tıraş etmelidir. Bu bölümde kadının başı açık gezmesi kendisini küçük düşürmesi olarak değerlendirilmiştir. Batıdaki başörtüsü karşıtlığında ve feminist akımların başörtüsünü, kadının ikinci sınıf insan konumuna sokulmasının bir sembolü olarak değerlendirmelerinde bu inancın önemli bir etkisi vardır.
Tevrat/Yaratılış 24:65 bölümünün devamında Yakup’un karısının yabancıların yanında yüzünü de dahil olmak üzere her yerini kapattığı anlatılmaktadır. Bu yüzden kadının örtünmesi konusu Yahudi inanç ve kültüründe de önemli bir yer tutmaktadır. Bazı yazarların İslam inancı içerisindeki örtünme inanç ve kültürünü geçmiş inanç ve kültürlerin bir devamı olarak değerlendirmelerinin bir sebebi de bu durumdur.
İslam inancı, örtünme konusunu erkeğin üstünlük ifadesi olmaktan çıkararak bunu kadının sıkıntıya uğramamasının bir aracına dönüştürdü. Sıkıntıya uğramamasını, kadının erkeklerin rahatsız edici davranışlarına karşı bir tedbir olarak yorumlayanlar, kadının kendini güvende hissetmesi durumunda örtünmesinin gerekli olmadığına; sıkıntıya düşmemesini manevi anlamda sıkıntı olarak yorumlayanlar ise bunu Hint ve Budist inancında olduğu gibi dünyevi bir arzuya kapılıp maneviyat kaybına uğramamasına yorumlayarak her halükarda kadının örtünmesi gerektiğini ileri sürdüler. Özellikle mistik düşüncenin uzantıları olan tasavvufi düşünce gruplarında hem erkek hem de kadınların kapalı kıyafet tercihlerinin arka planında bu duygu ve düşünce yatmaktadır.
Toplumlarda erkek egemen bir din yorumu hakim olduğu için dini metinleri değişen şartlara göre lehlerine yorumlamaları süreci daha hızlı gelişti. Erkeklerin ekonomi ve siyasete olan hâkimiyetleri kadının kendisi ile ilgili kararların alınma sürecinde yeteri kadar etkili olarak katılımını engelledi. Bugün özellikle kadınların ilahiyat sahasına yoğun ilgi göstermeleri erkek egemen dini yorumların yeniden gözden geçirilmesini zorunla hale getirerek, birçok inanç ve geleneğin değişim sürecini hızlandırmıştır.
Bu konu da tek bir anlayış geliştirilemeyeceği tarihi tecrübe ile de sabittir. Doğal olarak da hukuk devletinin gereği olan her insanın kendi tercihi ile yaşama hakkı teminat altına alınmadığı müddetçe bu sorun devam edecektir. Siyasetin ve kültürün nesnesi konumuna sokulmuş kadınların ne dini cemaat liderliği ne de görüşleriyle öne çıkamamaları erkek egemen yorumun açık bir tezahürüdür. Bu sorunun aşılması için kadınların erkeklerin yorumlarının nesnesi olmaktan çıkıp, dini metinlerdeki bölümleri kendilerinin yorumlayarak, kendi sorumluluklarını üstlenmeleri gerekir. Bu süreçte açık ya da kapalı bir giyim tarzı tercih eden kadınların birbirlerine destek olmaları da gerekmektedir. Çünkü kadınların özgürlüklerini kazanmaları mücadelelerinde karşılaştıkları önemli bir engel de kadınların bu tür dayatmaları çağdaşlık ya da dindarlık adına kabullenmeleridir.
Başörtülü kızların yıllarca çalışıp emek verip kazandıkları üniversite kapılarından kovulurken ya da zor bela mezun olduktan sonra arkadaşları işe girerken, işsiz kalıp evlerinin köşelerine çekilip tamamen ruhban bir yaşama zorlanırken gözlerindeki yaşların acısını gören bir insan olarak, bir gün din adına bir baskı altında kalırım ve mini eteğimi giyemem, ya da bikinimi giyip denize gidemem ya da sevgilimin elinden tutup gezemem diye endişe duyan insanların da hissiyatını çok iyi anlıyorum. Umarım herkes birbirini anlar ve birbirinin hakkına sahip çıkarak özgürce birlikte yaşamanın yollarını ararız. Herhalde böyle bir yazıyı Mevlana’nın şu sözüyle bitirmek en doğru olur: “Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok”. (Havadis Gazetesi köşe yazılarımdan)
UBP içindeki Cumhurbaşkanlığı yarışı UBP’nin bölünmesi ve Sayın Küçük’ün tasfiyesi ile son buldu. Doğal olarak UBP içindeki yarışın ilk raundunun galibi Sayın Eroğlu oldu. Sayın Küçük’ün, Cumhurbaşkanlığı arzusu onu başbakanlık koltuğundan da etti. Tabii şimdi merak edilen, Eroğlu’nun tekrar aday olup olmayacağıdır. Son gelişmeler, Eroğlu’nun aday olacağı sinyallerini veriyor; ancak UBP’nin kendisini tekrar aday yapıp yapmayacağı net değil. İkinci kez UBP genel başkanı olan Sayın Özgürgün’ün bu süreçte ne kadar belirleyici olacağı üzerinde bazı şüpheler var ki, son günlerde UBP’de yetkinin kendisinde olduğunu açıklama ihtiyacı hissetti.
Özgürgün’ün UBP kurultayında Küçük’ün etkisinde kalarak kendisini seçimin galibi ilan etmesi, onun Küçük’e yakın olması ve yönetim zaafı olarak da değerlendirilmişti. Ancak son günlerde basında yer alan bir habere göre, Özgürgün, seçim harcamaları sebebiyle Küçük’ü dava etmiş. Bu haber, UBP içindeki ilişkilerin tekrar değişmeye başladığını gösterir. Tabii Özgürgün’ün bu adımı atması, aslında Eroğlu’na yakınlaşma çabası mı yoksa, İrsen Küçük’ün parti içindeki etkisini azaltma çabası mı henüz net değil. Özgürgün’ün son açıklamalarına baktığımızda bunu parti içindeki kontrolü sağlama adına yaptığı imajı oluşmaktadır. Ancak Eroğlu’nun böyle bir durumu kabullenmesi beklenmemektedir. Çünkü İrsen Küçük’ün kendisinin parti içindeki etkinliğini kırmaya çalışmasını, kendisine karşı bir savaş gibi değerlendirdi ve bu savaştan galip çıktı. Özgürgün’ün bu tecrübeden sonra böyle bir savaşa girmek isteyeceğini zannetmem. Hele ki aynı anda hem Küçük hem de Eroğlu ile savaşmak pek makul gözükmemektedir. Ama bu riskleri alamaması durumunda da emanetçi bir başkan görüntüsünden kurtulamayacak, dolayısıyla da siyasi geleceğini riske sokacaktır.
Olaya CTP kanadından baktığımızda da, Lefkoşa Belediyesi ve genel seçimlerde büyük bir başarı kazanan Sayın Yorgancıoğlu’nun liderliğindeki CTP içinde de şimdiden Cumhurbaşkanlığı ile ilgili düşünce ve tartışmalar başlamış gözükmektedir. Şüphesiz ki CTP tabanında en güçlü aday olarak Sayın Talat’ın adı geçmektedir. Edindiğim bilgiye göre de, iç ve dış dinamiklerin uygun olması (Devamını okumak için aşağıdaki linki tıklayınız)
http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/cumhurbaskani-kim-olacak/2570
İnsanlık tarihi boyunca hemen hemen bütün dinlerde kurban uygulaması mevcut olmakla birlikte sekil ve amaç yönüyle aralarında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Bu durum Kuran-i Kerim’de: “<I>Her topluluk için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık</I>…﴾Hacc süresi 22/34)” olarak belirtilmiştir. Kuran-i Kerim’de: <I>“(Kurbanların) Allah’a ne eti ne kanı ulaşır, Allah ulaşan sadece sizin yanlışlardan korunma sorumluluğunuzdur (Hacc süresi 22/37)”</I> denilerek kurban kesmenin amacının kan akıtmak ya da et yemek olmadığını; esas amacın takva (yanlışlardan korunma bilinci) olduğu açıkça ifade edilmektedir.
İncil’de de kesilen hayvanların kanlarının günahları silemeyeceği, Tevrat’ta ise günahkârların kurban kesmelerinin hoş olmayacağını belirtilerek, kurban kesmenin esas amacının sosyal yaşamı sürdürmek ve insani duyguları geliştirmek olduğuna işaret edilmiştir. Rivayet edildiğine göre ikinci halife olan Hz. Ömer, Müslümanların kurban kesme konusunda aşırıya gitmeleri sebebiyle, bir tepki olarak kendisi kurban kesmemiştir. Bu yüzden de İslam alimleri arasında kurbanın zorunlu bir ibadet olup olmadığı tartışma konusu olmuş, kurbanı gönüllü değil de zorunlu ibadetler kısmında görenler, bu zorunluluğun hangi düzeyde olduğu (vacip mi yoksa farz mı) konusunda ayrılığa düştüler.
İlk insan Hz. Âdem’in oğullarının Allah’a kurban takdim ettiği bilgisi Kur’an-ı Kerim’de yer almaktadır. Buna göre kurban geleneği insanlık tarihinin başlangıcına kadar uzanmaktadır. Hz. Adem sonrası dönemlerde de gerek ilahi dinlerde gerekse diğer inanç sistemlerinde bu geleneğin devam ettiği görülmektedir. Günümüzde de halâ varlığını koruyan kurban, gerek ibadet gerekse geleneksel bir uygulama olarak varlığını sürdürmektedir. Bu dünya hayatının tabiatı aslında kurban mantığı üzerine kuruludur. Dikkat edersek, bu dünya hayatında bazı varlıkların yaşamlarını sürdürmeleri için, başka varlıkların yaşamlarını, haklarını, emeklerini kurban ettiklerini görürüz. Hayvanların birbirini yiyerek yaşamlarını sürdürmeleri bunun bir yansımasıdır.
İnsanoğlu, tarihte bereketli ürün elde etmek, elde ettiklerine karşılık minnettarlığını ifade etmek, düşmana galip gelmek, arzulanan bir şeyi gerçekleştirmek, korkulan tabiat üstü varlıklardan korunmak, zor durumlarla baş etmek, yaratırken tükendiğini düşündükleri tanrıların enerjisini artırmak ve kozmolojik devamlılığı sağlamak gibi nedenlerle beklentileri, korkuları, sevinçleri yüksek olduğunda sergileyebileceği en son davranışlardan biri olarak kurban ritüelini uygulamıştır. Günümüzde de kurban, dinî bir ibadet olarak yerine getirilme yanında birtakım beklentilerin gerçekleşmesi, gerçekleşme sonrası minnettarlık ifadesi veya korkulan olayları önleme gibi nedenlerden dolayı uygulanmaktadır. Bu uygulamaların dinî bir görev olarak algılanmasının yanı sıra minnettarlık, fedakârlık, arınma vb. psikolojik, toplumla ortak hareket etme ve sosyal çekincelerden korunma gibi sosyolojik faktörlerin etkisi de vardır. Kurban üzerinde etkili olan faktörlerin çeşitliliği ile fazlalığı, kurban uygulamalarının kültürlere ve dinlere göre değişiklik arz etmesi, kurbanın karmaşık bir yapıya bürünmesine neden olmaktadır.
İslamiyet’ten önceki ilahi dinlerde de kurban uygulaması söz konusudur. Yahudilerde kurban ibadetinin tarihi Hz. İbrahim’e kadar dayandırılmaktadır. Hz. İbrahim döneminde sığır, davar, kumru gibi bazı hayvanların Tanrı’ya sunulduğu; İshak ve oğlu Yakup tarafından da devam ettirilen kurban geleneğinin İsrailoğullarınca, bazı dönemlerde farklı uygulamaları olduğu, bu ibadetin Kudüs’teki mabedin 70 yılında Romalılar tarafından yıkılana kadar sürdürüldüğü bilinmektedir. Çağımızda yaşanan büyük ve küçükbaş hayvanların dışında kurban kesilip kesilemeyeceği tartışmalarının arkasında bu geçmiş inanç ve gelenekler yatmaktadır.
Kurbanlar kanlı ve kansız olmak üzere iki grupta toplanmıştır. Kansız kurban ve kanlı hayvan kurbanlarının yetmediğine inanıldığı yerlerde insanın da kurban edildiği olmuştur. İnsanın kurban edildiği toplumlarda çocuk ve kadın kurbanlar dikkat çekmektedir. Erkeklerin kurban edilmesi ise daha çok savaş meydanlarında din, devlet ya da belli bir ülkü adına canlarını vermeleri şeklinde gerçekleşmektedir. Günümüzde halen, bazı bölgelerde askere gönderilecek gençlerin kınalanması, bu inancın bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Çocukların kurban edilmesi, Fenikelilerde, bazı Kızılderili topluluklarda, Doğu Afrika yerlilerinde ve eski Ruslarda görülmüştür. Özellikle ilk doğan çocuklar, tanrının hakkı sayılmış, doğumun tanrının gücünü azalttığı inancıyla, bu zafiyeti gidermek için ilk çocuk tanrıya kurban edilmiştir. Bazı araştırmacılara göre Hz. İbrahim’in ilk oğlunu kurban etmek istemesinin nedeni olarak da doğu kültüründe ve özellikle Mezopotamya’da bu uygulamanın yaygın olması gösterilmektedir. Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye çalışması, Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar arasında ortak olan inançlardan birisidir. Ancak bu inancın yorumunda ayrılığa düşülmüştür. Allah’ın bir koç göndererek, İbrahim’in oğlunu kurban etmesini engellemesi, din adına insan kurban etme geleneğini sonlandırmaya yönelik bir uygulamaydı. Bu uygulama, Allah adına bile olsan insanların kurban edilemeyeceği; dolayısıyla insan hayatının en kutsal emanet olduğunu bizlere öğretmiştir. Bundan dolayıdır ki Kuran-i Kerim de insanın şerefli bir varlık olduğu ve bir insanı öldürmenin, insanlığı öldürmek olduğu açık olarak ifade edilmiştir. Dolayısıyla kurban ibadetini dönemin şartları içerisinde düşündüğümüzde, insanın onurunu ve hayatını korumaya yönelik bir ibadet olarak değerlendirebiliriz. Ancak tüm canlılar için hayatın kutsallığı ya da yaşam hakkı dikkate alındığında, hayvanların kurban edilmesinin, doğru olup olmayacağı da tartışılabilir. İslam âlimleri genel olarak hayvanların haklarına da sahip çıkılması gerektiğini, ihtiyaç dışında hayvanların avlanması ya da öldürülmesini günah saymışlardır. Hatta Hz. Muhammed’den rivayet edildiğine göre sırf bir kediye zulmettiği için bir insan cehenneme, bir köpeğe iyilik yaptığı için de bir insan cennete gitmiştir. Dolayısıyla Kurban’ı Allah’ın yaşam hakkı verdiği hayvanların yaşam hakkına saygısızlık olarak yorumlanması doğru değildir. Nitekim bazı farklı inanç gruplarında hayvanların öldürülmesi ve etinin yenilmesi hoş görülmemiş ve veciteryan bir din anlayışı geliştirilmiştir. Bu dünyada yaşanan kurban gibi zorunlu acılar doğal olarak, dünya hayatının insan idealindeki gerçek yaşam olmadığı, gerçek yaşamın ahirette olacağı inancına kaynaklık teşkil etmiştir.
Çağımızda özellikle satanistlerin düzenlediği, insan ve hayvan kurban uygulamaları, geçmişteki çarpık anlayışların günümüzde de varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Bu durum, hayata ve kurbana sağlıklı bir yaklaşımın insan bilincinin sağlıklı gelişimi için ne kadar önemli olduğunu kanıtlamaktadır.
Sonuç olarak öncede işaret ettiğimiz gibi kurban etrafında çok farklı, zengin inançlar ve kültürler oluşmuştur. Bu inanç ve kültürlerin, varlıkların hak ve hürriyetlerinin tehdit altına alınmadığı bir anlayışla ele alınması gerekir. Buna bağlı olarak da keseceğimiz kurbanların bu bilincin geliştirilmesine, tüm varlıkların yaşama hakkı ve hürriyeti üzerinde düşünmemize ve Allah rızasına uygun bir anlayışla hareket etmemize yardımcı olmalıdır. Aksi takdirde bilinçsiz olarak yapılan ibadetler, insana ve topluma faydadan çok zarar verilebilir. Bu vesile ile halkımızın mübarek kurban bayramını kutlar, sağlık, mutluluk ve huzurlu yarınlar dilerim.
(Bu yazı daha önce yazdığım “Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım” yazısının yenilenmiş şeklidir)