Yolsuzlukla mücadele diye yola çıkıldı, ama yolsuzluktan daha büyük maliyet faturası zam, faiz ve döviz fırlaması olarak halka ödetildi. Bir ülkede yolsuzlukla mücadelenin de adabı ve usulü olmalı. Bu durum hem hükümeti, hem muhalefeti hem de yolsuzlukla mücadele ettiğini iddia edenleri bir daha düşünmeye sevk etmeli.
Aylık arşivler: Ocak 2014
Cemaat ve Hükümet Çatışması (Türkiye Gündemi)
Cemaat ve Hükümet Çatışması (Türkiye Gündemi)
Cemaat kelime olarak bir araya gelerek grup oluşturan insanları ifade eder. Özellikle Fetullah Gülen cemaati bugünlerde siyasi gündemimizi oldukça meşgul etmeye başladı. Fetullah Gülen cemaati Nurculuk hareketinin iki önemli kolundan birisidir. Nurculuk hareketi Cumhuriyetin ilk yıllarında İslamiyet’in akılcı bir yorumu olarak ortaya çıktı. Hareket temel stratejisini iman üzerine yoğunlaştırarak, ateist akılcılığa karşı teist bir akılcılık geliştirmeye çalıştı. Bunda da oldukça başarılı olunca bazı Cumhuriyetçilerin hedefi haline gelmeye başladı. Bu tepkinin bir sonucu olarak hareketin kurucusu olan Said Nursi yaşamını sürgün ve hapislerde geçirmek zorunda kalmıştır.
Said Nursî 1873 yılında Bitlis’in Hizan İlçesİ’ne bağlı Nurs köyünde doğdu, isminin sonundaki Nursî kelimesi doğduğu yere nisbet olarak kullanılmıştır. Said Nursi yaşadığı dönemin hassasiyetleri ile İslam inanç ve gelenekleri arasındaki dengeyi kurarak akla dayalı imanı esas alan yeni bir sentez oluşturmaya çalıştı ve bunda kısmen başarılı oldu. Sair Nursu İslam inanç esaslarını akli delillere dayanarak açıklamaya çalışırken aynı zamanda da İslam birliği fikrini canlı tutmaya çalışıyordu. Her türlü ayrımcı düşünce ve hareketi temelde İslam inancına aykırı gördüğü için Kürtçülük gibi ayırımcı hareketlere karşı çıkarken İslam birliğini öne çıkarmaya çalışıyordu. Ayrılıkçı Kürtçülüğe karşı çıkması bazı Cumhuriyetçiler tarafından da destekleniyordu; ancak İslam birliğini savunması yönüyle de Nurculuk hareketi tehlikeli olarak görülüyordu. Bu yüzden Nurcu hareket ve önde gelen isimleri sistemin gücünü elinde bulunduranlar tarafından zaman zaman desteklenirken zaman zaman da baskı altına alınıp kontrol edilmeye çalışılmıştır.
Nurculuk hareketi bir tarikat hareketi değil; aksine dönemin şartları itibari ile tarikatlara sıcak bakmayan bir harekettir. Bu sebepten Said Nursi vefatından sonra, tarikatlarda olduğu gibi hareketin başına geçecek birini tayin etmemişti. Nurculuk hareketi, Nursi’nin vefatından sonra iki farklı kola ayrılmıştır. Bunlardan birisi Yeni Asya grubu olarak şöhret yapan koldur. Bu kol zamanla siyaset ile dirsek teması içerisine girmiş ve özellikle Şüleyman Demirel’e ve partisine destek vermekle şöhret bulmuştur. Bu kol Rahmetli Rauf Denktaş’ın da bazı dini kitaplarının yayımlamasında etkili olmuştu.
Hareketin ikinci güçlü kolu ise Fetullah Gülen hareketi olarak şöhret bulmuştur. Bu hareket ilk önceleri Yeni Asya gurubundan farklı olarak siyasete daha mesafeli durmuştur. Ahmet Güner’in belirttiğine göre hareket siyaset içine çekilmeye çalışılmış olmasına rağmen Fetullah Gülen’in kararlı tutumu ile daha uzun bir süre siyaset dışı durmayı başarabilmiştir. Gülen hareketi stratejisini halkın eğitimi üzerine kurmuş ve bu stratejiye uygun olarak özellikle öğretmen yetiştirilmesi ve okul açılmasına büyük önem vermiştir. Hem ülke içinde hem de ülke dışında yüzlerce okul açarak stratejisinde başarılı oldu. Cemaatin taraftarlarının artması hem toplanan zekâtların artmasına hem de okullara duyulan ilginin artmasına yol açtı. Bu ise cemaatin mali gücünün giderek artmasını sağladı. Mali gücü artan Gülen cemaati basında da gücünü artırmaya başladı. Elinde bulundurduğu Zaman Gazetesi ve Samanyolu TV gibi basın organlarını da çok etkili kullanarak gücüne güç katmıştır. Hareketin kazandığı güç zamanla, hareketin hem siyasete ilgisini hem de siyasetçilerin harekete olan ilgisini arttırdı. Bu ise Gülen’in hareketin kurucusu olan Said Nursi’ni siyasetten uzak durulması stratejisinden sapılmasına yol açtı.
Uzun bir süre siyaset dışı durmayı başaran Gülen hareketi AKP’nin iktidara gelmesi ile siyasette de daha açık şekilde adını duyurmaya başladı. AKP için en büyük sınavlardan olan referandumlarda Gülen hareketi hükümete ve değişime açık destek vermiştir. Hatta askeri vesayetin bitirilmesi süreci, ağırlıklı olarak Gülen hareketinin bir başarısı gibi yorumlanmaya başlandı. AKP iktidarının dershanelerin kapatılmasının gündeme gelmesi ile iktidar ve Gülen ilişkileri tamamen ters bir ivme kazanmaya başladı. Bu ilişki yeni süreçte adeta bir güç gösterisine dönüştü ve Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrarını tehdit edecek düzeye vardı.
17 Aralık sonrası AKP iktidarı cemaati adeta devlet içinde bir devlet olmaya çalışmakla suçlayarak tasfiyesi için devlet gücünü kullanmaya başladı. Cemaat ise pozisyonundan geri adım atmayarak, hükümet krizi yaratma pahasına muhalefetini sürdürdü. Cemaatin özellikle yolsuzluklara karşı tavır takınması, kendisine meşru bir mücadele zemini kazandırdı. Ancak yolsuzlukla mücadelesini dershanelerin kapatılması tartışmaları sonrasında seçimlere az bir zaman kalmasına denk getirmesi, esas amacın yolsuzluklar üzerine gitmek değil; hükümeti sıkıştırıp dershanelerin kapatılması sürecini engellemek olduğu izlenimini yarattı.
Cemaat hükümet çatışması, laik devlet anlayışının sağlıklı bir din ve devlet algısı için gerekli olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Nurculuk hareketinin kurucusu Said Nursi, laikliği devletin vatandaşları arasından adaleti koruyucu bir tutum sergilemesi olarak yorumlayarak, laikliği koruyucu bir tavır sergilemişti. Dolayısıyla da cemaat liderlerinin, devleti eşitlik ve adalet ilkesinden saptıracak iç istikrarsızlığa yol açabilecek eylem ve söylemlerden uzak durmaları beklenirdi. İktidarın da, bazı grup ve cemaatlerle özel ilişkileri öne çıkarıp devletin bir cemaatler ya da tarikatlar devletine dönüşmesine yol açabilecek dar kapsamlı siyasi tavırlardan uzak durması gerekirdi.
Çünkü devlet içerisinde din adına, dinin temeli olan adalet ve insan haklarını ihlal edici cemaat ve tarikat hareketlerinin öne çıkması, zamanla devleti demokratik sosyal hukuk devleti anlayışından saptırarak Ortadoğu’da yaşanan, mezhep, meşrep ya da dini cemaatler çatışmasının yarattığı kaos ortamlarına sürükleyebilir.
(Bu yazıda ağırlıklı olarak Ahmet Güner’in “Günümüzde Cemaatler” isimli eserinden yararlanıldı)
http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/cemaat-ve-hukumet-catismasi-turkiye-gundemi/3508
Yusuf Suiçmez
Farklı Dini İnançlarda Eşcinsellik
Farklı Dini İnançlarda Eşcinsellik
KKTC’de erkek eşcinsel ilişkiyi yasaklayarak 5 yıla kadar hapis cezası öngören Ceza Yasası Fasıl 154’ün yeniden düzenlenmesini öngören yasa önerisi Meclis Başkanlığına sunuldu. Tarihte geriye gidersek en eski Pagan dinlerinde bile eşcinselliğin doğal karşılanmadığını görebiliriz. Çünkü Pagan inançlarda da insanın kendi vücuduna zarar verecek davranışlardan kaçınması bir esas olarak kabul edilmektedir. Ancak tanrıça inancının egemen olduğu bazı toplumlarda, lezbiyenliğe karşı aynı tavır sergilenmemiştir. Bu nedenle antik dini ayinlerde erkek–kadın, kadın–kadın ve erkek–birden fazla kadın tarzı ilişkilere bolca yer verilmiştir.
İddia edildiğine göre Zeus’un da eşcinsel ilişkiye girdiğine dair mitler bulunmaktadır. Ancak bilindiği üzere mitik belgeler, tarihsel gerçekliliği ifade etmezler. Bu yüzden mitlerden hareketle eşcinselliğin o dönemlerde hoş görüldüğü sonucuna varılamaz. Çok tanrılı pagan inançlarında eşcinsel ilişkiye girmiş veya karısına sıklıkla aldatan Zeus, tecavüzcü Hades ve kocası dışında birçok pagan tanrıyla ilişkiye girmiş Afrodit gibi mitolojik karakterler mevcuttur. Bu karakterin varlığı, o inanç sistemi içerisinde eşcinselliği doğal kılmamaktadır. Çünkü bu dönemde olduğu gibi o dönemin de insanları kendi davranışlarını mitik tanrılara yansıtarak bir nevi kendilerini aklamaya çalışmışlardır. Nitekim o dönemin en ahlaki ve aydınlık tanrısı olarak gösterilen Apollon, ne eşcinsel bir ilişki yaşamış ne de başka türlü cinsel bir suç işlemiştir.
Eşcinselliğe Musevilik, Hıristiyanlık ve İslami inançlar açısından bakarsak, kesin olarak yasakladıklarını görürüz. Dinlere göre günah olarak nitelendirilen bu davranışın, bir hastalık mı yoksa tercih mi olduğu meselesi ise tartışma konusudur. Çünkü Allah, asla bir insanı tercihi olmayan bir durum nedeniyle cezalandırmaz.
Peki din alimleri neden eşcinselliği yasaklamıştır? Bu sorunun aslında iki ana cevabı bulunuyor. İlk olarak ters ilişki insan vücuduna zararlı olduğu için İlahi dinlerce, sadece homoseksüel değil, zararlı sonuçlar doğuran heteroseksüel ilişkilerde de yasaklanmıştır. Bilindiği üzere anal ilişki, kişinin iç organlarına kalıcı zararlar vermekte ve AİDS ve frengi gibi hastalıkların bulaşmasını kolaylaştırmaktadır (bilimsel verilere göre AİDS anal ilişki ile daha yüksek oranda bulaşabilmektedir). Nitekim genellikle homoseksüelliğin bir parçası olarak kabul edilen anal ilişkinin insan sağlığına zararlı olduğu günümüzde tıbbi olarak ispatlanmış bir gerçektir. İkinci neden ise, dinlerin zina, fuhuş, grup seks, ters ilişki, oral ilişki ve ağır–müstehcenlik gibi davranışların cinselliği bayağılaştırarak aile yapısını bozacağı gerekçesi ile hoş görülmemiştir. Çünkü bu tür aşırılıkların kutsal aile yapısını bozacağı, ahlak ve medeniyet duygularını körelteceği düşünülmektedir. Bu temel düşünceden hareket eden din alimleri eşcinsellik, ensest ilişki, pedofili (sübyancılık), nekrofili (ölüsevicilik), zoofili (hayvan tacizi) ve grup seks gibi birçok normal cinsel aktiviteler dışında sayılan davranışları kesin bir dille ahlaksızlık olarak nitelemişlerdir.
Kuran-i Kerim’de: ”Hani Lut, Kavmi’ne şöyle demişti: ‘Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz ölçüyü aşan bir kavimsiniz. Kavimlerinin cevabı ise: ‘Yurdunuzdan sürüp çıkarın bunları, çünkü bunlar çokça temizlenen insanlarmış?’ demekten başka bir şey olmadı (A’raf Suresi, 80-82), denilerek eşcinsellik eleştirilmektedir. Eşcinselliği eleştirici başka ayetler de bulunmasına rağmen, homoseksüelliğin cezası ile ilgili herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak Tevrat’ta eşcinselliğin cezası: “Bir erkek başka bir erkekle cinsel ilişki kurarsa, ikisi de iğrençlik etmiş olur. Kesinlikle öldürülecekler, ölümü hak etmişlerdir (Lev. 20:13)” ölüm olarak belirlenmiş ve bazı İslam alimleri de buna uygun görüş ortaya koymuşlardır.
Eşcinselliğin doğaya aykırı suçlar kapsamında değerlendirilmesi ise daha çok Hristiyanlık inanç ve kültürü içerisinde gelişmiş bir düzenlemedir. Bu düzenleme Müslüman ilim adamlarınca da genel olarak kabul görmüştür. İncil öğretisine göre homoseksüellik, bir insanın Tanrı’nın Egemenliğine girmesine engel olacağı söylenerek listelenen günahlardan sadece bir tanesidir (1 Korintliler 6:9-10). Yine İncil’e göre homoseksüellik Tanrı’yı inkâr edip O’na itaatsizlik etmenin sonucudur ve insanlar günah ve inançsızlığa devam ettiklerinde, Tanrı onlara Tanrı’dan uzak yaşamın boşluğu ve umutsuzluğunu göstermek için onları daha da kötü ve ahlaksız günahlara teslim eder (Romalılar 1:26-29).
Türk inanç ve geleneklerine baktığımızda da eşcinsellik gibi davranışların hoş görülmediği açık olarak görülür. Bu yüzden hükümetin yapmaya çalıştığı yasal düzenleme kamuoyunun büyük bir kesiminde kabul görmeyecektir. Nitekim KKTC’de ki homoseksüellik oranının % 1’in altında olduğu tahmin edilmektedir. Eğer bu yasa düzenlemesi yapılırken hem toplumun değerleri ve hassasiyetleri dikkate alınır hem de bu tür yanlış tercih yapan insanların insanlık dışı muamele görmelerini engelleyici bir yol izlenirse, bu tepkiler makul bir düzeyde kalabilir. Dolayısıyla yasal düzenlemeler yapılırken toplumların inanç ve örflerinin dikkate alınması yasa yapım teknikleri açısından da gereklidir.
http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/farkli-dini-inanclarda-es-cinsellik/3447
Yusuf Suiçmez
Türkiye krizinden çıkma förümülü
Türkiye’de yolsuzlukla etkili mücadele zayıflatılmadan, yolsuzlukla mücadele edilirken ekonomi çökertilmeden, yargıda düzenleme yapılırken yargının bağımsızlığı bozulmadan, hükümete karşı muhalefet ederken de devlet düzeninin bozulmasına yol açmadan hareket edebilmek lazım. Yoksa bu konularda yapacağımız hataların faturasını hep birlikte ödemek zorunda kalacağız.
Din İşleri Başkanı Atalay’ın bazı icraatları
Ben görevden alındıktan sonra kamuoyuna çok yansımasa da Sayın Talip Atalay’ın benim yerime Din İşleri Başkanı olarak atanması bayağı sancılı olmuştu. Bir iddiaya göre Sayın Cumhurbaşkanı Eroğlu, Atalay’ın atanmasına karşı çıkmış ama ona rağmen atanmış; bir başka iddiaya göre bana kızan Sayın Eroğlu, bu atamayı istemiştir. Talip Atalay’ın açıklamalarında, atanmasını Sayın İrsen Küçük bizzat istediğini belirtmiştir. Sonuçta bu makam boş bırakılamazdı ve birisinin atanması gerekirdi. Yöntem ve en doğru seçim olup olmadığı tartışılabilir; ancak Atalay’ın başkanlığı dönemindeki bazı icraatları ve kendisine sağlanan bazı ayrıcalıkların hukuk devleti ve şeffaf toplum adına tartışılmasına ihtiyaç var.
Sayın Atalay Din İşleri Başkanlığı’nın resmi sitesindeki haberlerde Profesörlük unvanını kullanmaktadır. ÖĞRETİM ÜYELİĞİNE YÜKSELTİLME VE ATANMA YÖNETMELİĞİ’nin 18/a maddesine göre bir kişinin profesörlüğe yükselebilmesi için Doçentlik unvanını aldıktan sonra en az beş yıl açık bulunan profesörlük kadrosu ile ilgili bilim alanında çalışmış olması gerekir. Sayın Atalay 1/8/2008 tarihinde doçent oldu. Dolayısıyla da en az 1/8/2013 yılına kadar Dicle Selçuk Üniversitesi’nin bu kadrosunda çalışmış olması gerekir. Bu durum Sayın Atalay’ın Profesör olabilmesi için Din İşleri Başkanlığı görevini yürütürken, aynı zamanda üniversitedeki kadrosunda da ve fiili olarak görev yaptığını kanıtlamaktadır. Ne ilginçtir ki Talip Atalay’a bu ayrıcalığı sağlayan Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı Yönetim Kurulu, benim Yakın Doğu Üniversitesi’ndeki kadromu iptal etmiş olmama rağmen, YDÜ’ye arada gidip ders vermemi ikinci iş yasağına uymadığım gerekçesi ile görevime son verilme gerekçelerinden göstermiştir.
Atalay’a sağlanan ayrıcalıklardan birisi Y. Lisans ve doktoradan dolayı barem 19’a ek olarak 6 barem içi artış verilmesidir. KKTC halkı ekonomik yönden kısıtlamalara zorlanırken, Sayın Atalay’a bu ayrıcalığın sağlanması doğru mudur? Ben başkanlığa atandığımda hem Y. Lisans hem de doktoram olmasına rağmen, bu tür bir barem içi artışın yasal olmayacağı söylendi ve artış verilmedi. Öğrendiğim kadarıyla Talip Beye verilen bu artışa Sayıştay itiraz etmiş; ancak Başsavcılıktan, Sayıştay’ın görüşünden farklı bir görüş bildirilmiş. Yani konu yasal açıdan ihtilaflı bir konuya dönüştürülmüştür.
Sayın Atalay’a sağlanan bir diğer ayrıcalık da kendisine verilen barem içi artış ile birlikte bir de lojmanın verilmesidir. Edindiğim bilgiye göre bazı din görevlilerinin kendi lojmanları ellerinden alınırken başkanın yüksek maaşına rağmen kendisine lojman verilmesinden rahatsız olduklarıdır.
Sayın Atalay’a sağlanan bir başka ayrıcalık da, sürekli olarak yurtdışına çıkmasıdır. Benin yaklaşık iki yıllık başkanlığım esnasında sadece 3 gün resmi izin kullanmış olmama rağmen, görevime son verilme gerekçelerinden birisi olarak izinsiz yurtdışına gitmem gösterilmiştir. Ne ilginçtir ki, kullanmadığım izinlerim için ödeme alamayacağım şeklinde Sayıştay’dan yazılı görüş de alınmıştır. Tabii ki Sayın Atalay’a bu ayrıcalıkları sağlayan Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı Yönetim Kurulu’nun, Ahmet Yönlüer dâhil diğer başkanlara bu tür ayrıcalıkları niye sağlamadıklarını açıklamaları gerekir.
Sayın Atalay’a sağlanan bu ayrıcalıklar dışında bir takım icraatları da tartışma konusu olmuştur. Yaklaşık 30 kişiyi münhal açıp istihdam etmeden Türkiye’de 9 aylık bir eğitim kampına göndermesi, sonrada bu gençleri getirip yine münhal açmadan camilerde istihdam etmiştir. Usulsüz istihdam edilen bu gençlere maaşlarını da sağdan soldan bulup ödemeye çalışmış ve böylece, devlet için de paralel devlet oluşturmak görüntüsü verilmiştir. Din İşleri Yasasına göre, önce münhal açılıp bu gençlerden başarılı olanların istihdam edilmesi, sonra gerekli görülmesi durumunda da bunların meslek tecrübelerini arttırmak için Türkiye’ye gönderilmeleri gerekirdi. Kendilerini bu konuda uyarmış olmama rağmen, yasa ve teamüllere aykırı bu uygulamayı yapmışlardır.
Dolayısıyla hükümetin geçici 366 kişi için açacağı sınava diğer vatandaşlarla birlikte Din İşleri’nin kurslarına katılmayanlara da müracaat hakkı tanınması yasa gereğidir. Aksi takdirde yeni bir usulsüzlüğe gidilmiş olacaktır. Çünkü bu usulsüz istihdam hem bu gençleri mağdur etmiş hem de, kurslara katılmayı kabul etmeyen ancak Din İşleri’ne yasal başvuru hakkı olan diğer vatandaşların başvuru haklarını ellerinden almıştır.
Bu usulsüz istihdam önümüzdeki sene Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olacak gençlerin de önünü kesmiştir. Sayın Atalay YDÜ İlahiyattan mezun olacak olan gençlerimizin görev almak istemeleri durumunda, onları da Türkiye’de 9 aylık kampa gönderip sonra gelip sınavsız olarak mı Din İşleri Başkanlığı’na alacak? Ayrıca TC Lefkoşa Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşavirliğine bağlı din görevlilerinin sayısında da göze çarpan bir artış görülmektedir. Bu artışta Sayın Atalay’ın bir sorumluluğu var mı bilmem ama onun bilgisi olmadan yapılmışsa o zaman, neden böyle bir durumun ortaya çıktığının da sorgulanması gerekir. Önümüzdeki yıllarda hem YDÜ İlahiyat Fakültesinden hem de Hala Sultan İlahiyat Lisesi’nden mezun olacak olanların, bu tür yanlış uygulamalardan olumsuz etkilenmemesi için, bu sorunların çözümü için irade ortaya konması gerekir.
Sayın Atalay’ın tartışılan bir diğer uygulaması da bölgelere temsilciler atamasıdır. Din İşleri Yasası’na göre bu tür bir atamalar için atanan kişilerin memur ve atamaların Yönetim Kurulu tarafından onayı ile olması gerekmektedir. Atalay’ın din görevlilerinin yer değişikliği konusunda kendisinin yetkili olduğu konusunda haklı olduğu kanaatindeyim. Ancak bu yetkisini kullanması konusunda dinlediğim şikâyetler bende, kamu yararını gözetmediği yönündeki şikâyetlerin haklı olduğu izlenimini yaratmıştır.
Bu uygulama hangi yasa ve yetkiye dayanılarak yapılabilmiştir? Umarım Sayın Atalay ve Vakıflar ve Din İşleri Yönetim Kurulu üyeleri, Din İşleri Başkanlığı’nın imajını bozan bu yanlış uygulamalarla alakalı mantıklı bir açıklamada bulunurlar.
Yusuf Suiçmez (Havadis)