İran Ziyaretinden Esintiler

İran Ziyaretinden Esintiler

KKTC Meclis Başkanı Sibel Siber’in İran ziyareti farklı kültür ve devletlerle iletişimi kurulması bağlamında olumlu bir adım olmuştur. Ancak bu ziyarette öne çıkan, kültürler arası dostane ilişkiler değil de Sibel Siber’in başörtüsü takması olması olunca, konuyu ele almak ihtiyacı doğmuştur. Köşe yazarlarından Rasıh Reşat Meclis Başkanı’nın başörtüsü takmasını, birçok farklı ülke diplomatının da yaptığı gerekçesine dayanarak o kültüre saygı olarak değerlendirmiştir. Bu görüşe kısmen katılıyorum; çünkü farklı kültürlere saygı duymak yaratılıştaki farklılık ve canlılığın da gereğidir. Ancak bir arkadaşım, başörtülü bürokrat ya da siyasilerin de açık bayanlara baskı yapılması durumunda, onlara destek ve tercihlerine saygı olarak başlarını açması gerektiğini belirtti. Ben de eskiden başörtü takan kızlara karşı yapılan baskılar esnasında, başörtüsü takmayan bürokrat ve siyasilerin de böyle davranması gerektiğini belirttim. Sohbet esnasında başörtülü bazı öğrenciler, bunun bir inanç olduğunu dolayısıyla da yapılamayacağını söyledi. Başka öğrenciler ise özgürlüklerin savunmasının da inancın ve ahlakın gereği olduğunu belirterek, özgürlüklerin savunulması adına bunun yapılabileceğini belirttiler. Bu görüşlerini de özgürlüklerin koruması adına yapılan bu tür tepkilerin dinin ruhu ile ahlakı prensiplerine aykırı düşmeyeceği mantığına dayandırdılar.

İran halkının inanç ve kültürüne genel anlamda saygı duyulması konusunda ben de hemfikirim. Ancak kültürlerin karşılıklı saygı içerisinde tartışılmasını da bilimsel bir sorumluluk ve hak olarak görüyorum. İnsanların, farklı inanç ve kültürlere saygının bir ifadesi olarak onlar gibi giyinmeleri ya da davranmaları da elbette takdir edilecek bir davranıştır. Ancak gelen misafir bayanlara başörtüsü takmaları dayatılıyorsa, bu saygı duyulacak bir şey değildir. Çünkü farklı olmaktan dolayı saygı duyulmayı beklemek aynı şekilde sizden farklı olana da saygı duymayı bir hak haline getirir. Bu bakış açısı ile bakıldığında din adına yapılan dayatmaları dini ve ahlaki bir davranış olarak değil yanlış bir siyasi tavır olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü hiçbir dini metinde ve Hz. Peygamberin hayatında insanlara kılık ve kıyafet dayatıldığı sabit değildir.

İbadetlerin ihmali ile ilgili doğabilecek sonuçlar konusunda uyarsa da hiç kimseye ibadet etmediği için yaptırım cezası uyguladığı sabit değildir. Dini metinlerde kılık ve kıyafetle ilgi bazı genel prensipler ortaya konulmuşsa da, bunların yorumu ve uygulaması bireyin vicdanı ile toplumların örf ve geleneklerine bırakılmıştır. Hz. Peygamberin örtünme ile ilgili tavırlarına da baktığımızda açık gezen kadınlara herhangi bir yaptırım uygulandığı ya da bu yönde güç kullanmadığı bilinmektedir. Dolayısıyla da insanların inançlarını yaşamalarını kolaylaştırmak ahlaki ve insani bir gerekliliktir. Ancak bu kolaylık sağlanırken farklı inanç ya da düşüncelere sahip insanlara herhangi bir dayatma yapılmamasına dikkat edilmesi gerekir. Çünkü insan hakları ihlalleri kul hakkı ihlali kapsamına girdiği için, bu hakkı ihlal edilen kişiler haklarını affetmediği sürece Allah da bu tür günahları affetmez.

Müslümanlar
ve diğer dini inanç sahiplerinin yaptığı en önemli hatalardan birisi, insan ile Allah arasındaki gönül ilişkisini Allah ya da yaratıcı adına başka insanlara baskıya dönüştürmeleridir. Allah’a karşı işlenen suçların cezasını verme yetkisi sadece Allah’a aittir. İnsanlar ancak kendilerine karşı işlenen suçlar için ceza uygulaması talep edebilirler. Namaz kılmayan, oruç tutmayan ya da başını örtmeyen insanlara din adına cezalar uygulanmasını meşrulaştıran bazı yorumlar var ise de bunların dinin ruhuna, genel prensiplerine ve Hz. Peygamberin uygulamalarına aykırı olduğu aşikârdır. Bu yüzden de ne çağdaşlık adına insanların inançlarının yok farz edilmesi; ne de insanların dini anlayış farkı ya da bizim gibi inanmamaları sebebiyle temel hak ve hürriyetlerinin kısıtlanması kabul edilebilir. Çünkü bu tür uygulamalar dinin temeli olan adalet ilkesine ve bu ilkeden doğan temel insan hak ve hürriyetlerinin korunması esasına aykırıdır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/karadeniz-den-kibris-a/3722

 

Karadeniz’den Kıbrıs’a

Karadeniz’den Kıbrıs’a

Bir haftalık Türkiye ziyaretim, bir nostalji yapmamı sağladı. 1974 barış harekatı başladığında altı yaşındaydım. Doğduğum yer olan Trabzon’un Sürmene ilçesine bağlı olan ve halk arasında Ohşoho olarak bilinen Dağardı köyünde yaşıyordum. Dağardı köyü Köprübaşı boğazından meşhur Sultan Murat Yaylası’na giderken en son uğranan yerleşim yeri idi. Tabii şimdi bu bölgede bulunan beş köy birleşerek, Beşköy ismi ile anılmaya başladığı için Dağardı Köyü dahil beş köy de mahalle oldu. Bu bölgede yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu Rumca biliyor. Çünkü onlar da Kıbrıs’ta olduğu gibi yüzyıllarca Rumlar ile birlikte yaşamışlardı. Buradaki Rumlar da 1974’de Kıbrıs’ta olduğu gibi Cumhuriyetin başında yapılan bir nüfus mübadelesi sonrası bölgeyi terk etmişlerdi. Bölge halkı hala daha Rumlar ile yaşanılan iyi ve kötü olayları arasıra sohbet konusu ederler. Bu yönü ile de Beşköy Kıbrıs’a çok benzemektedir.

1974’de köyümüzde sadece babamın imamlık yaptığı Merkez Cami’de elektrik vardı. Onun için akşamları caminin ışıklarında oynamak için akşam namazı ile yatsı namazı arasında caminin etrafında toplanır saklambaç oynar, sohbet ederdik. Büyüklerimiz ise camide bulunan büyük bir radyodan haberleri dinlerlerdi. Özellikle Kıbrıs’a çıkarma başladığı günlerde, haber dinleyenlerin sayısı ile Kıbrıs ve Rumlar ile ilgili hikâyeler artmıştı. Kıbrıs adını ilk defa o zaman haberleri dinleyen büyüklerimizin sohbetinde duymuştum. Doğrusu o zamanlar oraya gideceğimiz hiç aklımdan geçmemişti. Aklımda kaldığı kadarıyla, Kıbrıs’a gideceğimize dair ilk bilgiyi köyün okulunun önünde pasaport çıkarmak için bizi topladıklarında edindim. İlginçti çünkü resim çekmeye iki kardeşim gelmemişti. Çünkü onlar Kıbrıs’a gelmek istemediler ve babam da onlara müsaade etti.

Kıbrıs’a gelişimizle ilgili hatırladığım şeylerden birisi de, zannediyorum 1975’in sonları idi, otobüse binişimizdi. Çünkü ilk defa otobüse biniyordum. Otobüs mola verdiğinde büyüklerimiz kaybolmamamız için bize sürekli nasihatte bulunuyordu. Şehirlerden geçerken ışıklı binalar dikkatimi çekmişti ki devamlı camlardan onlara bakıyordum. Yine bir mola vakti idi. Ben rahmetli babamın yanında idim. Bir karmaşa yaşandığını hatırlıyorum. Babamla beraber kalabalığın içinde kaldım. Birisi ölmüştü. Ölen kişi Kıbrıs’a gelmek konusunda en fazla istekli ve en fazla hazırlık yapan Cakleya Mustafa denilen birisiydi. Çok kalabalık bir aile idiler. Annemin anlattığına göre sadece çocuklar ve torunları 33 kişi idiler ve sürekli olarak, her molada çocukları saydırırdı. Tabii ölmesiyle beraber bir kişi hariç aile olduğu gibi geri dönmüştü. Cakleya Mustafa gibi daha sonraları bir çok aile geri dönmüştü.

Mersin limanına gittiğimizde, limanda duran geminin büyüklüğü beni şaşırtmıştı. Akşam olmuştu ve direklerinin ışıkları yanıyordu. Aklıma köyümüzdeki camiiyi getirdi. Ancak direkleri ile minareler arasında fazla bir benzerlik kuramamıştım. Geminin içerisinin çok kalabalık olması sebebiyle, insanların yerlerde serili yattığını hatırlıyorum. Tabii çocuk aklımla olaylara bir anlam veremiyordum. Gemiden inişimizi hatırlamıyorum; ancak tekrar otobüse binişimizi hayale meyal hatırlıyorum. Bir köye geldim, sonra adının Flamudi (Mersinlik) olduğunu öğrendim. İlginç bir benzerlik daha ortaya çıkmıştı. Çünkü Trabzon’dan göç ettiğimiz köyün de hem Türkçe hem de Rumca iki ismi vardı. Flamudi denize yakın bir yerdi. Mimarisi bana oldukça tuhaf gelen bir eve yerleştik. Köyümüzdeki evimize pek benzemiyordu. Zihnimin ne olduğunu anlamak için gayret gösterdiğini ancak pek başarılı olmadığını hatırlıyorum.

Denizin kenarında bir kilise vardı. Halka dağıtılacak kumanyalar orada saklanıyordu. Kumanya almak için oraya gittiğimizi hatırlıyorum. Ancak gelen gruba Değirmenlik’e yerleştirilecekleri söylenmişti. Bu durum, göç eden insanlara verilen ve tutulmayan birçok sözden ilki idi. Nitekim babam ve grubun ileri gelenleri Flamudi’yi beğenmemişlerdi. Bu yüzden babam ve gelenlerden bir grup araba tutup gelmeden önce yerleştirilecekleri söylenen Değirmenlik’i görmeye gittiler. O zamanlar Değirmenlik pınarı ve yeşillikleri ile cennet gibi bir yerdi. Bu yüzden babam ve yanındakiler Değirmenliği gördükten sonra kendilerine verilen sözün tutulmasında ısrar ettiler ve bu ısrar üzerine Mersinlik’den Değirmenliğe taşındık.

Değirmenlik’e geldiğimizde ilk önce bizi bugün Değirmenlik Başpınar İlkokulu olarak bilinen okulun bahçesine yerleştirdiler. Okulun bahçesindeki havuza yakın bir yerde bir ağacın altında yatağımızı hatırlıyorum. Güvenlik sorunu sebebiyle ailelerimiz gezmemize izin vermiyordu. Sonra abilerimizle birlikte grup olarak gezmemize izin verdiler. Okuldan 50 metre kadar ilerideki kilisenin yanına gelince başka bir grupla karşılaştık. Nedenini anlamadım ama her nedense kavgaya tutuşmuştuk. Sonra onların bizi Rum, bizim de onları Rum sanması sebebiyle bu kavganın çıktığını öğrendim. Tabii daha sonra büyüklerimiz işin aslını öğrenince araya girerek kavganın büyümesini engellediler. Daha sonra bu kavga ettiğimiz grubun Kürtler olduğunu öğrendim. Onlardan bazıları Kürtçe bizden de bazıları Rumca konuştuğu için iki taraf da birbirini Rum sanmıştı.

Birkaç akşam okulun bahçesinde kaldıktan sonra bir eve taşındık. Tekrar yeni bir çevre ile tanışmanın yarattığı merak ile evin etrafında dolaşmaya başladık. Ancak ailelerimiz savaşın yarattığı psikoloji sebebiyle gereğinden fazla bir korumacılık sergiliyorlardı. Bu korumacılığın sebebi olarak Rumlar gösteriliyordu. Yani çocukken hiç görmediğim Rumları tehlikeli varlıklar olarak tanımıştım. Kapılar açılıp karşılıklı geçişler başladığında, çocukken korkutulduğum bu insanları daha da yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Tabii ki, bu süreç en azından bazı çocukluk korkuları ve fikirlerimin değişmesine yol açtı. Hatta onlardan bazı yakın dostlar edindim. Ne de olsa tarihi tecrübemizde düşmanlıklardan daha uzun süren dostluklar var.

Türk-Rum ilişkileri tarih boyunca çok farklı mecralarda seyretmiştir. Bugün tekrar bir çözüm ve sonrasında da Rumlar ile birlikte yeni bir yaşam tecrübesi yaşanması ihtimali doğmuştur. Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullandığı terör silahını kullanmaktan vazgeçip, Türkiye ile bu konuda bile işbirliğine girmesi, bu ihtimali güçlendirmiştir. Umarım bu yeni süreç eski açı tecrübelerin yeninden yaşanmasına yol açmaz; aksine tarafların birlikte ya da ayrı olarak barış ve huzur içinde yaşamalarına vesile olur.

Trabzon’dan selam ve sevgilerimle.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/karadeniz-den-kibris-a/3722

Yusuf Suiçmez

Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı

Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı

Yakın zamanda bir gazeteci arkadaşımız Vakıflar Genel Müdürü İbrahim Behter’in açıklamasını gündeme getirdi. Açıklamasında vakıfların kaynaklarının doğru kullanılmamasından şikâyet ediyordu. Evet şüphesiz bu ülkede en çok istismar edilen kurum Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı’dır. 1571’den beri Müslüman Kıbrıs Türk halkının hem maddi hem de manevi destek aldığı aynı zamanda desteklediği en güçlü kurum Kıbrıs Müftülüğü (Din İşleri Başkanlığı) ve Vakıflar olmuştur.

Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı anayasal bir kuruluştur. İlgili anayasa maddesi şöyledir:

“Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi

Madde 131

(1)   Vakıf Kuruluşu ve Temel Evkaf Kuralları (Ahkamül Evkaf), bu Anayasaca tanınır.

(2)   Vakıf kuruluşlarına veya vakıflara veya camilere ve diğer herhangi bir islam dini kuruluşuna ait mallar da dâhil olmak üzere, vakıf malları ilgilendiren veya herhangi bir suretle bunları etkileyen bütün konular, münhasıran Temel Evkaf Kuraları (Ahkamül Evkaf), yürürlükteki mevzuat ve bu Anayasa yürürlüğe girdikten sonra Cumhuriyet Meclisince yapılan yasalara bağlıdır.

(3)   Geliri Vakıflar Örgütüne ait olan vakıflar, her türlü vergiden bağışık tutulur.

(4)   Vakıflar Örgütü ile Din İşleri Dairesinin kuruluşu ve işleyişi yasa ile düzenlenir ve yasada gösterilen görevleri yerine getirir.

(5)   Dini hizmetlerin yürütülmesinde ve bu hizmetlerin giderlerinin karşılanmasında Devlet, Vakıflar Örgütüne yardımcı olur.”

Bu hükümler 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası hükümlerine benzemektedir. Din İşleri Başkanlığı’ndaki bütçe dâhil birçok uygulama anayasaya ve yasalara aykırı olarak yapılmaktadır. Mesela Din İşleri Başkanlığı bütçesi hazırlanırken, ödenekler vakıf gelirlerinden değil; doğrudan devlet bütçesinden karşılanmaktadır. Vakıfların Din İşleri Başkanlığı bütçesine katkısı ise %6 civarındadır. Bu uygulama anayasanın hükmünün tam tersine bir uygulamadır. Çünkü bu uygulamaya göre devlet giderleri karşılayan, vakıflar ise katkı yapan taraf durumundadır.

73/1991 Sayılı yasada (5/1) Vakıflar ve Din İşleri Dairesi Yasası’nın “Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi, Vakıflar İdaresi ve Din İşleri Dairesi’nden oluşur” hükmü gereği Vakıflar Örgütü ve Din İşleri Dairesi tek tüzel kişiliğe sahip olmasına rağmen iki farklı yasa ile yönetilmektedirler. 73/1991 yasası daha çok Vakıflar’ın yönetimi ile ilgilidir. 29/93 Sayılı yasa ise daha çok Din İşleri Başkanlığı’nin yönetimi ile ilgilidir. Bugüne kadar her iki yasayı da ihlal edici birçok uygulama olmuştur. Ne yazık ki, Kıbrıs’ın en zengin kurumu olan Vakılar ile en köklü kurumu olan Din İşleri başkanlığı (Eski adı ile Kıbrıs Müftülüğü) mali imkânsızlık içerisindendir. Bu durum, kurumun ağırlıklı olarak siyasi bir rant aracı olarak kullanılmasından kaynaklanmaktadır.

Daha önce edindiğim bilgiye göre Vakıflar Bankası’nın %51 hissesi Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığına aittir ve 3 yıl önce Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı’nın sadece Vakıflar Bankası’ndan alacağı 60 milyon TL’den fazlaymış. Yakın zamanda edindiğim bilgiye göre ise bu alacak 40 milyon TL civarındaymış. Bu bilgiler yanlış ise Vakıflar Bankası idaresinin kamuoyuna doğru bilgi ve rakamları bildirmesi gerekmektedir. Bu kadar yüksek geliri ve alacağı olan bir kurumun camii yapmak için Türkiye Cumhuriyeti’nden para almasına ihtiyacı yoktur. Çünkü senelerdir Türkiye’nin camiler için verdiği mali destek siyasi polemik konusu olmuştur.

Vakıf malları ve gelirlerinin usulsüz kullanımı sebebiyle oluşan bu boşluğun giderilmesi için Vakıflar ve Din İşleri’nin yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Edindiğim bilgiye göre Vakıflar ve Din İşleri Başkanlığı’nın birçok kişi ve kurumdan alacakları bulunmaktadır; ancak bu alacaklar yeteri ölçüde tahsil edilememektedir. Bu kadar yüksek geliri olan vakıfların, kendi gelirleri ile camileri inşa, tamir edememesi ve camii elektrik borçlarını ödeyememesi sebebiyle camilerin elektriklerinin kesilmesi yeniden yapılanmanın gerekliliğinin sinyallerini vermektedir. Nitekim Türkiye dâhil farklı ülkelerde vakıfları olan toplumların vakıfları iade edilirken, Müslüman vakıflarının devlet eliyle bu şekilde zayıflatılması akıl ve vicdan ile açıklanamaz.

Bu yapılanma Vakıfların vakfedilme amaçlarına uygun kullanımı yanı sıra, Din İşleri Başkanlığı’nın her türlü siyasi mülahazadan uzak tutulduğu laik devlet anlayışı ile de çelişmeyen bir yapılanma olması gerekmektedir. Edindiğim bilgiye göre hükümetin de hem vakıfların hem de din İşleri Başkanlığı’nın çağdaş bir yapıya kavuşturulması için bazı girişimleri bulunmaktadır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/vakiflar-ve-din-isler-baskanligi/3649

Yusuf Suiçmez

Türkiye Çıkarması

Türkiye Çıkarması

Türkiye hükümeti, Asrın projesi olarak nitelenen Anamur’dan deniz altına döşenecek 80 kilometrelik boru hattıyla Kıbrıs’a yılda 75 milyon metreküp su getirilmesi projesinin Kıbrıs’taki arıtma ve iletim tesislerinin temellerini atmak üzere üç bakanı ve bürokratları ile yeni bir çıkarma yaptı. Arıtma ve iletim tesislerinin temel atma töreni, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın katılımıyla gerçekleştirildi. Bu proje, konuşmalarda da belirtildiği gibi Kıbrıs’ın hem siyasi hem de ekonomik hayatının seyrini değiştirecektir.

Projenin fiili olarak hayata geçmesi ile Kıbrıs adasının stratejik değeri daha da artacaktır. Su projesi, Güney Kıbrıs’ın gaz adımına karşı Ada için daha kalıcı ve önemli olan bir adım olarak da değerlendirilebilir. Şüphesiz ki suyun stratejik ve pratik yaşamdaki değeri gazdan daha yüksektir. Bu adımla Türkiye ada üzerindeki stratejik üstünlüğü bir kez daha ele geçirmiş oldu. Tabii ki bundan sonra önemli olan gelecek suyun en verimli şekilde kullanılmasını planlayabilmektir. Çünkü suyun verimli kullanımı için, yatırıma dönüştürebilmesi şarttır. Bu süreçte en büyük rol ziraat mühendislerine ve bu konuyu bilimsel temelde inceleyerek planlayabilecek bir ziraat fakültesine düşecektir. Zira ambargo altında olan Kıbrıs’ta hangi tür ürünlerin yetiştirileceği ve bunların hangi pazarlara aktarılabileceğinin planlanmasına ihtiyaç duyulacaktır. Aksi takdirde getirilen suyun istenilen düzeyde verimli kullanımı mümkün olmayacaktır.

Bu çıkarma esnasında gerçekleştirilen önemli bir başka proje ise Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olan herkesin Yakın Doğu Üniversitesi ve Devlet Hastanelerinden Türkiye’deki gibi ücretsiz yararlanabilmelerinin sağlanmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın da katılımıyla, Türkiye Cumhuriyeti Sosyal Güvenlik Kurumu ile Yakın Doğu Üniversitesi arasında “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası” hak ve imkânlarının Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’ni de kapsamasına ilişkin imza töreni gerçekleşti. Yakın Doğu Üniversitesi ile imzalanan protokole göre, Yakın Doğu Üniversitesi öğrencileri ve diğer üniversite öğrencileri de hiçbir ücret ödemeden üniversitenin sağlık hizmetlerinden yararlanabilecekler. Tedavinin ardından gereken ödemeleri ise T.C Sosyal Sigortalar Kurumu yapacaktır. Bu uygulama doğal olarak Yakın Doğu Üniversitesi’ne ve KKTC’deki üniversitelere talebi arttıracaktır. Çünkü sunulan sağlık hizmetlerinin kalitesi, üniversitelerin tercihinde en başta gelen etkenlerdendir.

Bu protokol kısmen de olsa KKTC sağlık sektörünün de Türkiye’ye entegre olması olarak değerlendirilebilir. Çünkü gezme, eğitim veya çalışma amaçlı olarak KKTC’de bulunan TC vatandaşlarının tedavi ihtiyaçlarını da karşılaması açısından büyük ferahlık yaşatacaktır. Ancak Türkiye vatandaşı olmayan KKTC vatandaşlarının bu haktan yararlanamayacak olması, Türkiyeli-Kıbrıslı ayırımcılığını körükleme potansiyelini taşımaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olan KKTC vatandaşlarının tedavi için Güney Kıbrıs’a gidişleri dikkate alındığında, bu riskin fazla yüksek olmadığı söylenebilir. Sağlık alanında yeni düzenlemelerin yapılmaması durumunda, Kıbrıs Türkleri arasında da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına talep artabilir. Hatta bu adım, KKTC sağlık sektörünün yeniden yapılanmasını da gerektirebilir.

Bu adım özellikle KKTC’deki özel sağlık sektörünü olumsuz etkileyebilir. Ancak sağlık konusunda özel sektörden çok halkın sağlığının önemli olduğunu göz önüne aldığımızda atılan adımın eleştirilmesi kabul görmeyecektir. Sonuç olarak her iki proje de Türkiye’nin 1974 çıkarmasını pekiştirme, gücünü ispatlama, vatandaşlarına sahip çıkma ve KKTC’ye verdiği önem olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla bu adımlar, Türkiye’nin Kıbrıs’tan vazgeçtiği gibi söylentilerin geçerliliğini ortadan kaldırmakta; aksine Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki kalıcı iradesini ortaya koymaktadır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/turkiye-cikarmasi/3578

Yusuf Suiçmez