Twitter ve YouTube yasağı

Twitter ve YouTube yasağı

Son günlerde Türkiye’de tartışılan önemli bir konu sosyal medyanın iki önemli sitesi olan Twitter ve YouTube’nin yayınının engellenmesidir. Hükümetin bu tavrını eleştirenler, Başbakan ve partisinin sahip olduğu dindar kimlik sebebiyle, dini inançtan kaynaklanan bir yasakçılığa gidiş olarak değerlendirmektedir. Bu eleştiriyi daha da ileri götürüp, hükümetin tavrını toplumu dünyadan habersiz hale getirip daha kolay yönetmek arzusu olarak değerlendirip, İran ve Suudi Arabistan’a benzetmesi yapanlar da bulunmaktadır. Ancak internet üzerinde yaptığım araştırmada Youtube ve Twitter’i yasaklayan ülkeler arasında Suudi Arabistan zikredilmemektedir.

Bu tür yasaklar koymak ya da yasak koyma tehdidinde bulunan ülkeler: Çin, Mısır, Suriye, Hindistan, İran, Güney Kore, İngiltere ve Fransa’dır. Ancak İngiltere Başbakanı, İngiltere’deki ayaklanmalar esnasında Twitter’i yasaklama tehdidi yapmasına rağmen, olaylar sakinleşince bunu uygulamaya koymamıştır. Dikkat edilirse, yasak koyan ülkeler ya sosyalist ya da Müslüman ülkelerdir. Bu durum, Twitter gibi sosyal medya araçlarının Amerikan dış politikaları ile bağlantılı olarak değerlendirilmesine yol açmaktadır. Ancak bu araçların herkes tarafından kullanılabilir olması, bu tür bir eleştiriyi geçersiz kılmaktadır. Ayrıca sosyal medyaya konan yasakların çok kısa zamanda delindiği bilinmektedir. Nitekim yasaklanan sosyal medya sitelerine hotspot shield gibi bazı yardımcı programlarla erişilebildiği bilinmektedir.

YouTube yasak ya da kısıtlama getiren ülkelere baktığımızda Twitter’dan çok daha fazla olduğu görülür. Bu ülkeler arasında Rusya, Almanya, Ermenistan, Brezilya ve Amerika Birleşik Devletleri de bulunmaktadır. Ancak bu kısıtlama ve yasaklamalar genel bir nitelik kazanmamıştır. Kısıtlamaya sebep olan ve mahkeme kararıyla suç olduğu tespit edilen videolar kaldırılınca yasaklar ve kısıtlamalar da kaldırılmıştır.

Fransa’da özellikle Yahudi düşmanlığı içeren yayınlar yapılması üzerine açılan dava sonrası, Twitter’a belli bir sınırlama getirilmiştir. Nitekim Twitter, Fransa mahkemesinin kararı doğrultusunda bu yayınları silmiştir. Ancak Twitter’in Fransa’da temsilciliğinin bulunmaması ve bazı hukuki boşluklar sebebiyle sorun devam etmektedir. Türkiye’deki durum da buna benzemektedir. Hükümet, Twitter’in Fransa örneğinde olduğu gibi Türkiye mahkemelerinin verdiği kararlar doğrultusunda adım atılmamasını çifte standart olarak değerlendirmektedir. Bu durum hükümeti kısmen haklı çıkarmakla birlikte, genel bir yasak için yeterli bir neden değildir. Çünkü sosyal medya aracılığı ile mağdur edilen insanların haklarını savunurken, bunları kullanan milyonlarca suçsuz insanın iletişim ve haberleşme haklarını da göz önünde bulundurarak mücadelenin sürdürülmesi gerekirdi. Nitekim İngiltere’de 2011 de çıkan iç karışıklık esnasında Başbakan David Cameron da Twitter’i kapatma tehdidinde bulunmuş; ancak bunu uygulamaya koymamıştı.

Arap Baharı olarak nitelenen süreçte ise Tunus, Kamerun ve Nijerya güvenlik gerekçesi ile sosyal medyaya sınırlamalar getirmiştir. Mısır’daki askeri darbenin de sosyal medya üzerinden planlandığı bilinmektedir. Dolayısıyla Türkiye’deki yasak ilk olmadığı gibi sosyal medyaya yasaklar getirilmesi sadece AKP ile özdeşleştirilemez. Nitekim 2009’da CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun da Facebook’un kapatılması için dava açtığı medyada yer almıştı. Kendisinden bunu yalanlayan herhangi bir beyanı da en azında ben duymadım. Bu durum, yasakçılığın siyasetimizin genel bir ruh halini ifade ettiğini göstermektedir. Her gelen iktidarın kendi siyasi çıkarına ve ideolojisine göre yasaklar getirmesi ve halkı siyasetin öznesi değil nesnesi konumuna sokması bunun açık bir kanıtıdır. Bu sebeple konuyu sadece Twitter, Facebook ya da YouTube yasağı olarak değil; bir zihniyet ve siyaset biçimi olarak da değerlendirmek gerekir.

Şu da bir gerçek ki, tüm siyasi partiler sosyal medyayı bir propaganda aracı olarak kullanmaktadır. Dolayısıyla, yasak getirmek yerine etkin bir karşı savuma kurulması daha doğru bir adım olurdu. Hükümet kanadı engellemeye gerekçe olarak milli güvenliği göstermektedir. Milli güvenlik konusu hepimizi güvenliğini ilgilendirdiği için göz ardı edilebilecek bir şey değildir. Ancak ne adına olursa olsun insanların bilgi edinme ve haberleşme hakkını engelleyen yasakların hem ulusal hem de uluslararası farklı güvenlik risklerini yarattığın unutmamak gerek. Bu yüzden kişi hak ve hürriyetlerini sınırlayan yasaklar normal bir devlet ya da kişiliğin izlerini taşımaz. Ancak özgürlüğün de sorumsuzca kullanımı kabul edilebilir değildir. Bu yüzden genel yasaklar yerine, suçlu ile suçsuzu ayıran nitelikli yasakların konulması gerekir ki birisinin hakkını koruyalım derken başkasının hakkını elinden almayalım.

Kanaatimce Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin, suiistimallerle mücadele ederken kapalı toplum arzusu veya görüntüsü vermemek için kamu yararı ve adalet ilkesini dikkate alarak, halkı yeterli ölçüde bilgilendirerek hareket etmeleri gerekir. Bunun için de bilişim suçlarını düzenleyen kanunda birey ve kamu yararını koruyacak şekilde düzenlemeler yapılmalıdır. Bu kanun düzenlemesi yapılırken özgürlüklerin korunması esas alınmalı, suçun istisnai ve bireysel oluşuna dikkat edilmelidir. Sonuçta sosyal medya aracılığı ile işlenen suçlara müdahale televizyon ve gazete aracılığıyla işlenen suçlara müdahaleden daha kolaydır. Ayrıca sosyal medyadaki haberleri kamuoyuna daha etkili şekilde sunan, yazılı ve görsel yayın araçlarıdır. Ayrıca sosyal medyadaki iddialara insanların aynı şekilde anında cevap verme şansı varken; televizyon veya gazeteler aracılığı ile işlenen suçlara aynı şekilde anında cevap verme imkânı bulunmamaktadır. Nitekim ben de Din İşleri Başkanlığı görevinden alındıktan sonra gazetelerde yer alan iftiralara karşı açtığım dava üç yıl sürmüş ve gazetenin iç sayfalarının birinde yayımlanan küçük bir özür ve düzeltme yazısı ile yetinmek zorunda bırakıldım. Şüphesiz sosyal medya olmasaydı, kişilik haklarımı savunmam daha da zor olacaktı.

Aynı şekilde sosyal medyanın uluslararası boyutu da dikkate alınarak, uluslararası hukukun da geliştirilmesi için girişimde bulunulmalıdır. Uluslararası alanda, hem devlet hem de devlet dışı oyuncular istihbarat, mali hırsızlık gibi konularda siber suçlarla ve diğer sınır ötesi suçlarla ilgili sürekli yeni düzenlemeler yapmaktadır. Uluslararası sınırları aşan ve en azından bir devletin haklı çıkarlarını ilgilendiren saldırılar siber savaş olarak değerlendirilebilmektedir. Dolayısıyla, Türkiye kendi güvenliğine karşı olan saldırılara karşı hem diplomatik hem de uluslararası hukuki mücadelesini sürdürmelidir. Ancak ne olursa olsun siyasi kaygı ya da beklentiler içerisine girilip yasakçılıktan medet umulmamalıdır. Hele ki din adına yasakçılık asla savunulmamalıdır. Çünkü Allah, Şeytan’a bile işlediği suçların karşılığını görmek şartıyla var olma hakkıyla birlikte fikir ve teşebbüs hürriyetini de vermiştir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/twitter-ve-youtube-yasagi/4153

Yusuf Suiçmez

Türkiye Siyasi Gündemi ve Takvimi

Türkiye Siyasi Gündemi ve Takvimi

30 Mart’ta gerçekleşecek olan Türkiye yerel seçimlerine çok az bir zaman kaldı. Bu seçim Türkiye’nin iç ve dış dinamiklerinin nasıl şekilleneceğinin de sinyalini verecektir. Çünkü yerel seçimlerden sonra, Cumhuriyet tarihinde ilk defa halkın seçeceği Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun 10 Ağustos, ikinci turunun ise 24 Ağustos’ta yapılacağı açıklandı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen ardından ise 2015 genel seçimlerinin ise 14 Haziran 2015 Pazar günü yapılması bekleniyor. Doğal olarak bir yıl boyunca Türkiye gündemini ağırlıklı olarak seçimlere yönelik siyasi propagandalar meşgul edecektir.

Yerel Seçimlerin en önemli merkezlerine baktığımızda, her zaman olduğu gibi yine İstanbul, Ankara ve İzmir’in öne çıktığını görmekteyiz. AKP’nin İstanbul’daki adayı Kadir Topbaş gerçekten başarılı bir başkan olarak kabul edilmektedir. Karşısına çıkan en güçlü aday olarak ise Baykal’a karşı CHP başkanlığı seçimini kaybeden Mustafa Sarıgül gözükmektedir. Sarıgül Baykal’a rakip olduktan sonra partiden ihraç edildi ve partiye tekrar dönmek için verdiği hukuki mücadeleyi de kaybetmişti. Kılıçtaroğlu’nun uzun bir süreden sonra Sarıgül’ü CHP’ye kabul etmesini, AKP’nin yükselişine karşı bir birliktelik olarak yorumlayanlar yanında, Kılıçtaroğlu sonrası için bir alternatif olarak da değerlendirenler var. Bu yüzden İstanbul seçimleri Sarıgül’ün siyasi geleceği kadar CHP’nin de siyasi geleceğini etkileme potansiyeline sahiptir. Nitekim Erdoğan da İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan AKP başkanlığına geçmişti.

Ankara da ise CHP, AKP’nin artık adı Ankara ile özdeşleşmiş olan adayı Melihe Gökçek’e karşı yine Melih Gökçek’in de içinden geldiği sağ cenahtan gelen bir aday olan Mansur Yavaş’ı çıkarması, Ankara seçimlerini daha da ilginç bir hale getirdi. Çünkü Mansur Yavaş 29 Mart 2009 tarihinde yapılan yerel seçimlerde Milliyetçi Hareket Partisi’nden Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı adayı oldu ve seçimi üçüncü sırada bitirdi. Bu durum, doğal olarak sağdan bazı oyların CHP’ye kaymasına yol açabilir; ancak bazı tepki oylarının da başka partilere kaymasına yol açabilir. Öyle gözüküyor ki, Ankara seçiminde MHP adayı ve tabanının tavrı oldukça belirleyici olacak.

AKP, CHP’nin kalelerinden olan İzmir’de ise partinin en ağır toplarından biri olan Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ı aday gösterdi. Binali’nin İzmir’de kaybetmesi, AKP’yi fazla etkilemez; daha çok Binali’nin siyasi geleceğini etkiler. Ancak kazanması durumunda ise bu CHP için bir şok etkisi yapar. Bu özelliği sebebiyle de İzmir’deki seçimin sonucu ayrı bir merak konusudur.

2009’da yapılan yerel seçimlerde AKP %38.39 oyla birinci; CHP %23,08 ile ikinci ve MHP %15,97 ile üçüncü sırada gelmişti. Başbakan Erdoğan bu seçimlerden de birinci çıkacağından emin olduğu için, birinci çıkmaması durumunda istifa edeceğini söylemektedir. Aslında AKP’nin yerel ve genel seçimlerdeki başarısını karşılaştırdığımızda, genel seçimlerde çok daha başarılı olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla AKP’nin bu seçimlerde alacağı oy oranı, genel seçimler için belirleyici olmasa da, genel seçimler için siyasi bir malzeme olacağı açıktır.

Bu seçimin siyasi argümanlarına baktığımızda, ağırlıklı olarak yolsuzluk iddiaları ve cemaat-hükümet çatışmaları etrafında döndüğünü görmekteyiz. Fetullah Gülen Cemati’nin CHP’ye destek veren tavrının, seçimleri nasıl etkileyeceği de merak edilen bir başka konudur. Cemaatin, CHP’ye destek vermesinin arkasında yatan gerçek sebepler ve CHP’nin güç kazanması durumunda, cemaatin ileri gelenlerinin CHP ile nasıl bir ilişki içerisine girecekleri, İnanç yönünden çok yakın oldukları AKP ve Erdoğan’a karşı bu kadar katı bir tutum sergileyen cemaatin, CHP ile ihtilafa düşülmesi durumunda nasıl bir tavır sergileyecekleri de ayrı merak konularıdır.

Cemaat ve muhalefetin yoğun eleştirileri karşısında, Erdoğan özellikle dış güçler eksenli bir karşıt politika geliştirmiştir. Öyle gözüküyor ki, bu politikada oldukça başarılı olmuştur. Fetullah Gülen’ın Amerika’da olması, bu politikanın başarılı olmasında etkili olmuştur. Çünkü Türkiye halkı, özgürlüğüne düşkün bir halktır. Bu yüzden de Türkiye’nin içişlerine karşı yapılan dış müdahaleler savunmacı bir tarın gelişmesin yol açmaktadır. Nitekim meydanlardaki hava da bu duygu halinin hakim olduğu izlenimi vermektedir. Fetullah Gülen’in, Türkiye’ye dönmemesi ve canlı yayın yerine kaset ya da yazılarla görüşlerini açıklaması, hareketin dış güdümlü olduğu izlenimini yaratmıştır. Bu durum Şia tarihindeki sefirler dönemini andırmaktadır. Bu dönemde de kayıp olan imamla görüştüğünü iddia eden kişiler, uzun bir süre Şia halkını gaip imam adına yönetmiş ve yönlendirmişlerdi.

Bu seçimlerden, AKP’nin 2009 seçimlerindekinden daha başarılı çıkması durumunda, bunun Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin de havasını değiştireceği şüphesizdir. Bu durumda hem muhalefet hem de Cemaat birlikte kaybetmiş olacaklar. Bir arkadaşım, AKP’nin oylarının düşmesi durumunda, hükümeti zorlamak için muhalefetin daha keskin bir tavır sergileyip iç istikrarsızlığı daha da bozmaya çalışacakları endişesini; bir başka arkadaşım ise AKP’nin oylarını yükseltmesi durumunda Erdoğan’ın tek adam politikalarının daha da belirgin hale geleceği endişesini belirtti. Bu durum, demokrasimizin henüz daha toplum yararını koruyacak bir yapıya kavuşmadığının göstergesidir. Demokrasi ve hukuk devleti bilincinin gelişmediği ülkelerde, seçimler halk için daha iyi olandan çok daha fazla kazanmak isteyenlerin ihtiras yarışına dönüşür. Türkiye’de yaşanan seçim süreci, böyle bir demokrasi anlayışının hakim olduğunu çağrıştırmaktadır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/turkiye-siyasi-gundemi-ve-takvimi/4006

Yusuf Suiçmez

Kıbrıs Sorunu Çözülüyor mu?

Kıbrıs Sorunu Çözülüyor mu?

Son gelişmeler, Türk ve Rum tarafının ortaklaşa kuracakları yeni bir siyasi yapı umudunun yeniden doğmasına yol açtı. Özellikle Yunanistan’ın PKK Terör örgütünün faaliyetlerini durdurmak için Türkiye ile işbirliği yapması, müzakerecilerin anavatanları ziyaret etmesi, yeni ciddi bir sürecin başladığı izleniminin vermiştir. Ancak bu gelişmelerin Türkiye’nin seçim havasına girdiği bir döneme gelmesi, Türkiye’nin iç siyasetine yönelik bir stratejiymiş gibi algılanmasına da yol açtı. Bir başka açıdan da şimdi zamanı mıydı gibi soruların sorulmasına sebep oldu.

Türkiye’den TÜSİAD, KKTC’den İŞAD, Güney Kıbrıs’tan OEV ve Yunanistan’dan SEV gibi önemli sivil ve ekonomik kuruluşların sürece destek verici açıklamaları, ciddi bir sürece girildiği izleniminin ağır basmasına yol açmaktadır. Süreç ile ilgili ilginç bir gelişme Güney’in 14 Aralık’ta sunduğu mektubun 27 Aralıkta Türk tarafında reddedilmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun koşulsuz olarak masaya oturulması çağrısı yapmasıydı. Karşılıklı bu deneme atışları sonrası Ban Ki Moon 2 Ocak’ta BM parametreleri ışığında görüşmelere devam edilmesi talebinde bulundu. Ayrıca TC Dışişleri Bakanı Davadoğlu ile görüşerek sürecin hızlandırılmasını talep etti. Davutoğlu ve Amerikalı meslektaşı John Kerry ile Paris’teki buluşmasında da Kıbrıs konusu gündeme getirildi. Bunun üzerine ABD Büyükelçisi Koening, Türkler ve Rumlar arasında taslak metnin oluşması için diplomatik girişimlere başladı.

21 Ocak’ta BM Güvenlik Konseyi ortak deklarasyonun önemi ve sürece desteği ile ilgili bir açıklamada bulundu. Aynı gün Bürüksel’de de Başbakan Erdoğan’dan sürece destek için yardım talebinde bulunuldu ve bunun Türkiye’nin AB sürecini olumlu etkileyeceği belirtildi. Bu görüşmede Erdoğan, karşılıklı güven telkini için Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesi teklifini reddetti ve sadece iki kurucu devlet esasına dayalı federal bir çözümü kabul edeceğini söyledi. 30 Ocak’ta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi adadaki barış gücü askerlerinin görev süresini 6 ay daha uzatma kararı aldı; ancak çözüm yönündeki adımlardan memnuniyetsizliğini belirtti.

Bu arada Maraş için hem Kuzey hem de Güney Kıbrıs’tan bazı sivil toplum ve akademisyenler bir Ekoşehir projesini gündeme getirdiler. Bu durum Maraş ve Akdeniz’de çıkan gazın siyasi pazarlıklarda önemli bir rol oynayacağını göstermektedir. Bir Amerikan enerji şirketi olan NOBEL Energy bu arada hükümet ile gazın paylaşımının nasıl olacağı konusunda bazı pazarlıklara girişti. Ekonomik darboğaza sürüklenmiş olan Güney Yönetimi ve Kuzey yönetimleri ile iç istikrarsızlığa sürüklemiş olan anavatanlar Türkiye ve Yunanistan’ın, bu zor koşullarda pazarlık payları düşmüştür.

Güney ekonomisi şu anda büyük bir kriz içerisinde bulunmaktadır ve işsizlik % 17’nin üzerine çıkmış durumdadır. Görüştüğüm bir üst düzey yetkili, iflas etme eşiğine geldiklerini bu yüzden de adil bir çözümün onların da lehine olduğunu söyledi. Türk tarafının her zaman çözüm yönünde irade koymuş olmasına rağmen, hep kaybeden taraf olması ise iç ve dış siyasetimizi kilitlemiş durumdadır.

Süreçte ortaya çıkan yeni bir gelişme ise Türk tarafının da önümüzdeki Mayıs ayında yapılacak olan AB Parlemento seçimlerinde iki aday için oy kullanacak olmasıdır. Ancak bu haktan sadece Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığı bulunan 80 civarında olan Kıbrıslı Türkler yararlanabilecektir. Dışişleri Bakanı Özdil Nami, sadece Kıbrıs Cumhuriyet kimlik kartı bulunanların oy kullanacak olmasına itiraz etmiştir. Bu seçimlerde aday olacağı belirtilen ilk isim Şener Levent olmuştur. Bu süreçte ortaya çıkan önemli bir olay da İngiltere ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında imzalanan ve Kıbrıs Cumhuriyetine terk edilmesi kararlaştırılan İngiliz üstleri bölgesi arazileridir. Cumhurbaşkanı Eroğlu, bu karara 1960 antlaşmalarına aykırı olduğu gerekçesi ile itiraz etmiştir. 1960 Cumhuriyeti dikkate alındığında, Güney Yönetiminin aldığı kararların çoğunun hukuken geçersiz olduğu açıktır.

Sonuç olarak, Türkiye’nin seçim havasına girdiği bu dönem içerisinde Kıbrıs sorununda güçlü bir çözüm iradesinin ortaya çıkması imkansız gözükmektedir. Türkiye’nin yerel, genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası, kurulacak olan hükümetin politikaları belirleyici olacaktır. Dolayısıyla yapılan açıklamaların aksine bu yıl içerisinde bir çözümün olması olası gözükmemektedir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kibris-sorunu-cozuluyor-mu/3935

Yusuf Suiçmez

Kadın Algımız Üzerine

Kadın Algımız Üzerine

Acaba erkek işverenler, çalışacak olan bir kadının tercihinde, kadının mesleğindeki başarısı ve kişiliğini mi yoksa güzelliği ile kadınsı özellikleri mi daha fazla dikkate alırlar? Bu soruya tek bir cevap verilmeyeceği şüphesizdir. Ancak toplumumuzda kadınların mesleki başarısı ve kişiliğinden çok kadınlığı ve giyiminin dikkate alındığı kanaati hâkimdir. Aynı soruyu bir kadın işverene, erkek işçilerin tercihi konusunda da sorabiliriz. Ancak kadınlarımız bu konuda görüşlerini ifade etmekte erkeklerden daha suskun davranmaktadır. Çünkü kültürümüzde, erkeklerin kadınlar üzerinde yorum yapmaları hoş karşılanırken kadınların erkekler üzerinde açık yorumlar yapmaları aynı ölçüde hoş karşılanmamaktadır.

Dinlediğim bazı bayanlar, kadın olarak iş piyasasında olmak için ileri sürülen şartların daha zor olduğunu, bunun ise haksız rekabet yarattığını belirttiler. Muhafazakâr tesettürlü bir kadının ise hem özel hem de kamusal alanda karşılaştığı zorluklara baktığımızda, onların durumunun çok daha zor olduğunu görürüz. Bu ise kadınların sosyal hayata atılmalarına engel olmakta ve zayıf olan rekabet imkânlarını daha da zayıflatmaktadır.

Modernite adına kadınlara getirilen yasaklar da bunun cabasıdır. Dikkat edilirse, Müslüman muhafazakâr erkekler de modernite adına özellikle tesettürlü kadınlara konan yasaklardan fazla rahatsız olmamaktadır. Çünkü onlar da kadının sosyal hayatta fazla etkin olmalarını, psikolojik, sosyal ya da ekonomik sebeplerden dolayı istemiyorlar. Bunu açık olarak dillendirmek yerine de dini kullanarak kamufle etmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla da kadınlar bu mücadelelerinde de büyük ölçüde yalnız kaldılar. Hâlbuki Hz. Muhammed’in ilk eşi Hatice tüccardı ve onun yanında çalışan birisiydi. Medine’de Hz. Ömer döneminde alış veriş yerlerini denetleyen bir kadındı. Hz. Ali’ye savaş açan ve ordunun komutanlığını yürüten ise Hz. Ayşe idi. Buna rağmen birçok muhafazakâr dindar hala daha, eşlerinin ya da kızlarının tesettürlü de olsa özel ya da kamu sektöründe çalışmalarına karşı çıkmaktadır.

Aslen Kıbrıslı olan bir bayan arkadaşım, yıllarca zorluklarla okuduktan sonra KKTC’ye döndüğünde örtülü olduğu için öğretmenlik hakkının hiçbir yasal gerekçe olmamasına rağmen tamamen keyfi uygulamalarla engellendiğini söyledi. Yine Kıbrıslı, muhafazakar ancak örtünmeyi dini bir zorunluluk olarak görmeyen bir başka bayan arkadaşım ise, hem bazı dindarların hem de kendini çağdaş ya da modern diye tanımlayan insanların yarattığı psikolojik baskıdan dolayı huzur ve güven içinde çalışamadığını söyledi. Ülkemizde kadınlara yönelik açık ve gizli birçok farklı psikolojik ve fiili taciz olayını da dikkate aldığımızda, kadın, devlet, din ve çağdaşlık algımızı yeniden sorgulamamızın gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Özellikle kamu sektöründeki örtünen kızlara getirilen yasaklar, mezun olduktan sonra da devlet imkanlarından eşit vatandaşlar olarak yararlanmalarına engel olmuştur. Bu yüzden birçok kadın, evinde kapalı yaşamak zorunda kaldığı için daha da içe kapanık bir dindarlığa sürüklenmiştir. Türkiye’de bu sorun artık yavaş yavaş aşılmaya başlanmıştır. Ancak bu sefer de tersinden, açık kıyafet tercihi yapan kadınlar üzerinde kurulmaya çalışılan bir baskının endişesi seslendirilmeye başlandı. Dolayısıyla da özgürlük alanları genişletilirken, bu genişliğin farklı yaşam tercihi ya da giyinme tarzı olanlara baskıya dönüşmemesine dikkat edilmelidir.

Başbakan Erdoğan’ın da bazı açıklamaları, yanlış anlaşılmaya müsait olduğu için bu yöndeki kaygıları beslemiştir. Bazı CHP’lilerin de tesettürlü bayanlara karşı eski yasakçı tavırlarını devam ettirmeleri tesettürlü bayanlar üzerindeki endişeyi arttırmaktadır. Bu yüzden de bazı dindar bayanlar, bunlar tekrar güç kazanırlarsa hayatı bize zindan etmeye devam ederler diye zaman zaman farklı bir endişeyi dile getirmektedirler. Evet, insanların inandıkları gibi yaşama hakları vardır ve devlet yetkililerinin bunu korumaları gerekir; ancak bu hakkı korumaya çalışırken farklı inanç ve yaşam tarzlarına dayatma yapılmamasına dikkat edilmelidir. Çünkü devlet adına bu dayatmaların yapılması, devleti birlikte yaşamın getirdiği ortak hukuk alanı olmaktan çıkarıp, adaletsizliğin dayatıldığı bir mekanizmaya dönüştürür. Bu ise toplum içindeki ayrışma ve çatışma ortamını tetikleyerek istikrarsızlığa yol açar.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kadin-algimiz-uzerine/3867

Yusuf Suiçmez