Kutlu Doğum Haftası Kutlamaları

 

Kutlu Doğum Haftası Kutlamaları

 

Hz. Muhammed’in doğum günü münasebetiyle 1989 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafında planlanan, daha sonra ise Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından desteklenen Kutlu Doğum Haftası kutlamaları, ilk başta Osmanlı Devleti geleneğinin bir devamı olan Mevlid Kandili kutlamaları ile birlikte yürütülmeye başlandı. Ancak Mevlid Kandili’nin Hicri takvime göre kutlanması ve bu yüzden her yıl 10 gün geri gelmesi sebebiyle, kutlamalar bazen kış mevsimine de denk gelebiliyordu. Bundan dolayı da 1994’de, kutlamaların Miladi takvime göre Hz. Muhammed’in doğum günü kabul edilen 20 Nisan’da kutlanması kararlaştırıldı.

 

Böylece 1994’den itibaren kutlamaların 20-26 Nisan arasında yapılmasına başlandı. Bu uygulama, Mevlid Kandili kutlamalarına bir alternatifmiş gibi algılanmasına yol açtığı için Osmanlı geleneğinden sapma olarak değerlendirildi. Ancak Hz. Muhammed’in doğumunun 20 Nisan’a denk gelmesi ve Kutlu Doğum Kutlamalarının 23 Nisan’ı da içine alması, Kutlamaların Cumhuriyet ideolojisine alternatif kutlamalar olarak değerlendirilmesine de yol açtı. Nitekim 2007 yılında kutlamaların 23 Nisan ile çatışmaması için 14-21 Nisan tarihleri arasında kutlanmasına karar verildi ve bu uygulama hala daha devam etmektedir.

 

Hz. Muhammed’in vefatından sonra, İslam inancı içerisinde Mevlid kutlamalarını ilk olarak ortaya atan zatın Erbil Atabeyi Muzafferüddin Kökböri (ö. 629/1232) olduğu kabul edilir. Bu kutlamalar için toplananlara mevlid kıssaları okumayı ise ilk olarak başlatanların Mısır Çerkez hükümdarları mı yoksa Mısır Fatımileri mi olduğu konusu henüz açıklık kazanmamıştır. Fatimiler döneminde Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Hz. Fatma’nın doğum yıldönümlerinde yapılan kutlamalarla ortaya çıktığı ileri sürülen bu uygulamanın, Eyyubiler döneminde yaygınlaştığı belirtilmektedir. Bu kutlamalar bugün İran’da “Vahdet (Birlik) Haftası” adı altında kutlanmaktadır. Bu durum, din, kültür ve siyaset arasındaki bağın bir göstergesidir.

 

Mevlid, doğum günü demek olmasına ve özel anlamı ile Hz. Muhammed’in doğumunu ifade etmesine rağmen, günümüzde geleneklerin baskın gelmesi ile ölüm merasimi gibi algılanmaya başlandı. Bu yüzden de ölenlerin ardından çeşitli günlerde mevlidler okunur oldu. Bu kutlamalar ayrıca geleneğin din ve dini yorum üzerindeki güçlü etkisini göstermektedir. Bu tür kutlamalara yapılan itirazların temel dayanağı, geleneğin zamanla dinin önüne geçip esas amacının kaybolmasına yol açması riskidir.

 

Osmanlılarda İkinci Selim döneminde camilerde yakılan kandillerden esinlenerek, bu kutlamalara “Mevlid Kandili” adı verilmiştir. Bu kutlamalar İkinci Selim’in oğlu olan Üçüncü Murad döneminde ise resmileştirilmiştir. Bugün Mevlid Kandili kutlamaları Hicri takvime göre Kutlu Doğum Kutlamaları ise miladi takvime göre yapılan kutlamaları ifade etmektedir. Kıbrıs’ta da Türkiye’nin etkisi ile aynı kutlamalar yapılmaktadır. Ancak Kıbrıs’ta Türkiye’den farklı olarak, Mevlid Kandilinin tatil olması Osmanlı döneminden kalan bir gelenek olarak devam etmektedir.

 

Bu tür kutlamaların Hz. Muhammed’in anlaşılmasında aracı bir rol oynadığı savunulmakla birlikte, dini bir dayanağı olmaması ve zamanla geleneğin baskısı altında Hz. Muhammed’in, sembolik bir şahsiyete dönüştürülmesi riski taşıması sebebiyle de eleştirilmektedir. Nitekim Hristiyanlık tarihinde bu tür uygulamalar zamanla Hz. İsa’nın gerçek bir şahsiyet mi yoksa sembolik bir şahsiyet mi olduğu tartışmalarını gündeme getirdi.

 

Bu tür kutlamaların ortaya çıktığı ilk dönemlerden beri, dini açıdan faydalı mı yoksa zararlı mı oldukları da tartışma konusu olmuştur ve halen daha tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Bu konudaki genel kanaat bu tür kutlamaların dini ibadetler değil; dini inançlardan türetilerek adet ve geleneğe dönüşmüş siyasi anlam da kazanabilen sosyal faaliyetler olduklarıdır. Bu itibarla da din istismarına dönüşmedikleri müddetçe, faydalı sosyal dini etkinlikler olarak değerlendirilmeleri daha makul ve makbul gözükmektedir.

 

Ayrıca sosyal bir faaliyet olarak yapılan bu kutlamaların dikkat çeken bir yönü de, TC ve KKTC’de bazı siyasi parti ve milletvekillerinin bu programlara özel ilgi göstermesidir. Bu durum ise programların siyasallaştırılması olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu durumu, siyasetin halkın değerleri ile bütünleşmesi olarak değerlendirenler de bulunmaktadır. Türkiye’de kutlamalara hem iktidar hem de muhalefetin katılması, kutlamaların iç siyasi yönünü zayıflatarak ortak bir değere dönüşmelerine yardımcı olmaktadır. Sonuç olarak, bu tür kutlamaların bilinçli ve kontrollü yapılması durumunda toplumsal bir fayda sağladığı gördükleri ilgiden anlaşılmaktadır. Ancak yapılan kutlamaların istismara dönüşmemesi için kutlamalara yöneltilen eleştirilere de önem verilmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu vesile ile Kutlu Doğum Haftasının, kutlu ve mutlu doğumlara vesile olmasını dilerim.

 

(Ek bilgi için TDV İslam Ansiklopedisi’nin “Kandil” maddesine bakınız)

 

 

“Çözüme Doğru Kıbrıs” Paneli Mesajları

“Çözüme Doğru Kıbrıs” Paneli Mesajları

Akademi Kıbrıs’ın Yakın Doğu Üniversitesi’nde düzenlediği “Çözüme Doğru Kıbrıs” konulu panele Türkiye AB Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve KKTC Dışişleri Bakanı Özdil Nami konuşmacı olarak katıldılar. Paneli Prof. Dr. Ata Atun yönetti. Sayın Atun, açılış konuşmasında 12 Nisan’ın aynı zamanda Kıbrıs Vakıflarının devir gününe denk gelmesinin anlamlı olduğuna, Kıbrıs’taki varlığımızın devamında Adnan Menderes ve Fatih Rüştü Zorlu ile Dr. Küçük’ün gayretlerinin önemli bir katkısı bulunduğuna, tüm bu gayretlere rağmen Güney Kıbrıs siyasetinin ise çözüm yönünde ciddi bir irade ortaya koymadığına değinerek, Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkının yanında yer alması sebebiyle Filistin’deki gibi bir sıkıtının yaşanmadığını belirtti. Tabii ki Filistin ve Kıbrıs sorununu karşılaştırdığımızda Filistin’in çatışmalar dışında uluslararası hukuk bakımından KKTC’den bir adım önde olduğunu unutmamak gerek.

İlk konuşmacı Sayın Nami, uluslararası güçlerin Kıbrıs sorununa artan ilgisinin, sorunu daha karmaşık hale getirme yerine çözüm için fırsata dönüşmesi gerektiğini, bu fırsatın, Avrupa Birliği, Amerika, İsrail, Rusya, Türkiye, Yunanistan ve Mısır gibi bölgesel aktörler arasındaki ilişkilerin düzeltilebilmesi için bir zemin oluşturabileceğini; dolayısıyla bu etkinin sağlanabilmesi için adil bir çözüme ihtiyaç duyulduğunu, müzakerelerin usul ve özüne yönelik bazı sorunlar olsa da bunların çözüm hedefinden sapmaya yol açmaması gerektiğini belirtti. Nami, çözümün uluslararası toplumla bütünleşmek için de gerekli olduğunu belirtti; ancak Güney Kıbrıs’ın uluslararası toplumla bütünleşmek gibi bir derdi olmadığın gözden kaçırmamak gerek. Ayrıca çözüm için belirtilen bu ülkelerin hepsinin ortak iradesi gerekiyorsa yakın bir zamanda bir çözümün oluşması imkânsız demektir.

Türkiye AB Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise konuşmasında, 2014 öncesinde Kıbrıs’ta barışı sağlama yönündeki gayretlerin hainlik olarak değerlendirildiğini; ancak 2004 referandumu ile birlikte bunun aşıldığını belirtti. Çavuşoğlu, Avrupa Birliği’nin Güney Kıbrıs’a almasının hata olduğunu geç de olsa anladığını, bunun uluslararası hukuka aykırı olduğunu; dolayısıyla bir cifte standart yaşandığını belirtti.

Çavuşoğlu, İslam Birliği Şangay gibi yapıların da gündeme getirildiğini; ancak özellikle İslam ülkelerinin, kendi aralarındaki sorunların, böyle bir birlikteliği imkânsız kıldığını belirtti. Bu yüzden AB sürecinin sürdürülmesi gerektiğini; AB’nin ise daha önce verdiği bir söz olan doğrudan ticaret tüzüğünü yürürlüğe koyması gerektiği, Güney Kıbrıs’ın bloke ettiği 8 fasılın açılması için inisiyatif yüklenmesi gerektiğini belirtti. Kıbrıs sorununun Türkiye’nin AB süreci önünde büyük bir engel olduğunu; ancak Türkiye’nin kararlı ve istikrarlı tutumu sebebiyle taviz politikalarına prim verilmediğini; bu yüzden de hem Başbakan Erdoğan hem de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yanlı gördükleri kararlara karşı anında tepki koyarak sonuç aldıklarını; ancak herhalükarda çözüm stratejisinden sapılmadığını vurguladı.

Çavuşoğlu, Rusya-AB uyuşmazlığının AB’nin enerji ve gazda bağımlı olduğu Rusya’nın etkisini azaltmak için ek kaynaklara ihtiyaç duyduğunu; bu yüzden Kıbrıs sorununun çözümünün stratejik olarak önem kazandığını ifade etti. Ancak buna rağmen hala daha bu konu ile yakından alakalı olan enerji faslının açılamadığını, özellikle Güney Kıbrıs’ın üyelik avantajını kullanarak enerji faslı dâhil 8 faslı bloke ettiğini vurguladı. Cavuşoğlu’nun dikkatimi çeken bir açıklaması ise Annan Planı döneminde KKTC’nin ekonomisi ve milli gelirinin Güney ile rekabet edecek düzeye getirilmesini, çözümün parametreleri arasında zikretmesidir. Halbuki, son dönemlerde KKTC’de izlenen mali disiplin politikalarına baktığımızda genel bütçe rakamlarının büyümesine rağmen vatandaşın alım gücünün maaşlarla birlikte oldukça fazla düştüğünü görürüz.

Sayın Çavuşoğlu konuşmasında, Kıbrıs Sorununun çözümü sürecini sürekli olarak “barış süreci” olarak nitelemiştir. Bu niteleme siyasi dil olarak doğru gözükmemektedir. Çünkü 1974 Barış Harekâtı ile Kıbrıs’a barış gelmiş ve çatışmalar durmuştur. Ancak hala daha bir ateşkes antlaşması imzalanmadığı gibi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temeli olan ortaklığa dayalı bir çözüme de ulaşılamamıştır. Dolayısıyla Kıbrıs sorununun çözüm sürecini barış süreci olarak değil; ortaklığa dayalı adil ve kalıcı bir çözüm bulma süreci olarak tanımlamak gerektiği kanaatindeyim.

Kıbrıs’taki bölünme sürecinin tekrar ortaklığa dayalı yeni bir sürece girmesi genel anlamda arzulanan bir şey olmasına rağmen; yeni müzakere süreci hala daha Annan Planı’nda olduğu gibi somut bir plana dönüşememiştir. Bu durum, yakın zamanda bir çözüm ihtimalini zayıflatmaktadır. Bu yeni süreçte 2004 öncesinden farklı olarak Mal Tazmin Komisyonlarının mülkiyet konusundaki sorunların çözümünde, Türk tarafının lehine bazı sonuçlar yaratmış olması gerekir. Çünkü Annan Planı’nda kabul edilen sınırlara bu komisyon aracılığı ile elde edilen mallar da eklendiğinde, yeni haritadaki Türk mülkleri sınırlarının artmış olması gerekir. Hâlbuki kamuoyunda müzakere sürecinin kapalı yürütülmesi sebebiyle; Annan Planında belirtilen sınırların gerisine gidildiği havası hakim durumdadır. Bu ise çözüm yönündeki iradeyi zayıflatmaktadır.

Cumhurbaşkanı Eroğlu, Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi, Cumhurbaşkanı Talat’ı görüşmeler hakkında halkı bilgilendirmemekle suçlamıştı. Hâlbuki Talat döneminde planlar halkın gündemine gelerek tartışıldığı için beş kere değişime uğramış; bu yüzden de referandum gecikmişti. Eroğlu döneminde ise çözüme yaklaşıldı gibi söylemler gündemi meşgul etmesine rağmen; hala daha halkın bilgisine getirilen somut bir plan bulunmamaktadır. Bu ise bir süre daha Kıbrıs sorununun iç ve dış siyasetin bir malzemesi olarak kullanılmaya devam edileceği izlenimi vermektedir

Bence bu süreçte yapılabilecek en makul şey; KKTC’nin de Türkiye ile yürütülen AB ile uyum sürecine dahil edilerek, Türkiye ile birlikte AB’ye girmesidir. Tabii ki başta Güney Kıbrıs ile Yunanistan’ın buna ikna edilmesi gerekir. Bu ise imkânsız gibi gözükmektedir. Ancak Güney ve Yunanistan şunu bilmeli ki, bunu kabul etmeseler dahi, Türkiye ve AB arasında üç yıl sonra yürürlüğe girecek olan serbest dolaşım hakkı, bunu zorunlu hale getirecektir. Sonuç olarak, biz kendi ödevimizi yapar ve AB baskısı olmadan AB standartlarında bir devlet yapılanmasına gidersek, bizi çözümsüzlük havasının yarattığı baskılardan kurtaracağı gibi, çözüm masasında da elimizi güçlendirecektir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/cozume-dogru-kibris-paneli-mesajlari/4285

Yusuf Suiçmez

Türkiye Yerel Seçim Sonuçları ve Muhtemel Gelişmeler

Türkiye Yerel Seçim Sonuçları ve Muhtemel Gelişmeler

Sonuçları merakla beklenen 2014 Türkiye yerel seçimleri bitti ve yeni bir siyasi döneme girildi. Bu seçimler artık Türkiye’de kriz yaratma siyasetinin tutmadığı mı yoksa Türkiye seçmenlerinin yolsuzluk iddiaları konusunda yeteri kadar duyarlı olmadığı mı tartışılmalarını gündeme getirdi.

Muhalefetin seçim stratejisine bakıldığında dört ana adımdan oluştuğunu görürüz. Bunlardan birincisi Gezi Olaylarına dayanarak iç karmaşa yaratmaktır. Bu konu da oldukça başarılı olundu; ancak istenilen sonuç alınamadı. Stratejinin ikinci ayağı ise ekonomik istikrarı sarsmaktı. Aslında bu adım Gezi olayları ile paralel sürdürüldü ve kısmen başarılı olundu. Üçüncü adımın ise AKP’nin dindar tabanının da vicdanında, yine dindar bir aktör olan cemaat ile bu stratejiye meşruiyet kazandırmak olduğu gözüküyor. Gezi olayları ve Fetullah Gülen siyasi olayları ile yaratılmaya çalışılan siyasi dalgalar öyle gözüküyor ki Başbakan Erdoğan’ın karizmatik liderliği ile ekonomideki başarısının duvarlarına çarparak geri döndü. Ekonomik istikrarı sarsma konusunda, muhalefetin stratejisi kısmen başarılı olarak döviz, faiz ve enflasyonda belli bir yükseliş sağlandı. Ancak seçim sonuçları tüm bur stratejilerin başarısızlığa uğramasına neden oldu. Eğer muhalefet bu stratejisinde başarılı olsaydı, Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler bitene kadar bu strateji ile siyasete devam edecekti. Yine Ankara ve İstanbul da CHP ve MHP’nin AKP’ye karşı işbirliği yapmış olduğu gözükmektedir. Bu da AKP’yi bu merkezlerde başarısızlığa uğratıp, düşüşünü devam ettirme stratejisinin bir parçasıydı ve dördüncü adımı oluşturmaktaydı.

Başbakan Erdoğan ise muhalefetin yolsuzluk stratejisine karşı olarak ekonomik gelişmeleri delil gösterip, yolsuzluğun olduğu bir ülkede bu tür ekonomik gelişmelerin olamayacağı söylemini geliştirdi. Gezi Olayları stratejisi ve cemaatin saldırılarına karşı da milli güvenlik ve egemenlik argümanlarını geliştirdi. Seçim sonuçları, Türkiye seçmeninin yolsuzluk iddialarını yeteri kadar inandırıcı bulmadığını; dolayısıyla AKP iktidarına değil de muhalefete güven sorunu yaşadığının mesajını verdi. Bu durum bazı usulsüzlük ya da yolsuzlukların yapılmadığı anlamına gelmemekle birlikte, bu iddialarının reel ekonominin yansımalarından daha güçlü olmadığını; muhalefetin yolsuzluk ya da usulsüzlük yapıldığı iddialarının doğru bir yönü olsa bile bunun AKP’nin sistematik ve bir bütün olarak bunlara bulaştığı şeklinde algılanmadığını göstermektedir.

Bu seçimlerin ardından Cumhurbaşkanlığı, ardında da genel seçimlerin yapılacak olması siyasi dalgalanmanın bir süre daha devam etmesini gerekli kılmaktadır. Çünkü muhalefetin bu süreçte yeni bir argümanla seçmenin karşısına çıkıp, seçmeni ikna etmesi oldukça zor gözükmektedir. Ancak yolsuzluk argümanı ile de çok daha ileri gidemeyeceği açıktır. Dolayısıyla Türkiye’de artık bir iktidar değil muhalefet sorunu yaşanacaktır. Özellikle yıllarca birbiri ile en acımasız siyasi mücadeleyi yürütmüş olan CHP ve MHP’nin İstanbul ve Ankara’da işbirliği yapmış olması, bu partilere ideolojik bağlarla bağlı olan tabanlarında büyük bir hayal kırıklığı yaratmış ve siyasi temel dinamiklerini sarsmıştır.

Yerel seçimlerin ardından para piyasalarındaki olumlu gelişmeler, seçmenin verdiği kararın ne kadar isabetli olduğunu kanıtlamaktadır. Hemen seçimin ardından TL’nin değer kazanması borsa değerlerinin büyük bir yükseliş göstermesi bu isabetli kararın ilk meyveleri olmuştur. Yakın zamanda doğal olarak faizlerde tekrar bir düşmenin olması kaçınılmaz gözükmektedir. Erdoğan’ın Merkez bankasına çağrısı bunun sinyalini vermiştir. Bu olumlu gelişmeler doğal olarak Erdoğan’ın rakipsiz bir şekilde cumhurbaşkanlığına gitmesinin yolunu açmıştır. Muhalefetin ortak cumhurbaşkanı düşüncesi bu süreçte bir fayda vermeyecektir. Aksine bu tür bir söylemin sürdürülmesi ideolojik temelli argümanlar üzerine kurulu olan CHP ve MHP siyasi tabanlarının daha da fazla kopmalara yol açabilir. Bu durum iktidar açısından olumlu olmakla birlikte demokrasinin sağlıklı yürümesi açısından bazı riskler de taşımaktadır.

Öyle gözüküyor ki, Türkiye’de mevcut muhalefetin demokrasinin sağlıklı yürümesi için üzerine düşen misyonu gerçekleştirmesi oldukça güç gözükmektedir. Bu ise iktidarın daha keyfi davranabilme olasılığını güçlendirmektedir. Şu anda Türkiye siyasetinin kilit isminin Başbakan Erdoğan olduğu aşikârdır. Dolayısıyla Sayın Erdoğan’ın tercihleri muhalefetin de geleceğini belirleyici olacaktır. Yerel seçimlerde sağlanan % 45’in üzerindeki başarı Erdoğan için Cumhurbaşkanlığının kapılarını sonuna kadar açmıştır. AKP’nin tüzüğünde bir değişikliğe gidilmediği takdirde Erdoğan için siyaset dışı kalmak ile Cumhurbaşkanlığına geçmek arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaktır. Erdoğan’ın açıklamalarına baktığımızda, Cumhurbaşkanlığını tercih edeceği yönündeki sinyaller daha güçlü olarak gözükmektedir. Bence Türkiye halkı yerel seçimler esnasında hem şahsı hem ailesi ve yakınları doğrudan hedef alınmasına rağmen halktan aldığı bu destek, halkın Cumhurbaşkanlığı seçimleri tercihi için de bir sinyaldir. Zaten muhalefet de bu seçimlerden sonraki adımın Cumhurbaşkanlığı olduğunu bildiği için, bu adımı engelleme adına elindeki kozları sonuna kadar kullanmıştır. Ancak bu aşamadan sonra Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına geçmesi, muhalefet açısından daha da faydalı olabilir.

Sayın Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına geçmesi durumunda AKP’nin yeni bir sürece girmesi ve buna bağlı olarak da muhalefetin yeniden yapılanması mümkün olacaktır. Bu süreçte AKP’nin kendi muhalefetini yaratması da mümkündür. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına geçmesi durumunda, yerini kimin doldurabileceği yavaş yavaş AKP içinde de daha sesli olarak tartışılmaya yakında başlayacaktır. Erdoğan’ın yerel seçim sürecinde sesi kesildiğinde Konya Mitingine kendi yerine Dışişleri Bakanı Ahmet Davudoğlu’nu göndermiş olması ve Konya’da AKP’nin çok yüksek bir başarı sağlaması, Erdoğan’ın halefinin Davudoğlu olacağı sinyali gibi değerlendirilebilir. Davudoğlu tercihi, iç ve dış siyasi projelerin gerçekleştirilmesi için doğru bir tercih olarak gözükebilir; ancak parti içi dengeler açısından doğru bir tercih olup olmadığı zaman içerisinde görülecektir. Ayrıca komşularla sıfır sorun siyasetinden Suriye ile neredeyse çatışma durumuna gelinmesi, dış siyasetteki başarısı konusunu da tartışılır hale getirdi. Tabii ki, Erdoğan sonrası için kulislerde adı dolaşanlardan birisi de Numan Kurtulmuş’tur. Kurtulmuş’un dezavantajı ise dışarıdan gelip sonradan AKP’ye katılmış olmasıdır. Tabii ki süreç içerisinde yeni isimlerin de ortaya çıkması muhtemeldir. Bu sebeple Erdoğan ve Gül’ün yakın zamanda cumhurbaşkanlığı için yapacakları görüşmeler, hem Erdoğan’ın halefi hem de Sayın Gül’ün siyasi geleceği konusunu aydınlığa kavuşturacaktır.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına geçmesi durumunda yerine bırakacağı kişinin parti içi dengeleri koruyamaması durumunda AKP’de de KKTC’de Eroğlu-UBP ilişkilerinde yaşanan türden olayların yaşanması mümkündür. Öyle gözüküyor ki, Sayın Erdoğan’ın gelişi kadar gidişi de Türkiye siyasetinde çok güçlü etkiler yaratacaktır. Ancak demokrasilerde, şahısların geçici, halkın demokratik bilinci ve kendine olan güveninin varlığının ve kaderinin esas belirleyicisi olduğunu unutmamak gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/turkiye-yerel-secim-sonuclari-ve-muhtemel-gelismeler/4224

Yusuf Suiçmez