ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in Kıbrıs Ziyaretinin İzleri ve Etkileri

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in Kıbrıs Ziyaretinin İzleri ve Etkileri

Şüphesiz ki ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in ziyareti Kıbrıs’ın artan stratejik öneminin bir göstergesidir. Yine şüphesiz ki bu ziyaretin temel amacı ABD’nin stratejik çıkarlarını korumaktır. Özellikle Rusya’nın son yıllarda Ortadoğu ve Avrupa üzerindeki etkisini arttırma gayretleri, ABD’nin Kıbrıs’a olan ilgisini arttırmıştır. Çünkü Avrupa’nın Rusya’ya enerjide bağımlılığının yarattığı siyasi bağımlılık, Ukrayna krizi ile beraber daha fazla su yüzüne çıktı. Çünkü AB’nin ihtiyacı olan gazın sağlandığı üç ana boru hattı da Ukrayna’nın içinden geçmektedir. Bunun ile birlikte Ukrayna’nın AB sınırlarına yakın yerlerde keşfedilen yeni yüksek gaz yatakları, Ukrayna’nın ekonomik ve stratejik önemini daha da arttırdı ve Rusya ile AB’yi karşı karşıya getirdi.

Bu gelişmelere bağlı olarak Kıbrıs sorununun çözümü tekrar önem kazanmaya başladı. Çünkü AB’nin enerjideki Rusya’ya bağımlılığının giderilmesi ya da azaltılması; ancak Kıbrıs deniz sahasında çıkan yüksek orandaki gaz rezervlerinin aktif kullanımı ile mümkündür. Çünkü AB’nin enerjide Rusya’ya daha da bağımlı hale gelmesi demek, zamanla Rusya’nın AB üzerindeki siyasi etkisinin daha da artması demektir. Bu ise BM’deki iç dengeleri de bozabilecek bir gelişme demektir. Çünkü BM’nin beş daimi üyesinden ikisi AB üyesi olan İngiltere ve Fransa’dır. Bu iki ülkenin Rusya’ya hem enerji hem de siyasette daha fazla bağımlı hale gelmesi demek, siyasi olarak Rusya’nın BM’deki etkisinin daha fazla artması demektir. Bu ise BM’deki ABD üstünlüğünü ortadan kaldıracak bir gelişme demektir. Çin’in de ABD ile olan ilişkilerindeki sorunlar dikkate alındığında, ABD’nin Avrupa üzerindeki etkisini kaybetmesinin dünya üzerindeki etkisini de kaybetmesine yol açabileceği görülür. Bu yüzden de ABD’nin her halükarda AB üzerindeki etkisini korumaya devam etmesi gerekmektedir.

Kanaatimce ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in ziyaretini bu bağlamda da değerlendirmek gerekir. Çünkü bu ziyaret Güney Kıbrıs siyaseti üzerindeki Rusya etkisini zayıflatacaktır. Bilindiği üzere bir önceki Güney Kıbrıs lideri Hristofyas Rusya’ya yakın birisiydi. Annan Planı’na “hayır” denmesi ve sonrasında da Rusya’nın BM’de Annan’ın raporunun görüşülmesini engellemesi, bu yakınlığın bir sonucuydu. Dolayısıyla Güney Kıbrıs lideri Anastasiadis’in sağ bloktan gelmesi ve AB ve ABD’nin politikalarına uygun davranması doğal olarak Rusya’nın Kıbrıs üzerindeki politik etkisini azaltmış ve çözüm yönündeki politikalara yeni bir ivme kazandırmıştır.

Joe Biden’in ziyaretinden hemen sonra 28, 29 Mayıs’ta Rusya Dışişleri Bakanı Yardımcısı Aleksey Meshkov’un da Kıbrıs’a gelecek olması, Rusya’nın Kıbrıs politikalarında etkili olma çabasının devam edeceğini göstermektedir. Süreç dikkatli yönetilmez ise çözüm umutlarının bir tıkanma noktasına vararak Ukrayna’da olduğu gibi Kıbrıs sorununun da daha sıkıntılı bir bölge sorununa dönüşmesi mümkündür.

Türkiye siyasi yetkililerinin açıklamalarına bakıldığında, ziyareti olumlu değerlendirdikleri görülür. Bu ise Türkiye’nin Kıbrıs politikasının her hâlükârda çözüme yönelik olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Bu durum Türkiye’nin Kıbrıs sorunu ile ilgilenen ABD, AB ve Rusya gibi büyük aktörlerin psikolojik baskısı altında kalması mı yoksa daha derin bir siyaset mi izlendiği sorularını akla getirmektedir. Devlet sırrı diye bir kavram varken bu sorunun cevabını vermek imkânsızdır. Dolayısıyla mevcut şartlarda bu sorular cevapsız kalmaya mahkûmdur.

Meseleye Güney Kıbrıs kanadından baktığımızda, uluslararası baskı sonucunda neredeyse iflasın eşiğine gelindiğini; dolayısıyla bu şartlarda çok fazla bir pazarlık payları olmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden de uluslararası güçlerin çizdiği rotadan fazla sapma göstermeleri pek mümkün gözükmemektedir. Zaten Güney Kıbrıslıların bulunan gazı tek başına çıkarabilecekleri teknolojileri ve imkanları yoktur. Bu yüzden de pastadan alabilecekleri payı arttırmaya çalışmaktan öte bir şey yapmaları mümkün gözükmemektedir. Tabii Güney Kıbrıs’ın siyasi aktörleri bu pastadan pay almaya çalışırken eski ortakları olan Rusya ve yeni Ortakları olan AB ve ABD arasındaki rekabetten nasıl zarar görmeden çıkabileceklerini de düşünmeleri lazım.

Olaya Kuzey Kıbrıs penceresinden bakınca sanki biraz daha vahim bir durum varmış gibi gözükmektedir. Çünkü KKTC halkı Annan Planı’na “evet” demiş olmasına rağmen verilen sözler tutulmamış; aksine üzerindeki siyasi baskı artmaya devam etmiştir. Türkiye ile olan ilişkilerinde de düzelme yerine, zorluklarla karşılaşan KKTC vatandaşları zorunlu olarak çözüme yeni bir umut gibi bakmak zorunda bırakılmıştır.

Biden’in ziyareti esnasında Cumhurbaşkanlığı’ndaki ofiste bayrakların bulunmaması adeta tek çözüm yolu adanın tekrar birleşmesi şeklinde bir algının oluşmasına yol açtı. Bu tavır Türk milliyetçileri tarafından KKTC’den vazgeçilmesi gibi yorumlanırken Güney milliyetçileri tarafından ise Biden’in Kuzey’e geçişi, Kuzey’in bölünmüş statüsünün BM kararlarına aykırı olarak kabul edilmesi olarak değerlendirilmiştir. Yani burada bir denge politikası izlenmiş gibi gözüküyor. Tabii burada anormal olan Türk bayrağının da sorun olarak görülmesidir. Çünkü Türk Bayrağı, Garantör devletin bayrağı olduğu için, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de resmi bayraklarındandır. Dolayısıyla siyasilerimizin en azından bu konuda ısrar etmeleri gerekirdi. Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun siyasi çizgisine baktığımızda, siyasi söylemlerini ağırlıklı olarak devletin ve bayrağın koruması üzerine kurduğunu görürüz. Doğal olarak bu uygulama, kendisine yıllarca destek veren bazı yazarlar tarafından da açık şekilde eleştirilmesine yol açmıştır.

İkinci Cumhurbaşkanı Talat’ın açıklamalarına baktığımızda ise ziyareti adil ancak eşitlikçi olamayan bir ziyaret olarak değerlendirmediğini görürüz. Biden’in geçmişteki tutumlarına bakıldığında genelde Yunanistan ve Rum lobilerine yakın durmuş olması bu açıklamayı destekler niteliktedir. Nitekim 1974 sonrası Türkiye’ye uygulanan silah ambargolarında Biden’in oldukça etkin rol oynadığı bilinmektedir. Buna rağmen bazı Rum yazarlar, Türkiye-ABD ilişkilerinin tarihi seyrine bakarak bu ziyaretin davetinin Güney Kıbrıs tarafından yapılmış olmasına rağmen uzun vadede Türkiye’nin menfaatlerine yarayacağını ileri sürdükleri görülür. Bu düşüncelerini de çıkarılacak olan gazın Türkiye üzerinden AB’ye aktarılacak olmasına dayandırmaktadırlar. Gazın Türkiye üzerinden AB’ye aktarılması doğal olarak Türkiye’nin stratejik değerini daha da arttıracaktır.

Olaya Biden’in gözüyle bakarsak, ilk aşamada başarılı bir ziyaret olarak gözükmektedir. Ancak istenilen sonuçların alınması için henüz daha şartların oluşmadığı açıktır. Biden’in tek devlet olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıdıkları açıklaması ile Kıbrıs Sorununun çözümünün halklara bağlı olduğu açıklamaları birbiri ile çelişir gibi gözükmektedir. Çünkü tanınmış olan Kıbrıs Cumhuriyeti devletini oluşturan halkların büyük çoğunluğunun Kıbrıs Cumhuriyeti’nin siyasi ve hukuki yapısının aynen devamından yana olmadıkları bilinmektedir. Doğal olarak yapılacak bir anlaşmada Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tüzel kişiliği dışında anayasal ve yasal tüm zemini değişecektir. Ayrıca ne ABD’nin ne de diğer devletlerin Kıbrıs sorununun çözümünü halklara bırakmayacakları açıktır. Eğer bu sorun halklara bırakılacaksa o zaman tek seçenekli çözümler değil, KKTC’nin tanınması, anavatanlarla birleşmek gibi seçeneklerin de halkların önüne getirilmesi gerekir. Bu yapılmayacağına göre, Kıbrıs Sorununun çözümünün halklara kaldığını söylemek politik bir söylemden öte anlam taşımamaktadır.

Olaya AB kanadından bakıldığında, çözüme en fazla ihtiyacı olanın AB olduğu görülür. Çünkü AB’nin Kıbrıs’ın kurucu unsuru olan Türk halkının iradesini dikkate almadan, Kıbrıs’ı tek taraflı olarak AB’ye alması ayıbından ve de Rusya’nın baskısından kurtulması için bu sorunu mutlaka çözmesi gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yine kendi hukukunu çiğneyerek Türkiye’ye verdiği yüksek miktardaki tazminat cezası da bu ihtiyacın zorladığı başka bir yanlış karardır. Tabii ki bu yanlış kararın çıkmasında siyasilerimizin zamanında gerekli adımları atmamasının da önemli bir rolü vardır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Kıbrıs sorununun adil ve kalıcı çözümü siyasi baskılarla değil; halkların geleceklerinin işbirliğine bağlı olduğunu fark etmeleri ve siyasi çözümün de bu esasa göre aranması ile mümkündür. Ancak her iki halkın da sorunun sadece kendilerini ilgilendirmediği, sorunun çözümüne bu coğrafyadaki diğer siyasi aktör ve halkların da ihtiyacı olduğunu fark ederek hareket etmeleri gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/abd-baskan-yardimcisi-joe-biden-in-kibris-ziyaretinin-izleri-ve-etkileri/4651

Yusuf Suiçmez

 

Soma Maden Kazası kader mi yoksa ihmal midir?

Soma Maden Kazası kader mi yoksa ihmal midir?

Birkaç gündür Türkiye gündemi Soma’da meydana gelen ve 280’den fazla insanın ölümü ile neticelenen maden ocağı kazasına kilitlendi. Birileri bu olayın tek suçlusu olarak hükümeti, birileri muhalefeti, diğer birileri ise kaderi suçlu göstermeye çalışarak, sorunun doğru anlaşılmasını engellemektedir. Bir ülkede bir kazada 200’den fazla insan ölebiliyorsa ve bu gibi olaylar geçmişte de olmuşsa, burada herkesin belli bir sorumluluğu olduğu açıktır.

Bu üzücü olay kadar üzücü olan bir başka olay da bazı iktidar ve muhalefet taraftarlarının insanların acıları üzerinden siyaset yapmaya çalışılmasıdır. Hükümetin sorumluluğu, bu kazaya sebep olan etkenleri tespit etmek, ihmal ya da suiistimal var ise bunları ortaya çıkarıp cezalandırmak ve bu kazada zarar görenlerin zararlarını gidererek geleceğe yönelik tedbirleri almaktır. Muhalefetin görevi ise hükümetin görevini yapıp yapmadığı konusunda denetleyici olmak ve gerektiğinde kamuoyunu bilgilendirerek yönlendirici olmaktır. Dolayısıyla hem hükümet kanadından bazılarının kaderci yaklaşımı hem de muhalefet kanadının bazılarının fırsatçı yaklaşımları kabul edilebilir değildir. Çünkü bu konunun kader denilip geçiştirilmeye çalışılması ne kadar dini ve ahlaki değil ise, yaşanan felaketi provokasyon ve hükümete vurmak için fırsat olarak değerlendirmek de ayni ölçüde ilmi ve ahlaki değildir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/soma-maden-kazasi-kader-mi-yoksa-ihmal-midir/4594

Yusuf Suiçmez

Nitekim bu yanlış yaklaşımlar sebebiyle, kazanın oluşumuna sebep olan etkenler, yasal boşluklar, kullanılan teknolojinin yeterliliği, iş güvenliği, emniyet ve denetim gibi konular yeterli ölçüde tartışılamamıştır. Bazı hükümet muhalifleri, bunların tam aksine kazayı sanki hükümet kanadı kasıtlı olarak yapmış gibi yorumlar yaparken; bazı hükümet taraftarları da buna karşı olarak kazayı muhalefetin iktidarı sıkıştırmak için kasıtlı olarak yaptığı gibi akıl ve vicdanla bağdaşmayan yorumlar yapmaktadır. Bu durum siyasi kültürümüzün, hukuk ve ahlak zemininden ne kadar uzak olduğunun açık bir göstergesidir.

Bu acı olayın kader ile açıklanmaya çalışılması, kader konusunu açıklamayı zorunlu hale getirdi. Kader, Allah’ın varlık hakkındaki bilgisi ve varlığın bu bilgiye uygun olarak yaratılış sürecini açıklayan dini bir kavramdır. Dolayısıyla, doğru bir kader anlayışı oluşturmadan, hayata ve olaylara doğru bir bakış açısı geliştiremez.

Kader olarak zihnimizde oluşan algı, insan aklının yaratılış sürecini idrak etmesinden kaynaklanmaktadır. Yaratılış ise ilmi ilahinin, kudreti ilahi ile varlık olarak vücut bulma sürecini ifade eder. Çünkü Allah hayal ya da tecrübe ederek öğrenmez ve yaratmaz. Yaratılış ve varlık zaten onun bilgisinde olanın vücut bulması ile ortaya çıkar. Bir başka ifade ile varlık, Allah’ın ilminde olan şeylerin, kendi varlıklarına şahit olmaları için kudret-i ilahi ile vücut bulması süreçlerini ifade eder. Bundan dolayı da varlığı, yaratılış sürecinin ortaya çıkardığı görüntüler, hayat bilgisini ise insan idrakinin bu sürece şahit olması olarak değerlendirebiliriz. Buna göre de cahillik, insan idrakinin yaratılış süreci ile bağlantısının kopuşunu ifade eder. Bu kopuş hem maddi hem manevi hem de her iki alanın yaratılış sürecinden kopma şeklinde gerçekleşebilir.

Çünkü yaratılış süreci maddi ve manevi olmak üzere iki alanda gerçekleşir. Yaratılışın maddi boyutu maddeyi ve maddenin var olma süreci ile ilgili fiziki kuralları ortaya çıkarırken, yaratılışın manevi boyutu ise maddi varlıklar arasındaki ruhsal ilişkileri düzenleyen manevi kuralların (ahlak kurallarını) ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Bu ahlaki kurallar, madde ve mana ile ruhlar arasındaki ilişkilerden doğar. İnsandaki bilgi düzeyi madde ve mana arasındaki ilişkinin idraki düzeyine göre, ahlaki düzey ise madde ve mana arasındaki ilişkinin doğruluk düzeyine göre belirlenir. Yaratılışın tüm bu kural ve prensipleri sünnetullah tabiri ile ifade edilir. Dolayısıyla sünnetüllah, yaratılış sürecinin maddi ve manevi tüm kural ve prensiplerini ifade ederken; kader ise sünnetullah ile birlikte varlığın varlık olarak varoluşunu da ifade eden daha geniş kapsamlı bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden de insanın sorumsuz davranışı kaderin bir paçası olsa da kadaullaha aykırı olduğu için insanı insani sorumluluklarından kurtarmaz.

Kadaullah, varlığın ilm-i ilahideki varlığından değil, doğrudan Allah’ın varlığı ve iradesinin varlıkla olan özel ilişkisinden doğan ilişkiyi ifade eder. Bundan dolayı da kadaullaha, yani evrenin maddi ve manevi yaratılış sürecinden doğan yasalarının getirdiği ortak sorumluluğa aykırı davranmak günah olarak nitelenmiştir. Bu yüzden de insanın gerekli tedbirleri almadan hareket etmesi, kadere uygun olsa da kadaullaha aykırı olduğu için günah olarak değerlendirilir. Dolayısıyla insanın sorumlu bir varlık olması kaderden çok kadaullah ile bağlantılıdır. Çünkü insandaki sorumluluk duygusu doğrudan yaratılışın kendisinden değil, yaratılış sürecinde yaradan ile yaratılan arasında oluşan özel hukuk ilişkisinden doğar.

Toplumların barış, huzur ve güveni yani gelişmişliği insan iradesi ve sünnetullah arasındaki bilinç düzeyine göre gerçekleşir. Nitekim gelişmiş ülkelerde, insanların yaratılış süreci ile ilgili bilinci düzeyi daha yüksek olduğu için doğa ile olan ilişkileri de kadaullaha daha uygun olarak gerçekleşmektedir. Yani bu toplumlarda maddenin yaratılış kuralları ile mananın madde ile olan bağlantısı ile ilgili bilinç daha üst düzeydedir. Yaratılış sürecine en üst düzeyde şahit olan birey ve toplumlar, yaratılış sürecinin ortaya çıkardığı olumsuzluklara karşı en üst düzeyde korunma imkanı bulurlar. Bu yüzden de bu bilince sahip olanlar doğal olarak oluşabilecek kazaları fark edebiliyor ve kadaullahın gerektirdiği fiziki ve ahlaki ölçüler içinde hareket edip gerekli tedbirleri alabiliyorlar. Müslümanlar arasında ise sünnetullah ve kadaullah bilinci aksiyonel olmadığı için daha düşük düzeydedir. Bu yüzden de yaratılışın maddi ve manevi kurallarını idrak etmede geri kalarak, sorumluluk zaafından doğan birçok sıkıntıya düşmektedirler. Soma’da 280’den fazla insanın ölümüyle neticelenen kaza da bunun örneklerinden birisidir.

Bu açıdan baktığımızda Soma maden kazası, kaza kadere uygun düşse de kadaullaha aykırı olduğu için, kazanın oluşmasında ihmal ya da kusuru olan, siyasiler, işveren ve işçilerin tümü günah işlemiştir. Bu günahtan arınmak için de, sorumluluk taşıyan herkesin sorumluluğu nispetinde, verdiği zararın giderilmesi için çalışması gerekmektedir. Güçlerinin gidermeye yetmediği zararlar için ise tövbe edip, bir daha aynı yanlışa düşmemek için kadaullaha uygun davranmaları gerekmektedir. Aksi takdirde kadaullahın gereklerini yerine getirmemeleri sonucu oluşan ihmalerden dolayı Allah katındaki sorumlulukları devam edeceklerdir. Çünkü kazaların büyük çoğunluğu kaderden değil; kaderin gereğini anlamamak ya da yapmamaktan kaynaklanır. Bu vesile ile kazada ölenlere rahmet, hayatta kalanlara sabır, sorumluluk yüklenenlere de sorumluluklarını yerine getirmeleri için kazaullaha uygun gayret dilerim.

Şeyh Nazım Kıbrısi’nin Vefatı ve Ölüm

Şeyh Nazım Kıbrısi’nin Vefatı ve Ölüm

Kıbrıs’ın önde gelen bir siması olan Şeyh Nazım el-Kıbrısi’nin hayatı gibi ölümü de Kıbrıs inanç ve kültür tarihinde etkili olmaya devam edecektir. Mezar yeri olarak Lefke’deki dergâhın avlusunun seçilmiş olması bunun sinyalini vermektedir. Çünkü tarikatların yapılarına bakıldığında genellikle ölen şeyhlerin kabirleri etrafında maddi ve manevi varlıklarının kurumsallaştığı görülür. Bu durum insanın insana saygısı ile tapıcılığı arasındaki karmaşık durumun ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bir kısım ilahiyatçılar bu tür yapılanmaları dini bir terim olan “şirk” ile açıklamaya çalışırken, diğer bir kısım ilahiyatçı ise bunu insanın insana ve ölenin temsil ettiği değerlere saygının bir ifadesi olarak değerlendirmektedir.

Ölülerin heykel, resim ya da kabirlerinin kutsanmasını bir çeşit tapınma olarak değerlendiren bazı ilahiyatçılar, bu anlayıştan hareket ile de sanatın heykel resim gibi dallarına ve kabirlerin üzerine binalar inşa edilmesine karşı çıkmaktadır. Bu konuda makul düşünen ilahiyatçılar ise sanat ile tapınma arasında ayırım yaparak, resim ve heykellerin sanatsal bir faaliyet olarak yapılmasını, kabirlerin ise kişinin hatırasını devam ettirmek amacıyla yapılmasını meşru görmektedir. Bu anlayışta olanlar yasakçılığın tam aksine sanatı sağlıklı bir din anlayışının oluşması için zorunlu kabul etmektedir. Bu zorunluluğu yaratılışın güzelliğinin en üst mertebesi olan cennete erişmek için, en üst düzeyde güzel ve güzellik duygusuna erişme ile açıklamaya çalışmaktadırlar. Buna bağlı olarak da güzel düşünemeyen ve güzel olanı idrak edemeyenlerin yaratılışın gerçeğine erişemeyeceğini ileri sürmektedirler. Bu düşünce özellikle Cumhuriyetin kuruluşunda Modern İslam anlayışının ilham kaynağı olmuştur.

İslam tarihinin önemli simalarından, Hz. Muhammed’in yakını olan İbn Abbas, ilk zamanlar ölen insanların heykellerinin, o insanların temsil ettiği yüksek ahlaki değerlerin hatırlanması için yapıldığını, bu bağlamda da meşru olduğunu; ancak daha sonra cahilliğin artması ile insanların bunlara tapınmaya başlaması sebebiyle yasakların gelmeye başladığını belirtir. Ayni şekilde mezarların da ölen insanların manevi şahsiyetine saygının ötesinde kutsanması, tapınma olarak değerlendirildiği için İslam inancı içerisinde sakıncalı görülmüştür. Nitekim çağımızdaki çatışma ve sorunların büyük bir kısmı yaşayanlardan değil yaşayanların ölüme ve ölülere yüklediği anlamdan kaynaklanmaktadır. Dikkat edersek, tarih bilincimizin de ölülerin ruhlarımız üzerinde bıraktığı izlerin eseri olarak ortaya çıktığını ve bu günümüz ile yarınımızı etkisi altına alarak bizi kontrol ettiğini görürüz. Bu bir bakıma bilginin bilene hakimiyeti olarak değerlendirilebilir.

Ölen insanlara saygı ile tapınma arasındaki çizgiyi belirleyen ise kişinin niyeti ile ölene ve ölüme bakış açısındadır. Bazı tasavvufi ekollere göre kişi ölünce ruhsal olarak etkisi artar; ancak böyle bir genelleme hatalıdır. Çünkü ölen kişilerin birçoğunun yaşayanların duygu ve düşünce dünyasındaki etkisi ya çok kısadır ya da hiç olmuyordur. Bu ise ruhların ölümden sonraki etkisinin devamını neyin sağladığı sorununu gündeme getirmektedir. Bu etkinin iç mi yoksa dış etki mi olduğu ise ayrı bir tartışma konusudur.

Ölümü yok oluş olarak değerlendiren anlayışa göre, bu etkinin ölümle birlikte ortadan kalkması gerekir. Hâlbuki ateist inanca sahip birçok insanın da ölülere saygı ya da ölüm sonrası ile ilgili değişik inançları bulunmaktadır. Ancak ölenlerin ölüm sonrası da etkilerinin devamı, bu etkinin fiziki bir etki olmadığı; aksine insanın ruhsal varlığının etkisinin fiziki varlığının etkisinden daha güçlü ve sürekli olduğu sonucunu doğurmaktadır. Ölüm sonrası yaşamın devamına olan inanç ya da düşüncenin esası budur.

Ölüm sonrası inanç aynı zamanda hukukta da etkisini göstermiş, buna bağlı olarak da ölünün manevi şahsiyetine hakaret suç sayılmıştır. Özellikle toplum liderlerinin manevi şahsiyeti, milletlerin manevi şahsiyeti olarak kabul edildiği için bazı ülkelerde özel yasalar ile koruma altına alınmıştır. Bu ise ölüme ve ölülere yüklenen siyasi misyonu ortaya çıkararak, ölüm ve ölüler üzerinden çatışmacı siyasetin yolunu açmıştır. Bu ise din ve devletlerin, temel hak ve hukuk kuralları ile değil şahıslarla açıklanmasına yol açmıştır. Devlet ya da din adına yaşanan çatışmaların esas sebebi budur. Çünkü bu anlayış gerçeğin insanlığın ortak aklı ve vicdanında değil, belli şahısların akıl ve vicdanında aranmasına yol açmıştır. Bu durum, milli ve yöresel değerlerin korunmasını sağlarken aynı zamanda evrensel akıl ve vicdanın gelişmesine de engel olarak çatışmalara sürüklemiştir. Şeyh Nazım Kıbrısi’nin vefatının çatışmalara değil gönül huzuruna vesile olması dileğiyle kendisine Yüce Allah’tan rahmet diliyorum.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/seyh-nazim-kibrisi-nin-vefati-ve-olum/4540

Yusuf Suiçmez

Emek ve 1 Mayıs Kutlamaları

Emek ve 1 Mayıs Kutlamaları

Dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de 1 Mayıs kutlamaları gündemimizi bayağı meşgul ediyor. Peki, bu kutlamaların amacına ne kadar hizmet ettiği üzerinde hiç kafa yorduk mu? Emekçi kimdir ve emek üzerinden adil bir paylaşım nasıl sağlanmalıdır? KKTC’deki emek sömürüsünün düzeyi nedir, işçi ve işveren hakları ne kadar adil düzenlenmiştir? Bu yazımızda bu soru ve sorunlara cevap bulmaya çalışacağım.

1 Mayıs Kutlamaları bir kesim tarafından emek sömürüsüne karşı sosyal bir duyarlılık olarak değerlendirilirken; başka bir kesim tarafından ideolojik ve siyasi bir hareket olarak da değerlendirilerek eleştirilmektedir. Milliyetçi ve dindar olarak nitelenen kitlelerin büyük çoğunluğunun emekçi olmasına rağmen, 1 Mayıs kutlamalarına karşı çıkmaları bu kutlamaları siyasi ve ideolojik değerlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Dindar ve milliyetçi çevrelerde 1 Mayıs kutlamaları solcuların; bir başka ifade ile Komünistlerin bayramı olarak görülmektedir. Bu durum, insanlığın ortak değerlerinden olan emeğe saygı kutlamalarının gerçek amacına uygun kutlanmasını engellemektedir. Ama ne ilginçtir ki 1 Mayıs kutlamalarına 12 Eylül’de getirilen kutlama yasaklarını İslamcı diye nitelenen AKP kaldırdı ve 1 Mayıs’ı resmi tatil olarak ilan etti. Bu durum emeğe saygının ortak değerlere dönüşmeye başladığının bir göstergesidir.

1 Mayıs’ın anavatanı Amerika olmasına rağmen Rusya ve sosyalizm ile özdeşleştirilmiştir. İşçi hakları bakımından kapitalist ülkeler ile sosyalist ülkeleri karşılaştırdığımızda, ilginçtir ki kapitalizmin geliştiği ülkelerde işçi haklarının daha fazla geliştiği görülmektedir. Bu yüzden Rusya ve Çin gibi sosyalist geleneği temsil eden ülkelerde işçi hakları ve maaşlarının çok daha iyi olduğunu iddia etmek oldukça güçtür.

Çağımızda emekçi kavramının sadece işçi sınıfını mı yoksa işvereni de içerip içermediği tartışma konusu olmaya başlamıştır. Çünkü işveren de işçi gibi ortaya bir emek koymaktadır. Bu emek iş gücü olmasa da zihinsel ve entelektüel bir katkıdır. İşverenin bu katkısı olmadan işgücünün fazla bir anlamı olmaz. Ancak çağımızda bazen işçi sınıfı bazen de işverenin kazancı daha fazla olabilmektedir. Çünkü bazen işçiye oranla işveren çok yüksek karlar elde ederken bazen de işveren kar edememekte ancak işçisini ödemek zorunda kaldığından iflas eşiğine gelebilmektedir. Doğal olarak bir işin sağlıklı yürümesi için işçi ve işverenin katkısı oranında kazanım ya da kardan pay almalarını sağlayacak bir sistem üzerinde düşünmeye ihtiyaç vardır.

Bundan dolayı işçi ve işveren kavramları artık sadece işçi kitlesini değil aynı zamanda işvereni de kuşatacak şekilde kullanılmaya başlandı. Doğal olarak artık çağımızda işveren de emekçi sınıfın bir parçası sayılmaktadır. Bu gelişme işçi ve işveren arasındaki ilişkide adil ve dengeli bir paylaşımın sağlanabilmesi için sendikalara özel bir misyon yükledi. Ülkemizde henüz daha özellikle özel sektör sendikacılığı gelişmediği için özel ve kamu sektörleri arasındaki rekabet hukuki ve dengeli bir düzene kavuşamamıştır. Bu ise kamudaki iş güvencesi sebebiyle, kamuya olan talebin artmasına yol açmaktadır.

Eşit emeğe eşit ücret sloganını geliştiren işçi sınıfı bu alanda tam bir başarısızlık yaşamıştır. Nitekim birçok ülkenin ekonomik ve sosyal yapısı, ülke halklarının ucuz işgücü olarak kullanılmasına yol açarak uluslararası emek sömürüsünün artmasını sağladı. Dünya gelirlerinin büyük bir bölümünün birkaç ülke piyasasına sıkışmış olması, bu dengesizliğin oluşmasına sebep olmuştur. Emek sömürüsünün olmaması için uluslararası sistemin de yeniden gözden geçirilmesine ihtiyaç vardır.

Milli sınırları çizilmiş olan kapitalist değerler üzerine kurulu devlet yapıları doğal olarak her ülkede egemen sermaye gruplarının oluşmasına yol açtı. Bu ise devletleri çok ortaklı şirketlere dönüştürdü. Ülkeler içerisindeki politikalar bu egemen sermaye grupları tarafından belirlendiği için de sermaye grupları değişmeden ülke politikaları değişemez hale geldi. Bu ise hem ulusal hem de uluslararası haksız bir rekabete yol açmaktadır. Çünkü her ülkede egemen olan sermaye grupları devlet gücünü kullanarak kendi menfaatlerine uygun politikaların üretilmesini sağlamaktadır. ABD’deki sağlık reformu girişimleri esnasında sermaye gruplarından gelen baskı sonucu devletin kapılarına kilit vurmak zorunda kalmış olması bu çarpık yapının bir eseriydi.

KKTC’de ise emeğe saygı bilinci birçok ülkeye göre yüksek olmasına rağmen, halen daha tam olarak kurumsallaştığı söylenemez. Bu yüzden de işe alım ve işe son vermelerde sosyal hukuk devletine uymayan birçok mağduriyetler yaşanmaktadır. Bugünlerde gündeme gelen işe alımda fırsat eşitliğini düzenleyecek olan yasal düzenleme, en azından hak edenin istihdamı sorununu kısmen de olsa çözecektir. Ancak istihdam edildikten sonra iş güvencesi konusunda henüz daha ciddi bir adım atılmış değildir. Bu yüzden de her iktidar döneminde insanların işlerine son verilmesi sistemin önemli bir sorunu olmaya devam etmektedir. İşe alımda fırsat eşitliği düzenlemesi ile birlikte göreve son vermelerle ilgili de bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Ayrıca özel sektörde de sendikalaşma ve iş güvencesi ile ilgili haklar konusunda bir düzenleme yapılabilirse, özel ve kamu sektörü arasındaki dengesizlik de giderilmiş olacaktır.

Geçmiş UBP hükümeti döneminde çalışma saatleri ile ilgili yapılan bir düzenleme ile öğlen mesaileri kaldırılmış ve insanların dinlenme ve yemek yeme hakları ellerinden alınmıştır. Bu yanlış uygulamanın emekçiden yana olduğunu iddia eden CTP tarafından da devam ettirilmesi, partinin misyonu ile uyuşmamaktadır. Dolayısıyla 1 Mayıs kutlamalarını bir eğlence ya da geçmişte kazanılmış bazı hakların kutlanması olarak değil, emeğe dayalı adil bir paylaşım bilincinin bir vesilesi olarak görmek lazımdır. Sonuçta insanlığın vicdanının huzur bulması için hem işçinin hem de işverenin haklarının korunduğu adil bir düzene ihtiyaç duyulmaktadır. Sömürmediğimiz ve sömürülmediğimiz günler dileğiyle herkesin 1 Mayıs’ını tebrik ederim.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/emek-ve-1-mayis-kutlamalari/4478