Orucun Hikmeti İle İmsakin Vakti

Orucun Hikmeti İle İmsakin Vakti

Yapılan bir işin hikmeti (akli ve vicdani değeri) yoksa dini açıdan da değeri yok demektir. Çünkü Allah insanı düşünce yeteneği ile sorumlu ve şerefli kıldı. Bu açıdan bakıldığında oruç dâhil yapılan her ibadetin bir hikmeti olması gerekmektedir. Nitekim Kuran-i Kerim’de akıllı insanlar övülmekte aklını kullanamayan birey ve toplumlar ise eleştirilmektedir. Akıllı olmayı, kişi ya da toplumun yaratan ve yaratılan ile iyi niyet temelinde bilinçli bir iletişim ve etkileşim halinde olması olarak açıklayabiliriz. Bu özelliğini kaybeden ya da zayıflayan birey ve toplumlar, mekasidu’ş-şeriaya (dinin temel amaçlarına) aykırı davrandıkları için bireysel ya da toplumsal uyum ve gelişim süreçlerini yeterli ölçüde gerçekleştiremezler.

İslam inancı birçok farklı inanç gibi gayeci bir inançtır. Bu gaye Kuran-i Kerim’de: “Ruhunu arındıranlar kurtuluşa ermiş, onu kirletenler ise zarara uğramıştır (Şems, 9/10)” şeklinde ifade edilmiştir. Bilindiği üzere oruç birçok farklı inançta olduğu gibi İslam inancı içerisinde de yer alan en önemli ibadetlerden birisidir. En basit tanımı ile oruç mükellef olan bireyin Allah rızasını arzulayarak içgüdüsel dürtülerin psikolojik baskısından korunmak amacıyla güneşin doğuşundan, batışına kadar olan zaman dilimi içerisinde yeme, içme ve cinsel yaşamına Allah rızasına erişme amacıyla sınırlama getirmesidir. Bu sınırlama bir açıdan insanın kendi iç dünyasına, öze dönüş için bilinçli bir müdahalesi olarak değerlendirilebilir. İslam inancına göre bu hayata gelişin temel amacı: Ruhsal sapma sebebiyle Cennet’ten kopup bu dünyaya gelen insanın, ruhen arınmasını sağlayarak tekrar cennette yaşayabileceği ruh ve düşünce olgunluğuna erişimini sağlamaktır. Orucu bu anlayış doğrultusunda yorumladığımızda, insanın ruh ve düşünce olgunluğunu sağlamayı amaçlayan bir ibadet olduğunu anlarız.

İnsan oruç tutarak, , yeme içme ile açlık ve cinsellik gibi içgüdüsel dürtülerine karşı iradesini güçlendirir. Böylece de açlık, susuzluk ve cinsel arzuların bilinç üzerindeki olumsuz baskılarına karşı iradesini güçlendirip, ruhen arınma yolunda ilerlemiş olur. Tabii ki oruç ibadetinin amacına uygun tutulabilmesi için, her şey gibi bilinçli yapılması lazım. Bu yüzden sağlık sorunu olan ve oruç tutması durumunda sağlığı olumsuz etkilenecek olanların oruç tutması da doğru değildir. Aynı şekilde oruç tutması durumunda başkasının sağlığını olumsuz etkileyebilecek durumu olan, hamile ya da çocuk emziren kadınların da oruç tutması doğru değildir. Çünkü bu durumlarda oruç tutmak kendimize ve başkalarına karşı olan sorumluluk duygumuzun zayıflamasına yol açar ki, bu ruhsal arınma sürecine ters düşmek demektir.

Zor şartlarda çalışan ve işsiz kalması durumunda geçim sıkıntısı çekebilecek insanların da oruç tutması gerekmez. Bu tür mazereti olan insanların, uygun bir zamanda tutamadıkları oruçları tutmaya çalışmaları gerekir. Eğer bunu da yapabilecek durumları yoksa ve ekonomik durumları iyi ise fakir fukaraya yemek yedirip yardımcı olmaları gerekir. Bu da orucun başka açıdan da sosyal dayanışma duygusunu geliştirmeyi amaçladığını göstermektedir. Bunu da yapabilecek durumları olmayanlar hayırlı bir işi ve iyiliği ihmal sebebiyle terk etmiş olmamak için farklı bir şekilde de olsa imkânları ölçüsünde iyilik adına yapabilecekleri ne varsa onu yapmaya çalışmalıdırlar. Oruç tutan birisi, sağlık açısından kendisi için bir risk görürse, oruç tutmayı bırakabilir ve kendisini sağlıklı hissettiği zamanda tutamadığı gün ya da günleri tekrar tutabilir. Kişinin orucu mazeretsiz bozması durumunda 61 gün oruç tutması gerektiği şeklinde bir yorum olmakla birlikte, bu yorumun güçlü bir dayanağı bulunmamaktadır.

Oruç tutanlar, bilerek su yutmamaya dikkat ederek denize gidebilir ve temizlenmek için yıkanabilirler. Ancak özelikle öğleden önce ya da öğlen vakitleri esnasında oruçluyken denize girmek, tuzlu suyun ve güneşin etkisi ile oruç tutmayı çok daha fazla zor hale getirebilir. Böyle bir riski kaldıramayacağı kanaatinde olan kişinin denize girmemesi daha doğru olur. Ancak denizde, gölet ya da barajlarda çalışanlar için ise bu tür riskler geçerli değildir. Görevleri gereği dikkatli olmak kaydıyla, suya girmelerinde hiçbir sakınca yoktur. Ancak oruç tutmak görevlerini yapma da ya da başkalarının hayatını kurtarmada risk yaratıyorsa görevleri esnasında oruç tutmamaları; daha uygun bir zamanda oruç tutmaları daha doğru olur.

Son yıllarda Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı veya KKTC Din İşleri Başkanlığı’nın imsakiyelerindeki imsak vakti, ramazan öncesi sabah ezanı vaktinden yaklaşık bir saat önce olarak ilan edilmektedir. Bundan dolayı da bazı oruç tutanlar sabah ezanının önceki vaktine kadar kadar yiyip içmeye devam etmektedir. Bu şekilde oruç tutanların oruçlarının şekil açısından geçerli olup olmayacağı ise tartışma konusu olmaktadır. Şüphesiz ki ibadetlerin kabul edilip edilmediğine karar verebilecek olan sadece Allah’tır. İnsanlar ise sadece sağlıklı bir ibadetin şartlarını ilmi yöntemlerle tespit etmeye çalışabilirler. Bu tür çalışmaların tümü, ilmi gerekçeye dayandığı takdirde geçerlidir. Çünkü doğru her ne kadar değişmez olsa da, kişilerin doğruyu algılama düzeyleri farklı olduğu için insanın bilgi yeteneği itibari ile sabit bir doğrudan bahsetmek bazen mümkün olmamaktadır. Bundan dolayı da dinimizde amellerin kabulü doğrulara değil niyetlere bağlanmıştır. Bu anlayışa göre herkes iyi niyetle doğruyu bulma gayreti göstermelidir; ancak ulaştığı doğrunun daha çok kendi bilgi ve deneyimini ifade ettiğini bilerek başkalarının da doğrularına saygı göstermelidir.

Bu anlayışa uygun olarak, ramazan öncesi sabah ezanı vaktine kadar oruç tutanların oruçlarının geçersiz olduğunu iddia etmek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü imsak vaktinin başlangıcı ihtilaflı bir konudur ve ihtilaflı konularda tarafların görüşlerini destekleyici delillerin bulunması durumunda her görüşle amel etmek doğru olur. Nitekim sahabilerden bazılarının sabah namazı kılınırken de yiyip içtikleri bilinmektedir. Bundan dolayıdır ki Hz. Ali, Huzeyfe ve İbn Mesud gibi sahabilerle birlikte bazı İslam alimleri güneşin tam olarak doğmadan güneş ışıklarının ev ve sokakları aydınlatmasına kadar yenilip içilmesine cevaz verdikleri nakledilmektedir. Çünkü Hz. Peygamber ve sahabe döneminde Medine ve Mekke’de ışık ve aydınlanma imkânları pek yoktu. Bu yüzden de yemek hazırlamak ve iftar etmek için güneş ışığından yararlanılıyordu. Daha sonraları evlerde ve sokaklarda aydınlatma imkânları arttık sonra fetvalar ruhsattan azimete doğru kayma göstermeye başlamıştır.

Bundan dolayıdır ki Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın belirlediği ve KKTC Din İşleri Başkanlığı’nın da uyguladığı imsak vakti tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda ruhsatı değil de azimeti esas alarak şüpheden uzak durmaya çalışmaktadır. Bu konuda Diyanet’e muhalefet edenler ise daha çok ruhsatı esas alarak halkın genelinin durumunu gözetmeye çalışmaktadır. Diyanetin uygulaması ihtiyat açısından doğru olmakla birlikte ruhsatı içermediği için daha geniş kitlelerin oruç tutabilmesini zorlaştırıcıdır. Bu ihtilaf öz itibari ile ibadetlerle ilgili ihtilaf durumunda, ihtiyatın mı yoksa ruhsatın mı esas alınacağı tartışmasına dayanmaktadır. Şüpheden kaçınmanın esas olduğunu ileri sürenler, imsak vaktinin en erken vaktini; halkın genelinin durumunu esas alanlar ise ruhsatı alarak imsakin en son vaktini esas almaktadırlar. Bir kısım alimler de imsakin ilk ve en son vaktinin arasındaki bir vakitleri esas almaktadırlar. Sonuç itibari tüm bu görüşler ilmi gayretlerin sonucudur ve hepsi de Kuran-i Kerim’deki bir ayetin (Bakara, 2/187) yorumu ile ilgili ihtilaftan kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak ayetin yorumuna bağlı olarak bazıları imsakin ilk vaktinde, bazıları ise imsakin ilk ve son vakti arasındaki bir vakitte bazıları da imsakin en son vakti olan havanın aydınlandığı ve güneşin doğmasına çok az bir zaman kaldığı vakitte oruca başlamaktadır. Bu ihtilaf her ne kadar tutarsızlık gibi gözükse de aslında farklı iklim ve kişisel şartlar dikkate alındığında gerekli ve kolaylaştırıcı bir ihtilaf olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Müslümanların yaşadığı coğrafyalara bakıldığında, amaç ortak olmakla birlikte orucun süresi ve vaktinin farklı farklı olduğu görülür.

Belirttiğim gibi ibadetlerde şekilden çok öz önemlidir. Bu yüzden de Hz. Muhammed’in uyardığı gibi, birçok insanın oruçtan nasibi sadece açlık ve susuzluk olmaktadır. Dikkat edilmesi gereken bir başka husus ise bu mevsimde havanın çok sıcak olması sebebiyle oruç tutmanın çok daha zor hale gelmesidir. Doğal olarak bu şartlarda açlığın ve duygulara baskının yarattığı sinirlilik hali artabilmektedir. Bu sinirlilik hali ve psikolojik baskı kontrol edilmez ise orucun amacından sapmasına yol açabilir. Bilinçli oruç tutmak, yapılan ibadetin üzerimizdeki etkilerinin farkında olmayı ve olumsuz etkilerini ibadetin amacına uygun olarak yönlendirebilmeyi gerektirir. Aksi takdirde ibadet amacından sapar ve oruçtan nasibimiz sadece açlık ve susuzluk olur.

(Bu yazı, daha önceki “Orucun Mantığı (Hikmeti)” başlıklı yazının güncellenmiş ve genişletilmiş şeklidir)

Oruç, ilericilik ve gericilik

Resim

Oruç ve Kuran ayı olarak bilinen Ramazan ayını bir kere daha idrak ettik. Kimileri için, bu çağda insanların sırf inançları uğruna, yemek içme ve cinsellik gibi duygularını yaşamaktan vazgeçmeleri, gericiliktir. Aslında, geçen zamanın bizi ileri ve ilericiliğe götürüp götürmediği de tartışmaya açık bir konudur. Hele ki ilericiliğin tanımının yapılamadığı bir ortamda, gericiliğin tanımının da yapılması mümkün değildir. Zira geçen her saniye, geride kalmış bir zaman dilimi oluyor. İlericilik iddiasının ne kadar ileriyi öngördüğü de açık değildir. Dolayısıyla da ilericilik ve gericilik gibi kavramlar ontolojik bir anlam taşımaktan çok, konjonktürel bir anlam taşmaktadırlar. Bu yüzden de, bu kavramlar hakikati değil, siyasi ve ideolojik taraftarlığı ifade etmektedir.

Eğer ilericilik, insanın hissettiği gibi yaşaması olarak tanımlanırsa, o zaman hislerimize hiçbir engel koymadan, onları yaşamanın yolunu aramamız gerekir. O zamanda birisinin başkasına karşı hissettiği şiddet ya da cinsel arzuları frenlemeye çalışmanın özgürlüğü sınırlamak olarak değerlendirilmesi gerekir. Hâlbuki insanların kendi dürtülerini yaşamak için başkalarını kendi arzularının nesnesi konumuna sokma hakları bulunmamaktadır. Bu yüzden de Kuran’i Kerim’de insanlar arası ilişkilerin karşılık rıza üzerine kurulması gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Bundan dolayı da hiçbir insanın, başka bir insanın maddi ve manevi varlığı üzerinde, karşılıklı rıza olmadan hak iddiasında bulunması doğru değildir.

Orucu bu itibarla düşündüğümüzde, esasında insanın özgürlüğünü kaybetmesi değil; aslında özgürlüğünü kazanması eylemi olduğu sonucuna varırız. Çünkü iradesi yeme, içme ya da cinsel arzularının etkisi altında kalan bir insanın özgür olduğunu ileri sürülemez. Bu itibarla da, özgürlüğü duyguların peşinde sürüklenmek değil; duygulara hakim olabilmekle alakalı bir kavram olarak algılamak gerekir. Yeme duygusunu kontrol edemediği için obezite hastası olan, içme duygusunu kontrol edemediği için sarhoş olup hem kendisinin hem de başkalarının hayatını tehlikeye atan; cinsellik duygusunu kontrol edemediği için maddi ve manevi batağın içine düşen insanların özgür ve çağdaş insanlar olduğu ileri sürülemez. Çünkü yemek, içmek ya da cinsellik gibi duygularına hakim olamayan insanların hem kendilerine hem de topluma yaşattıkları sıkıntılara sürekli olarak şahit olmaktayız. Dolayısıyla da başkalarının özgürlüklerini tehdit eden özgürlük anlayışları, sorumsuzluktan uzak gayri ahlaki anlayışlardır. Bu yüzden de özgürlüğü, sorumluluk duygusu ile birlikte düşünmek lazımdır.

İnsanın kendi hak ve sınırlarını öğrenmesi için ayrı bir gayret göstermesi gerekir. İbadetin ve orucun anlamı burada ortaya çıkmaktadır. Hz. Muhammed bir savaştan döndükten sonra, esas mücadelenin insanın kendisi ile olan mücadelesi olduğunu belirtmesi, hem bireyin hem de toplumun sağlıklı bir yaşama kavuşması için, ruhsal bir arınmaya ihtiyaç duyduğunu açık olarak ortaya koymaktadır. Bu ruhsal arınma, insanın içgüdülerine hakim olması ile gerçekleşebilmektedir. Bundan dolayıdır ki, Kuran-i Kerim’de, ruhunu arındıranların kurtuluşa erişebileceği belirtilmektedir. Bu kurtuluşu sadece ahiret hayatıyla ilgili düşünmek doğru değildir. Çünkü insanın huzur arayışı tüm zamanlara yayılmıştır.

Farklı Kütlülerde Orucun Anlamı ve Gayesi

Farklı Kütlülerde Orucun Anlamı ve Gayesi

Oruç, farklı şekillerde olsa da büyük dini sistemlerin tümünde bulunan bir ibadettir. Kuran’da: “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi korunasınız diye size de yazıldı” denilerek, oruç ibadetinin Hz. Muhammet’ten önceki dini inançlarda da bulunduğuna işaret edilmiştir.

Yahudilikte oruç bazen nefsin arzularını kırmak, bazen cefa çekmek ya da matem tutmak, bazen de Allah’a yaklaşma vesilesi olarak kabul edilmiştir. Hıristiyanlıkta ise oruç kilisenin üçüncü emridir ve genel olarak iki farklı şekilde tutulmaktadır. Bunlardan birincisi Şükran (Okhttp://aristik), ikincisi ise Kiliseye mensup olan (Ekleziyastik) oruçtur. Hıristiyan orucu şekil itibari ile daha çok perhizi andırmaktadır. Istıraplar Cuması olarak adlandırılan orucu tutmak ise halk arasında yaygın bir ibadettir. Yine Careme denilen kırk günlük bir perhiz orucu bulunmaktadır. Bu orucun kökeni ise Hz. İsa’nın denenmek üzere çöle yollanması üzerine uyguladığı bir perhize dayanmaktadır. Hristiyanlar bu orucu Hz. İsa’nın bu orucunu hatırlamak, tövbe etmek ve de dirilme gününe hazırlanmak için tutmaktadır. Tarih boyunca değişen sosyo-ekonomik şartlara göre Yahudi ve Hıristiyanların oruç şekilleri değişime uğramıştır. Bunun bir neticesi olarak da bugünkü Hıristiyanlığın bazı gruplarında oruç mecburi bir ibadet olmaktan çıkmıştır.

İslamiyet, kendi özü olarak kabul ettiği geçmiş dini inançlardaki oruç ibadetini devam ettirmiş; ancak şekil ve içeriğini aslına uygun kalarak yenilemiştir. Bilindiği gibi İslamiyet öncesi de Kureyşliler, Recep ayında oruç tutarlardı. Kuran Ramazan ayında oruç tutulmasını emrederek, Recep ayında tutulan orucun bir gelenek olarak devamını sağlamıştır. Yine eski kültürlerde bulunan oruç şekillerinden birisi de “susma orucu” idi. Bu oruca niyet eden kişi bir gün boyunca kimse ile konuşmazdı. Hz. Muhammet bu oruç şeklini de tasvip etmemiştir. İslamiyet, oruç ibadetine yeni bir düzenleme getirerek, Ramazan orucunu tutmayı, oruç tutmaya gücü yeten tüm Müslümanlar için gerekli kılmıştır. Tutulmaması durumunda ise kaza edilmesini, bazı durumlarda da kefaret olarak fakir ve fukaraya yemek yedirilmesini öngörmüştür.

İslam dininin gerekli kıldığı bu ibadetin zorunluluğu ise kişinin vicdani kanaatine bırakılmıştır. Çünkü başkalarını baskısı altında gerçekleştirilen ibadetler, genellikle insanı olumlu değil; olumsuz yönde etkiler. Kuran-i Kerim’de: “Dinde zorlama yoktur” denilerek, inancın bir gönül işi olduğu beyan edilmiştir.

Bazıları tarafından basit; hatta insanın kendine zulmü gibi algılanan oruç, aslında gayesi itibari ile insanın kendi özüne dönüşünü sağlayan önemli bir ibadettir. Orucun ana gayesi, şükrü öğrenmek ve ruhun kötülüklerden arındırarak, cennet yaşamına hazır hale geleceği olgunluğa ulaşmasına katkı sağlamaktır. Aslında insanlar doğru ve yanlışları ayırma yeteneğine doğuştan sahiptirler ve yaşam tecrübeleriyle bu yeteneklerini geliştirirler. İnsanların hayatlarındaki en büyük sorun, farkında oldukları doğruları yaşama geçirme konusunda yeterli iradeyi gösterememeleridir. Dolayısıyla insanların yaşadıkları sorunların büyük bir kısmı, bilgisizlikten çok iradesizlikten kaynaklanmaktadır. Bilinçli bir şekilde oruç tutan insan, aşırı yemek dürtüsünden kaynaklanan şişmanlık; aşırı cinsellik dürtüsünün sebep olduğu tecavüz ve de aşırı içme dürtüsünün yol açtığı sarhoşluk gibi zaaflara karşı kendisini koruyacak iradeyi kazanmış olur. Bu ibadeti başarı ile tamamlayan insanlar, yeniden cennete dönüş yolunda da önemli bir başarı elde etmiş olurlar. Kuran’da ifade edildiği üzere cennet hayatına yeniden dönüş; ancak ruhani arınma sürecinin tamamlanması ile mümkündür. Aşırı duygularını kontrol edemeyen insanlar, henüz daha cennet ortamına ruhen uyum sağlamaya hazır değildirler. Bu yüzden tutulan orucunun sonunda bayram namazının kılınması ile birlikte bayramın başlaması bu arınma sürecinin sonunda kazanılan başarının getireceği mutluluğu temsil etmektedir.

Orucun Mantığı (hikmeti)

Orucun Mantığı (hikmeti)

Yapılan bir işin mantığı yani hikmeti yoksa dini açıdan da değeri yok demektir. Çünkü Allah insanı ondaki düşünce yeteneği ile sorumlu ve şerefli kıldı. Bu açıdan bakıldığında oruç dâhil yapılan her ibadetin bir mantığı olması gerekmektedir. Nitekim Kuran-i Kerim’de akıllı insanlar övülmekte aklını kullanamayan birey ve toplumlar ise eleştirilmektedir. Akıllı olmayı, kişi ya da toplumun yaratan ve yaratılan ile iyi niyet temelinde bilinçli bir iletişim ve etkileşim halinde olması olarak açıklayabiliriz. Bu özelliğini kaybeden ya da zayıflayan birey ve toplular, sünnetullaha aykırı davrandıkları için bireysel ya da toplumsal uyum ve gelişim sürecinin dışında kalırlar.

İslam inancı birçok farklı inanç gibi gayeci bir inançtır. Bu gaye Kuran-i Kerim’de: “Ruhunu arındıranlar kurtuluşa ermiş, onu kirletenler ise zarara uğramıştır (Şems suresi/ 9, 10)” şeklinde ifade edilmiştir. Bilindiği üzere oruç İslam inancı içerisinde yer alan en önemli ibadetlerden birisidir. En basit tanımı ile oruç mükellef olan bireyin Allah rızasını arzulayarak içgüdüsel dürtülerin psikolojik baskısından korunmak amacıyla güneşin doğuşundan, batışına kadar olan zaman dilimi içerisinde yeme, içme ve cinsel yaşamına sınırlama getirmesidir. Bu sınırlama bir açıdan insanın kendi iç dünyasına bilinçli bir müdahalesi olarak değerlendirilebilir. İslam inancına göre bu hayata gelişin temel amaçlarından birisi, Cennet’ten ruhsal sapma sebebiyle kopup bu dünyaya gelen insanın, ruhen arınmasını sağlayarak tekrar geri dönüşünü sağlamaktır. Orucu bu inanç doğrultusunda yorumladığımızda, insanın ruhen olgunlaşmasını amaçlayan bir ibadet olduğunu anlarız.

İnsan oruç tutarak iradesini, açlık, cinsellik ve içme gibi içgüdüsel dürtülerine karşı güçlendirir. Böylece de açlık, susuzluk ve cinsel arzuların bilinç üzerindeki olumsuz baskılarına karşı iradesini güçlendirip, ruhen arınma yolunda ilerlemiş olur. Tabii ki oruç ibadetinin amacına uygun tutulabilmesi için, her şey gibi bilinçli yapılması lazım. Bu yüzden sağlık sorunu olan ve oruç tutması durumunda sağlığı olumsuz etkilenecek olanların oruç tutması doğru değildir. Aynı şekilde oruç tutması durumunda başkasının sağlığını olumsuz etkileyebilecek durumu olan, hamile ya da çocuk emziren kadınların da oruç tutması doğru değildir. Çünkü bu durumlarda oruç tutmak kendimize ve başkalarına karşı olan sorumluluk duygusunun zayıflamasına yol açar ki, bu ruhsal arınma sürecine ters düşmek demektir.

Zor şartlarda çalışan ve işsiz kalması durumunda geçim sıkıntısı çekebilecek insanların da oruç tutması gerekmez. Bu tür mazereti olan insanların, uygun bir zamanda tutamadıkları oruçları tutmaya çalışmaları gerekir. Eğer bunu da yapabilecek durumları yoksa ve ekonomik durumları iyi ise fakir fukaraya yemek yedirip yardımcı olmaları gerekir. Bu da orucun bir açıdan da sosyal dayanışma duygusunu geliştirmeyi amaçladığını göstermektedir. Bunu da yapabilecek durumları olmayanlar hayırlı bir işi ve iyiliği ihmal sebebiyle terk etmiş olmamak için farklı bir şekilde de olsa imkânları ölçüsünde iyilik adına yapabilecekleri ne varsa onu yapmaya çalışmalıdırlar. Oruç tutan birisi, sağlık açısından kendisi için bir risk görürse, oruç tutmayı bırakabilir ve kendisini sağlıklı hissettiği zamanda tutamadığı gün ya da günleri tekrar tutabilir. Kişinin orucu mazeretsiz bozması durumunda 61 gün oruç tutması gerektiği şeklinde bir yorum olmakla birlikte, bu yorumun güçlü bir dayanağı bulunmamaktadır.

Hz. Muhammed’in uyardığı gibi, birçok insanın oruçtan nasibi sadece açlık ve susuzluktur. Bu mevsimin çok sıcak olması oruç tutmayı zorlaştırmakta, doğal olarak da açlığın ve duygulara baskının yarattığı sinirlilik hali artabilmektedir. Bu sinirlilik hali ve psikolojik baskı kontrol edilmez ise orucun amacından sapmasına yol açabilir. Bilinçli oruç tutmak, yapılan ibadetin üzerimizdeki etkilerinin farkında olmayı ve olumsuz etkilerini ibadetin amacına uygun olarak yönlendirebilmeyi gerektirir. Aksi takdirde ibadet amacından sapar ve oruçtan nasibimiz sadece açlık ve susuzluk olur.

Zorunlu Oruç

Zorunlu Oruç

Ramazan orucunu tutarken şunu bilelim ki, her gün bir milyar dolayında insan açlık ve sefaletin pençesinde yaşamak zorunda kalıyor. Bu insanlar hiçbir zaman çocuklarını doyurmak ya da kendi ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli yiyeceği bulamıyorlar. Demek ki insanlığın büyük bir bölümü, sadece bir ay değil; senenin 365 günü oruç tutmak zorunda kalıyor. Hem de akşamları iftar edecek, sabahları ise sahura kalkacak yiyecek ve içecek bulamadan.

Altı milyar nüfuslu, küreselleşmeye çalışan koca dünyanın zorunlu oruç tablosunu şöylece özetlenebilir: 200 milyonu beş yaşın altındaki çocuklar olmak üzere yaklaşık 840 milyon insan, üst düzeyde açlığın yarattığı riskler altında yaşamaktadır. Yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 2 milyar; güvenli su tüketim olanağı bulamayan insan sayısı 1,2 milyar; sağlık hizmetinden yararlanamayan insan sayısı ise yaklaşık 800 milyondur. Dünyada her yıl 11 milyon insanın ise açlık veya yetersiz beslenme yüzünden öldüğü tahmin edilmektedir.

Dünya ve özellikle insan hakları ihlallerini olur olmaz yerlerde arayan ekonomik olarak gelişmiş ülkeler, açlıkla mücadeleye yeterli ölçüde duyarlılık göstermedikleri için bu sorun gittikçe büyümektedir. Çünkü gelişen dünyanın ve kullandıkları yüksek teknolojinin amacı, insanlara hizmet değil; silaha yatırım yapmak, savaş alanları açmak ve ürettiği gıdayı silah olarak kullanmaktır. Bu yüzden dünyada açlıktan en çok etkilenen ülkelerin dörtte üçü savaşların tahrip ettiği ülkelerdir. İnsanoğlunun saldırgan ve yıkıcı ideolojilerin peşine takılarak kavgaya girişmesi, birçok başka riskler yanında, açlık sorununun da kronik hale gelmesine yol açmaktadır. Bu çatışma ortamı doğal olarak emek ve toprak gibi kaynaklarımızın çekişme, çatışma, kavga ve savaşlarda tüketilmesine neden olmaktadır.

Dünyayı açlık sararken, buna inat olarak askerî harcamalar 2010 yılında da artış gösterdi. Askerî harcamalarda rekor her zaman olduğu gibi yine Amerika Birleşik Devletleri’nde. ABD’nin geçen yılki askerî harcamaları bir önceki yıla göre 19 milyar dolar artarak 687 milyar dolara ulaştı. Askerî harcamaları hızla artan ikinci ülke ise Çin Halk Cumhuriyeti’dir. Çin’in 2009 yılında 110 milyar dolar olan askerî harcamaları 2010’da 114 milyar dolara yükseldi. Türkiye’nin 2010’daki savunma giderleri ise 15 milyar 634 milyon dolar oldu. Askerî harcamalar dünyada 2001’den bu yana toplam olarak yüzde 43 oranında artarken, Avrupa’nın askerî harcamaları 2010’da yüzde 2,8 oranında geriledi. Sivil güvenlik terdbirleri arttırılarak, askeri harcamalar azaltılsa ve bu tasarruflar işsizlik ve doğal afetlerle mücadeleye ayrılsa, bu sorunların büyük bir bölümü kısa zamanda çözülür. Nitekim Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu dünya çapında aile çiftçiliğine her yıl 30 milyar avro ayrılırsa açlığın kontrol altına alınabileceğini ve hatta önüne geçilebileceğini bildirdi. Fakat örgüt maalesef çağrısını sağır kulaklara işittiremedi. Çünkü günümüz dünyasında, bazı insanların ve ülkelerin çıkarları, insanlığın açlık ve sefaletinden çok daha önemli kabul edilmektedir.

Açlık, insanoğlunun başına gelebilecek en büyük felaketlerden biridir; bundan dolayı atalarımız, “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin ” duasını dillerinden hiç düşürmemiştir. Açlığın yol açtığı sorunlar sayılamayacak kadar çoktur: Hastalıklar, ölümler, iş gücü ve üretim kaybı, verimsizlik, zihinsel gelişim sorunları, ruhsal çöküntü, suç işleme ve şiddet kullanma eğiliminin artması bunlardan bazılarıdır. Açlık sorununu çözememiş bir toplumun sosyal huzurunu sağlaması, kalkınma yolunda hızla ilerlemesi, uluslararası alanda kendi hak ve menfaatlerini koruyabilecek politikalar üretebilmesi mümkün değildir. O halde barış ve huzur içinde bir dünya oluşturmanın ön koşullarından birisi de açlık sorununun çözülmesidir. Bu gerçeği görmeden, Ramazan orucunun ne anlama geldiğinin anlaşılması mümkün değildir. Oruç tutarken, inancından dolayı değil; paylaştığımız dünyanın adaletsizliklerinden dolayı zorunlu olarak milyonlarca insanın da bizim gibi oruç tuttuğunu unutmamak dileğiyle, Allah orucumuzu kabul etsin!

HUKUK SİSTEMİMİZ

HUKUK SİSTEMİMİZ

KKTC’de siyasilerle birlikte birçok idareci, kurum ve kuruluş yasal olmayan; ancak yargının denetimi dışında kalan eylemlerde bulunabilmektedir. Bazı kurumların yasadışı olarak yaptığı istihdamlar, usulsüz ihaleler, kaçak işgücü, kadın ticareti, vergi kaçakçılığı ve bunlar gibi birçok suç bunlardan bazılarıdır. Bu durum hukuk devleti olup olmadığımız konusunda kuşkular yaratmaktadır. Hukuk dilinde “hukuk devleti” deyimi, devletin hukuk kurallarına bağlı sayılmadığı Polis Devleti’nin karşıtı olarak kullanılmaktadır. Polis devleti anlayışında devlet hukuka bağlı olmadığından idari eylem ve işlemlerinin yargı tarafından denetlenmesi de söz konusu değildi. Dolayısıyla da “Polis devleti” ifadesindeki “polis” kelimesi bizim günlük kullanımımızda olan “kolluk kuvveti” anlamında değil; kamunun refah ve selametini sağlamaya yönelik tüm devlet faaliyetleri anlamında kullanılıyordu. Bu açıdan da polis devleti, idari denetimin olmadığı ya da çok zayıf olduğu mutlakiyetçi ve totaliter devlet anlayışlarını ifade etmektedir.

Demokrasilerde en önemli denetleme organı halktır. Ancak halkın denetimi sadece seçimden seçime gerçekleşebildiği için, idari işlemlerin etkin şekilde denetimi yargı yoluyla gerçekleştirilebilmektedir. Bu durum doğrudan doğruya “hukuk devleti” olmak ile ilgilidir. Dolayısıyla, idarenin eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olması, yasama ve yargının da hukuka bağlı olması Hukuk Devletinin esasını oluşturmaktadır. Hukuk Devletinde, devlet: Toplumsal sözleşmeyi ifade eden hukuk sistemi anlamına gelir. Bu açıdan da Hukuk Devleti, hukukçuların hakim olduğu devlet değil; devletin vatandaşlarının doğrudan ya da dolaylı olarak katılımı yolu ile oluşturduğu hukukun hakim olduğu devlet demektir. Hukukun toplumun doğrudan ya da dolaylı olarak katılımı ile oluşması ise hukuk devletinin aynı zamanda sosyal bir devlet olmasını sağlamaktadır.

İdarenin eylem ve işlemlerinin yargısal denetimi konusunda iki sistem vardır. Bunlardan birincisi, bu denetimi genel yargı organlarına bırakan ve özellikle Anglo-Sakson ülkelerinde uygulanan “adlî idare” ve “yargı birliği” sistemidir. Bu sistemde yargı organı tekdir ve devletle fert arasındaki hukukî uyuşmazlıklar tıpkı fertler arasındaki hukukî uyuşmazlıklar gibi genel mahkemelerce çözülür. İkinci sistemde ise, yürütmenin eylem ve işlemlerinden doğan hukukî uyuşmazlıklar, genel mahkemelerde değil idari mahkemeler gibi özel ihtisas sahibi olan mahkemelerde çözülür. “İdarî yargı” adı verilen bu sistem, Fransa’da doğmuş ve ülkemizdeki sistem de buradan esinlenerek oluşturulmuştur. Hukuk devleti bakımından önemli olan, yürütmenin eylem ve işlemlerinin ihtisas sahibi bağımsız yargı organlarında denetlenebilmesidir. Bu denetim sağlandıktan sonra, denetimi yapan mahkemenin genel mahkeme veya idare mahkemesi olması hukuk devleti açısından fazla önem taşımamaktadır. Çünkü çağımızda artık tek yargı sisteminden kastedilen sadece yargıda askeri ve sivil yargı ayırımının yapılmamasıdır.

Basında yer alan keyfi ve hukuk dışı uygulamaların birçoğunun hukuk denetimi dışında kalması, idari hukukumuz ve hukuk sistemimiz üzerinde yeniden düşünmemizi gerekli kıldığı kanaatindeyim. Bizim yargı sistemimizde Türkiye’den farklı olan önemli bir özellik, polisin savcılık görevini de üstlenmesidir. Burada tartışılması gereken önemli bir husus: Polisin savcılık görevini yürütebilecek kadar hukuk eğitimi alıp almadığıdır. Polislerimizin Türkiye sisteminden mezun olduklarını dikkate aldığımızda, özel ihtisas isteyen savcılık görevini yürütmelerinin pek sağlıklı olmadığı kanaati oluşmaktadır. Çünkü polisin savcılık görevini üstlenmesine rağmen İngiliz sistemine göre değil de İngiliz sisteminden oldukça farklı olan Türkiye sistemi içerisinde eğitim görmeleri sistemin sağlıklı yürümesini aksatmaktadır. Türkiye sisteminde İngiliz sisteminden farklı olarak savcı olabilmek için hukuk fakültesi mezunu olunması gerekir. Bu iki farklı sistemin bir araya getirilerek oluşturulmuş olan sistemimizin aksamaması için polislerimizin Türkiye’deki savcılara uygulanan savcılık eğitimi ve sınavına benzer bir sınavdan geçtikten sonra böyle bir görev için yetkilendirilmesi ya da sistemimizin tamamen Türkiye ile uyumlu hale getirilmesi gerekmektedir. Bizdeki sistemin bir diğer riski de, polisin cezai tahkikat dosyasını hazırladıktan sonra bunu savcılığa sunması ve davanın mahkeme aşamasının savcılık tarafından yürütülmesi sebebiyle oluşan zaman kaybı ve kopukluktur.

Ayrıca savcı sayısının yetersiz olması sebebiyle polis tarafından hazırlanan birçok dosyanın zamanında görüşülmesi ve sağlıklı yürütülmesinin engellediğine dair şikâyetler bulunmaktadır. Sistemin bu özelliğini bilmeyenler, davaların gecikmesi ve yürütülmesindeki aksaklıkların sadece polisten kaynaklandığını zannetmektedirler. KKTC’de Adli Tıp’ın olmaması/yetersizliği birçok soruşturmanın aksaması ya da gecikmesinin bir diğer sebebidir. Adli tatilin uzun olması, aynı yargıçların faklı ihtisas isteyen konulara bakmak zorunda kalması, yargımızın diğer sorunlarından bir kaçıdır. Tüm bu sorunlar, ekonomi, siyaset gibi yargı alanında da çağın gereklerine uygun bir yeniden yapılanmaya ihtiyaç duyulduğuna delalet etmektedir.

Irak ve Musul Krizi (Türkiye Gündemi)

Irak ve Musul Krizi (Türkiye Gündemi)

Görüntü

 yaklaşık bir yıldır Ortadoğu siyasetinin yeni silahlı örgütü olarak gündeme gelmeye başladı. 2013’de el-Kaide’ye bağlı olarak Suriye’de Esad karşıtlığı ile adını duyurmaya başlayan örgüt, daha sonra el-Kaide ile bağlantısını kesmiş ve bu kopuşundan sonra özellikle Irak’ta adını duyurmaya başlamıştır. Örgütün lideri olduğu belirtilen Ebu Bekir Bağdadi el-Kaide ya da Ortadoğu’da silahlı mücadele veren örgütler içerisinde ismi öne çıkan birisi değildir. Bu durum örgütün kuruluş ve bağlantıları ile ilgili bilinmezleri arttırmaktadır. Özellikle el-Kaide ile bağlantısı sebebiyle örgüt ve ABD politikaları arasında bağlantı kurulmaya çalışılmaktadır. Ancak el-Kaide’den kopuşu sebebiyle de örgütün siyasi boşluktan doğan bir hareket mi yoksa belli merkezler tarafından ortaya çıkarılan bir misyon hareketi mi olduğu henüz net olarak tespit edilebilmiş değildir.

IŞİD’ın daha önce Suriye rejimine karşı savaşmış olması ve Türkiye’nin de rejim karşıtı politikaları sebebiyle, örgüt ve Türkiye arasında da bağ kurmaya çalışanlar vardır. Hatta örgütün Irak kanadının Suriye tarafından desteklendiği de ileri sürülmektedir. Davutoğlu’nun: “Ne zaman Suriye’nin kuzeyinde muhalefet güçlendi, Irak Şam İslam Devleti o zaman ortaya çıktı ve savaşını da muhalif unsurlara karşı yaptı. Bunlarla rejim arasında perde gerisinde bir ortaklık var” açıklaması bu organik bağın varlığını ortaya koymaktadır. Bilindiği üzere Türk Silahlı Kuvvetleri, bu örgütün sınırlarımıza yakın yerlerdeki faaliyetlerinin artması sebebiyle bir konvoylarını vurmuştu. Ancak örgütün selefi ve sünni nitelikli bir örgüt olarak nitelenmesi, Suriye ile organik bağ kurulmasını zorlaştırmaktadır. Çünkü Suriye rejimi daha çok Şii (Alevi) niteliği ve Sünnilere karşı baskıcı politikaları ile bilinmektedir. Bu açıdan bakıldığında örgütün Suriye ve Irak kanatları arasında bir kopukluk olduğu sonucu çıkar. Çünkü Esad rejiminin kendisi için tehdit olarak gördüğü Suriye ve Irak toprakları üzerinde dine dayalı sünni bir rejim kurma mücadelesi veren bir örgüte destek vermesi makul değildir.

Soruna Irak cephesinden baktığımızda Irak Başbakanı Nuri el-Maliki’nin böyle bir örgüte destek vermesi de pek makul gözükmemektedir. Çünkü Maliki Şii kökenli birisidir ve kendi yönetimi altındaki topraklarda Sünni mezhep ayırımcılığına dayalı bir devlet kurmaya çalışan harekete izin vermesi siyasi misyonu ile çelişmektedir. Belirtildiğine göre Irak Başbakanı Maliki’nin İran ile de ilişkileri iyi olan birisidir. İran-Irak Savaşı esnasında Maliki’ye bağlı milisler Irak toprakları içinde İran Devrim Muhafızlarının gözetiminde gerçekleştirdiği eylemlerin direk liderliğini Maliki yürütmekteydi (Bu bilginin kaynağı Wikipedia’dır). Dolayısıyla Musul’daki gelişmeler Maliki’nin ABD ile Iraklı Şii direnişçiler arasında bir denge politikası kurma misyonu ile de çelişmektedir. Yine de örgütün Maliki yönetimindeki Irak toprakları içerisinde bu kadar etkili olması, hükümetin bir zaafı değil de gizli bir ajandası olarak değerlendirmelere yol açmaktadır.

Olaya Amerikan-Rus rekabeti açısından baktığımızda, Rusya siyasetinin özellikle İran ve dolayısıyla Şia ve alevi hareketleri ile genel olarak bir paralellik içinde yürüdüğünü görürüz. Dolayısıyla hareketin Rusya-ABD rekabeti ile bir bağlantısı olup olmadığı üzerinde de kafa yormaya ihtiyaç vardır. Örgütün internete yansıyan militanlarının ellerindeki silahlara bakıldığında daha çok Rus yapımı kalaşnikof ve kanas silahları taşıdıkları gözükür. Bu ise Rusya ile örgüt arasında direk olmasa da dolaylı bir silah akışı olduğu sonucunu doğurmakta ve bilinmezleri daha da arttırmaktadır. Aldığım bir bilgiye göre Irak’ta silah satışı ve kaçakçılığı çok yüksek düzeydedir. Bu ise silah şirketlerinin, silah satışlarının, ulusal ve uluslararası denetim dışına çıktığına delalet etmektedir.

Olaya Türkiye cephesinden bakıldığında, Musul Elçiliği’ne baskın yapılarak elçilik görevlilerinin rehin alınmasının Türkiye’nin hem iç hem de dış siyasetiyle bağlantılı olarak operasyonun planlandığı görüntüsü vermektedir. Operasyonun İran Cumhurbaşkanının Türkiye ziyaretinin hemen ardından gerçekleşmesi, olayın özellikle Türkiye’nin dış siyaseti ile bağlantılı olduğu izlenimini yaratmıştır. Bu bakış açısına göre operasyonun Türkiye-İran yakınlaşmasından rahatsız olanlar tarafından düzenlenmiş olması gerekir. Çünkü bu operasyonun doğal olarak Türkiye’nin iç ve dış siyasetini etkileyecektir. Çünkü Başbakan Erdoğan’ın adı Cumhurbaşkanlığı ile anılırken, aynı zamanda Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun da adı başbakanlıkla anılmaktadır. Doğal olarak bu operasyonun hem hükümeti hem de Davutoğlu’nu zora sokmak amacıyla yapılmış olması en güçlü ihtimal olarak gözükmektedir. Tabii ki bu operasyon sonrasında Türkiye’nin daha önce olduğu gibi rehineleri sağ salim kurtarmayı başarması halinde, Türkiye’nin bölgedeki saygınlığı artacak ve Erdoğan ile Davutoğlu’nun lehine bir sonuç doğuracaktır.

Bu coğrafyada Türkiye-İran yakınlaşmasından en fazla rahatsız olacak olan ülkelerden birisi de İsrail’dir. Ancak İsrail’in el-Kaide ya da ona benzer selefi inanç ekolünden gelen bir harekete destek vermesi makul gözükmemektedir. Ancak hareketin Sünni olması ve İran’ın politikalarına aykırı bir görüntü sergilemesi, İsrail’in böyle bir harekete tam destek vermese de göz yumması kendi güvenlik siyaseti ile çelişmez.

Ortadoğu’daki karmaşanın esas sebebinin inanç farklılığı değil; inanç farklılığı yaratma üzerinden kurulmuş olan ekonomik çıkar çatışması olduğunu orta düzeyde eğitim sahibi olan herkes bilmektedir. Dolayısıyla bu coğrafyadaki çatışmaların esas sebebi olan petrol ve gaz enerji kaynaklarının yeni bir paradigma ile bir barış projesine dönüştürülmesi mümkündür. Çünkü bu bölge ülkelerinin enerji kaynaklarını keşfederek çıkarıp pazarlaması için teknolojik olarak gelişmiş olan ülkelerin hem teknolojisine hem de pazarına ihtiyacı vardır. Teknolojik olarak gelişmiş ülkelerin ise bu bölgedeki yatırımlarının güvence altına alınıp maliyetlerin azaltılması için bölgenin istikrara kavuşmasına ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bu teknolojik ve ekonomik bağımlılığı savaş sebebi olarak değil de bir barış sebebi olarak da değerlendirmek mümkündür. Türkiye’nin de siyasetini bu anlayış üzerinden yeniden kurgulaması durumunda, bölge üzerindeki nüfuzunu daha akılcı ve meşru bir zeminde arttırmasının yolu açılmış olacaktır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Ortadoğu hem kültürel hem de ekonomik zenginliklerle dolu bir coğrafya olması sebebiyle fillerin savaş arenasına dönmüştür. Doğal olarak da bölgedeki savaşların ahlaki ve dini bir temeli kalmamıştır. Çünkü bu savaşlarda din ve mezhepler ağırlıklı olarak manipülasyon ya da provokasyon amaçlı olarak kullanılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti siyaseti bunu dikkate alarak din ya da mezhep temelli olarak kurgulanan çatışmalarda taraf olarak yer almamalıdır. Bunun yerine kendi vatandaşlarının hakkını koruma esasına dayalı insan hakları merkezli bir politika izlemelidir. Çünkü hem Türkiye’nin hem de bu coğrafyanın barış ve güvenliği din ve mezhep ayırımcılığına dayalı politikalar ile gerçekleştirilemez. Dolayısıyla da Ortadoğu’nun tüm aktörleri insan haklarını korumayı esas alan yeni bir paradigma geliştirmelidirler.

 

 

 

Din ve Siyaset II

Resim

Son dönemlerde kilise açılışları ve dini törenler kamuoyunda bayağı gündeme gelmeye başladı. Bu gelişme din ve siyaset ilişkisi üzerinde yeniden düşünmemizi gerekli kılmaktadır. Bazı çevreler bu gelişmeleri bir normalleşme ve dini özgürlüklerin gelişmesi olarak değerlendirirken, bazıları da bunu din üzerinden yürütülen bir siyaset olarak değerlendirmektedir. Şüphesiz ki her iki tarafın da görüşlerini destekleyecek hem örnekler hem de güçlü argümanlar bulunmaktadır.

Kıbrıs adası tarih boyunca birçok farklı inanç ve kültüre ev sahipliği yapmıştır. Bu inanç ve kültürlerin bıraktığı tarihi mirasa sahip çıkmak hem milli hem de insani bir sorumluluktur. Tabii ki tarihi mirasa sahip çıkılırken din ve kültür üzerinden yürütülen emperyalist çatışmacı politikalardan da korunmayı sağlayacak tedbirlerin alınması gerekmektedir.

Dikkat edilirse KKTC’de gerçekleşen kilise ayinlerine binlerce kişi ile birlikte en üste düzey yönetici, bürokrat ve siyasetçi de katılmaktadır. Hâlbuki Müslüman Kıbrıs Türk halkının Güney’de gerçekleştirdiği ayinlere ayni ilgi gösterilmemektedir. Bunun son örneği Tahta Kale Camii’nin açılışına katılan beş ya da on kişidir. Tabii ki bu durumu sadece ilgisizlikle açıklamak mümkün değildir.

Siyasi atama ile gelen Din İşleri Başkanlarının siyasi baskı altında kalmaları ve de görevlerini gerektiği özenle yapamamaları mümkündür. KKTC’de görev yapan müftü ve Din İşleri Başkanları’nın göreve atanma ve alınma süreçleri incelendiğinde, Din İşleri Başkanlarının görev yapmalarını ne kadar zor olduğu daha açık şekilde görülür.

Nitekim Din İşleri Başkanlığı görevinden alındıktan sonra Yüksek İdare Mahkemesi’nde açtığım davadan çıkan kararda, Din İşleri Başkanı’nı atayan Cumhurbaşkanının hiçbir gerekçe göstermeden, Başbakanın önerisi ile görevine son verebileceğinin açıkça belirtildiğini görürüz. Görevine son verilen Din İşleri Başkanı’nın ise hiçbir ekonomik ve sosyal güvencesi bulunmamaktadır. Bu durum, Din İşleri Başkanlarının siyasi baskı altında kalmalarını sağlayarak, kurumsal misyonlarını icra etmelerini zorlaştırmaktadır.

Din İşleri Başkanı olarak atandığımda, ikinci iş yasağına girmemek için Üniversite’deki kadromu iptal ettirmiştim. İlginç olan durum Cumhurbaşkanı ve Başbakanın bilgisi ve izni ile arada gidip ders vermemi UBP’li yeni Yönetim Kurulunun sözleşmemin feshinin gerekçeleri arasına koymasıydı. Daha ilginç olan ise ayni yönetim kurulunun, benim yerime atanan Talip Atalay’ın üniversitedeki kadrosunu koruyarak Din İşleri Başkanı olarak atanmasına ses çıkarmamasıydı. Nitekim Talip Atalay, üniversitedeki kadrosu da korunduğu için KKTC’deki görev yılları da saydırılarak profesörlüğe yükseltildi Kendisine bana verilmeyen maaş artışı ve kira gibi bir takım ek haklar da verildi. Bu durum, Din İşleri Başkanlığı’nın laik bir devlet kurumu değil siyasi bir devlet kurumu olarak görüldüğü sonucunu doğurmaktadır.

Bu sorunu Din İşleri Başkanı Talip Atalay’la paylaştığımda daha önce bunları yazmış olmam sebebiyle beni eleştirdi. Kendisini savunmak amacıyla da görevine son verirlerse ortalıkta işsiz kalabilmesi riski olduğu için tedbirli davranması gerektiğini söyledi. Evet bu konuda haklıydı; çünkü bu riski ben de yaşadım. Nitekim bu ülkede birçok insanın işine siyasi nedenlerle son verilmiş bu insanlar mağdur edilmiştir. Zihinlerde kalan yakın örneklerinden birisi Türk Hava Yolları çalışanlarıdır. Dolayısıyla böyle bir baskı altında görev yapan Din İşleri Başkanı’nın, Selimiye Camii’nden çalınan tarihi kılıç, kayıp trilyonluk tarihi halılarla, zarara uğratılan vakıf malları ve Güneyde kalan camilerle ilgilenip bunları çalan ya da zarara uğratanlardan hesap sorulması için girişim yapabilmesi oldukça güçtür.

Din İşleri Başkanlığı’nda çalışan personele, göreve alındıklarında imzalatılan belgede sadece “hiçbir gerekçe göstermeksizin görevinize son verilebilir” cümlesinin bulunması, din görevlileri üzerinde de siyasi bir baskı kurulabilmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla hem din görevlilerinin hem de Din İşleri Başkanı’nın görevine hiçbir yargı süreci ve kararı olmadan tamamen siyasi bir kararla son verilebilmektedir. Bu ise hem hukuk devleti anlayışına hem de insan haklarına aykırıdır. Böyle bir yapı içerisinde hem başkanın hem de din görevlilerinin ahlaki ve insani görevlerini sağlıklı bir şekilde yerine getirmeleri oldukça güçtür. Bu sorunun çözümü için ivedilikle anayasal ve yasal düzenlemelere ihtiyaç vardır.

Tüm bu sorunlarla birlikte KKTC’nin en zengin kurumu olan Vakıflar ve Din İşleri Dairesi Başkanlığı’nın elektrik borçlarını ödeyememesi, camii arazileri üzerinde gece kulüplerinin kurulması, vakıf otellerinin kumarhane işletmeciliği yapması, camii etraflarının içki ve bar işletmelerine devredilmesi gibi sorunlar varken yeni camilerin yapılması ya da açılmasını, dinin ve kültürün korunması ile açıklamaya çalışmak inandırıcı olmamaktadır.

Tabii ki camii ve kiliseleri yapmak ya da açmak kadar önemli olan bu inançlara sahip olan insanların, bu yerlerde ibadet edebilmelerini sağlamaktır. Bununla birlikte yapılması gereken bir başka önemli şey ise ibadet hürriyeti sağlanırken, bu hürriyetin haksız ve istismarcı politikalara alet edilmesini engelleyici tedbirler almaktır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, camii ve kilise gibi ibadet yerlerinden daha değerli olan bu binaları inşa eden insanların inançlarıdır. Dolayısıyla din ve dini mabetleri ele alırken esas amacın insan haklarının korunması ve mutluluğunun sağlanması olduğunu unutmamak gerekir. Aksi takdirde insanlığımız, inanç ve kültürümüzü yaşatmak için kendi ellerimizle inşa ettiğimiz mabetlerin altında kalarak ezilir ve yok olur.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-ve-siyaset-ii/4760

Yusuf Suiçmez

 

 

Anayasa Değişikliğinin Getirecekleri ve Götürecekleri

Anayasa Değişikliğinin Getirecekleri ve Götürecekleri

Gündemin başına oturan konulardan birisi Anayasa Değişikliğine İlişkin Yasa Önerisi çalışmasıdır. CTP-BG ile DP-UG ve TDP’den Mehmet Çakıcı ile birlikte 21 milletvekilinin imzasını taşıyan değişiklik teklifi öyle gözüküyor ki uzun bir süre daha gündemimizi meşgul edecektir. Bu yazımda bu teklifin olumlu ve olumsuz yönlerini tanıtmaya çalışacağım.

Çağımızda devlet, halkların birlikte yaşamak için oluşturduğu ortak hukuk ve bu hukuk çerçevesinde oluşan kurumsal yapıların bütününü ifade eder. Anayasalar, adından da anlaşılacağı gibi birlikte yaşamak için oluşturulan ortak hukukun detaylarını değil ana ilkelerini belirler. Detaylar ise yasa, tüzük ve yönetmeliklerle belirlenir. Bu yüzden de her anayasa değişikliği doğal olarak uyum yasalarının da çıkarılmasını zorunlu kılar.

Anayasalar genel olarak dört farklı ruh esas alınarak oluşturulur. Bunların birincisi kutsal sayılan bir ideyi ya da inancı esas alan anayasalardır ve genelde aşkın bir varlığın hukukunu korumayı esas alırlar. İkinci tür anayasalar egemen güçlerin egemenliğini korumaya yönelik anayasalardır ve totaliter rejimlerin anayasasını temsil ederler. Bu tür anayasalar bazen şekil olarak birinci tür anayasalar ile aynı görüntüde olabilir. Ancak birinci türden ayrıldıkları nokta, bir kutsala dayanmadan belli sermaye gruplarının ekonomik güçlerine de dayanabilmeleridir. Üçüncü tür anayasalar ise halkın ortak hukukunu, dolayısıyla da kamu yararını esas alan anayasalardır. Dördüncü tür anayasa evrensel hukuku temsil eden dünya anayasasıdır. Bu anayasanın temel ruhu devlet ya da bireylere değil; insanlığın ortak akıl vicdanında kabul gören evrensel değerlere dayanır. Bu anayasa fikri gelecekte tüm devlet anayasalarının üzerinde bir dünya anayasası oluşması esasına dayanır; ancak bu tür bir anayasa fikri entelektüel bir düşünce olarak mevcut ise de henüz daha vücut bulabilmiş değildir.

Yeni anayasa değişiklikleri devleti değil de bireyi daha fazla öne çıkardığı için üçüncü tür anayasa anlayışından esinlenerek yapıldığı izlenimi vermektedir. Anayasa değişikliğine ilişkin yasa önerisinin “Genel Gerekçeler” bölümüne bakıldığında, değişiklik teklifinin soyut ve aşkın olan devletin hakkını değil de somut olan bireyin hakkını korumayı esas aldığı görülür. Bu anlayışa bağlı olarak da teklifle kişi hak ve hürriyetlerini sınırlayıcı anayasa maddelerinin, birey hak ve hürriyetlerini esas alacak şekilde değiştirilmesi önerilmektedir. Bu teklif, demokrasi ve devletin esasını oluşturan halkın hukukunun korunması adına olumlu bir tekliftir.

Yine “Genel Gerekçeler” bölümünde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin de iç hukukun ayrılmaz bir parçası olarak tanımlandığı belirtilmektedir. Bu teklifin yapılma amacı bireysel özgürlükleri korumak ise sorun değil; çünkü KKTC gibi tanınmayan bir devletin Anayasası’na bu maddenin bulunması sempati kazanmanın ötesinde hukuki bir değeri olmayacaktır. Yani bu teklif KKTC’deki mahkeme kararlarının AB mahkemelerinde kabulünü sağlamayacaktır. Çünkü böyle bir gelişmenin olması hukuken KKTC’nin dolaylı olarak tanınması demektir. Bu durumda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açılan davaların muhatabının Türkiye değil KKTC devleti olması gerekebilir. Dolayısıyla da böyle bir gelişme tazminatları Türkiye’nin değil KKTC devletinin ödemesi sonucunu doğurabilir.

Teklifle organ nakline anayasal bir zemin hazırlanmış ve böylece insan organlarının ticari kazanç haline getirilmesinin engellenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde yar alan haklara anayasal bir statü kazandırılarak, çocuklara karşı işlenen suçlarla mücadelede daha etkin bir yasal zemin hazırlanması amaçlanmıştır. Bu öneri ile ölüm cezası da kaldırılmış ve de çevreye verilen zararlara karşı da daha etkin bir mücadele zemini hazırlanmıştır. Bunun için de herkese çevreye zarar verilmesi durumunda bireysel olarak dava açma hakkı tanınması öngörülmüştür.

Değişiklik teklifinin dikkat çekici bir başka yanı da, bazı istisnalarla birlikte kamu görevlilerine siyaset yasağının kaldırmasıdır. Bu değişikliğin partizanlığın hat safhada olduğu ülkemizde, daha büyük sıkıntılara yol açması mümkündür. Bu değişikliğin getirebileceği olumsuzluklardan korunabilmek için atama ve yükselmelerdeki kriter ve denetimlerin yeni durumun yaratacağı olumsuzluklar dikkate alınarak yeniden düzenlemesi gerekir.

Teklif önerisi ile bedelli askerliğe de yol açılmış olacaktır. Bu düzenleme “vicdani ret” konusunun da yasaya ile düzenlenmesinin önünü açmaktadır. KKTC’nde kısa dönem bedelli askerlik zaten bulunmaktadır. Dolayısıyla bu düzenlemenin nasıl bir yenilik getireceği açık değildir. Çünkü bunların hiç mi askerlik yapılmayacakları yoksa bedelli askerliğin şartlarının daha da esnek halemi getirileceğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Teklifle vatandaşın bilgi edinme hakkı koruma altına alınmış ve ihmal ve suiistimaller için yargı yolu açılmıştır. Bu düzenleme ile kurum ya da kurulların dilekçeleri bekletip dava açmak için zaman aşımına yol açmalarının engellenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca vatandaşların da Cumhuriyet Meclisi’ne bireysel başvurusu düzenlemiş ve daha etkin haklar tanınmıştır. Her iki düzenleme de vatandaşın lehine olan düzenlemelerdir.

Teklif, Meclisin haftada en az iki kere toplanması, toplantı yeterlilik sayısı ve milletvekillerinin sorumlulukları ile ilgili de düzenlemeler getirmiştir. Bu düzenlemeler özellikle milletvekillerini mal beyanı yapması, ölümle sonuçlanan ve 5 yılı aşkın ceza gerektiren ve siyasi olmayan suçlar için tutuklu yargılanabilmeleri, 26 milletvekilinin imzası ile meclis başkanı veya yardımcısının görev süresi dolmadan meclis salt çoğunluğu ile görevine son verilebilmesi gibi radikal öneriler de içermektedir. Özellikle milletvekilleri için getirilen, tutuklu yargılanmanın, milletvekilleri için siyasi baskıya dönmemesi için siyasi özellikli suçun tanımı ve de suçun mahkeme kararı ile sabit olması gibi düzenlemelerin yapılması gerekir. Meclis Başkanı’nın görev süresi dolmadan görevine son verilebilmesi için salt çoğunluğun aranması, parlamenter sistem açısından riskli gözükmektedir. Böyle bir düzenlemenin yapabilmesi için hangi suçların işlenmesi durumunda ve de hangi yasal süreçlerin tamamlanması sonrasında Meclis Başkanı ve yardımcısının görevine son verilebileceğinin yasa ya da tüzüklerle açıklığa kavuşturulması gerekir. Aksi takdirde Meclis Başkanı’nın üzerinde gereksiz bir baskı oluşmasına yol açabilir. Dolayısıyla bu teklifin bu maddelerinin tartışılmaya ihtiyacı vardır.

Teklifle Yüksek Yönetim Denetçisinin daha bağımsız bir seçim yöntemi ile atanması ve kendisine başvuru yapılması durumunda zaman aşımına tabi olan davaların zaman aşımına uğramasının engellenmesi ve de raporlarının basın yayın yoluyla açıklanabilmesi gibi vatandaş lehine düzenlemeler de getirilmektedir.

Bu teklifle belediye başkanlarının belediyeyi, belediyeyi bütçesinin onda biri kadar zarara uğratması durumunda İçişleri Bakanı’nın teklifi ile Yüksek İdare Mahkemesi kararı ile görevine son verilebileceği, sadece üç defa seçilebilecekleri gibi sınırlayıcı hükümler de getirilmektedir. Bu teklif ilk bakışta olumlu gibi gözükse de, belediyeler üzerinde siyasi baskılara yol açabilme riski taşımaktadır. Dolayısıyla teklifin bu maddelerinin daha fazla tartışılmaya ihtiyacı vardır.

Teklif, özellikle hukuk alanında çok ciddi yenilikler içermektedir. Bu bağlamda Yüksek İdare Mahkemesi (YİM) yargıçlarının sayısı arttırılmakta ve Yargıtay’dan uzman yargıçların da YİM’de görev alması sağlanmaktadır. Ayrıca teklifle tüm idari kararlara yargı yolu açılmakta, YİM’in yükünün azaltılması için ilk mahkeme olmaktan çıkarıp istinaf mahkemesi haline getirilmekte ve idari kararları onaylama yetkisinin kaldırılması önerilmektedir. Bu amaçla da kurulacak idare mahkemeleri ilk derece mahkemesi haline getirilmektedir. Yapılan köklü bir değişim de idari eylemlerden doğan zararların giderilmesi istemiyle idari yargıda dava açılmasının yolu açılmaktadır. Mevcut uygulamada, zararların giderilmesi için önce Yüksek İdare Mahkemesi’nde dava açılması ve dava kazanıldıktan sonra ise bir alt mahkemeye gidip zararların giderilmesi için ayrı bir dava açılması gerekiyor. Bu ise davacılara hem zaman hem de maddi kayba uğramasına yol açıyor. Bu düzenleme ayrıca kamuyu zarara uğratan idareciye davanın rücu etmesini sağlayarak, idareyi daha dikkatli karar üretmeye zorlamaktadır. Bu düzenleme de vatandaşın daha fazla zaman ve para kaybını engelleyeceği için halkın lehine olan bir düzenlemedir.

Hukuk alanında yapılması teklif edilen bir başka değişiklik ise KKTC hukukuna Anglo-sakson hukuk sisteminden geçen mandamus, prohibition ve certiorari emirnamelerinin Yargıtay’ın yetkisinden alınıp Yüksek İdare Mahkemesi’ne devredilmesidir. Bu teklif özellikle hukuka aykırılığın dosya üzerinden anlaşılması durumunda iptal ya da ihmalin sonlandırılması açılarından zaman kaybedilmesinin önlenmesini amaçlamaktadır. Bu itibarla da vatandaşın lehine olan bir tekliftir.

Teklifle YÖDAK’a anayasal bir statü kazanması, Sayıştay’ın ise mali açıdan özerk bağımsız bir denetim organı olma imkânı sağlanması da amaçlanmaktadır. Her iki teklif de genel amaçları itibari ile kamu yararını uygun gözettiği için olumlu tekliflerdir.

Teklifin en fazla tartışılan maddelerinden birisi de 40 milletvekilinin oyu ile referanduma ihtiyaç duyulmadan anayasa değişikliğinin yapılabilmesini öneren maddedir. Mevcut sistemde her halükarda anayasa değişikliği için referandum şartı vardır. Bu tartışmanın temeli ise temsili mi yoksa doğrudan demokrasinin mi anayasa değişikliklerinde esas alınacağı üzerinde odaklanmaktadır. Aslında mevcut teklif doğrudan demokrasi yerine paylaşımcı bir anlayışı teklif etmektedir. Bu konu da Tufan Erhürman’ın 40 milletvekilinin kabulü ile oluşan değişikliklere karşı halkın itiraz hakkını kullanmasını sağlayan bir düzenleme getirilmesi teklifi üzerinde durulabilir. Teklif ile ilgili yapılan bir başka eleştiri de yasa ya da tüzüklerle düzenlenebilecek detayların anayasaya dahil edilmesidir. Bu konuda benimde şahsi kanaatim bazı gereksiz detaylara girilerek, anayasanın gereksiz genişlediği yönündedir.

Ancak yasa teklifini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, bazı tartışmalı maddeler içermekle birlikte genel ruhu itibari ile halkın lehine düzenlemeleri içerdiği açıktır. Bu değişikliğin KKTC’nin anayasada belirtilen hukuk devleti olma özelliğini güçlendireceği de açıktır. Ayrıca bu değişiklik teklifi KKTC halkının bir şeyleri referandum yoluyla da olsa değiştirebilme iradesini ortaya koyması açısından da önemlidir. Bu itibarla değişiklik teklifine bir bütün olarak karşı çıkmanın, hem halkın moraline hem de daha güçlü bir hukuk devleti anlayışı yolunda ilerlenmesine zarar vereceği için doğru bir yaklaşım olmayacağı kanaatindeyim.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/anayasa-degisikliginin-getirecekleri-ve-goturecekleri/4706
Yusuf Suiçmez

Cennete ve Cehenneme Giden Yollar

Cennete ve Cehenneme Giden Yollar

Dünya cennete ve cehenneme giden iki yolun çakıştığı bir yerdir. Onun için hem cennetin hem de cehennemin yansımaların bu dünyada görebiliriz. Kuran’daki bir ayette “Görenler için cehennem çok açık bir hale getirilmiştir” denilmektedir. İnsanın bu gerçeği görebilmesi için fazla bilgiye ihtiyacı yoktur. Zira yaşamımızdaki kötülük cehennemin, iyilik ise cennetin yansımasıdır. Şüphesiz ki insanı mutsuz ve umut kılan her şeyin dünyadan silinmesi ve iyiliğin yaygınlaşması durumunda dünya cennete döner. Tersinin olması, yani: Kötülüğün bir yansıması olan korku, nefret ve umutsuzluğun yaygınlaşması durumunda ise, dünya cehenneme döner. Aslında yaşadığımız her an, cennet ve cehennemden esen rüzgârların etkisi altındadır. Cehennemden ya da cennetten esen rüzgârlara set çekmek de, yol açmak da aslında bizim elimizdedir. Cennete giden yol kalbimizin derinliğinde varolan ve bizi insan yapan iyilik ve erdem yoludur.

Bizi hayata bağlayan ve yaşama arzumuzu güçlendiren içimizdeki bu sevgi ve erdemdir. İnsan, bu sevgi ve erdemi kaybedince, hayattan ve içerisindeki tüm varlıklardan yavaş yavaş koparak nefretin ve umutsuzluğun bataklığına sürüklenmeye başlar. Bu sürükleniş, insanın cennet yolundan saparak cehenneme doğru yol alması demektir. Dolayısıyla biz bu dünyada düşünce ve davranışlarımızla ruhumuzun bir sonraki yaşamla ilgili programını kurmuş oluyoruz. İnsan potansiyel olarak, hem cennetin hem de cehennemin şartlarına programlanmaya müsaittir ve her insan bu dünyada kendi yaşamı ile ilgili tercihini yapar. Son zamanlarda bazı insanlar cehennemi inkâr etmeye çalışsa da, suçun varlığının açık olduğu bir dünyada bu inkâr, insanın bu gerçeğinin görmemezlikten gelinmesi demektir. Bu inkâr, hümanist bir temele dayandırılmaya çalışılsa da, aslında insanın en temel vasfı olan adalet duygusunu hiçe saydığından, hümanist bir anlayışla da bağdaşmamaktadır. Çünkü “İlahi adalet” fikrinin ortaya çıkmasını sağlayan, her türlü adaletsizlik ve haksızlığa karşı insanın ruhunun derinliğinde var olan adalet arama duygusudur. Bu yüzden, cehennemin inkârı, zalimlerin yaptıkları her türlü zulüm ve haksızlığın yanlarında kalmasını kabul etmek şeklinde de değerlendirilebilir.

İnsanoğlunu ilahi bir adaleti düşünmeye iten ana etken bu çaresizlik duygusudur. Çünkü güçlü olanın yaptığı zulüm ve haksızlıkların genelde yanında kaldığı bir dünya içerisinde yaşıyoruz. Burada mazlum ve çaresizlerin sığınabildikleri tek kapı “ilahi adalet” kapısıdır. Korku ve baskıların yaşandığı ülkelerde ve de dönemlerde insanların dini cemaat ile gruplara ilgilerinin artmasının da ana sebebi bu gayri insani şartların varlığıdır. Eğer biz dünyayı cehenneme çevirirsek; o zaman insanların bu dünyadan kaçarak, bu dünyanın ötesinde bulunan bir cennette huzur aramalarını kınayamayız. Bu meselenin, sosyal yönü yanında, alem içerisinde ya da dışarısında farklı alemlerin olup olmadığı ile de ilgili olduğunu unutmamalıyız. Bu durum, kendi yaşadığı ülkede umutları ve sevgileri biten insanların istemese de, başka ülkelere göç etmesi gibidir.

Bu göçü engellemek, bu insanları suçlamakla değil; yaşadığımız ülkeyi ve dünyayı yaşanabilir hale getirmekle mümkündür. Bunu başarabilmemiz için, önce birbirimizi dinlemeyi, sonra anlamayı, anladıktan sonra da herkesi mutlu olduğu şekilde yaşması için özgür bırakmayı öğrenmemiz gerekir. Cennet, hayatın zenginliğini onun farklılığında görebilen ve bu farklılıklar arasındaki köprüleri sevgi ile örebilen insanların ulaşabileceği bir makam ve mekândır. Cennete yolculuk iyi niyetle başlar, sevgi ve bilgi ile yürünür, umut, güven ve mutluluk ile son bulur. Cehenneme yolculuk ise, kötü niyetle başlar, cehalet ve zorbalıkla yürünür, endişe, korku ve acı ile son bulur.

 Yusuf Suiçmez