Din ve Siyaset II

Resim

Son dönemlerde kilise açılışları ve dini törenler kamuoyunda bayağı gündeme gelmeye başladı. Bu gelişme din ve siyaset ilişkisi üzerinde yeniden düşünmemizi gerekli kılmaktadır. Bazı çevreler bu gelişmeleri bir normalleşme ve dini özgürlüklerin gelişmesi olarak değerlendirirken, bazıları da bunu din üzerinden yürütülen bir siyaset olarak değerlendirmektedir. Şüphesiz ki her iki tarafın da görüşlerini destekleyecek hem örnekler hem de güçlü argümanlar bulunmaktadır.

Kıbrıs adası tarih boyunca birçok farklı inanç ve kültüre ev sahipliği yapmıştır. Bu inanç ve kültürlerin bıraktığı tarihi mirasa sahip çıkmak hem milli hem de insani bir sorumluluktur. Tabii ki tarihi mirasa sahip çıkılırken din ve kültür üzerinden yürütülen emperyalist çatışmacı politikalardan da korunmayı sağlayacak tedbirlerin alınması gerekmektedir.

Dikkat edilirse KKTC’de gerçekleşen kilise ayinlerine binlerce kişi ile birlikte en üste düzey yönetici, bürokrat ve siyasetçi de katılmaktadır. Hâlbuki Müslüman Kıbrıs Türk halkının Güney’de gerçekleştirdiği ayinlere ayni ilgi gösterilmemektedir. Bunun son örneği Tahta Kale Camii’nin açılışına katılan beş ya da on kişidir. Tabii ki bu durumu sadece ilgisizlikle açıklamak mümkün değildir.

Siyasi atama ile gelen Din İşleri Başkanlarının siyasi baskı altında kalmaları ve de görevlerini gerektiği özenle yapamamaları mümkündür. KKTC’de görev yapan müftü ve Din İşleri Başkanları’nın göreve atanma ve alınma süreçleri incelendiğinde, Din İşleri Başkanlarının görev yapmalarını ne kadar zor olduğu daha açık şekilde görülür.

Nitekim Din İşleri Başkanlığı görevinden alındıktan sonra Yüksek İdare Mahkemesi’nde açtığım davadan çıkan kararda, Din İşleri Başkanı’nı atayan Cumhurbaşkanının hiçbir gerekçe göstermeden, Başbakanın önerisi ile görevine son verebileceğinin açıkça belirtildiğini görürüz. Görevine son verilen Din İşleri Başkanı’nın ise hiçbir ekonomik ve sosyal güvencesi bulunmamaktadır. Bu durum, Din İşleri Başkanlarının siyasi baskı altında kalmalarını sağlayarak, kurumsal misyonlarını icra etmelerini zorlaştırmaktadır.

Din İşleri Başkanı olarak atandığımda, ikinci iş yasağına girmemek için Üniversite’deki kadromu iptal ettirmiştim. İlginç olan durum Cumhurbaşkanı ve Başbakanın bilgisi ve izni ile arada gidip ders vermemi UBP’li yeni Yönetim Kurulunun sözleşmemin feshinin gerekçeleri arasına koymasıydı. Daha ilginç olan ise ayni yönetim kurulunun, benim yerime atanan Talip Atalay’ın üniversitedeki kadrosunu koruyarak Din İşleri Başkanı olarak atanmasına ses çıkarmamasıydı. Nitekim Talip Atalay, üniversitedeki kadrosu da korunduğu için KKTC’deki görev yılları da saydırılarak profesörlüğe yükseltildi Kendisine bana verilmeyen maaş artışı ve kira gibi bir takım ek haklar da verildi. Bu durum, Din İşleri Başkanlığı’nın laik bir devlet kurumu değil siyasi bir devlet kurumu olarak görüldüğü sonucunu doğurmaktadır.

Bu sorunu Din İşleri Başkanı Talip Atalay’la paylaştığımda daha önce bunları yazmış olmam sebebiyle beni eleştirdi. Kendisini savunmak amacıyla da görevine son verirlerse ortalıkta işsiz kalabilmesi riski olduğu için tedbirli davranması gerektiğini söyledi. Evet bu konuda haklıydı; çünkü bu riski ben de yaşadım. Nitekim bu ülkede birçok insanın işine siyasi nedenlerle son verilmiş bu insanlar mağdur edilmiştir. Zihinlerde kalan yakın örneklerinden birisi Türk Hava Yolları çalışanlarıdır. Dolayısıyla böyle bir baskı altında görev yapan Din İşleri Başkanı’nın, Selimiye Camii’nden çalınan tarihi kılıç, kayıp trilyonluk tarihi halılarla, zarara uğratılan vakıf malları ve Güneyde kalan camilerle ilgilenip bunları çalan ya da zarara uğratanlardan hesap sorulması için girişim yapabilmesi oldukça güçtür.

Din İşleri Başkanlığı’nda çalışan personele, göreve alındıklarında imzalatılan belgede sadece “hiçbir gerekçe göstermeksizin görevinize son verilebilir” cümlesinin bulunması, din görevlileri üzerinde de siyasi bir baskı kurulabilmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla hem din görevlilerinin hem de Din İşleri Başkanı’nın görevine hiçbir yargı süreci ve kararı olmadan tamamen siyasi bir kararla son verilebilmektedir. Bu ise hem hukuk devleti anlayışına hem de insan haklarına aykırıdır. Böyle bir yapı içerisinde hem başkanın hem de din görevlilerinin ahlaki ve insani görevlerini sağlıklı bir şekilde yerine getirmeleri oldukça güçtür. Bu sorunun çözümü için ivedilikle anayasal ve yasal düzenlemelere ihtiyaç vardır.

Tüm bu sorunlarla birlikte KKTC’nin en zengin kurumu olan Vakıflar ve Din İşleri Dairesi Başkanlığı’nın elektrik borçlarını ödeyememesi, camii arazileri üzerinde gece kulüplerinin kurulması, vakıf otellerinin kumarhane işletmeciliği yapması, camii etraflarının içki ve bar işletmelerine devredilmesi gibi sorunlar varken yeni camilerin yapılması ya da açılmasını, dinin ve kültürün korunması ile açıklamaya çalışmak inandırıcı olmamaktadır.

Tabii ki camii ve kiliseleri yapmak ya da açmak kadar önemli olan bu inançlara sahip olan insanların, bu yerlerde ibadet edebilmelerini sağlamaktır. Bununla birlikte yapılması gereken bir başka önemli şey ise ibadet hürriyeti sağlanırken, bu hürriyetin haksız ve istismarcı politikalara alet edilmesini engelleyici tedbirler almaktır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, camii ve kilise gibi ibadet yerlerinden daha değerli olan bu binaları inşa eden insanların inançlarıdır. Dolayısıyla din ve dini mabetleri ele alırken esas amacın insan haklarının korunması ve mutluluğunun sağlanması olduğunu unutmamak gerekir. Aksi takdirde insanlığımız, inanç ve kültürümüzü yaşatmak için kendi ellerimizle inşa ettiğimiz mabetlerin altında kalarak ezilir ve yok olur.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-ve-siyaset-ii/4760

Yusuf Suiçmez

 

 

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.