Oruç ve Kuran ayı olarak bilinen Ramazan ayını bir kere daha idrak ettik. Kimileri için, bu çağda insanların sırf inançları uğruna, yemek içme ve cinsellik gibi duygularını yaşamaktan vazgeçmeleri, gericiliktir. Aslında, geçen zamanın bizi ileri ve ilericiliğe götürüp götürmediği de tartışmaya açık bir konudur. Hele ki ilericiliğin tanımının yapılamadığı bir ortamda, gericiliğin tanımının da yapılması mümkün değildir. Zira geçen her saniye, geride kalmış bir zaman dilimi oluyor. İlericilik iddiasının ne kadar ileriyi öngördüğü de açık değildir. Dolayısıyla da ilericilik ve gericilik gibi kavramlar ontolojik bir anlam taşımaktan çok, konjonktürel bir anlam taşmaktadırlar. Bu yüzden de, bu kavramlar hakikati değil, siyasi ve ideolojik taraftarlığı ifade etmektedir.
Eğer ilericilik, insanın hissettiği gibi yaşaması olarak tanımlanırsa, o zaman hislerimize hiçbir engel koymadan, onları yaşamanın yolunu aramamız gerekir. O zamanda birisinin başkasına karşı hissettiği şiddet ya da cinsel arzuları frenlemeye çalışmanın özgürlüğü sınırlamak olarak değerlendirilmesi gerekir. Hâlbuki insanların kendi dürtülerini yaşamak için başkalarını kendi arzularının nesnesi konumuna sokma hakları bulunmamaktadır. Bu yüzden de Kuran’i Kerim’de insanlar arası ilişkilerin karşılık rıza üzerine kurulması gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Bundan dolayı da hiçbir insanın, başka bir insanın maddi ve manevi varlığı üzerinde, karşılıklı rıza olmadan hak iddiasında bulunması doğru değildir.
Orucu bu itibarla düşündüğümüzde, esasında insanın özgürlüğünü kaybetmesi değil; aslında özgürlüğünü kazanması eylemi olduğu sonucuna varırız. Çünkü iradesi yeme, içme ya da cinsel arzularının etkisi altında kalan bir insanın özgür olduğunu ileri sürülemez. Bu itibarla da, özgürlüğü duyguların peşinde sürüklenmek değil; duygulara hakim olabilmekle alakalı bir kavram olarak algılamak gerekir. Yeme duygusunu kontrol edemediği için obezite hastası olan, içme duygusunu kontrol edemediği için sarhoş olup hem kendisinin hem de başkalarının hayatını tehlikeye atan; cinsellik duygusunu kontrol edemediği için maddi ve manevi batağın içine düşen insanların özgür ve çağdaş insanlar olduğu ileri sürülemez. Çünkü yemek, içmek ya da cinsellik gibi duygularına hakim olamayan insanların hem kendilerine hem de topluma yaşattıkları sıkıntılara sürekli olarak şahit olmaktayız. Dolayısıyla da başkalarının özgürlüklerini tehdit eden özgürlük anlayışları, sorumsuzluktan uzak gayri ahlaki anlayışlardır. Bu yüzden de özgürlüğü, sorumluluk duygusu ile birlikte düşünmek lazımdır.
İnsanın kendi hak ve sınırlarını öğrenmesi için ayrı bir gayret göstermesi gerekir. İbadetin ve orucun anlamı burada ortaya çıkmaktadır. Hz. Muhammed bir savaştan döndükten sonra, esas mücadelenin insanın kendisi ile olan mücadelesi olduğunu belirtmesi, hem bireyin hem de toplumun sağlıklı bir yaşama kavuşması için, ruhsal bir arınmaya ihtiyaç duyduğunu açık olarak ortaya koymaktadır. Bu ruhsal arınma, insanın içgüdülerine hakim olması ile gerçekleşebilmektedir. Bundan dolayıdır ki, Kuran-i Kerim’de, ruhunu arındıranların kurtuluşa erişebileceği belirtilmektedir. Bu kurtuluşu sadece ahiret hayatıyla ilgili düşünmek doğru değildir. Çünkü insanın huzur arayışı tüm zamanlara yayılmıştır.
