Yahudi Düşmanlığı

Yahudi Düşmanlığı

Filistin’de son günlerde yaşananlar, halkımız arasında Yahudilere karşı büyük bir tepkinin oluşmasına yol açtı. Bu tepkiyi bazıları bir çeşit antisemitizm yani Yahudilere karşı etnik bir düşmanlık olarak bazıları da zulme karşı bir duyarlılık olarak değerlendirmektedir. Ancak bu tepkileri bir çeşit antisemitizm olarak değerlendirmenin doğru olmadığı kanaatindeyim. Çünkü normal zamanlarda, özellikle Türk halkının Yahudilere karşı, saldırgan ya da düşmanca bir tavrı yoktur. Dikkat edilirse halkımızın bu tavrı göstermesinde Filistin’den gelen masum insanlara saldırı haberleri etkili olmaktadır. Bu durum tepkinin İsrail halkına değil; İsrail politikalarına olduğunu göstermektedir

Ayrıca halkımızın büyük bir kısmı bu tepkisini gösterirken Yahudilik ve antisemitizm kelimelerinin tarihi ve siyasi anlamını da bilmemektedir. Yahudiliği bir din olarak düşünürsek, bizim de kabul ettiğimiz birçok peygamberin dini olduğu için bir başka ifade ile Ehlikitap sayıldıkları için sırf dinlerinden dolayı Yahudilere düşmanlık beslemek, Müslümanlık inancıyla bağdaşmaz. Yahudiliği bir din olarak değil de bir kavim olarak düşünürsek, bir kavme etnik kökenli bir düşmanlık duymak da Müslümanlık inancıyla bağdaşmaz. Ayrıca meseleye soy olarak bakarsak, bizim inanç ve kültürümüzde tüm insanlar Adem ve Havva’nın soyundandır. Üstelik İsrail Oğulları ile Araplar amca çocuklarından gelmektedirler ve Hz. Muhammed ve birçok peygamber ile yakın bir soy birliğine sahiptirler. Dolayısıyla bu tepkinin ana sebebi soy ayrılığı olamaz.

Bence bu tepkilerin esas sebebi Yahudilik adına yürütülen ve Siyonizm olarak nitelenen siyasettir. “Siyonizm” kelimesi, Siyon (İbranice: Tzi-yon ציון) kelimesinden türetilmiştir. “Siyon” kelimesi esas olarak, Kudüs yakınlarında bulunan Siyon Dağı ile bu dağ üzerindeki Siyon Kalesi’ni belirtmek için kullanılmaktaydı. Siyonizmin temel hedefi Tevrat’ta vadedilen insanlığa örnek olacak kutsal devleti kurmaktır. Siyonizmin temeli ise Yahudi ırkının seçilmiş millet olması esasına dayanmaktadır. Bu anlayışı din ile karışmış bir çeşit ırkçılık olarak tanımlayabiliriz.

Tevrat’a göre İsrail Oğulları Hz. Musa döneminde Mısır’dan kaçarak Filistin topraklarına geldiler. Yahudilik anlayışı ve vadedilmiş topraklar inancının, bu göçten sonra, göçe ve bu bölgedeki varlıklarına dini bir görüntü kazandırmak amacıyla ortaya atılmış olmalıdır. Vadedilmiş topraklar Mısır’daki Nil Nehri’nden Türkiye’deki Fırat Nehrine kadar uzanan bir bölgeyi içermektedir (Genesis 15:18). Tabii bu toprakları vadedenin Kral Tanrı mı yoksa Yaratıcı Tanrı (Allah) mı olduğu bir ilahiyat sorunu olarak ortada durmaktadır. Benim şahsi kanaatime göre bu vaadi yapan o dönemin kralıdır. Çünkü Tevrat’ta “tanrı” kavramı, yaratıcı (Allah), kral (yönetici) ve otorite (güç sahibi) olmak üzere üç farklı şekilde de kullanılmaktadır. Dolayısıyla dönemin kralı tarafından verilen bu söz, zamanla Allah tarafından verilmiş bir söz gibi yorumlanmaya başlanmış olmalıdır. Tevrat’ın yazılma ve oluşturulma sürecine bakıldığında, bu tür bir yanlışın yapılması gayet doğaldır. Bu yanlış veya siyasi yorum, İsrail’in bir tehdit olarak algılanmasının ana nedenlerindendir.

Yahudilik ile ilgili yapılan en temel hata İsrail Oğulları ile Yahudilerin ayni şey olduğunun zannedilmesidir. Çünkü İsrail oğulları bir soyu, Yahudilik ise bir inanç ve düşünceyi ifade eder. Bu inanç ve düşünce Yahudi ırkının seçilmişliği ve üstünlüğü esasına dayanmaktadır. Dolayısıyla tüm İsrail Oğulları Yahudi değildir. Ancak Yahudiler olaya soy bağlamında baktıkları için İsrail Oğullarının tümünü Yahudi olarak görürler.

İsrail Oğulları Filistin’e göçtükten sonra tek tanrılı bir inanca sahip oldukları için çok tanrılı Roma ile uzun bir çatışma süreci yaşadılar Bu çatışmalar Romalıların galibiyeti ile sonuçlandı ve Kudüs’teki tapınakları yıkılarak sürgün edildiler. Diaspora olarak bilinen bu sürgün, 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması ile genel anlamda sona erdi. Ancak bu sefer de bu toprakların eski sahipleri olan Filistin halkı için bir sürgün ve göç başlamış oldu. Dolayısıyla bu sorun yeni bir sorun değil; binlerce yıllık siyasi ve dini ayrışmalarla çatışmaların izlerini taşıyan bir sorundur.

Filistin sorununun bu tür çatışma kültürü ile yoğrulmuş inançlara bağlı kalınarak çözülmesi imkansız gözükmektedir. Dolayısıyla bu sorunun çözümü binlerce yıldır acısı ve tatlısıyla ayni coğrafyayı paylaşmış olan iki halkın, temel insan hak ve hürriyetlerini esas alan yeni politikalar üretebilmeleri ve uluslararası güçlerin de bu doğrultuda geliştirilecek yeni politikalara destek vermesi ile mümkündür. Aksi takdirde İsrail-Filistin sorunu hem bölge barışının korunması hem de inançların doğru anlaşılması ve yorumlanmasını engellemeye devam edecektir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yahudi-zulmu/5134

Yusuf Suiçmez

Kader nedir?

Kader nedir?

Kader konusu, Allah ve varlık arasındaki ilişkiyi esas aldığı için ilahiyatın en temel konularındandır. Konunun önemi ve zorluğu sebebiyle, konu etrafında bir takım tabular oluşturulduğu gibi bir takım yanlış algılar da oluşmuştur. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, ordusuna salgın bir hastalık olan bölgeden uzaklaşın emrini verince bazı insanlar ona kaderden mi kaçıyorsun diye itirazda bulunmuş, o da onlara: “Evet Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum” cevabını vermiştir. Yine Hz. Ali’nin de yıkık bir duvarı görünce altından kaçtığında kendisine ayni itirazı yapana benzer şekilde cevap verdiği nakledilmektedir.

Kader olarak zihnimizde oluşan algı, insan aklının yaratılış sürecini idrak etmesinden kaynaklanmaktadır. Yaratılış ise Allah’ın bilgisinde olan şeylerin, Allah’ın kudreti ile varlık olarak vücut bulma sürecini ifade eder. Çünkü Allah hayal ya da tecrübe ederek öğrenmez ve yaratmaz. Eğer Allah tecrübe ederek ya da sonradan öğreniyor olsaydı, varlığın geleceği risk altına girerdi. Bu yüzden yaratılış ve varlık zaten onun bilgisinde olanın vücut bulması ile ortaya çıkar. Bir başka ifade ile varlık, Allah’ın ilminde olan şeylerin, kendi varlıklarına şahit olmaları için kudret-i ilahi ile vücut bulması sürecini ifade eder. Bu yüzden de halk arasında yaygın olan Allah’ın insanı imtihan etmek için yarattığı anlayışı, yanlış bir anlayıştır. Çünkü bu imtihan, Allah’ın öğrenmesi değil varlıkların kendi varlıklarını öğrenmesi içindir. Yani Allah, öğrenmek için yaratmaz, varlıklara kendi varlıklarını öğretmek için yaratır.

Kader ile ilgili en temel sorunlardan birisi, Allah’ın bilgisindeki şeyler ile kendi varlığı arasında nasıl bir bağ olduğu meselesidir. Allah’ın bilgisinde olan şeyler, zaten Allah’ın yine kendisidir diyenler vahdet-i vücudu savunmuşlardır. Vahdet-i vücud inancı daha çok Budizm ile özdeşleşmektedir. Hallaç el-Mansur gibi enel hakçıların temel inancı vahdet-i vücüt inancını çağrıştırmaktadır. Allah ile bilgisinde olan şeyleri birbirinden ayıranlar ise vahdet-i şuhut inancını savunmuşlardır. Vahdet-i şuhut inancı daha çok Brahmanizm’le örtüşmektedir. Vahdet-i vücut anlayışına göre aslında varlık tek olduğu için kaderi de tek bir doğrultuda akar. Bu yüzden de vahdet-i vücut inancını esas alıp insandaki özgür irade ile varlıkların kendi kimlikleri arasındaki bağı açıklamak oldukça güçtür. Vahdet-i şuhut inacı ile de kader konusunun doğru anlatılabilmesi pek mümkün değildir. Çünkü vahdet-i şuhuta göre varlığın tümünde Allah’ın tekliği gözükse de, Allah ile varlık arasındaki ilişkinin ne olduğunun açıklanabilmesi oldukça zordur.

Bence hem vahdet-i vücutçular hem de vahdet-i şuhutçular varlığı sadece var olma açısından düşündükleri için hataya düştüler. Hâlbuki varlığı, var olma ve yaratılış süreciyle birlikte düşünmek gerekir. Çünkü her varlık, ilmi ilahideki varlığı ve yaratılış sürecinde Allah’ın varlığı ile ortaya çıkan yaratılış sürecinin devamlılığı sebebiyle, sürekli suret ve varlık değiştirir. Bu suret ve varlık değişiminde, ortaya çıkan suretler ve varlıklar, varlıkların kaderi olarak bilinir. Ancak yaratılış sürecinde varlıkların kaderi ile birlikte yaratıcının da varlığının etkisi devreye girer. Bu yüzden de insan kendi varlığı ve iradesi ile Allah’ın varlığı ve iradesi arasındaki ayırım noktası tam olarak tespit edilemez. Bu durum bazı insanların kendi irade ve sorumluluklarını inkar ederek tam bir teslimiyetçiliğe (cebriyeciliğe) sürüklerken, bazılarını da ilahi iradenin varlığını inkara (ateizme) sürüklemektedir.

Aslında ateistler dünyanın en kaderci (determinist) insanlarıdır. Çünkü onlara göre her şey maddi düzeyde gerçekleştiği için, insanda maddeten ayrı bir öz yoktur. Bu anlayış doğal olarak insanın kendi irade ve aklını da inkara sürükler. Çünkü insanda maddeden bağımsız bir öz -yani ruh- yoksa, akıl, düşünce ve duyguların tümü kimyasal maddi reaksiyonlardır ve insanın kimyasal yapısı bozulunca ondan bağımsız olarak hareket edebilecek ruhu da olmadığı için yokluğa mahkûmdur. Bu anlayışa göre insanın sorumlu olmasının da fazla bir anlamı yoktur. Çünkü bu anlayışa göre insandaki duygu ve düşünce farklılıkları tamamen maddenin farklı formlarına bağlı şeylerdir.

Halbuki yaratılış süreci maddi ve manevi olmak üzere iki alanda gerçekleşir. Yaratılışın maddi boyutu maddeyi ve maddenin var olma süreci ile ilgili fiziki kuralları ortaya çıkarırken, yaratılışın manevi boyutu ise maddi varlıklar arasındaki ruhsal ilişkileri düzenleyen manevi kuralların (ahlak kurallarını) ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Bu ahlaki kurallar, madde ve mana ile ruhlar arasındaki ilişkilerden doğar. Bu madde ve mana arasındaki ilişki kuralları, varlıkların bizatihi kendinden değil; Allah’ın varlığından ortaya çıkar. Bu yüzden de evrenin maddi ve manevi yasalarına aykırı davranmak, Allah’ın varlığının ortaya çıkardığı sınırları aşmak olduğu için tabii afetlere ya da manevi çöküntülere sebep olarak, ilahi cezalandırılmaya dönüşmesine yol açmaktadır. Evrensel değerler Allah’ın bizatihi kendi varlığından kaynaklandığı için adalet ve dürüstlük gibi değerler tüm varlıklarda bulunmamaktadır. Çünkü evrensellik ve sınırsızlık ilahi tabiatın eserleri olarak ortaya çıkmaktadır ve varlıkların Allah’ın tabiatıyla uyuşmayan özellikleri, kendilerine sıkıntı olarak geri dönmektedir. Bu sıkıntı ilahi iradenin varlıklara, kendilerini değiştirme anlamında sadece bir sinyaldir, zorlama değildir.

İnsandaki bilgi düzeyi madde ve mana arasındaki ilişkinin idraki düzeyine göre, ahlak düzeyi ise madde ve mana arasındaki ilişkinin kurallarına uygun davranma düzeyine göre belirlenir. Yaratılışın tüm maddi ve manevi kural ve prensipleri sünnetullah tabiri ile ifade edilir. Dolayısıyla sünnetüllah, yaratılış sürecinin bir gereği olarak Allah’ın varlığından doğan maddi ve manevi tüm kural ve prensipleri ifade ederken; kader ise sünnetullah ile birlikte varlığın varlık olarak varoluşunu da ifade eden daha geniş kapsamlı bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden de insanın sorumsuz davranışı kaderin bir paçası olsa da kadaullaha aykırı olduğu için insanı hem diğer insanlar hem de Allah katında sorumlu olmaktan kurtaramaz.

Kadaullah, varlığın ilm-i ilahideki varlığından değil, doğrudan Allah’ın varlığı ve iradesinin varlıkla olan özel ilişkisinden doğan ilişkiyi ifade eder. Bundan dolayı da kadaullaha, yani evrenin maddi ve manevi yaratılış sürecinden doğan yasaların getirdiği ortak sorumluluğa aykırı davranmak günah olarak nitelenmiştir. Bu yüzden de insanın gerekli tedbirleri almadan hareket etmesi, kadere uygun olsa da kadaullaha –Allah ile varlık arasındaki özel hukuk ilişkisine- aykırı olduğu için günah olarak değerlendirilir. Dolayısıyla insanın sorumlu bir varlık olması kaderle değil; kadaullah ile bağlantılıdır. Çünkü insandaki sorumluluk duygusu doğrudan varlıkların kendi varlığından değil, yaratılış sürecinin bir gereği olarak yaradan ile yaratılan arasında oluşan özel hukuk ilişkisinden doğar.

Allah kendi tabiatı gereği varlıkları için iyilik ve güzellik ister. Din ve peygamberlik, bu ilahi isteğin bir gereği olarak ortaya çıkmaktadır. Din adına yapılan istismarlara karşı insanların sıkıntıya düşmesi ise kadaullahın bir gereğidir. Ancak Allah gücü yetmesine rağmen, varlıkların kendi irade ve arzuları oluşmadığı müddetçe onları iyiliğe zorlamaz. Bu yüzden de Şeytan’ın kendi bilgisindeki varlığı ne ise onu varlığı üzere yaratarak kendi tabiatına uygun davranmasına müsaade eder. Ancak bu müsaade Allah’ın varlığı, var etme ve koruma iradesini ortadan kaldırmaz. Nitekim Kuran-i Kerim’de Allah dileseydi, herkesin inanacağı (Yunus/99) belirtilmektedir. Ancak başka bir ayette de dinde zorlama olmayacağı beyan edilmektedir (Bakara/256). Burada en temel sorun, Allah’ın insanın kendi kaderinde olmamasına rağmen, Allah’ın insanın kaderine müdahale edip etmeyeceği sorunudur. Kurun-i Kerim’in genel mesajına baktığımızda, Allah’ın müdahale edebileceği, hatta ettiği; ancak bu müdahalenin her zaman insanlığın lehine olduğu anlaşılmaktadır. Allah’ı tenzih etmenin temel mantığı budur.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kader-nedir/5080

Yusuf Suiçmez

Cumhurbaşkanı Seçimi (Türkiye Gündemi)

Cumhurbaşkanı Seçimi (Türkiye Gündemi)
Türkiye Cumhuriyeti ilk defa halkın seçtiği cumhurbaşkanına sahip olacak. Seçime üç aday katılıyor. Bunlardan birincisi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ikincisi MHP ve CHP’nin çatı adayı olarak nitelediği Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ve üçüncüsü ise HDP’nin adayı olan Selahattin Demirtaş’dır. Cumhurbaşkanlığı için ilk oylama 10 Ağustos 2014, seçimin ikinci tura kalması durumunda ise ikinci oylama 24 Ağustos 2014 tarihinde gerçekleşecektir.
Genel kanaat seçimin özellikle Başbakan Erdoğan ile çatı adayı olarak nitelenen İhsanoğlu arasında geçeceği şeklindedir. Büyük bir çoğunluk tarafından bu yarışın favorisi olarak Başbakan Erdoğan görülmektedir. Bu yüzden daha çok tartışılan Erdoğan’ın birinci turda mı yoksa ikinci turda mı Cumhurbaşkanlığını kazanacağıdır. Bu tartışmanın yaşanmasında HDP’nin Demirtaş’ı aday göstermesi de etkili olmaktadır. Çünkü Erdoğan hükümetinin yürüttüğü barış ve çözüm süreci, özellikle Kürt seçmenlerin Erdoğan’a oy verebileceği kanaatini oluşturdu. Ancak Demirtaş’ın adaylığı en azından Kürt seçmenlerin önemli bir kısmının Erdoğan’a oy vermeyeceği, bu yüzden de Erdoğan’ın ilk turda %50 barajını aşmasının zorlaşacağı kanaatinin oluşmasına yol açtı.
Ak Parti (AKP)’nin bir önceki yerel seçimlerdeki başarısı ile seçimler sonrasında oluşmuş olan ekonomik ve siyasi olumlu havanın etkisi dikkate alındığında ise büyük bir çoğunluk tarafından Erdoğan’ın ilk turda seçileceği düşünülmektedir. Ayrıca MHP ve CHP’nin ortak adayından memnun olmayan seçmenlerin Demirtaş’a oy vermesi de oldukça zor gözükmektedir. Bu durumda bu seçmenlerin seçime gitmemeleri, geçersiz oy kullanmaları ve de tepki olarak Erdoğan’a o vermeleri gibi ihtimaller gündeme gelmektedir. Özellikle bu tepkinin Erdoğan’a oy verilmesi şeklinde yansıması durumunda, Erdoğan’ın ilk turda seçilmesi olasılığı daha da güçlenecektir.
Erdoğan ve İhsanoğlu’nun ikinci tura kalması durumunda, Erdoğan’ın seçimi kazanması ihtimali daha güçlü gözükmektedir. Çünkü birinci turda Demirtaş’a oy veren Kürt seçmenlerin büyük bir çoğunluğunun, barış ve çözüm sürecinin bir yansıması olarak Erdoğan’a oy vereceği varsayılmaktadır.
Şüphesiz ki bir yarışa giren her aday, aday olarak eşit şansa sahiptir; ancak adayların nitelikleri sosyal, siyasi ve ekonomik şartlar adayların seçim sonuçları ile ilgili bazı öngörülerin yapılmasını sağlamaktadır. Şu anda yapılan öngörülere göre seçimin en güçlü adayı Başbakan Erdoğan’dır. Çatı adayı İhsanoğlu’nun kazanması sürpriz olur. Özellikle AKP çevresinde İhsanoğlu’nun kazanması durumunda, Türkiye’nin tekrar siyasi bir istikrarsızlık ve belirsizliğe sürükleneceği ifade edilmektedir. Çatı adayı İhsanoğlu’nu destekleyenler ise Erdoğan’ın kazanması durumunda Türkiye’nin daha da fazla içine kapanık bir politikaya sürükleneceğini ileri sürmektedir. Erdoğan’ın seçim vizyon konuşmasına baktığımızda, bu endişeyi giderici bir içeriğe sahip olduğu görülür. Bunun yanı sıra Suriye’de Esad ve Mısır’da Sisi’nin politikalarının Erdoğan’ın kaybetmesi durumunda güç kazanması muhtemeldir. Bu ise sadece Türkiye’nin değil Ortadoğu ve birçok uluslararası siyasi dengelerinin yeniden değişmesi demektir.
Seçimin sonucunun merak edildiği kadar, Erdoğan’ın kazanması durumunda, sonuçların CHP ve MHP’de nasıl bir etki yaratacağı da merak edilmektedir. Benim açımdan CHP ve MHP’nin İhsanoğlu’nu aday göstermeleri sürpriz olmuştur. Çünkü Erdoğan ve İhsanoğlu arasında dünya görüşü olarak fazla fark bulunmamaktadır. Eğer AKP İhsanoğlu’nu aday göstermiş olsaydı bu kadar şaşmazdım. Özellikle Kılıçtaroğlu’nun, süreç içerisinde Alevilik söylemi ekseninde bir politikayı sistemleştireceği kaygıları vardı. İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi, bu kaygının giderilmesi açısından önemli bir adım olmuştur. Çünkü Ortadoğu’da uzun bir süredir Alevilik ve Sünnilik eksenli yürütülen politikalar istikrarsızlık ve çatışmalara sebebiyet vererek halklara ağır bedeller ödetmiş ve ödetmeye devam etmektedir.
MHP kanadında bakıldığında durum farklı değildir. Çünkü Türk milliyetçiği ideolojisi üzerine kurulu bir siyasi söyleme sahip olan MHP’nin daha çok İslamcı kimliği ile bilinen bir adayı üstelik de ideolojik temelde taban tabana zıt olduğu CHP ile birlikte ortak aday göstermesi, seçim sonrasında MHP içerisinde de büyük tartışma ve dalgalanmalara yol açabilir.
Daha çok Kürt seçmenlerin oylarını alacağı düşünülen Demirtaş’ın oy oranı da merak edilenler arasındadır. Çünkü Kürt siyaseti, sistemin koyduğu sınırlar sebebiyle demokrasi içeresindeki gerçek temsiliyetini tam olarak hiçbir zaman yansıtamamıştır. Ancak Demirtaş’ın aday olduktan sonra, Türkiye’nin tüm değerlerinin korunması ve temsil edilmesi söylemine baktığımızda, Kürt milliyetçiliği ile sınırlı dar kapsamlı bir politika izlemeyeceği, farklı etnik grupların da desteğini almayı hedeflediğini görmekteyiz. Bu durum Demirtaş’ın alacağı oyların sadece Kürt seçmenleri temsil etmeyeceği anlamına gelmektedir. Demirtaş’ın aday olması Erdoğan’ın ilk turda seçilmesini olumsuz etkilemekle birlikte, Türkiye demokrasisi için büyük bir kazanım olmuştur. Çünkü Demirtaş’ın adaylığı Kürt siyasetinin bölücü ve ayırımcı siyasetten, Türkiye’nin genelini kuşatıcı uzlaştırıcı ve birleştirici bir siyasete doğru kaymasının bir sinyalidir.
Bu seçimin farklı bir tarafı da ilk defa yurtdışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da oy kullanacak olmasıdır. Bu uygulama sebebiyle Kuzey Kıbrıs dahil Türk vatandaşlarının yaşadığı birçok ülke seçmenleri de oy kullanmak için sandık başına gidecektir. Farklı ülkelerde kullanılan oy oranları ve tercihler, Türkiye’nin uluslararası siyaseti açısından da önemli bir gösterge olacaktır. Öyle gözüküyor ki, seçim sonucu ne olursa olsun, Erdoğan’ın da dediği gibi 10 ve 24 Ağustos sonrası farklı bir Türkiye doğacaktır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/cumhurbaskani-secimi-turkiye-gundemi/5027

Hristiyanlık Mirasının Korunması Yasası

Hristiyanlık Mirasının Korunması Yasası
Amerika Birleşik Devletleri Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu 2014 Dini Özgürlükler Raporunun Türkiye bölümüne Kuzey Kıbrıs’ı da dahil ederek yayımladı. Raporda Türk hükümetinin geçtiğimiz yıllarda azınlık topluluklarının mülkiyet hakları, dini kıyafetler ve eğitim dahil olmak üzere dini özgürlüklere ilişkin bazı reformları hayata geçirdiği; ancak buna rağmen bazı önemli endişelerin devam ettiği vurgulanmaktadır. Bu endişeler bağlamında da hükümetin tüm dini grupların mülkiyet edinme, ibadet yerlerini tamir etme ve din adamı yetiştirme gibi haklarının kısıtlandığı zikredilmekte ve bazı azınlık inanç gruplarının zamanla kaybolması riski olduğuna değinilmektedir.
Raporda Türkiye’nin kontrolünde -raporda occupation yani işgal kelimesinin kullanılması dikkat çekicidir- olan Kuzey Kıbrıs’ta dini özgürlüklerin sürekli olarak ihlal edildiği vurgulanarak Türkiye’nin kilise mallarını iade etmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu rapora paralel olarak Amerika Birleşik Devletler (ABD) Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi’nde kabul edilen Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’taki Hıristiyan mirasın korunması ile ilgili yasa tasarısı Türkiye ve KKTC’nin hem iktidar hem de muhalefetinin tepkisini çekti. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Cumhuriyetçi Parti milletvekili Ed Royce tarafından sunulan teklif (H.R. 4347 – Turkey Christian Churches Accountability Act), Türkiye’yi hem Türkiye hem de KKTC’deki Hristiyan mülklerine el koyma konusunda ağır şekilde suçluyor. Tabii ki el konulan Müslüman mülklerine değinmeden… Tabii burada sadece bu raporu hazırlayan ya da hazırlatanları suçlamak yeterli değildir. Biz kendimiz, kendi maddi ve manevi değerlerimize ne kadar sahip çıktığımızı da sorgulamamız gerekmektedir. Bence KKTC ve Kıbrıs’ın genelinde Müslüman mülklere verilen zarar Hristiyan mülklerine verilen zarardan daha fazladır.
Türkiye için bağlayıcı olmayan bu tasarının üst komitelerden de geçerek yasalaşması halinde ABD Dışişleri Bakanı, 2021 yılına kadar Senato ve Temsilciler Meclisi’nin dış ilişkiler komitelerine yıllık olarak rapor sunmak zorunda kalacak. Bu ise Hristiyanlara ait mülkler ve dinin 2021 yılına kadar siyasi bir argüman olarak kullanılacağı anlamına gelmektedir. Tabii ki burada sorun Hristiyanlık kültürünün korunması için girişilen çabada değil; neden şimdi ve sadece Hristiyanlık kültürü için bu çabanın gösterilmesindedir. Eğer tasarı farklı inançları da kapsayacak şekilde genişletilerek sunulmuş olsaydı ve bunun içerisinde Hristiyanların mülklerine de vurgu yapılsaydı, ayrıca camilerden çalınmış değerli eserlere de değinilmiş olunsaydı akla din üzerinden siyaset mi yapılıyor sorusu gelmeyecekti. Bilindiği üzere eski eser kaçakçılığı uluslararası suç şebekelerinin işidir. Nitekim Lefkoşa Selimiye Camii’nden çalınan tarihi Yavuz Sultan Selim’in kılıcı ve trilyonluk antik halılar, Din İşleri Başkanlığı’ndaki Yavuz Sultan Selim dönemine ait tarihi elyazması Kuran-i Kerim ve başka eserler kayıp durumdadır. Eğer raporda bunlara da değinilmiş olunsaydı, raporun iddia edildiği gibi Dünya kültür mirasının korunması için yazıldığı konusunda şüphe olmayacaktı.
Tasarının özellikle Cumhuriyetçiler tarafından Kongreye sunulmuş olması, bu tasarının aslında ABD iç siyasetinin bir malzemesi olarak kullanılmak istendiği izlenimini vermektedir. Bilindiği üzere ABD seçimlerinde Türkiye Obama’ya yani Demokratlara destek vermişti; dolayısıyla da bu tasarının muhalefet kanadı olan Cumhuriyetçiler tarafından, karşı bir hamle olarak ileri sürülmüş olması kuvvetle muhtemeldir. Bundan dolayı da Yasa tasarısının sonraki süreçlerde hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’dan onay alması oldukça güç gözükmektedir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/hristiyanlik-mirasinin-korunmasi-yasasi/4973
Yusuf Suiçmez