Güney Kıbrıs Niye “hayır” dedi?

Güney Kıbrıs Niye “hayır” dedi?

Kıbrıs sorunu, Kıbrıs Türk ve Rum halklarının sorunu olmaktan çok bir BM, AB ve garantörler sorunu görüntüsü vermektedir. Çünkü halkların ortak iradesi ve özgür kararları yerine dışarıdan dayatmalarla çözülmeye çalışılmaktadır. Ancak Kıbrıs sorununun, halkların iradesine dayanan demokratik bir yöntem ile çözülmesi önünde de büyük engeller vardır. Bu engellerin başında Güney komşularımızın Annan Planı’na % 75.86 oy ile “hayır” demesi gelmektedir. Biz genelde bizim tarafın “evet” demesini ne anlama geldiğini tartıştık ve “evet” denmesini Türk tarafının çözüm yönündeki iradesi olarak değerlendirdik. Peki, Güneyin “hayır” demesi ne anlama gelmektedir? Bizim “evet” dememizi birleşik Kıbrıs için bir irade olarak değerlendirenlere göre Güneyin “hayır” demesi de birleşik Kıbrıs’a “hayır” anlamına gelmektedir. Bu yoruma göre, demokratik bir yöntemle Birleşik Kıbrıs’a ulaşmak neredeyse imkansızdır.

Güney Kıbrıs halkının Annan Planı’na “hayır” demesini Annan Planı’nın Güney’in çıkarlarını, büyük ölçüde korumadığı şeklinde değerlendirirsek, bu durumda da bizdeki milliyetçilerin “hayır” demesini, Türk tarafının menfaatlerini görememek, ya da birleşik Kıbrıs tezine esastan karşı çıkmak olarak değerlendirmek gerekir. Burada var olan bir başka ihtimal ise Palanın eksik ve yetersiz olmasıdır ki, bence bu sonucun çıkmasında en etkili sebep buydu.

Tarafların “evet” ve “hayır” demelerini siyasi taktik açısından değerlendirirsek, Türk tarafının “evet” demesini uluslararası güçlerin sempatisini kazanma açısından olumlu kabul edebiliriz. Ancak bu sempatinin reel politikada psikolojik üstünlük sağlamaktan öte bir anlamı yoktur. Nitekim Güney Rum yönetimi Annan Planına “evet” diyen bir lideri başa getirerek, bu psikolojik üstünlüğün etkisini kırmaya çalışmıştır. Türk tarafı ise plana “hayır” diyen Sayın Eroğlu’nu başa getirerek, aslında bir açıdan, yaşananlara tepkisini ortaya koymuştur. Ancak bu tepki, Annan Planı temelinde Türk tarafının çözüm yönündeki iradesinin de en azından bir süreliğine askıya alınması anlamına gelmektedir. Çünkü Sayın Eroğlu ve Anastasiadis’in siyasi pozisyonları birleşik Kıbrıs tezi için uygun değildir. Çünkü Güney % 76’ya yakın halkın “hayır” dediği Annan Planı ya da ona yakın bir plana şimdi kalkıp “evet” demesi normal şartlarda mümkün değildir. Annan Planı’na “hayır” demiş olan Eroğlu’nun da bu plan ya da plana yakın bir çözüm önerisine “evet” demesi kendi siyasi çizgisi ile bağdaşmaz. Bu yüzden de, bu siyasi konjonktürde birleşik Kıbrıs tezini savunmak, siyasi manevradan öteye geçemez.

Bu siyasi manevralar sebebiyle olsa gerek ki BM, AB ve Garantörler her iki tarafı da siyasi ve ekonomik baskı altına almak stratejisini geliştirdiler. Bu stratejinin bir yansıması olarak da Güney Kıbrıs Dünyanın en zengin ülkelerinden birisi iken, neredeyse iflas noktasına geldi. Kuzey Kıbrıs da, sosyal haklar ve refah açısından Türkiye’nin ilerisinde iken, Türkiye’nin gerisine düştü. Peki, BM ve AB yetkileri bu sonuçları göremediler mi? Gördülerse göz göre göre neden buna göz yumdular? Eğer bu bir siyasi taktik idiyse, o zaman halkların değil de bu oyunu oynayanların çözümü gerçekten arzulayıp arzulamadıklarını sorgulamak gerekmez mi?

Türkiye’deki Başbakan Davutoğlu’nun yeni kabinesine baktığımızda AB’den sorumlu bakan olan Mevlüt Çavuşoğlu’nun Dış İşleri Bakanlığı’na, AB’de çalışmış deneyimli bir bürokrat olan Volkan Bozkır’ın ise Avrupa Birliği Bakanlığı’na getirilmesi, yeni hükümetin AB sürecine oldukça önem vereceği sinyalini vermektedir. Bu durum doğal olarak Kıbrıs müzakere sürecini de etkileyecektir. Sayın Erdoğan’ın 1 Eylül’deki ziyareti esansında, AB süreci ile ilgili takınacağı tavır, yeni bir sürecin temel parametrelerini de ortaya koyacaktır. Bir önceki süreç için “Aldatıldık” açıklamasını yapan Sayın Erdoğan’ın, bu seferki süreçte daha dikkatli davranması beklenmektedir.

Yusuf Suiçmez

Havadis Gazetesi 31 Ağustos 2014

 

Türkiye Siyasetinde Yenilenme Rüzgârları

Türkiye Siyasetinde Yenilenme Rüzgârları

Başbakan Erdoğan’ın uzun ve sıkıntılı bir maraton sonrasında ilk turda Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi, Türkiye’de siyasi dengelerin yeninden yapılandırılmasını zorunlu hale getirdi. İlk değişiklik Sayın Erdoğan’ın, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nu AK Parti’nin genel başkan adayı olarak açıklaması oldu. Sayın Davutoğlu aslında, uluslararası ilişkiler konusunda, uluslararası saygınlığa sahip bir akademisyendir ve bu niteliği sebebiyle, Dış İşleri Bakanlığı görevine getirilmeden önce hem Başbakan Erdoğan hem de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e dış politika danışmanlığı yapmıştır. Dolayısıyla akademik birikimi ile siyasi tecrübesini etkili kullanabilmesi durumunda, başbakanlığı Türkiye siyaseti için iyi bir kazanım olabilir.

Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı sürecinin ilk yıllarında dış siyaset stratejisi “komşularla sıfır sorun” üzerine kurulmuştu. Öyle gözüküyor S. P. Huntington’un Medeniyetler Çatışması” tezi, bu stratejinin ilham kaynağı olmuştu. Davutoğlu Stratejik Derinlik adlı eserinde uluslararası siyesi yeni trenti ve Türkiye’nin bu süreçteki rolünü söyle açıklamaktadır: “Mesnevi’nin ABD’de en çok satan kitaplar arasında yer alması, İslamiyet’in bir çok batı ülkesinde ikinci büyük din haline gelişi Hint ve Çin Medeniyetlerinin klasik değerlerinin hızlı bir yükseliş trentine girişi, Huntington’un ön gördüğü gibi sadece bir medeniyet çatışmasını değil, yeni bir medeniyet sentezini ve açılımını gerekli kılacaktır. Tarihi birikimi böyle bir açılıma temel sağlayacak toplumların öne çıkacağı bu süreçte tarihi derinliği ile stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma ve bu bütünü coğrafi derinlik içinde hayata geçirme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Mihver bir ülke olan Türkiye bunu yapabilmesi durumunda jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik bütünleşmeyi gerçekleştiren merkez bir ülke konumunu kazanacaktır (s. 563)”.

Bence Davutoğlu Dışişleri Bakanlığı siyasi deneyiminden sonra bu kitabı yazmış olsaydı, büyük ölçüde hedefler değişmese de olaylara bakışında değişiklik olacaktı. Nitekim Dışişleri Bakanlığına başladığı ilk zamanlarda verdiği mesajlar ile daha sonraları verdiği mesajlar arasında oldukça büyük farklılıklar oluşmuştur. Bu sebeple de kendisini takdir edenler yanında komşularla sıfır sorun politikasından, neredeyse komşularla savaş durumuna gelinmiş olmaktan dolayı da bazı çevrelerin eleştiri oklarını üzerine çekmiştir.

AKP’nin kurucu kadrolarının bu yeni siyasi süreçte tamamen devre dışı kalacak olması; doğal olarak Davutoğlu’na yeni süreçte partinin yeniden yapılandırabilmesi için önemli bir fırsat verecektir. Tabii bu yeni yapılanma sürecinde, hem yeni Cumhurbaşkanı Erdoğan ile olan ilişkilerini, hem de AKP’nin siyaset dışı kalacak olan kurucu kadroları ile olan ilişkilerini dengede tutması gerekecektir. Çünkü bu dengeleri korumada yapacağı hata ve/veya hatalar, parti içi ayrışmayı tetikleyerek, hem kendisinin hem de partisinin siyasi geleceğini risk altına sokacaktır.

Sayın Gül’ün: “Partime geri döneceğim” şeklindeki açıklaması, en azından bazıları tarafından Davutoğlu’nun emanetçi bir başkan olacağı şeklinde algıların oluşmasına yol açtı. Doğal olarak AK Parti bu yeni süreçte, kendi içinde oluşan yeni güç dengelerinin aktif bir rekabetine şahit olacak gibi gözükmektedir. Bu rekabetin AK Parti’yi küçültecek ya da zayıflatacak bir duruma dönüşmemesi için doğal olarak yeni Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan’ın da tavrı oldukça belirleyici olacaktır. Özellikle Cumhurbaşkanı Gül’ün siyasi tavrı ise Davutoğlu’nun emanetçi bir başkan mı yoksa, icracı bir başkan mı olacağı konusunda belirleyici olacaktır.

Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını ilk turda kazanması, CHP içinde de yeni dalgalanmalara yol açtı. Sayın Kılıçtaroğlu, bu dalgaların tesirinden kurtularak, tekrar güven tazelemek için erken kurultay kararı aldı. Parti içi muhalefetin öncülüğünü yapan Muharrem İnce, şu ana kadar adaylığını ilan eden tek muhalif adaydır. Ancak örgütlerin büyük bir kısmının Kılıçtaroğlu’na destek belirtmesi, İnce’nin işini zorlaştırmaktadır. Eski Genel Sekreter Önder Sav’ın, İnce’ye açık destek vermesi, öyle gözüküyor ki yeterli olmayacaktır. Eski başkanlardan Deniz Baykal ise henüz daha net bir tavır ortaya koymadı. Baykal’ın da İnce’ye destek bildirmesi ve onun için çalışması durumunda ise ibre, İnce’ye doğru kayabilir. Öyle gözüküyor ki Sayın İnce eğer Deniz Baykal’dan destek alamaz ise işi daha da zorlaşacak. Ancak her hâlükârda bu yarışın favorisi Kılıçtaroğlu gözükmektedir.

Kılıçtaroğlu döneminde CHP’nin güçlü bir muhalefet sergileyemediğine yönelik bir kanaat hakimdir. Ancak bunu seslendiren CHP içindeki muhalefet, henüz daha AKP’ye karşı daha güçlü bir muhalefet yapabileceği umudunu verecek alternatif politikalar üretebilmiş değildir. Bu durum ise Kılıçtaroğlu’nun kendi konumunu korumasını sağlamaktadır.

MHP kanadında ise henüz daha değişime yönelik herhangi bir ses yükselmiş değildir. Dolayısıyla yakın zamanda MHP içerisinde bir değişim olmayacak gibi gözükmektedir. Sayın Demirtaş ve partisi için de ayni durum söz konusudur. Tabii bu arada çatı aday İhsanoğlu’nun, bu seçim sonuçlarından sonra siyasi hayatı için tamam mı yoksa devam mı diyeceği de merak edilenler arasındandır. İhsanoğlu için ikinci merak edilen şey ise devam demesi durumunda çatının hangi kanadıyla siyasete devam edeceği konusudur. Sonuç olarak, belli bir süre daha, Türkiye siyaseti AKP ve CHP eksenli parti içi çekişmelerle meşgul olacak gibi gözükmektedir. Şu anda yaşanan tartışmalar ise en azından kısa bir zamanda Türkiye siyasetinde köklü bir değişimin olmayacağı sinyalini vermektedir.

Yusuf Suiçmez

Havadis Gazetesi

 

Bin ladin Hikâyesi

Bin ladin Hikâyesi

Gerçek ismi Usame İbn Muhammed olan ancak dünya basınında Bin Ladin olarak şöhret bulan el-Kaide liderinin öldürüldüğü haberi ABD Başkanı Barack Obama tarafından duyuruldu. Siyasi analistlerin yorumlarına baktığımızda, bu haberin Obama’ya siyasi bir güç kazandıracağını anlıyoruz. Ancak basında yer alan resimlerin sahte olduğu, cesedin denize atıldığı, yani ABD’li askerlerin dışında kimsenin görmediği bir cesedin varlığı, karısı ya da kızı yanında iken silahsız olduğu halde öldürülmüş olduğu, Usame’nin gerçekten öldürülüp öldürülmediği konusundaki kuşkuları da beraberinde getirdi. Acaba Usame Bin Ladin öldürülmedi de, kurulmaya çalışılan yeni siyasi düzenin içerisinde oynayabileceği rolü kalmadığı için senaryonun dışına mı itildi? Usame Bin Ladin’in Amerikan askerlerinin Pakistan askerlerini yetiştirdiği kampın hemen yanındaki bir binada öldürüldüğünün ifade edilmiş olması, bu tür şüpheleri daha da güçlendirmiştir. Bin Ladin’in liderliğini yaptığı el-Kaide’nin, öldürülme haberini doğrulaması Bin Ladin’in ölümü ile ilgili kuşkuları kısmen azaltmış olsa da, dünya kamuoyunun büyük bir bölümü hala daha bunun bir senaryo olduğu düşüncesindedir. Dolayısıyla Bin Ladin’in gerçekten öldürülüp öldürülmediği hiçbir zaman tam olarak açıklığa kavuşmayacak gibi gözükmektedir. Elbette tarihte öldürülüp öldürülmediği tartışmalı olan tek kişi Usame Bin Ladin değildir. Bu sorun Hz. İsa’nın ölümü dâhil, birçok tarihi kişilik için söz konusudur. Ancak şunda şüphe yok ki ABD’nin uluslararası siyasi literatürüne Rusya’ya karşı savaşan bir kahraman olarak giren Usame Bin Ladin ismi, öldürülmüş olan korkunç terörist hikâyesi ile son buldu. Bu da aslında, uluslararası siyasetin önemli bir aktörünün en azından siyaseten ölümünün ilanı demektir. Bundan sonraki esas mesele, Bin Laden’in uluslararası sistemdeki rolü ve etkisinin başka bir şahısta devam ettirilip ettirilmeyeceğidir. Nitekim ABD’den yapılan bazı açıklamalarda terör ile mücadelenin devam edeceğine dair net ifadelerin kullanılmış olması; aynı şekilde Bin Ladin’in liderliğini yaptığı el-Kaide kanadından da ABD’ye karşı mücadelenin artarak devam edeceği mesajlarının verilmiş olması, uluslararası siyasette isim değişikliği dışında fazla bir gelişmenin olmayacağı izlenimini vermektedir. Bu mesajları verenler mevcut statükonun korunmasından yana olanlardır. Bu açıklamaları yapanlara göre Usame’nin uluslararası siyaset arenasından bir şekilde el çektirilmiş olması memnuniyet verici bir durum değildir. Çünkü günümüz siyasi stratejilerinde “terör tehdidi” devletlerin varlığını tehdit ettiği kadar; devletlerin siyasi varlıkları ile uluslara arası siyasetlerini sürdürebilmeleri için gerekli bir mekanizma olarak algılanmaktadır. Bundan dolayıdır ki, hemen hemen her devletin güvenlik doktrini çerçevesinde desteklediği terör organizasyonları vardır. Bu anlayıştan dolayıdır ki siyasi literatüre “senin teröristin iyi de benim ki mi kötü?” diye bir söylem girmiştir. Dolayısıyla Usame Bin Ladin’in öldürülmesi olayı ABD’nin uluslararası siyasetinde teröre bakış açısında ciddi bir değişikliğin sinyali mi; yoksa sadece bir aktör değişikliğimi olduğunu anlayabilmemiz için zamana ihtiyacımız vardır.

Bin Ladin’in öldürülmesi olayına farklı yaklaşan İngiltere’nin Canterbury Başpiskoposu Dr. Rowan William, el-Kaide terör örgütü lideri Usame Bin Ladin’in silahsız olduğu halde öldürülmesini, adalet için mücadeleye aykırı bularak kınadı. Bu tutum, din adamlarının, ister devlet adına olsun isterse inanç ve ideoloji adına olsun insan hayatını kasteden tüm yargısız infazlara karşı durmaları gerektiği yönünde örnek bir mesaj içermektedir. Aslında dünya siyasetini bu kadar meşgul eden “terör” kavramının hala daha makul bir tanımının yapılmamış olması, bu sorunun anlaşılmasını ve aşılmasını engelleyen bir başka sorundur. Bunun yapılmamasının bir nedeni de: Bu gizemli güce hala daha ulusal ve uluslararası güçlerin ihtiyaç duymasıdır. Aslında terörün tanımı yapılabilse, devlet terörünün de tanımının yapılabilmesinin yolu açılacaktır. O zaman daha küçük ve etkisiz olan terör örgütleri ile daha büyük ve etkili olan devlet organizasyonları arasındaki benzerlik ve farklılıklar ortaya çıkacaktır. Aslında doğrudan devlet eliyle gerçekleştirilen öldürme olayları ile devletlere karşı olan güçlerin gerçekleştirdikleri terör olaylarını karşılaştırdığımızda, terör örgütlerinin gerçekleştirdiği cinayetlerin, devlet eliyle gerçekleştirilen öldürme olaylarından çok daha az olduğu görülür. Buna rağmen devlet adına gerçekleştirilen öldürme olayları hala daha yeteri kadar sorgulanmamaktadır. Bu sorunun kaynağında insanın henüz daha kendi yaşamının değerini tam olarak algılayamaması ve bazen devlet, ideoloji, inanç gibi kavramlara bu tür eylemleri meşrulaştırıcı bir misyon yüklenmesidir.

Burada cevabı aranması gereken en önemli soru: “Terörü uluslararası güçler mi var ediyor; yoksa terör uluslararası güçlere karşı haksız bir başkaldırı olarak mı ortaya çıkıyor?” sorusudur. 1. ve 2. Dünya savaşlarından insanlık zarar görmüş olsa da; savaş sektörüne yatırım yapan uluslararası silah tüccarları dünya siyasetine yön verebilecek kadar büyük karlar elde ettiler. Doğal olarak yaşanılan iki dünya savaşından sonra yeni tehditler mantığı üzerine kurulmuş olan Yeni Dünya Düzeni, büyük ölçüde terörü ve terör örgütlerini finanse etmeye devam etmiştir. Ne yazık ki, henüz daha insanlığın ortak aklı ve hissiyatı bu büyük sorunların ciddiyetini kavrayarak çözüm üretebilecek düzeye ulaşabilmiş değildir. Bu durum, terörün kaynağı gösterilen çaresizlik ve hareket stratejisini belirleyen çaresiz bırakma siyasetlerinin sürekliliğini sağlayan en temel etkendir.

Sıra KKTC’de (Cumhurbaşkanı Seçimi)

Sıra KKTC’de (Cumhurbaşkanı Seçimi)

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının belli olmasının ardından KKTC Siyasetinde de Nisan 2015’de yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi daha yoğun bir şekilde gündeme gelmeye başladı. KKTC Cumhurbaşkanlığı için basında isimleri öne çıkan aday adayları mevcut Cumhurbaşkanı Eroğlu, ikinci Cumhurbaşkanı Talat, Meclis Başkanı Sibel Siber, müzakereci Kudret Özersay ile eski Lefkoşa Belediye Başkanı Mustafa Akıncı’dır.

Sayın Özersay ve Sayın Akıncı’dan birisinin ya da her ikisinin aday olması durumunda, parti adayı değil de bağımsız aday olmaları beklenmektedir. Ancak bazı çevreler, Sayın Eroğlu’nun aday olmaması durumunda Özersay’ın sağın adayı olarak çıkabileceğini dile getirmektedirler. Sayın Akıncı’yı ise solun adayı olarak zikredenler bulunmaktadır. Farklı bir söylem ise Akıncı’nın TDP’nin adayı veya desteklediği aday olarak çıkacağı şeklindedir. Bu görüş, özellikle TDP’nin Lefkoşa Belediyesini kazanmasından sonra yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Özersay’ın adının siyasette anılması ise öncülüğünü yaptığı Toparlanıyoruz Hareketi’nin siyasi bir harekete dönüşeceği şeklindeki algılar ile gündeme gelmeye başladı. Yakın zamanda ise basına yansıyan açıklamalarına baktığımızda ise cumhurbaşkanlığı adaylığına oldukça sıcak baktığı anlaşılmaktadır.

Şu anda esen havaya baktığımızda sağın adayının Sayın Eroğlu’nun olacağı anlaşılmaktadır. Sayın İrsen Küçük’ün oldukça sıkıntılı bir şekilde siyasetten tasfiye edilmesinin arkasında da Eroğlu’nun bu arzusunun yattığı kabul edilmektedir. Demokrat Parti’nin aday çıkarmaması ve Eroğlu’nu desteklemesi durumunda, Eroğlu’nun tekrar Cumhurbaşkanı seçilebilmesi ihtimali güçlenecektir. Son dönemlerde Eroğlu’nun sağlık durumu ve yaşını ileri sürenler, aday olmasının doğru olmayacağını ileri sürseler de eleştirileri yapanlar henüz daha alternatif bir isim ileri sürememişlerdir. Tabii ki, her ne kadar dillendirilmese de İrsen Küçük’ün belli bir gücü olduğu bilinmektedir. Bu yüzden de sürpriz adaylardan olabileceği söylenmektedir; ancak kendisinden bu yönde herhangi bir açıklaması en azından bizim bilgimize gelmedi. Ancak Küçük’ün, UBP içindeki gücünü Eroğlu’na taraf değil de aleyhine kullanması durumunda, Eroğlu’nun adaylığı için oldukça büyük bir sıkıntı yaratabilir.

Sayın Talat’ın cephesinde de bir belirsizlik bulunmaktadır. Çünkü CTP içindeki dengeler henüz ortak bir aday tespit edebilecek bir düzeye erişmemiş gözükmektedir. Bu durum CTP’nin çıkaracağı aday için bir dezavantaj yaratıyor ki Talat, yaptığı açıklamada partinin bu konuda hızlı karar vermesi gerektiğine vurgu yapma ihtiyacı hissetti. CTP içerisinde Talat dışında Meclis Başkanı Sibel Siber’in de adı geçmektedir. Sayın Siber’e sempati ile bakan oldukça fazla insan bulunmaktadır. Buna dayanarak olsa gerek, basına yansıyan açıklamasında, kamuoyunun referans alınması gerektiğini belirtti. Bu durum, CTP içinde Talat ve Siber isimlerinin epeyi tartışılacağı anlamına gelmektedir. Talat ile önceleri yaptığım bir görüşmede ortamın uygun olması durumunda aday olabileceğini söylemişti. Basına yansıyan son açıklamalarında ise bu konuda partinin karar vermesi gerektiğini belirtti. Anlaşılan şartlar henüz daha istediği kıvama gelmemiştir. Bu arada basında adaylığı gündeme gelen bir diğer isim de Başbakan Özkan Yorgancıoğlu’dur. Yorgancıoğlu ismini kamuoyunun gündemine getiren Güzelyurt milletvekili Mehmet Çağlar’dır. Çağlar’ın parti geleneğine dayandırdığı adaylık söyleminin arkasında, farklı bir duyum var mı henüz açıklık kazanmamıştır. Ancak Sayın Yorgancıoğlu’nun aday olması durumunda, seçim dengelerinin tamamen değişmesi olasılığı vardır. Bu değişikliğin etkilerini ise şimdiden kestirmek olası gözükmemektedir.

Türkiye’nin çözüm yönündeki politikasında kararlı bir irade ortaya koyması durumunda, Talat ve Eroğlu’nun siyasi misyonlarının KKTC halkının haklarının korunması ve geliştirilmesinde nasıl bir etki yaratacağı üzerinde kafa yormak lazım. Talat’ın Annan Planı dönemindeki tavrı, çözüm yönünde samimi bir tavır olarak değerlendirilmişti. Ancak Annan Planı’nın yeterli bir plan olmadığı kanaatimi belirmek zorundayım. Buna rağmen çözüm için bir zemin olduğu da açıktır. Nitekim Sayın Eroğlu’da, müzakere sürecini Talat’ın bıraktığı yerden devam ettireceğini ifade ederek bunu doğrulamıştır.

Eroğlu, Cumhurbaşkanı adaylığı kampanyaları sürecinde, halka açık bir müzakere süreci yürüteceğini ifade etmişti; ancak Talat’tan daha açık bir müzakere süreci yürüttüğünü ileri sürmek oldukça güçtür. Talat döneminde en azından somut bir plan ve maddeleri üzerinde tartışılıyordu, Eroğlu döneminde ise halka kapalı bir politika izlenmiş ve izlenmektedir. Bu durum, çözüm yönünde ciddi bir siyasetin izlenmediği ya da halkın süreçten uzak tutulmaya çalışıldığı izlenimini yaratmaktadır. Eroğlu ile daha önce yaptığım bir görüşmede, kendisinin Annan Planı’na “hayır” demesinin, taviz politikalarına karşı bir kalkan olduğunu ima etmişti. Bu durumun cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmasında oldukça etkili olduğu kanaatindeyim. Çünkü Güney Kıbrıs’ın çok büyük bir oranda Annan Planı’na “hayır” demesi, doğal olarak halk arasında yeni çözüm sürecinde oldukça büyük tavizler verilecek korkusunun yayılmasına sebep olmuştu.

Cumhurbaşkanının ayni zamanda müzakereci sıfatını da taşıması, bu seçimi daha da önemli kılmaktadır. Çünkü bu seçim ayni zamanda Kıbrıs sorunun nasıl bir çözüme kavuşturulması gerektiği yönünde de halkın iradesinin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Kıbrıs sorununun çözümü için üç farklı siyaset bulunmaktadır. Bunlardan birincisi KKTC’nin bağımsız bir devlet olarak tanıtılması siyasetidir ve bu siyaset Rahmetli Kurucu Cumhurbaşkanı R. R. Denktaş ile özdeşleştirilmişti. İkinci çözüm yolu ise Güney Kıbrıs ile birleşik bir çözüm siyasetidir ki, bu çözüm yolu özellikle Talat ile özdeşleştirilmiştir. Eroğlu’nun siyasi çizgisine baktığımızda, KKTC’nin bağımsızlığını savunmaktan çok KKTC’nin temel olarak kabul edildiği daha çok federasyona dayalı bir birleşik Kıbrıs tezini savunduğu izlenimi oluşmaktadır. Kıbrıs sorununun çözümü için var olan bir başka alternatif siyaset ise KKTC’nin Türkiye ile birleşmesidir. Ancak bu çözüm yolunu açık olarak savunan hiçbir Cumhurbaşkanı adayı çıkmamıştır.

Özellikle Sayın Denktaş’ın gizli ajandasında bu çözüm yolunun bulunduğu defalarca dillendirilmiştir. Bu görüş, açık olarak sadece Türkiye eski bakanlarından Egemen Bağış ve KKTC eski bakanlarından Zorlu Töre tarafından dillendirilmiştir. Ancak bu görüş hiçbir siyasi parti tarafından sahiplenilmemiştir. Aslında Cumhurbaşkanlığı adaylarından birisinin bu siyaseti savunmasının, hem çözüm hem de halkın gerçek iradesinin tespiti için oldukça faydalı olacağı kanaatindeyim. Nitekim halkların ortak iradesine dayanmayan dıştan dayatma çözüm arayışlarının, 1960’da da olduğu gibi çözümden çok sorun yarattığı bilinmektedir. Suriye, Irak, Libya ve dünyanın birçok yerinde dışardan dayatmalarla gelen çözüm arayışlarının, çözümden çok sorun yarattığı diğer örneklerdir. Sonuçta demokratik bir dünyada en doğru kararları halkların verdiğini kabul etmek gerekir. Bunun için de halkların önüne dünyadaki güç merkezlerinin dayattığı çözüm önerilerini değil; halkların gerçek iradesini ortaya çıkaracak olan çok yönlü çözüm önerilerini sunmak gerekir. Tabii ki toplumların demokratik yollarla verdikleri kararlara da, iç muhalefet dahil herkesin saygı duyması gerekmektedir.

Tabii ki Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde, Başbakanlığı dönemindeki çözüm için bir adım önde politikasının devam ettirilip ettirilmeyeceği, yeni seçilecek Cumhurbaşkanının siyasi misyonunun belirlenmesi ve Türkiye ile sağlıklı ilişkilerin kurulabilmesi için oldukça önemli bir ölçü olacaktır. Kıbrıs Türk halkı, bu konuda oldukça hassas olduğu için Cumhurbaşkanlığı için adı geçen diğer adayların da Kıbrıs sorununun çözümü için Talat ve Eroğlu’ndan farklı olarak, adaylıklarını gerekli kılan gerekçeleri ortaya koymaları gerekir. Tabii bağımsız bir adayın Cumhurbaşkanlığını kazanması oldukça zor gözükmektedir. Ancak tüm partilerin anayasa değişikliğine destek vermesine rağmen, halkın bu değişikliğe hayır demesi, siyasete ve siyasi partilere olan güvensizlik olarak yorumlanmakta ve bu durum bağımsız aday olmak isteyenleri cesaretlendirmektedir.

Öngörüde bulunmak için erken olmasına rağmen, adaylarda bir değişiklik olmaması durumunda bu bilgiler ışığında şu anki aday adaylarının durumundan hareketle genel bir değerlendirme yapacak olursak, KKTC’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Türkiye’dekinin aksine ikinci tura kalacağını söyleyebiliriz. İkinci turda ise ne olacağı ile ilgili bir değerlendirme yapabilmek için oldukça erken olduğu kanaatindeyim.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/sira-kktc-de-cumhurbaskani-secimi/5279

Yusuf Suiçmez

 

Erdoğan ve Kıbrıs Sorunu

Erdoğan ve Kıbrıs Sorunu

Bu gün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ilk defa kendi oyları ile cumhurbaşkanlarını seçecekler. Daha önceki yazımda da belirttiğim üzere büyük olasılıkla Başbakan Erdoğan, seçimin ilk turunda halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olacaktır. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi hem demokrasi hem de sivil toplum adına önemli bir kazanım olacaktır. Çünkü cumhurbaşkanı ayni zamanda başkomutandır. Bu yüzden de halk ilk defa bir başkomutanı da seçmiş olacaktır. Bence Başbakan Erdoğan, cumhurbaşkanını halkın seçmesi için vermiş olduğu büyük mücadele sebebiyle, halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olmayı hak etti. Bu sebeple muhalefet adaylarından birisinin bu seçimi kazanması, büyük sürpriz olur.

Sayın Erdoğan döneminde Kıbrıs sorununun çözümü için ortaya koyduğu irade Kıbrıs Türk halkı arasında büyük bir saygı kazanmasına sebep olmuştu. Ancak Annan Planı sonrası yaşanan bazı gelişmeler, KKTC vatandaşlarının büyük bir kesiminde üzüntü ve hayal kırıklığına da yol açtı. Yıllarını Kıbrıs mücadelesine vermiş bir çok insanın, bunun için mi mücadele ettik diye şikayet ettiğine üzülerek tanık oldum. Doğrusu bunun KKTC’de kullanılan oylara nasıl yansıyacağını merak etmekteyim.

KKTC’de ilk defa cumhurbaşkanı seçimi için oy kullanılması büyük bir kesim tarafından hoş karşılanırken, özellikle bazı uygulamalar sebebiyle de eleştirilerin yapılmasına yol açtı. Randevu sisteminin kullanılması ve sadıkların sadece Lefkoşa’da açılması bu eleştirilerin başında gelmektedir. Bence randevu sistemi doğru bir uygulamaydı. Ancak, randevu alamayanların bilgisayar tarafından düzensiz bir şekilde dağıtılması, aileleri böldü ve insanların oy kullanacakları gün ve saatleri öğrenmelerini zorlaştırdı. Eğer randevu sistemi ile birlikte, randevu alamayanlar için ayrı özel bir gün tayin edilmiş olsaydı, randevu alamayan vatandaşlar daha rahat oy kullanabileceklerdi. Katılım oranı daha da fazla olacaktı. Bu seçimde KKTC’den çıkacak oyların, nasıl değerlendirileceği de benim için bir merak konusudur.

Başbakan Erdoğan’ın kazanması durumunda Kıbrıs sorununun çözümü için daha güçlü bir irade ortaya çıkacağına dair beklentiler basında şimdiden yer almaya başladı. Büyük ihtimal Erdoğan’ın seçimi kazanması durumunda cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk ziyaretini KKTC’ye yapacaktır. Bu ziyaret esnasında vereceği mesajlar, Kıbrıs sorununun yeni yol haritasının da belirleyicisi olacaktır. Bir yıldan az bir süre sonra KKTC’de de cumhurbaşkanlığı seçimleri olacağını göz önüne aldığımızda, Erdoğan’ın çizeceği yol haritasının, yeni cumhurbaşkanın misyonunun anlaşılmasında da etkili olacaktır.

Tabii şunu da belirtelim ki, Annan Planı sonrası yaşanan bazı gelişmeler Erdoğan’ın isteklerinin KKTC’de ters etki yapmasına sebep oldu. Çünkü Türkiye de ekonomik ve sosyal refah artarken KKTC’de sürekli geriye doğru bir gidiş var. Ayrıca Türkiye’de anayasa ve yasalar günün koşullarına göre yenilenirken KKTC’de statüko tüm gücünü korunmaktadır.

Kıbrıs’taki pahalılığa rağmen Türkiye’deki memurlar, KKTC’deki memurlardan daha fazla maaş alırken, KKTC’de sosyal hakların neden geriye doğru gittiğini sorgulamak gerekir. Kazanması durumunda Sayın Erdoğan’dan beklenti, Kıbrıs ziyareti esnasında yıllarca Rumların baskısı altında kalıp kamplara mahkûm olmuş, daha sonra da ambargolar ile iyice sıkıştırılarak bir belirsizlik içine sürüklenen Kıbrıs Türk halkının verdiği haklı ve onurlu mücadeleyi takdir edici ve gönüllerini alıcı açıklamalarda bulunmasıdır. Çünkü Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye arasındaki tarihi ve kültürel bağlar her türlü siyaset ve ekonomik değerlerin üzerindedir. Tabii ki gönül alıcı açıklamalar işin manevi boyutudur. Bunun ötesinde KKTC halkının daha iyi sosyal ve ekonomik şartlara kavuşması için de gerekli adımların atılması gerekecektir. Bu adımların atılması kanaatimce hem tarihi, hem insani hem de milli sorumluluğun gereğidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/erdogan-ve-kibris-sorunu/5226

Yusuf Suiçmez

 

Cihat ve Müslümanlık

Cihat ve Müslümanlık

Bazı düşünürler, genelde dinlerin özelde İslam dininin varlık sebebinin savaş veya savaşı meşrulaştırmak olduğunu ileri sürmektedirler. Bu düşünceyi savunanlar tarihte yaşanan savaşların neredeyse tümünü dinlere bağlamaktadırlar. Medyanın her çeşidinde, bazı dindar insanların cani, acımasız ve terörist olarak gösterilmesinde bu anlayışın izleri bulunmaktadır. Dikkat edilirse servis edilen görüntülü haberlerde Müslüman dindarlar, ellerinde silahlar masum insanları katlederken gösterilmekte bu görüntüler de cihat diye sunulmaktadır. Bu durum doğal olarak dinler savaş çıkarmak veya savaşı meşrulaştırmak için vardır söylemini desteklemektedir. Peki gerçek bu mu?

Hiçbir din varlık sebebini savaş olarak ortaya koymamış olmasına rağmen dini metinlerin büyük bir bölümünde savaşı meşrulaştıran bölümler bulunmaktadır. Doğal olarak sosyal ve siyasi şartlar dini yorumlarda belirleyici olmaktadır. Tabii ki bu arada savaş ile cihadın aynı şey olmadığını bilmek lazım. Cihat, bir insanın Allah rızası için doğrulukla iyiliğin korunması ve yaşatılması için elinden gelen gayreti göstermesi demektir. Dolayısıyla cihat bazen güzel bir söz, tatlı bir gülümseme olabileceği gibi insanın gösterebileceği en üst gayret olan meşru bir savaş da olabilmektedir. Cihat ve savaş kelimelerinin birlikte kullanılmalarının temel sebebi budur. Yani her cihat savaş değildir; ayrıca her savaş da cihat değildir. Bir savaşın cihat olabilmesi için öncelikle haklı bir gerekçeye dayanması gerekmektedir. Bir savaşın da haklı tek gerekçesi olabilir o da insanları yaşatmak ya da yaşamları kurtarmak için olmasıdır.

Savaş, devletler hukuku ile alakalı bir kavramdır. Bu yüzden de uluslararası sözleşmelerde önemli bir yer tutmaktadır. Felsefe, ilahiyat ve siyaset bilimciler tarih boyunca dinin ve devletin esas varlık sebebini ve savaşın hangi durumlarda meşru sayılacağını tartışmışlardır. Hayatın ana prensibini mücadele olarak görenler, hem devleti hem de dini bu anlayış çerçevesinde yorumladıkları için devletin ve dinin ana gayesini üstün gelmek için bir araç olarak kabul ettiler. Aristo’ya göre savaş adaletin tesisi için bir araçtır. Devletin de gayesi adalet olduğu için, doğal olarak devlet adına savaş meşru hatta gerekli bir hal almaktadır. Thomas Hobbes’e göre de tüm varlıklar, doğaları gereği birbirlerine karşı mücadele ve savaş içerisindedirler. Carl Marks’ın sınıflar arası mücadele ve doğal seleksiyon anlayışı da hayatı bir güç mücadelesi ekseninde yorumladığı sonucunu doğurmaktadır. Tüm bu anlayışlar doğal olarak devletin ve dinin de savaş eksenli yorumlanmasına yol açmaktadır.

Devletin varlığının savaş olarak kabul edilmesi, bir devlet kurumu olarak görülen dinin de bu savaşta meşrulaştırıcı bir rol üstlenmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Ancak devletler adına işlenen suçların artması, zamanla din ve devlet ilişkilerinin tekrar gözden geçirilmesini gerekli kıldı. Nitekim birçok ilahiyatçı, dini özgürlüklerin korunduğu laik bir devlet anlayışını savunarak, devlet tarafından dinin istismar edilmesini engellemeye çalışmaktadır. Bu yüzden laikliğin din karşıtlığı olarak yorumlanması doğru değildir. Birçok ilahiyatçı devletin laik olmasını, dinin doğru anlaşılması ve yorumlanması için de gerekli görmektedir. Nitekim bu anlayışla hareket eden bazı ülkeler, Kilise ve dini kurumlara hem idari hem de mali özerklik vererek, siyasetin din ya da mezhepler üzerindeki baskısını kaldırmaya çalıştılar. Ancak bazı Müslüman düşünürler de devleti, siyasi mücadelenin bir aracı olarak gördükleri için laik devlet anlayışına karşı çıkarak dini kurumların devlet kurumu olarak kalmasını savunmaktadır. Ancak dinin devlet kurumu olarak görülmesi, her mezhep veya dini cemaatin devleti ele geçirme gayretine girişmesi ve iç çatışmaların ana sebebi haline gelmiştir. Ortadoğu’daki din ve mezhep eksenli çatışmaların ana sebebi budur. Bu yüzden devletin ana gayesi, inanç ya da ideoloji dayatmak değil; farklılıkların birlikte barış ve hoş görü içinde yaşaması için hukuk devletinin gereği olan adaleti sağlamak olmalıdır. Adalet tüm inançların ana ruhu olduğu için de her inancın adaleti destekleyici bir tavır sergilemesi gerekmektedir.

Devleti ve dini mücadelenin bir aracı olarak görenler doğal olarak cihadı da başka ülke ve insanları baskı altına almak için verilen mücadele olarak yorumlamaktadırlar. Ancak insanları ya da ülkeleri Müslüman yapmak için savaş açılmasını cihat olarak yorumlamak doğru bir yaklaşım değildir. Özellikle günümüzde insanlar her türlü inancı bazı kısıtlamalar olsa da rahatlıkla başkalarına tebliğ edebiliyorlar. Ayrıca birçok farklı inançta olduğu gibi Müslümanlığın anlaşılması ve yorumlanmasında da görüş birliği yoktur. Tam aksine Müslümanlar arasındaki çatışmalar, bazen Müslümanlığın özünde barışın olup olmadığı tartışmalarının da yaşanmasına yol açmaktadır.

Müslümanlar arasındaki çatışmalara baktığımızda, çoğunluğunun mezhep ve etnik kökenlere dayalı ayrılıklar üzerinden kurgulandığını görürüz. Dolayısıyla Müslümanlar kendi aralarında, adalet, barış, hoşgörü, insan haklarına saygı ve tüm özgürlüklerin korunması bilincini geliştirmeden, başka milletlere adalet, barış hatta inanç taşımaları mümkün değildir. Bundan dolayı da Müslümanlar önce adaleti, barışı ve hoşgörüyü kendi aralarında tesis etmek için uğraşmalıdırlar.

Bazı Müslümanlar, Müslüman ülkelerde yaşanan tüm olumsuzlukları dış güçlere bağlamaktadırlar. Bu yaklaşım kısmen doğru olsa da, Müslümanların kendi aralarındaki adaletsizlik, haksızlık, cinayet, yolsuzluk ve yoksulluğu tek başına açıklayamaz. Bir insan ve toplum kendindeki eksiklik ve yanlışları görmek yerine hep dışarıda suçlu ararsa o birey ya da toplumun kaderinin değişmesi ve daha iyiye doğru yol alması mümkün değildir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/cihat-ve-muslumanlik/5180

Yusuf Suiçmez