Cihat ve Müslümanlık

Cihat ve Müslümanlık

Bazı düşünürler, genelde dinlerin özelde İslam dininin varlık sebebinin savaş veya savaşı meşrulaştırmak olduğunu ileri sürmektedirler. Bu düşünceyi savunanlar tarihte yaşanan savaşların neredeyse tümünü dinlere bağlamaktadırlar. Medyanın her çeşidinde, bazı dindar insanların cani, acımasız ve terörist olarak gösterilmesinde bu anlayışın izleri bulunmaktadır. Dikkat edilirse servis edilen görüntülü haberlerde Müslüman dindarlar, ellerinde silahlar masum insanları katlederken gösterilmekte bu görüntüler de cihat diye sunulmaktadır. Bu durum doğal olarak dinler savaş çıkarmak veya savaşı meşrulaştırmak için vardır söylemini desteklemektedir. Peki gerçek bu mu?

Hiçbir din varlık sebebini savaş olarak ortaya koymamış olmasına rağmen dini metinlerin büyük bir bölümünde savaşı meşrulaştıran bölümler bulunmaktadır. Doğal olarak sosyal ve siyasi şartlar dini yorumlarda belirleyici olmaktadır. Tabii ki bu arada savaş ile cihadın aynı şey olmadığını bilmek lazım. Cihat, bir insanın Allah rızası için doğrulukla iyiliğin korunması ve yaşatılması için elinden gelen gayreti göstermesi demektir. Dolayısıyla cihat bazen güzel bir söz, tatlı bir gülümseme olabileceği gibi insanın gösterebileceği en üst gayret olan meşru bir savaş da olabilmektedir. Cihat ve savaş kelimelerinin birlikte kullanılmalarının temel sebebi budur. Yani her cihat savaş değildir; ayrıca her savaş da cihat değildir. Bir savaşın cihat olabilmesi için öncelikle haklı bir gerekçeye dayanması gerekmektedir. Bir savaşın da haklı tek gerekçesi olabilir o da insanları yaşatmak ya da yaşamları kurtarmak için olmasıdır.

Savaş, devletler hukuku ile alakalı bir kavramdır. Bu yüzden de uluslararası sözleşmelerde önemli bir yer tutmaktadır. Felsefe, ilahiyat ve siyaset bilimciler tarih boyunca dinin ve devletin esas varlık sebebini ve savaşın hangi durumlarda meşru sayılacağını tartışmışlardır. Hayatın ana prensibini mücadele olarak görenler, hem devleti hem de dini bu anlayış çerçevesinde yorumladıkları için devletin ve dinin ana gayesini üstün gelmek için bir araç olarak kabul ettiler. Aristo’ya göre savaş adaletin tesisi için bir araçtır. Devletin de gayesi adalet olduğu için, doğal olarak devlet adına savaş meşru hatta gerekli bir hal almaktadır. Thomas Hobbes’e göre de tüm varlıklar, doğaları gereği birbirlerine karşı mücadele ve savaş içerisindedirler. Carl Marks’ın sınıflar arası mücadele ve doğal seleksiyon anlayışı da hayatı bir güç mücadelesi ekseninde yorumladığı sonucunu doğurmaktadır. Tüm bu anlayışlar doğal olarak devletin ve dinin de savaş eksenli yorumlanmasına yol açmaktadır.

Devletin varlığının savaş olarak kabul edilmesi, bir devlet kurumu olarak görülen dinin de bu savaşta meşrulaştırıcı bir rol üstlenmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Ancak devletler adına işlenen suçların artması, zamanla din ve devlet ilişkilerinin tekrar gözden geçirilmesini gerekli kıldı. Nitekim birçok ilahiyatçı, dini özgürlüklerin korunduğu laik bir devlet anlayışını savunarak, devlet tarafından dinin istismar edilmesini engellemeye çalışmaktadır. Bu yüzden laikliğin din karşıtlığı olarak yorumlanması doğru değildir. Birçok ilahiyatçı devletin laik olmasını, dinin doğru anlaşılması ve yorumlanması için de gerekli görmektedir. Nitekim bu anlayışla hareket eden bazı ülkeler, Kilise ve dini kurumlara hem idari hem de mali özerklik vererek, siyasetin din ya da mezhepler üzerindeki baskısını kaldırmaya çalıştılar. Ancak bazı Müslüman düşünürler de devleti, siyasi mücadelenin bir aracı olarak gördükleri için laik devlet anlayışına karşı çıkarak dini kurumların devlet kurumu olarak kalmasını savunmaktadır. Ancak dinin devlet kurumu olarak görülmesi, her mezhep veya dini cemaatin devleti ele geçirme gayretine girişmesi ve iç çatışmaların ana sebebi haline gelmiştir. Ortadoğu’daki din ve mezhep eksenli çatışmaların ana sebebi budur. Bu yüzden devletin ana gayesi, inanç ya da ideoloji dayatmak değil; farklılıkların birlikte barış ve hoş görü içinde yaşaması için hukuk devletinin gereği olan adaleti sağlamak olmalıdır. Adalet tüm inançların ana ruhu olduğu için de her inancın adaleti destekleyici bir tavır sergilemesi gerekmektedir.

Devleti ve dini mücadelenin bir aracı olarak görenler doğal olarak cihadı da başka ülke ve insanları baskı altına almak için verilen mücadele olarak yorumlamaktadırlar. Ancak insanları ya da ülkeleri Müslüman yapmak için savaş açılmasını cihat olarak yorumlamak doğru bir yaklaşım değildir. Özellikle günümüzde insanlar her türlü inancı bazı kısıtlamalar olsa da rahatlıkla başkalarına tebliğ edebiliyorlar. Ayrıca birçok farklı inançta olduğu gibi Müslümanlığın anlaşılması ve yorumlanmasında da görüş birliği yoktur. Tam aksine Müslümanlar arasındaki çatışmalar, bazen Müslümanlığın özünde barışın olup olmadığı tartışmalarının da yaşanmasına yol açmaktadır.

Müslümanlar arasındaki çatışmalara baktığımızda, çoğunluğunun mezhep ve etnik kökenlere dayalı ayrılıklar üzerinden kurgulandığını görürüz. Dolayısıyla Müslümanlar kendi aralarında, adalet, barış, hoşgörü, insan haklarına saygı ve tüm özgürlüklerin korunması bilincini geliştirmeden, başka milletlere adalet, barış hatta inanç taşımaları mümkün değildir. Bundan dolayı da Müslümanlar önce adaleti, barışı ve hoşgörüyü kendi aralarında tesis etmek için uğraşmalıdırlar.

Bazı Müslümanlar, Müslüman ülkelerde yaşanan tüm olumsuzlukları dış güçlere bağlamaktadırlar. Bu yaklaşım kısmen doğru olsa da, Müslümanların kendi aralarındaki adaletsizlik, haksızlık, cinayet, yolsuzluk ve yoksulluğu tek başına açıklayamaz. Bir insan ve toplum kendindeki eksiklik ve yanlışları görmek yerine hep dışarıda suçlu ararsa o birey ya da toplumun kaderinin değişmesi ve daha iyiye doğru yol alması mümkün değildir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/cihat-ve-muslumanlik/5180

Yusuf Suiçmez

 

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.