Bin ladin Hikâyesi
Gerçek ismi Usame İbn Muhammed olan ancak dünya basınında Bin Ladin olarak şöhret bulan el-Kaide liderinin öldürüldüğü haberi ABD Başkanı Barack Obama tarafından duyuruldu. Siyasi analistlerin yorumlarına baktığımızda, bu haberin Obama’ya siyasi bir güç kazandıracağını anlıyoruz. Ancak basında yer alan resimlerin sahte olduğu, cesedin denize atıldığı, yani ABD’li askerlerin dışında kimsenin görmediği bir cesedin varlığı, karısı ya da kızı yanında iken silahsız olduğu halde öldürülmüş olduğu, Usame’nin gerçekten öldürülüp öldürülmediği konusundaki kuşkuları da beraberinde getirdi. Acaba Usame Bin Ladin öldürülmedi de, kurulmaya çalışılan yeni siyasi düzenin içerisinde oynayabileceği rolü kalmadığı için senaryonun dışına mı itildi? Usame Bin Ladin’in Amerikan askerlerinin Pakistan askerlerini yetiştirdiği kampın hemen yanındaki bir binada öldürüldüğünün ifade edilmiş olması, bu tür şüpheleri daha da güçlendirmiştir. Bin Ladin’in liderliğini yaptığı el-Kaide’nin, öldürülme haberini doğrulaması Bin Ladin’in ölümü ile ilgili kuşkuları kısmen azaltmış olsa da, dünya kamuoyunun büyük bir bölümü hala daha bunun bir senaryo olduğu düşüncesindedir. Dolayısıyla Bin Ladin’in gerçekten öldürülüp öldürülmediği hiçbir zaman tam olarak açıklığa kavuşmayacak gibi gözükmektedir. Elbette tarihte öldürülüp öldürülmediği tartışmalı olan tek kişi Usame Bin Ladin değildir. Bu sorun Hz. İsa’nın ölümü dâhil, birçok tarihi kişilik için söz konusudur. Ancak şunda şüphe yok ki ABD’nin uluslararası siyasi literatürüne Rusya’ya karşı savaşan bir kahraman olarak giren Usame Bin Ladin ismi, öldürülmüş olan korkunç terörist hikâyesi ile son buldu. Bu da aslında, uluslararası siyasetin önemli bir aktörünün en azından siyaseten ölümünün ilanı demektir. Bundan sonraki esas mesele, Bin Laden’in uluslararası sistemdeki rolü ve etkisinin başka bir şahısta devam ettirilip ettirilmeyeceğidir. Nitekim ABD’den yapılan bazı açıklamalarda terör ile mücadelenin devam edeceğine dair net ifadelerin kullanılmış olması; aynı şekilde Bin Ladin’in liderliğini yaptığı el-Kaide kanadından da ABD’ye karşı mücadelenin artarak devam edeceği mesajlarının verilmiş olması, uluslararası siyasette isim değişikliği dışında fazla bir gelişmenin olmayacağı izlenimini vermektedir. Bu mesajları verenler mevcut statükonun korunmasından yana olanlardır. Bu açıklamaları yapanlara göre Usame’nin uluslararası siyaset arenasından bir şekilde el çektirilmiş olması memnuniyet verici bir durum değildir. Çünkü günümüz siyasi stratejilerinde “terör tehdidi” devletlerin varlığını tehdit ettiği kadar; devletlerin siyasi varlıkları ile uluslara arası siyasetlerini sürdürebilmeleri için gerekli bir mekanizma olarak algılanmaktadır. Bundan dolayıdır ki, hemen hemen her devletin güvenlik doktrini çerçevesinde desteklediği terör organizasyonları vardır. Bu anlayıştan dolayıdır ki siyasi literatüre “senin teröristin iyi de benim ki mi kötü?” diye bir söylem girmiştir. Dolayısıyla Usame Bin Ladin’in öldürülmesi olayı ABD’nin uluslararası siyasetinde teröre bakış açısında ciddi bir değişikliğin sinyali mi; yoksa sadece bir aktör değişikliğimi olduğunu anlayabilmemiz için zamana ihtiyacımız vardır.
Bin Ladin’in öldürülmesi olayına farklı yaklaşan İngiltere’nin Canterbury Başpiskoposu Dr. Rowan William, el-Kaide terör örgütü lideri Usame Bin Ladin’in silahsız olduğu halde öldürülmesini, adalet için mücadeleye aykırı bularak kınadı. Bu tutum, din adamlarının, ister devlet adına olsun isterse inanç ve ideoloji adına olsun insan hayatını kasteden tüm yargısız infazlara karşı durmaları gerektiği yönünde örnek bir mesaj içermektedir. Aslında dünya siyasetini bu kadar meşgul eden “terör” kavramının hala daha makul bir tanımının yapılmamış olması, bu sorunun anlaşılmasını ve aşılmasını engelleyen bir başka sorundur. Bunun yapılmamasının bir nedeni de: Bu gizemli güce hala daha ulusal ve uluslararası güçlerin ihtiyaç duymasıdır. Aslında terörün tanımı yapılabilse, devlet terörünün de tanımının yapılabilmesinin yolu açılacaktır. O zaman daha küçük ve etkisiz olan terör örgütleri ile daha büyük ve etkili olan devlet organizasyonları arasındaki benzerlik ve farklılıklar ortaya çıkacaktır. Aslında doğrudan devlet eliyle gerçekleştirilen öldürme olayları ile devletlere karşı olan güçlerin gerçekleştirdikleri terör olaylarını karşılaştırdığımızda, terör örgütlerinin gerçekleştirdiği cinayetlerin, devlet eliyle gerçekleştirilen öldürme olaylarından çok daha az olduğu görülür. Buna rağmen devlet adına gerçekleştirilen öldürme olayları hala daha yeteri kadar sorgulanmamaktadır. Bu sorunun kaynağında insanın henüz daha kendi yaşamının değerini tam olarak algılayamaması ve bazen devlet, ideoloji, inanç gibi kavramlara bu tür eylemleri meşrulaştırıcı bir misyon yüklenmesidir.
Burada cevabı aranması gereken en önemli soru: “Terörü uluslararası güçler mi var ediyor; yoksa terör uluslararası güçlere karşı haksız bir başkaldırı olarak mı ortaya çıkıyor?” sorusudur. 1. ve 2. Dünya savaşlarından insanlık zarar görmüş olsa da; savaş sektörüne yatırım yapan uluslararası silah tüccarları dünya siyasetine yön verebilecek kadar büyük karlar elde ettiler. Doğal olarak yaşanılan iki dünya savaşından sonra yeni tehditler mantığı üzerine kurulmuş olan Yeni Dünya Düzeni, büyük ölçüde terörü ve terör örgütlerini finanse etmeye devam etmiştir. Ne yazık ki, henüz daha insanlığın ortak aklı ve hissiyatı bu büyük sorunların ciddiyetini kavrayarak çözüm üretebilecek düzeye ulaşabilmiş değildir. Bu durum, terörün kaynağı gösterilen çaresizlik ve hareket stratejisini belirleyen çaresiz bırakma siyasetlerinin sürekliliğini sağlayan en temel etkendir.