Güney Kıbrıs Niye “hayır” dedi?
Kıbrıs sorunu, Kıbrıs Türk ve Rum halklarının sorunu olmaktan çok bir BM, AB ve garantörler sorunu görüntüsü vermektedir. Çünkü halkların ortak iradesi ve özgür kararları yerine dışarıdan dayatmalarla çözülmeye çalışılmaktadır. Ancak Kıbrıs sorununun, halkların iradesine dayanan demokratik bir yöntem ile çözülmesi önünde de büyük engeller vardır. Bu engellerin başında Güney komşularımızın Annan Planı’na % 75.86 oy ile “hayır” demesi gelmektedir. Biz genelde bizim tarafın “evet” demesini ne anlama geldiğini tartıştık ve “evet” denmesini Türk tarafının çözüm yönündeki iradesi olarak değerlendirdik. Peki, Güneyin “hayır” demesi ne anlama gelmektedir? Bizim “evet” dememizi birleşik Kıbrıs için bir irade olarak değerlendirenlere göre Güneyin “hayır” demesi de birleşik Kıbrıs’a “hayır” anlamına gelmektedir. Bu yoruma göre, demokratik bir yöntemle Birleşik Kıbrıs’a ulaşmak neredeyse imkansızdır.
Güney Kıbrıs halkının Annan Planı’na “hayır” demesini Annan Planı’nın Güney’in çıkarlarını, büyük ölçüde korumadığı şeklinde değerlendirirsek, bu durumda da bizdeki milliyetçilerin “hayır” demesini, Türk tarafının menfaatlerini görememek, ya da birleşik Kıbrıs tezine esastan karşı çıkmak olarak değerlendirmek gerekir. Burada var olan bir başka ihtimal ise Palanın eksik ve yetersiz olmasıdır ki, bence bu sonucun çıkmasında en etkili sebep buydu.
Tarafların “evet” ve “hayır” demelerini siyasi taktik açısından değerlendirirsek, Türk tarafının “evet” demesini uluslararası güçlerin sempatisini kazanma açısından olumlu kabul edebiliriz. Ancak bu sempatinin reel politikada psikolojik üstünlük sağlamaktan öte bir anlamı yoktur. Nitekim Güney Rum yönetimi Annan Planına “evet” diyen bir lideri başa getirerek, bu psikolojik üstünlüğün etkisini kırmaya çalışmıştır. Türk tarafı ise plana “hayır” diyen Sayın Eroğlu’nu başa getirerek, aslında bir açıdan, yaşananlara tepkisini ortaya koymuştur. Ancak bu tepki, Annan Planı temelinde Türk tarafının çözüm yönündeki iradesinin de en azından bir süreliğine askıya alınması anlamına gelmektedir. Çünkü Sayın Eroğlu ve Anastasiadis’in siyasi pozisyonları birleşik Kıbrıs tezi için uygun değildir. Çünkü Güney % 76’ya yakın halkın “hayır” dediği Annan Planı ya da ona yakın bir plana şimdi kalkıp “evet” demesi normal şartlarda mümkün değildir. Annan Planı’na “hayır” demiş olan Eroğlu’nun da bu plan ya da plana yakın bir çözüm önerisine “evet” demesi kendi siyasi çizgisi ile bağdaşmaz. Bu yüzden de, bu siyasi konjonktürde birleşik Kıbrıs tezini savunmak, siyasi manevradan öteye geçemez.
Bu siyasi manevralar sebebiyle olsa gerek ki BM, AB ve Garantörler her iki tarafı da siyasi ve ekonomik baskı altına almak stratejisini geliştirdiler. Bu stratejinin bir yansıması olarak da Güney Kıbrıs Dünyanın en zengin ülkelerinden birisi iken, neredeyse iflas noktasına geldi. Kuzey Kıbrıs da, sosyal haklar ve refah açısından Türkiye’nin ilerisinde iken, Türkiye’nin gerisine düştü. Peki, BM ve AB yetkileri bu sonuçları göremediler mi? Gördülerse göz göre göre neden buna göz yumdular? Eğer bu bir siyasi taktik idiyse, o zaman halkların değil de bu oyunu oynayanların çözümü gerçekten arzulayıp arzulamadıklarını sorgulamak gerekmez mi?
Türkiye’deki Başbakan Davutoğlu’nun yeni kabinesine baktığımızda AB’den sorumlu bakan olan Mevlüt Çavuşoğlu’nun Dış İşleri Bakanlığı’na, AB’de çalışmış deneyimli bir bürokrat olan Volkan Bozkır’ın ise Avrupa Birliği Bakanlığı’na getirilmesi, yeni hükümetin AB sürecine oldukça önem vereceği sinyalini vermektedir. Bu durum doğal olarak Kıbrıs müzakere sürecini de etkileyecektir. Sayın Erdoğan’ın 1 Eylül’deki ziyareti esansında, AB süreci ile ilgili takınacağı tavır, yeni bir sürecin temel parametrelerini de ortaya koyacaktır. Bir önceki süreç için “Aldatıldık” açıklamasını yapan Sayın Erdoğan’ın, bu seferki süreçte daha dikkatli davranması beklenmektedir.
Yusuf Suiçmez
Havadis Gazetesi 31 Ağustos 2014