İlahiyat Öğretimi

İlahiyat Öğretimi

İlahiyat öğretimi insanlık tarihinin en eski öğretim alanıdır. Hatta tüm ilmi gelişmelerin de kaynağı sayılır. Çünkü ilahiyat, insanın kendini ve doğayı anlamak için düşünmeye başlaması ile birlikte başlamıştır. Ancak zamanla ilahiyatın ve dinin hayatı anlamlandıran ilmi yönü yanında politik gücünü de keşfeden insan, dini de siyasi mücadelenin bir aracı haline dönüştürdü. Bu dönüştürme özellikle devlet kavramının gelişmesinden sonra daha da güç kazandı. Bu yüzden de, devletler arası tarihi mücadelelerde din ana etken olarak görülmüştür. Bu durum her ülkenin kendisine ait dini politikaları ve kurumları oluşturmasına da yol açtığı için günümüzde de dini kurumlar politik tartışma ve çatışmaların odağında yer almaktadır.

Kuran kursları, ilahiyat koleji ve fakültesi tartışmaları, bu sorunun bizdeki bazı yansımalarıdır. Bu tartışmaların yaşandığı son olay ise Milli Eğitim Bakanı Mustafa Arabacıoğlu’nun istifasıdır. Arabacıoğlu’nun basında yer alan açıklamasından, birçok gerekçe yanında Hala Sultan İlahiyat Koleji’nin de bu istifada etkili olduğu anlaşılmaktadır. Ancak açıklamasında bu konunun detayına girmeden sadece Türkiye’den hoca getirilmesi için yapılan dayatmalar olduğu şeklindeki açıklamaların doğru olmadığını belirtmekle yetindi.

Ancak Türkiye’den bazı kişi ve grupların Kıbrıs’a inanç transferi yapmaya çalıştığı da bir gerçektir. Ancak bu inanç transferi girişimlerinden, dinin doğru anlaşılması mı yoksa toplum üzerindeki hâkimiyetin pekiştirilmesi mi amaçladığı tartışmaya açıktır. En azında Din İşleri Başkanlığı yaptığım süreçte, çok dindar gözüken bazı insanların, sadece camii ihaleleri ve dinin siyasi yönü ile ilgilendiğini gördüm. Hatta birçok yolsuzluk ve usulsüzlüklerle mücadelemi bildikleri ve gördükleri halde, bu mücadelede bana destek vermedikleri gibi Din İşleri Başkanı olarak şahsıma iftira atılarak görevden alınmam onların vicdanlarını hiç rahatsız etmedi. Bunun da ötesinde, yapılan usulsüzlüklerin ve yolsuzlukların ötülmesi için büyük bir gayret içerisine girdiler. Bu durum, ülkemizde de en azında bazı kişiler tarafından dinin ahlaki yönünden çok siyasi yönünün önemsendiği sonucunu doğurmaktadır.

KKTC’nin kültürel mirasına baktığımızda dinin ve özellikle Müslümanlığın bu mirasta önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Dolayısıyla KKTC’de dine bir bütün olarak karşı çıkmak, toplumun kültür ve tarihine de haksızlık olur. Ancak din istismarları dikkate alındığında bir kısım vatandaşların din adına yaşanan bazı gelişmelerden kaygı duymasını da anlayışla karşılamak gerektiği kanaatindeyim. Özellikle, yasakçılık ve ayırımcılık üzerine kurulmuş bazı çarpık dini anlayışların, dünyanın birçok yerinde büyük sıkıntılara yol açmış olması bu kaygıları beslemektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler‘de yaptığı konuşmanın içeriğine baktığımızda, din adına yaşanan, terör, işkence ve zulümlere vurgu yapması, din adına yapılan her şeyin masum olmadığını, din istismarının uluslararası boyutu da olduğunu gözler önüne sermektedir. Rusya ile savaş durumunda iken Pakistan ve Afganistan’da medreselerde uygulanan din eğitimi programının temel hedefinin, tamamen dünyadan vaz geçmiş her an ölmek için hazır canlı bombalar yetiştirmek olduğunu konunun uzmanları bilmektedir. Ayrıca bu öğretim programının hem ABD hem de Suudi Arabistan tarafından finanse edildiği de bilinmektedir. Bu ülkeler 11 Eylül’de ikiz kulelere yapılan saldırı sonrası, kendi yetiştirdikleri canlı bombaların hedefi haline geldiklerini anlayınca, bu ülkelerde destekledikleri öğretim programlarını yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissettiler.

Ayni şekilde Rusya’nın da İran’ın nükleer santral projesini desteklediği bilinmektedir. Dini fanatizmle özdeşleştirilmeye çalışılan İran’a BM’nin beş daimi üyesinden biri olan Rusya’nın nükleer santral inşasında destek vermesini ve diğer beş üyeden biri olan ABD’nin buna, nükleer silaha destek gerekçesi ile karşı çıkmasını çıkarlar çatışmasından başka bir şeyle açıklamak mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla ülkelerin din öğretimi programları yapılırken, dinin özü olan hayatı anlama, insani değerleri koruma ve arınma misyonundan çok, ülkelerin siyasi ve kültürel ihtiyaçlarının dikkate alındığını görmek gerekir. Bu yüzdendir ki, ülkelerin din öğretimi programları ülkeden ülkeye, hatta politik ayrışmalara bağlı olarak ülke içerisindeki bölgelere göre değişiklik göstermektedir.

Din adına yaratılan korku ve endişelerden kurtulmak için din istismarına karşı ortak bir tavır geliştirerek dinin insani ve ahlaki yönünü öne çıkaran yeni politikalar üretilmelidir. Bu politikalar, toplumların tarihi gelişim süreçlerinde kimlik ve kişiliklerini oluşturan inanç değerlerini koruma altına alırken ayni zamanda değişen dünya şartları içerisinde inanç ve geleneklere bağlı yaşamak istemeyen insanların hak ve hürriyetlerini de koruma altına almalıdır. Bu politikaların başarıya ulaşabilmesi için de, çok kültürlülüğün esas alındığı, bireysel tercihlerin saygı gördüğü, öğrencilerin talep ve ihtiyaçlarının merkeze konduğu öğrenci merkezli yeni öğretim programları geliştirilmelidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/ilahiyat-ogretimi/5563

yusuf

Anavatan-Yavruvatan İlişkisi

Büyük bir çoğunluk tarafından KKTC-TC İlişkisi, Anavatan-Yavruvatan ilişkisi şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanımlama Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye Cumhuriyeti halkları arasındaki kültürel ve siyasi yakınlığı ifade etse de, sağlıklı bir ilişkiyi ifade etmemektedir. Çünkü bu ilişkiden hem anne tarafı hem yavru tarafı şikâyetçidir.
Türkiye ve KKTC ilişkilerini sadece siyasi çıkarlara dayalı ilişkiler olarak görmek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye arasındaki ilişkiler, tarih, kültür, inanç ve siyasi kader birliğini de içeren ilişkilerdir. Çünkü Kıbrıs Türk halkı, dili, dini, tarihi ve kültürü itibari ile Türkiye’ye Güney Kıbrıs Rum kesiminden çok daha yakındır.
Şu bir gerçek ki, Kıbrıs Türk halkı KKTC tanınmadığı müddetçe, kendi ayakları üzerinde durabilecek bir ekonomi ve siyasi sistem kuramaz. Çünkü tanınmamış bir ülke ne para basabilir ne de kendi ekonomik sistemini kurabilir. Dolayısıyla kendi kendimizi yöneteceğiz söylemini gündeme getirenlerin kendi siyasi ve ekonomik düzenlerini kurabilmeleri için öncelikle KKTC’ye sahip çıkmaları gerekmektedir. Aksine bu söylemi dillendirenler KKTC’yi reddeden ya da görmezden gelenlerdir.
Anavatan ve Yavruvatan ilişkilerinin yakın dönemdeki tarihi seyrine baktığımızda, hem annenin hem de yavrunun birçok konudan şikâyetçi olduğunu görürüz. Anavatan, Yavruvatan’ı, işini iyi yapmamak ve verilen paraları çarçur etmekle suçlamaktadır. Yavruvatan ise Anavatan’ı sürekli kendi işine karışan, yaptığı yardımları ikide bir yüzüne vuran ve kendi ayakları üstünde durmasını öğrenmesini engelleyen bir anne olmakla suçlamaktadır. Tabii bu arada ananın gönderdiği paraları teslim ettiği siyasetçi ve bürokratlardan hesap sormak yerine her nedense sadece yavruya yüklenmesini de sorgulamak gerekir. Anlaşılan ana, bir takım hesaplar ile yavrunun bazı yaramazlıklarına göz yummakta ya da annenin temsilcileri, anneden gizli işler çevirmektedir.
Ana, yavruya yardımcı olsun diye paralar ile birlikte memurlar da göndermektedir. Bu memurlar bazen yavrunun işini o kadar çok karışıyorlar ki, yavru isyan edip: “Ne paranı ne de memurunu isterim” diye bağırmaktadır. Tabii ki yavru böyle bağırırken diğer taraftan da ananın parası ne olursa olsun, annenin sütü gibi helaldir deyip ananın parasını geri çevirmemekte, şikâyet etse de kendisini ananın memurlarına mahkûm hissetmektedir.
Ana, bazen yavrunun dini inançlarına da karışarak, onu imana getirmeye çalışmaktadır. Bunun için de ona camiler yapmakta, imamlar hatta müftü bile tayin etmektedir. Yavrunun bazı evlatları ise ne camini ne de hocanı isteriz diye şikayet etmektedir. Bu şikayete ahlaki çöküntüyü getiren kumarhane ve gece kulüplerini sen benim başıma sardın cevabını da eklemektedir. Ana her hâlükârda yine de bildiğini yapmakta ve yavrusuna olan sevgisi sebebiyle olsa gerek camii paralarının bir kısmının da çarçur edilmesine göz yummaktadır.
Ana, yavrunun su ihtiyacını da dikkate alarak, yavruya denizin altından su getirmek için çalışmaktayken, yavru ise ananın sudan bahaneler ile su projesi hakkında bile kendisini bilgilendirmemesinden şikâyet etmektedir. Anlaşılan ana hala daha yavrunun su işleri ile uğraşacak kadar büyümediğini, su işlerine karışırsa boğulacağını düşünmektedir. Ya da, yavrudan habersiz işler çevirerek, ben ne dersem o olur mesajını vermeye çalışmaktadır.
Bu arada yavru daha önce boşandığı komşunun kızıyla tekrar nikâh kıymak için uğraşmakta, ancak ana tarafı bu nikâhın karşılıklı anlaşarak değil de görücü usulü ile halledilmesini istemektedir. Yavru ise evlenecek olan benim, sana ne diye isyan ederek, anaya karşı çıkmaktadır. Tabii komşu kızının geçmişi de pek güven verici olmadığı için ananın korumacılık iştahı daha da kabararak, yavruya sen bilmezsin ben bilirim cevabını vermektedir. Bu arada komşunun kızı da boşanmadan önceki ortak eve ve mirasa tek başına konduğu için yeniden nikâhlanmaya pek sıcak bakmamaktadır.
Tabii ana, hala daha yavrusunun büyüdüğü kanaatinde olmadığı için onu kendi başına bırakmak niyetinde değildir. Hatta onu, boşandığı eve tekrar dönmemek için ana evine daha da bağımlı hale getirmeye çalışmaktadır. Yavru ise ben büyüdüm ve kendi evimin efendisi olmak istiyorum diye haykırmaktadır; ama eski evine eski eşi konmuş yeni evine ise beğenmediği için sahip çıkmaktadır. Tabii bu efeliğe kızan ana, bak fazla ileri gidiyorsun dikkat et, yoksa mamanı keserim, ya da bırakır giderim öcüler de seni ham yaparlar deyince, yavru itirazlarından biraz geri adım atmaktadır.
Arada cesaretlenen yavru, anasına özenip ben de bayrak isterim, marş isterim para isterim, tanınmak isterim, özgürlük isterim şeklinde çıkışlar yapmaktadır. Tabii ki, ana bunlara da kızıp sen daha bunları isteyecek yaşa gelmedin, benimkilerle idare et cevabını vermektedir. Ana ve yavru arasındaki tartışmalar büyüyünce de ana seni gidi besleme seni diye kızmakta, yavru da seni gidi işgalci seni diye bağırarak cevap vermektedir.
Anne ve yavru arasındaki bu ilişkiyi dışarından izleyenler, bu ilişkinin sağlıklı olmadığını fark etmektedir. Bu ilişkinin düzelmesi için öncelikle karşılıklı olarak birbirinin hak ve hukukuna saygı duyulması gerekmektedir. Bu bağlamda annenin, yavrusunun kırk yaşlarına yaklaştığı, dolayısıyla da kendi kendine bir şeyler yapabileceğini kabul etmesi gerekir. Yavrunun ise, kendisini var eden ve besleyen anaya karşı atadan ve aile olmaktan gelen saygıyı göstermesi lazımdır. Bu yapılamazsa, aile arası ilişkilerdeki çatlak git gide büyüyerek daha da büyük aile içi huzursuzluklara yol açacaktır.
Aslında Kıbrıs Türk halkının eski aile yapısı ve anlayışı değiştiği için doğal olarak, siyasi ilişkilerinde de ana-yavru ilişkilerine bakış değişmiştir. Bu değişiklik, aile içi saygı ve dayanışmadan çok aile fertlerinin her birinin kendi zevk ve çıkarlarını öne çıkarması yönünde olduğu için yeni ilişki tarzında aile duygusallığından çok çıkarlar öne çıkmaya başlamıştır. Tabii ki, hem yavrunun hem de annenin, bu karışık ortamda aile içi saygı ve dayanışma olmadan, çıkarlarının da korunmasının mümkün olmayacağını fark etmeleri lazımdır.

Aşk, Sevgi ve Cinayet

Aşk, Sevgi ve Cinayet

İnsanlık tarihine baktığımızda, yaşamın temel motivasyon kaynaklarından birisinin aşk, diğerinin ise savaş olduğunu görürüz. Bu yüzden de sinema ve sanatın en fazla ilgi gören temaları savaş ve aşktır. İnsanlar bu duygu hallerine çok fazla ilgi göstermelerine rağmen aşk ve savaşın hayatımızda neden bu kadar önemli bir yet tuttuğu ve hayatımızı nasıl etkilediği üzerinde yeteri kadar düşünmemektedir. Daha önceki bir yazımda savaş konusunu ele aldığım için, bu yazımda daha çok aşk ve sevgi üzerinde duracağım.

Dini metinlere de baktığımızda ilahi aşk ve cihadın inancın en temel unsurlarından kabul edildiğini görürüz. Nadir de olsa bazı felsefeciler ve tasavvufçular aşkın mı yoksa sevginin mi daha üstün olduğunu tartışmışlardır. Sevginin aşktan daha üstün olduğunu savunanlar, aşkın bilinçsiz bir duygu hali olduğunu, sevginin ise içinde bilincin de olduğunu; bu özelliği ile de aşktan daha üstün bir duygu hali olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüş özellikle felsefeciler tarafından savunulmuştur. Çünkü felsefecilerin büyük çoğunluğu için düşünce duygudan daha üstündür. Aristo ve Gazali bu görüşte olanlardandır. İbn i Arabi, Mevlana gibi tasavvufçular ise aşkın esas olduğunu ileri sürerek ilahi aşkı inançlarının temeline koymuşlardır. Kuran-i Kerim’e baktığımızda ilahi sevgiden bahsettiğini; ancak ilahi aşktan bahsetmediğini görürüz. Bu, İslam inancında bilinçli bir sevgi halinin esas alındığı; dolayısıyla da felsefecilerin görüşüne daha yakın bir anlayışı desteklediği anlamına gelmektedir.

Aşk insanların sevgiye yükledikleri, bilinçsiz ve aşırı bir değeri ifade eder. Her nedense de insanlar aşırılıklara özel ilgi duymaktadır. Ancak aşırılıkların toplum ve insan hayatına olumlu etkiden çok olumsuz etki yaptığı aşikardır. Nitekim hiçbir aşk uzun sürmemektedir. Çünkü aşkın yarattığı yoğun duygu hali insanı hem ruhen hem de bedenen yorar. Bu yüzden sağlıklı bir aşk halinin varacağı son nokta, bilinçli bir sevgi hali olmalıdır.

Bilinçli bir sevgi haline dönüşmeyen aşklar, insanı ya hasta eder, ya süründürür ya da öldürür. Bu ise insan yaşamında arzulanan ve aşktan beklenilen bir şey değildir. Toplumumuzda da bilinçsizce empoze edilen aşk halleri, özellikle gençlerimizi, insan gerçeğinden uzak bir aşk hayaline sürüklemektedir. Bu hayal hali doğal olarak, gerçek bir aşkı yaşamayı da engellemektedir. Çünkü empoze edilen aşk halleri, ne erkeğin ne de kadının yaratılışına ve gerçeğine uygun değildir. Bu yüzden de aşk diye empoze edilen şeyler, zamanla ihtiraslara hatta cinayetlere dönüşmektedir. Geçen gün bir astsubayın gece kulüplerinde çalışan bir kadını öldürdükten sonra cinayet gerekçesi olarak: “aşıktım, öldürdüm” açıklaması bu çarpık anlayışın bir yansımasıdır. Bu çarpık aşk anlayışı “ya benimsin ya toprağın” söylemiyle toplumun bilinç arkasında da yer etmiştir. Bu tür aşk veya sevgi anlayışları, sevgiliyi, sevenin malı ya da arzularının nesnesi haline getirdiği için, aşktan öte kişinin ihtiras halini ifade eder.

Birçok ülkede yaşanan namus cinayetleri de, bu çarpık aşk ya da sevgi anlayışının yansımalarıdır. Bilinçli bir sevgi hali yaşayan insan için, sevgi, sevgili için güven, saygı ve korumadır. Sevdiğine korku salan ya da zulmeden birisinin aşktan ya da sevgiden bahsetmesi mümkün değildir. Çünkü seven insan, sevdiğine zarar vermez. Eğer bir insan birisini sevdiğini iddia ediyor ve ona zarar veriyorsa, bu insan aslında sevgilisini değil, kendi egosunu sevmektedir. Kendi egosunu sevdiği için de, sevdiği insana kendi zevk ve arzuları için her türlü zararı verebilmektedir. İnsanın sevgilisine acı çektirmesi ya da öldürmesi, aslında insanın sevgiyi de yok etmesi demektir. Çünkü sevgi adına nefreti yaşamak ve yaşatmak, sevgiye yapılacak en büyük haksızlıktır.

Hz. Muhammed’den nakledildiğine göre, arkadaşlarından birisi, kendisine gelip eşinin erkeklerden gelen hiçbir teklifi reddetmediğini şikâyet edince, Hz. Muhammed ona, onu boşaması tavsiyesinde bulunur. Adam bu sefer de, eşini sevdiğini ve onu kaybederse rahatsız olacağını söyleyince, Hz. Muhammed ona, onunla yaşaması tavsiyesinde bulunur (Şafi, Musned, s. 89).

Nitekim Hz. Muhammet’in eşinin kendisini aldattığı söylentileri ortaya atılınca, Hz. Muhammet eşinin, canına kıymamış aksine, onu rencide etmeyecek bir yol izleyerek, konunun soruşturulmasını istemiştir. Daha sonra, eşine atılan iftiranın oraya çıkması ile de eşi ile birlikteliğini devam ettirmiştir. Kuran-i Kerim’de detayları ile anlatılan bu olay (Kuran-i Kerim, Nur 24/11), Müslümanların yanlış ayıp ve ahlak anlayışları sebebiyle, üzerinde yeteri kadar durulamamış; dolayısıyla da namus cinayetlerinin kökeninin dini inançlar olduğu zannedilmiştir. Hâlbuki tam aksine İslam inancı, namus cinayetlerine karşıdır. Dolayısıyla bu tür cinayetlerin din ya da ahlak adına savunulması, hem dine hem de insani değerlere haksızlıktır. Sevgi hayat verirse, sevgiliyi korursa sevgidir. Aşk da ayni şekilde, insanı yüceltir, sevgilinin hak ve hukukuna saygıya dönüşürse aşktır. Aksi takdirde ihtiras ve zulümden öte bir şey değildir.

Yusuf Suiçmez

Yeni Çözüm Süreci

Yeni Çözüm Süreci

TC Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ilk ziyaretini KKTC’ye yapmış olması hem bir teamülün devamı hem de Türkiye dış siyasetinde Kıbrıs meselesinin birinci sırada yer aldığının bir mesajıdır. Sayın Erdoğan’ın Ercan Havaalanı’nda yaptığı konuşmayı özellikle takip ettim. Konuşmanın en dikkat çekici yanlarından birisi, Kıbrıs sorununun çözümü yönündeki iradenin devam edeceğiydi. Bu bağlamda garantör ülkelere çağrıda bulunarak, Türkiye gibi üzerlerine düşeni yapmalarını istedi. Ayrıca hedeflerinin yeni bir referandum aşamasına gelinmesi olduğunu belirtti. Yeni bir referandum aşamasına gelinebilir mi sorusunun cevabı “evet” olsa da, bunun nasıl olacağı henüz daha açık değildir.

Yeni süreçte üzerinde durulması gereken konulardan birisi de 2004 Referandumu sonrası dönemin BM Genel Sekreteri Annan’ın Birleşmiş Milletlere sunduğu değerlendirme raporunun görüşülüp hayata geçirilmesi için gayret gösterilmesidir. Kıbrıs Türk halkının lehine olan bir içeriğe sahip olan bu rapor Rusya’nın vetosu sebebiyle BM’de görüşülemedi. Dolayısıyla yeni süreçte de Annan Planı’nda olduğu gibi plana “hayır” diyen mükâfatlandırılacaksa ve de Birleşmiş Milletlerin anti demokratik yapısı sebebiyle hazırlanacak olan yeni rapor da görüşülemeyecekse, o zaman yeni bir sürece girmenin hiçbir anlamı yoktur. Eğer Annan Planı’na “taraflardan birisinin plana hayır demesi durumunda, tarafların self determinasyon hakkı doğar” maddesi konulmuş olsaydı, Güney Kıbrıs’ın “hayır” demesinin önü kesilecekti. Dolayısıyla yeni süreçte Sayın Erdoğan’ın belirttiği gibi yeni bir plan tarafların önene konulacaksa, bu maddenin plana mutlaka konulması gerekmektedir. Aksi takdirde, eski süreçten farklı bir sonucun çıkması oldukça zordur.

Şu bir gerçek ki, 20 Temmuz Barış Harekâtı, Kıbrıs’taki Yunan cuntasının Makarios’u devirmek için yaptığı askeri darbe sonrası, bozulan düzeni tesis etmek için garantörlük hakkına dayanılarak yapılmıştır. Bozulan düzen hâlâ daha uluslararası hukuka uygun bir şekilde çözüme kavuşmadığı için de asker dâhil harekâtın tüm unsurları Ada üzerindeki varlığını devam ettirmektedir. Bence taraflar iyi niyetli iseler kapsamlı bir çözüm arayışından önce, yaşanan de-facto barış halini kalıcı bir ateşkes anlaşması ile koruma altına almaları gerekmektedir. Çünkü Kıbrıs’ta savaş fiili olarak durmuş olsa da, savaşın fiili zemini halen devam etmektedir. Bilindiği üzere taraflar ateşkes çağrısına uydular; ancak bir ateşkes anlaşmasına imza atmadılar.

Rum tarafı KKTC’yi yasa dışı devlet ilan etse de Yunan askeri darbesinden sonra 1974 Barış Harekâtı ile ortaya çıkan fiili durum, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal ve yasal zeminini tümüyle ortadan kaldırdığı için Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ulusal ve uluslararası yasal zemini kalmamıştır. Aslında ortaklık cumhuriyetinin yasal zemini 1963 yılında bozulmuş ve Kıbrıs Cumhuriyeti git gide, Rumların tek taraflı egemen olduğu bir cumhuriyete dönüşmüştür. Çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na göre, Kıbrıs Cumhuriyeti iki kurucu cemaatin ortak iradesi ile kurulmuş olan bir cumhuriyettir. Bu özelliği ile de cumhuriyetin imkân ve yetkilerinin iki kurucu cemaat tarafından kullanılması gerekmektedir.

Hâlbuki Güney Rum kesimi Cumhuriyet’in yetkilerini tek başına kullanarak 1960 Cumhuriyeti anayasasına aykırı davranmış ve davranmaktadır. Çünkü 1960 Anayasası’na göre anayasa değişikliği dâhil birçok karar ve atamanın yapılabilmesi için Türk Cemaati’nin de onayı gerekmektedir. Dolayısıyla da Güney Rum yönetiminin aldığı karar ve yaptığı atamaların büyük bir kısmı Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ve yasalarına aykırıdır. Dolayısıyla da Güney’in KKTC’yi yasadışı ilan edip, kendi uygulamalarını anayasa ve yasalara uygunmuş gibi göstermeleri siyasi taktikten öte bir anlam taşımamaktadır.

Bence Kıbrıs’ta bir anlaşma olacaksa, yaklaşık 50 yıldır Kıbrıs Türk halkının, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasa ve yasalarından doğan ekonomik pay ve yetkilerini yasadışı olarak kullanmasından dolayı da, Türk tarafına tazminat ödemelidir. Bu arada Avrupa Birliği ile Birleşmiş Milletlerin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal ve yasal zemininin esastan bozulmuş olmasına rağmen, Güney yönetimini Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal yönetimiymiş gibi görmesini de sorgulamak gerekir. Sayın Erdoğan’ın, vurgu yaptığı yeni süreçte bu gerçeklerin de dikkate alınması gerektiği kanaatindeyim.

Yusuf Suiçmez

Havadis Gazetesi

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yeni-cozum-sureci/5420

Din İşleri Başkanı ile Başpiskopos

Din İşleri Başkanı ile Başpiskopos

Din İşleri Başkanlığı (Müftülük) görevini yürütürken, Başpiskopos (Baş Papaz) Hrisostomos’un bazı söylemlerini dinin evrensel adalet ruhuna aykırı, bu yüzden de üzücü ve gereksiz açıklamalar olarak görüyordum. Bugün de bu konudaki fikrim hala değişmedi. Ancak bizim siyasetçilerimizin dine ve din adamına bakışlarını gördükten sonra, bizdeki dini yapı ile Güney Kıbrıs’taki dini yapıyı karşılaştırma ihtiyacı hissettim. Bizde Din İşleri Başkanı, Başbakanın önerisi ile Cumhurbaşkanı tarafından atanmakta ve aynı yöntem ile görevden alınabilmektedir.

Bu durum doğal olarak, Din İşleri Başkanı’nın laik devlet anlayışına aykırı olarak siyasi bir kişilik kazanmasına yol açmaktadır. Hâlbuki Din İşleri Başkanı’nın göreve atanması ve görevden alınması, laik devlet anlayışına uygun olarak siyasi mülahaza ve baskılardan korunabileceği bir yöntem ile olmalıydı. Güney Kıbrıs’ta Başpiskopos halk tarafından seçilmekte ve ömrünün sonuna kadar onu bu görevden kimse alamamaktadır. Bundan dolayı da Başpiskopos, siyasetçilerden çekinmeden görüşlerini rahatlıkla açıklayabilmektedir. Bizde ise siyasiler, Din İşleri Başkanının televizyon programlarına çıkıp çıkmamasına bile karışmaktadır. Güney’de kilise, din eğitimi dâhil din ile ilgili tüm işleri yönetirken, bizde Din İşleri Başkanı’nın cami görevlilerinin yerlerini değiştirmesine bile izin verilmemektedir. Güneyde kilise, kiliseye ait vakıf mallarını yönetirken; biz de Din İşleri Başkanı’nın kendi cami avluları ile bütçesini bile yönetemesin müsaade edilmemektedir.

Güneyde kiliselere görevli atanmasında Kilise tam yetkili iken; bizde siyasilerin emir ve talimatı olmadan bu atamalar yapılamaz hale gelmiştir. Bu yüzden de Din İşleri Başkanlığı’nda yapılmış olan istihdamların büyük bir bölümü yasadışıdır ve Din İşleri Başkanlığı bu konuda yetkisini kullanamamaktadır. Güneyde Kilise, kendi görevlilerini denetlerken hiçbir siyasi baskıya maruz kalmaz iken; bizde siyasilere yakın olan ve yüz kızartıcı suçlar işleyen din görevlileri, siyasiler tarafından korunmakta ve daha büyük camilere atanmaları için Din İşleri Başkanı’na baskı yapılabilmektedir. Siyasilerin bu tür baskıları altında bulunan bir Din İşleri Başkanı’nın kendi vicdani kanaatini kullanarak, halka dini doğru öğretmesi mümkün değildir. Hatta bu şartlar altında ahlaki olarak topluma örnek olması da mümkün değildir. Din adına bu kadar çarpıklığın bulunduğu bir ortamda, Din İşler Başkanı’nın KKTC’de İmam Hatip Lisesi açılması ile ilgili açıklamalarının inandırıcı bulunması beklenemez. Çünkü bu talebin gerekçeleri ile birlikte bir proje olarak hazırlandıktan sonra ilgili kurum ve kuruluşların bilgi ve onayına getirilerek tartışmaya açılması gerekirdi. Bu yapılmadığı için de sağlıklı bir tartışma ortamı doğmamıştır.

Tüm bunlar değerlendirildiğinde, eksiklik ve aksaklıklarına rağmen Güney Kıbrıs’taki dini yapının, Kuzey Kıbrıs’taki dini yapıdan daha sağlıklı olduğu söylenebilir. Çünkü güneyde, siyasetçilerin baskısı altında ezilen ve büzülen bir din adamı profili yoktur. Aksine din adamları gerektiğinde hiç çekinmeden, siyasetçilerin ve resmi ideolojinin aksine açıklamalar yapabilmektedirler. Bu durum hem demokrasi hem de din adına daha sağlıklı bir ortam demektir. Çünkü insanların inanç ve düşüncelerini özgürce açıklayabildikleri bir ortamda din ve vicdan hürriyetinden bahsetmek mümkündür. Aslında Hz. Muhammed döneminde “din adamları” diye bir meslek sınıfı yoktu ve dini hizmetler gönüllülük esasına göre halk tarafından yürütülüyordu. Ancak gelişen şartlar, insanlığın ortak sorumluluğunda olan dini ve ahlaki değerlerin belli bir meslek sınıfının sorumluluğundaymış gibi algılanmasına yol açtı.

İslam tarihinde din adamlığının bir mesleğe dönüşmesi, Hz. Ömer döneminde ortaya çıkmıştır. Bu uygulama, din ve devlet politikalarının birbiriyle paralel yürütülmesinin yolunu açarak, dini grup ve cemaatlerin haksız rekabetlerinden doğan ayrışmaları kısmen de olsa engellemiştir. Ancak bu anlayış zamanla dinin, devlet ve milletlerin birbirleri ile ayrıştırmalarının bir aracı haline dönüşmesine yol açmıştır. Bu uygulama dini özgürlükleri koruyan devlet anlayışı yerine, dini kullanan devlet anlayışının gelişmesinin de yolunu açmıştır. Bugün KKTC’de yaşadığımız din konusundaki tartışmaların kaynağında da tarih boyunca din ve siyaset arasında oluşmuş olan bu çarpık ilişki ağı yatmaktadır. KKTC’ye uygun bir din eğitimi ve yönetimi modelinin bulunabilmesi için, öncelikle dini faaliyetlerin tamamen ya da kısmen sivil örgütlere devredilmesi dâhil farklı sistemlerin tartışılabileceği sağlıklı bir tartışma ortamının yaratılmasına ihtiyaç vardır.

Yusuf Suiçmez

Cinsellik Sorunu

Son günlerde kamuoyunda cinsel taciz söylemeleri, siyasetçilerin adı ile anılmaya başladı. Baykal, MHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Didinmez ile eski İstanbul İl Başkanı İhsan Barutçu’nun cinsel içerikli kasetler sebebiyle siyasi hayatlarının değişmesi, İtalya Başbakan’ı Berliskoni’nin cinsel taciz suçlarından başının belaya girmiş olması, şimdi de Uluslararası Para Fonu (IMF) İcra Kurulu’nun, IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın cinsel taciz suçlaması sebebiyle tutuklanması, cinselliğin insan hayatında ne kadar etkili ve önemli olduğunu görmek için yeterlidir.

Ne yazık ki insan hayatında bu kadar etkili olan cinsellik hakkında sağlıklı bir eğitim programı geliştirilememiştir. Kimilerine göre şeytani bir eylem olarak görülen cinsellik kimine göre, hayatın gayesi kimine göre de kutsallığın zirvesi şeklinde algılanmaktadır. Bu üç anlayışta cinselliği gerçek anlamda anlamamız için yeterli değildir. Çünkü her üç görüş de tamamen bu görüşleri ileri sürenlerin duygu ve düşüncelerini yansıtmaktadır. Cinsellik insanlığın varoluş serüveninin ilk ve son durağıdır. Çünkü canlıların var olma ve yok olmaları üreyebilme süreçlerini devam ettirebilmelerin bağlıdır. Tabi ki cinselliği sadece üreme ile de açıklayabilmek mümkün değildir. Çünkü cinsellik, insanın kendine ve paylaşımcı cinse (karşı cinse) nasıl baktığımızı da ortaya koyan önemli bir olgudur.

Bu itibarla da cinsellik bir kişilik meselesidir. Çünkü karşı cinsi sadece cinsel egolarınızı tatmin edeceğiniz bir araç olarak bakarsak, o zaman insana ve insanlığa bakışınızda da, ahlaki bir zaaf ortaya çıkar. Çünkü cinsel saldırganlık ve istismarların arkasında yatan ana etkenlerden bir tanesi bu yanlış bakış açısıdır. Bu tür davranışlarda karşı tarafın bedenine ve ruhuna saygı yoktur. Bu tür ilişkilerin düşünce arka planında sevgi değil üstünlük ve güç gösterisi bulunmaktadır. İslam inancına göre cinselliğin ana gayesi, insanlığın ortak ahlaki değerlerinde buluşarak bunları korumak için hayatı paylaşmaktır. Bu durum Kuran-i Kerim’de açık olarak ifade edilmiştir. Bu anlayışa göre cinsellik tamamen fiziki ve bedensel bir olay değildir. Çünkü cinselliğin temel amaçlarından birisi de aşk ve sevgi temelinde birlikte yaşamayı öğrenmektir.

Bu vesile ile de de aşk, sevgi ve saygıyı canlı tutmanın bir aracıdır. Bu yüzdendir ki Kuran-i Kerim’de kadın ver erkek arasındaki ilişkide sevgi ve rahmetin esas olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında cinsellik, bir bakıma insan olmak ve insani sorumluluğu taşımayı öğrenmektir. Cinselliğe bu gözle bakamayanların sağlıklı bir evlilik ve yuva kurmaları mümkün olmadığı gibi insani ilişkilerini de sağlıklı bir şekilde yürütmeleri mümkün değildir. Çünkü hiçbir insan samimi bir dostluk ve içten bir sevgi olmadan sadece bir tatmin aracı olarak kullanılmayı istemez. Bundan dolayıdır ki tacize uğrayan insanlar, cinsel bir ilişki yaşamış olsalar da bu yaşadıklarından dolayı en büyük ıstırap ve sıkıntıları çekmektedirler.

Aynı şekilde fuhşa zorlanan kadınların ya da baskı altında cinselliği yaşamak zorunda kalan eşlerin cinsel bir mutluluk yaşamaları mümkün değildir. Hz. Muhammed bir hadisinde: “Siz nasıl oluyor da kadınları önce dövüp sonra akşam olunca onlarla birlikte aynı yatağı paylaşabiliyorsunuz?” diyerek, cinsellik ve davranış arasında olması gereken uyuma dikkat çekmiştir. Başta zikrettiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere, cinsellik eğitimi her yaş ve kademe için gereklidir. Ancak bizim toplumumuzda cinsellik hâlâ daha bir tabudur ve bu yüzden pek çok yanlış anlayış ve davranış sorgulanmadan bir kader gibi algılanıp yaşanmaktadır.

Yusuf Suiçmez

Havadis Gazetesi