Din İşleri Başkanı ile Başpiskopos
Din İşleri Başkanlığı (Müftülük) görevini yürütürken, Başpiskopos (Baş Papaz) Hrisostomos’un bazı söylemlerini dinin evrensel adalet ruhuna aykırı, bu yüzden de üzücü ve gereksiz açıklamalar olarak görüyordum. Bugün de bu konudaki fikrim hala değişmedi. Ancak bizim siyasetçilerimizin dine ve din adamına bakışlarını gördükten sonra, bizdeki dini yapı ile Güney Kıbrıs’taki dini yapıyı karşılaştırma ihtiyacı hissettim. Bizde Din İşleri Başkanı, Başbakanın önerisi ile Cumhurbaşkanı tarafından atanmakta ve aynı yöntem ile görevden alınabilmektedir.
Bu durum doğal olarak, Din İşleri Başkanı’nın laik devlet anlayışına aykırı olarak siyasi bir kişilik kazanmasına yol açmaktadır. Hâlbuki Din İşleri Başkanı’nın göreve atanması ve görevden alınması, laik devlet anlayışına uygun olarak siyasi mülahaza ve baskılardan korunabileceği bir yöntem ile olmalıydı. Güney Kıbrıs’ta Başpiskopos halk tarafından seçilmekte ve ömrünün sonuna kadar onu bu görevden kimse alamamaktadır. Bundan dolayı da Başpiskopos, siyasetçilerden çekinmeden görüşlerini rahatlıkla açıklayabilmektedir. Bizde ise siyasiler, Din İşleri Başkanının televizyon programlarına çıkıp çıkmamasına bile karışmaktadır. Güney’de kilise, din eğitimi dâhil din ile ilgili tüm işleri yönetirken, bizde Din İşleri Başkanı’nın cami görevlilerinin yerlerini değiştirmesine bile izin verilmemektedir. Güneyde kilise, kiliseye ait vakıf mallarını yönetirken; biz de Din İşleri Başkanı’nın kendi cami avluları ile bütçesini bile yönetemesin müsaade edilmemektedir.
Güneyde kiliselere görevli atanmasında Kilise tam yetkili iken; bizde siyasilerin emir ve talimatı olmadan bu atamalar yapılamaz hale gelmiştir. Bu yüzden de Din İşleri Başkanlığı’nda yapılmış olan istihdamların büyük bir bölümü yasadışıdır ve Din İşleri Başkanlığı bu konuda yetkisini kullanamamaktadır. Güneyde Kilise, kendi görevlilerini denetlerken hiçbir siyasi baskıya maruz kalmaz iken; bizde siyasilere yakın olan ve yüz kızartıcı suçlar işleyen din görevlileri, siyasiler tarafından korunmakta ve daha büyük camilere atanmaları için Din İşleri Başkanı’na baskı yapılabilmektedir. Siyasilerin bu tür baskıları altında bulunan bir Din İşleri Başkanı’nın kendi vicdani kanaatini kullanarak, halka dini doğru öğretmesi mümkün değildir. Hatta bu şartlar altında ahlaki olarak topluma örnek olması da mümkün değildir. Din adına bu kadar çarpıklığın bulunduğu bir ortamda, Din İşler Başkanı’nın KKTC’de İmam Hatip Lisesi açılması ile ilgili açıklamalarının inandırıcı bulunması beklenemez. Çünkü bu talebin gerekçeleri ile birlikte bir proje olarak hazırlandıktan sonra ilgili kurum ve kuruluşların bilgi ve onayına getirilerek tartışmaya açılması gerekirdi. Bu yapılmadığı için de sağlıklı bir tartışma ortamı doğmamıştır.
Tüm bunlar değerlendirildiğinde, eksiklik ve aksaklıklarına rağmen Güney Kıbrıs’taki dini yapının, Kuzey Kıbrıs’taki dini yapıdan daha sağlıklı olduğu söylenebilir. Çünkü güneyde, siyasetçilerin baskısı altında ezilen ve büzülen bir din adamı profili yoktur. Aksine din adamları gerektiğinde hiç çekinmeden, siyasetçilerin ve resmi ideolojinin aksine açıklamalar yapabilmektedirler. Bu durum hem demokrasi hem de din adına daha sağlıklı bir ortam demektir. Çünkü insanların inanç ve düşüncelerini özgürce açıklayabildikleri bir ortamda din ve vicdan hürriyetinden bahsetmek mümkündür. Aslında Hz. Muhammed döneminde “din adamları” diye bir meslek sınıfı yoktu ve dini hizmetler gönüllülük esasına göre halk tarafından yürütülüyordu. Ancak gelişen şartlar, insanlığın ortak sorumluluğunda olan dini ve ahlaki değerlerin belli bir meslek sınıfının sorumluluğundaymış gibi algılanmasına yol açtı.
İslam tarihinde din adamlığının bir mesleğe dönüşmesi, Hz. Ömer döneminde ortaya çıkmıştır. Bu uygulama, din ve devlet politikalarının birbiriyle paralel yürütülmesinin yolunu açarak, dini grup ve cemaatlerin haksız rekabetlerinden doğan ayrışmaları kısmen de olsa engellemiştir. Ancak bu anlayış zamanla dinin, devlet ve milletlerin birbirleri ile ayrıştırmalarının bir aracı haline dönüşmesine yol açmıştır. Bu uygulama dini özgürlükleri koruyan devlet anlayışı yerine, dini kullanan devlet anlayışının gelişmesinin de yolunu açmıştır. Bugün KKTC’de yaşadığımız din konusundaki tartışmaların kaynağında da tarih boyunca din ve siyaset arasında oluşmuş olan bu çarpık ilişki ağı yatmaktadır. KKTC’ye uygun bir din eğitimi ve yönetimi modelinin bulunabilmesi için, öncelikle dini faaliyetlerin tamamen ya da kısmen sivil örgütlere devredilmesi dâhil farklı sistemlerin tartışılabileceği sağlıklı bir tartışma ortamının yaratılmasına ihtiyaç vardır.
Yusuf Suiçmez