Allah, şeytan ve İnsan

Allah, şeytan ve İnsan

Allah ile Şeytan, insan düşünce ve yaşamını en fazla etkileyen iki varlık. Büyük çoğunlukla umutlarımızı Allah’a bağlar, günahlarımızı ise Şeytan’a yükleriz. Peki, Allah ile Şeytan arasında nasıl bir ilişki var? Kuran-i Kerim’e göre Allah insanı yaratınca onu cennete koymuş; ancak Şeytan onu kandırarak Cennet’ten çıkarılmasına sebep olmuş. Halk arasında yaygın bilinen bu hikayenin Adem ve Havva’nın cennete girmeden öncesi de var ve bu bölümü pek bilinmez. Şeytan ile insanın macerası, insan yaratılmadan önce başlamıştır. İlahi irade insanı yaratma sürecini başlatınca, Melekler insanın kan dökücü ve bozguncu bir varlık olmasını gerekçe gösterip yaratılmasına itirazda bulunmuşlardır (Bakara 30).

Kuran’da zikredildiğine göre Allah Adem’i yaratınca meleklere insana secde etmelerini (üstünlüğünün ifadesi olarak önünde eğilmelerini) emretmiş; bunun üzerine Şeytan hariç melekler Adem’e secde etmişler. Sonrasında ise Allah Adem’i Şeytan konusunda uyararak, Cennet’e göndermiş (İsra 11). Bunun üzerine Şeytan, Allah’tan insanın iyi bir varlık olmadığın ispatlamak için kıyamete kadar izin istedi ve Allah ona bu izni verdi (İsra 17). Allah’ın Şeytan’a düşüncesini ispatlayabilmesi için izin vermesi, aslında en temel insan hak ve hürriyetlerden birisi olan fikir ve teşebbüs hakkının Şeytan bile olsa engellenemeyeceğini göstermektedir. Çünkü Allah’ın, Şeytan’ın onun emrini dinlemesi karşısında, Şeytan’ı doğrudan mahkûm etmemesi ve ona iddiasını ispatlamak izin vermesi, Allah’ın özgürlüklere müsamahasının Şeytan’ı bile kapsadığı anlamına gelmektedir. İslam ilahiyatı bakış açısı ile Allah’ın bu izni olmasaydı, Şeytan’ın isyan sonrasında yaratılması ve Dünya’ya gelmesi imkânsız olurdu.

Dikkat edilirse Allah, melekleri itirazlarından dolayı cezalandırmamıştır. Çünkü onlar Allah’ın onların bilmediği şeyleri de bildiğini kabul ederek, Allah’ın ilminin herşeyi kuşattığını kabul etmişlerdi. Allah’ın Şeytanı rahmetinden uzaklaştırması, onun Adem’e secde etmek istememesinden dolayı değil; aksine Allah’ın ilminin herşeyi kuşattığına olan itirazından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden de Yüce Allah onların itirazlarına: “Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim” cevabını vermiştir.

Nitekim, Kuran’da zikredildiğine göre kıyamet gününde insanlar işledikleri günahların sorumluluğunu Şeytan’a yüklemeye çalışınca, Şeytan buna itiraz eder ve yaptıkları kötülüklerin sorumlusunun kendisi olmadığını, suç arayacaklarsa kendi kendilerini suçlamaları gerektiğini söyler. Şeytan’ın bu savunmasına ise Kuran itiraz etmeyerek bu savunmasını doğrular. Dolayısıyla biz her ne kadar Şeytan’ı kendi günahlarımızın keçisi haline getirmeye çalışsak da bu tavrımız bize bir fayda sağlamayacaktır. Bu yüzden Allah ile ilişkimizi sorgularken Şeytan ile olan ilişkimizi de sorgulamamıza ihtiyacımız vardır.

Allah’ın Şeytan’ın bile yaşama, fikrini beyan etmesi ve kendi tabiatı ile iddialarına göre teşebbüs hakkını kabul etmesine rağmen, bazı dindar geçinenlerin, başkalarının yaşam hakkıyla birlikte fikirlerini özgürce ifade etme ve inandığı gibi yaşama hakkına saygı duymamaları dindarlıkla bağdaşmamaktadır. Müslüman kimliği taşıyan bazı insanların birbirlerini öldürmesi, dini yasakçılık ve baskı zannetmeleri yanlış veya eksik bir din anlayışının sonucudur. Aynı şekilde, dindar olmadığını söyleyerek, dindar olanların fikir ve yaşam tarzlarına saygı duymayanlar da açık bir çelişki içerisindedirler. Çünkü her insan kendi özgürlüğünü yaşama hakkını, başkalarının özgürlüğünü yaşama hakkına duyduğu saygı ölçüsünde kazanır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/allah-seytan-ve-insan/5812

Yusuf

Müzakerelerin Kopuş Süreci

Müzakerelerin Kopuş Süreci

Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak seçilmesinin ardından Anastasiadis’in Yunanistan Dışişleri Bakanı aracılığı ile kutlama mektubu göndermesi, iyi niyet göstergesi olarak yorumlanmış ve çözüm süreci için olumlu bir adım olarak görülmüştü. Ancak geçen kısa zaman içinde beklenilenin aksine Türkiye, Güney’in Kıbrıs Cumhuriyeti gerçeklerine aykırı politikaları sebebiyle, kriz bölgesine savaş gemisi göndererek tepkisini en ağır şekilde göstermiştir. Bu tepki Türkiye’nin bölgedeki gelişmeleri takip ettiği ve bir oldubittiye izin vermeyeceğinin açık bir sinyaliydi. Öyle gözüküyor ki, Türkiye’nin bu kararlı tutumu, Güney Rum kesiminde müzakerelerin askıya alınması şeklinde karşılık gördü. Peki, bu gelişmeler Kıbrıs sorununun çözüm aranırken, yeni bir çatışma ortamına doğru sürüklenme sürecinin başladığı anlamına mı gelmektedir? Bu sorunun cevabı için henüz erken ama taraflardan birisinin makul olmayı kaybetmesi durumunda, Kıbrıs sorununun çok daha karmaşık bir seyir izlemesi de muhtemeldir.

Güney Rum kesimi, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni savunurken, savunduğu cumhuriyetin ortak cumhuriyet olduğunu ve bu ortaklıktan doğan tüm haklarda Kıbrıs Türk halkının da hakkı olduğunu dikkate almadan hareket ettiği için bu noktaya gelinmiştir. Güney kesimi, bu ortaklığın bittiği iddiasında ise o zaman Kıbrıs Türk tarafının kendi iradesi ile hareket etme hakkına saygı göstermelidir. Çünkü Güney yönetimi siyasileri, Türk tarafını ve Türkiye’yi sıkıştırmak istediklerinde ortaklık Cumhuriyeti olan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dayanmakta; ortaklığın getirdiği ortak menfaat ve hakların kullanılmasına gelindiğinde ise Kıbrıs Cumhuriyeti hiç yokmuş gibi hareket etmektedir.

Aksine Güney Rum kesimi KKTC halkının Kıbrıs Cumhuriyeti ortağı olduğunu unutarak, Türkiye ile siyasi sorun yaşayan İsrail ve Mısır ile enerji konularını görüşmek için masaya oturarak, çıkacak olan gazın bir kısmının Mısır’a satılması için bir gaz dolum ve dağıtım planı üzerinde görüşmeye başlamıştır. Tabii Güney tarafının bu yanlış adımlarında, içine düştüğü büyük ekonomik krizin de etkisi vardır. Ancak Güney yönetimi bu krizden çıkmak için yasal ortakları olan KKTC halkıyla işbirliğine gitmek yerine dışarıdan başka ortaklar arama yoluna saparak büyük bir hata daha yapmıştır.

Bence bu aşamadan sonra Kıbrıs Türk halkı ve Güney Rum halkının kendi gelecekleri ile ilgili karar verme hakları, BM ve AB tarafından tanınmalıdır. Güney Kıbrıs halkı, tek başına hareket etmek ya da Yunanistan ile birleşmek istiyorsa, bu hak onlara verilmelidir. Ancak bu seçeneklerden birisinin tercih edilmesi durumunda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tamamen ortadan kalkacağını da bilmek gerekir. Ayni şekilde KKTC halkına da, İngiltere’de İskoçya’nın bağımsızlığı için yapılan referandumda olduğu gibi, bağımsız bir devlet olma ya da Türkiye ile birleşme konusunda da karar verme hakkı tanınmalıdır.

Kıbrıs sorunu çözüm umudu ile çözümsüzlük krizleri arasında daha önce de birçok gelgitler yaşamış ve nitekim bir çatışma sonrası bu duruma gelinmiştir. Yeni süreçte özellikle Kıbrıs deniz sahası içerisinde yeni enerji kaynaklarının bulunması, enerji piyasası aktörlerinin ülke siyasileri aracılığıyla halklar üzerine yeni baskı stratejileri geliştirmelerine yol açtı. Bu stratejinin bir gereği olarak her iki taraf halkı da hem siyasi hem de ekonomik baskı altına alındı ve bu günlere gelindi.

Tabii bu arada enerji devlerinin pastayı paylaşamaması durumunda, Kıbrıs sorununun daha büyük bir krize gebe olduğunu konu ile yakından alakalı herkes biliyor. Dış güçlerle bağlantılı enerji kaynaklarının paylaşımı yanında iç siyasetin de bu paylaşımdaki rolü, Kıbrıs sorunun hem güney hem de kuzeydeki siyasetin dizayn edilmesinde oldukça etkili bir rol oynadığı da bilinmektedir. Bu yüzden de iç siyasi dengelerin değişimi doğal olarak dış siyasi aktörlerin planlarını da etkileyeceği için iç ve dış gelişmeleri birlikte değerlendirmek gerekir. Bu perspektiften bakıldığında, son gelişmelerin yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle alakalı olduğu da anlaşılmaktadır. Bu krizin Cumhurbaşkanlığı seçimlerine muhtemel etkilerini ise ileriki bir yazımda ele alacağım.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/muzakerelerin-kopus-sureci/5685

Yusuf Suiçmez

Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım III

Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım III

Dinlerin temel amacının barış ve ahlaki değerlerin korunması değil; öldürmenin ve başkalarının hak ve hukukunun gasp edilmesinin akıl ve vicdanlarda meşrulaştırması olduğunu ileri sürenler, bu görüşlerini desteklemek için özelikle kurban ibadetini kanıt olarak kullanmaktadırlar. Peki bu iddialar ne kadar doğrudur?

İnsanlık tarihi boyunca hemen hemen bütün dinlerde kurban uygulaması mevcut olmakla birlikte sekil ve amaç yönüyle aralarında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Bu durum kurban ibadetinin amacının kan dökmeyi meşrulaştırmak olduğu genellemesinin haklı olmadığını kanıtlamaktadır. Nitekim Kuran-i Kerim’de: “Her topluluk için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık…﴾Hacc süresi 22/34)” denilerek, kurbanın temel amacının Allah’ın insanlığa rızık olarak verdiği şeyleri hatırlaması olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Kuran-i Kerim’de: “(Kurbanların) Allah’a ne eti ne kanı ulaşır, Allah ulaşan sadece sizin yanlışlardan korunma sorumluluğunuzdur (takvadır) (Hacc süresi 22/37)” denilerek kurban kesmenin amacının kan akıtmak ya da et yemek olmadığını; esas amacın takva (yanlışlardan korunma bilinci) olduğu açıkça ifade edilmektedir.

Kurban kesimine karşı çıkan vejeteryanların itirazları kendi bakış açılarına göre tutarlıdır. Bu yüzden gerek inancı gerekse hayvan haklarına saygısı sebebiyle kurbanı eleştirenlere katılmasam da, eleştiri gerekçelerine saygı duyulması gerektiği kanaatindeyim. Ancak kurban ibadetini eleştirenlerin büyük bir çoğunluğu, bu eleştirilerini, siyasi veya ideolojik taraftarlık adına yaptıkları için çelişkiye düşmektedirler. Çünkü kurbanı eleştirirken, sırf mezze olsun ya da kendi zevkleri için av olsun diye hayvanların öldürülmesini eleştirmemektedirler.

İncil’de de kesilen hayvanların kanlarının günahları silemeyeceği, Tevrat’ta ise günahkârların kurban kesmelerinin hoş olmayacağını belirtilerek, kurban kesmenin esas amacının sosyal yaşamı sürdürmek ve insani duyguları geliştirmek olduğuna işaret edilmiştir. Rivayet edildiğine göre ikinci halife olan Hz. Ömer, Müslümanların kurban kesme konusunda aşırıya gitmeleri sebebiyle, bir tepki olarak kendisi kurban kesmemiştir. Bu yüzden de İslam alimleri arasında kurbanın zorunlu bir ibadet olup olmadığı tartışma konusu olmuş, kurbanı gönüllü değil de zorunlu ibadetler kısmında görenler, bu zorunluluğun hangi düzeyde olduğu (vacip mi yoksa farz mı) konusunda ayrılığa düştüler.

İlk insan Hz. Âdem’in oğullarının Allah’a kurban takdim ettiği bilgisi Kur’an-ı Kerim’de yer almaktadır. Buna göre kurban geleneği insanlık tarihinin başlangıcına kadar uzanmaktadır. Hz. Adem sonrası dönemlerde de gerek ilahi dinlerde gerekse diğer inanç sistemlerinde bu geleneğin devam ettiği görülmektedir. Günümüzde de halâ varlığını koruyan kurban, gerek ibadet gerekse geleneksel bir uygulama olarak varlığını sürdürmektedir. Bu dünya hayatının tabiatı aslında kurban mantığı üzerine kuruludur. Dikkat edersek, bu dünya hayatında bazı varlıkların yaşamlarını sürdürmeleri için, başka varlıkların yaşamlarını, haklarını, emeklerini kurban ettiklerini görürüz. Hayvanların birbirini yiyerek yaşamlarını sürdürmeleri bunun bir yansımasıdır.

İnsanoğlu, tarihte bereketli ürün elde etmek, elde ettiklerine karşılık minnettarlığını ifade etmek, düşmana galip gelmek, arzulanan bir şeyi gerçekleştirmek, korkulan tabiat üstü varlıklardan korunmak, zor durumlarla baş etmek, yaratırken tükendiğini düşündükleri tanrıların enerjisini artırmak ve kozmolojik devamlılığı sağlamak gibi nedenlerle beklentileri, korkuları, sevinçleri yüksek olduğunda sergileyebileceği en son davranışlardan biri olarak kurban ritüelini uygulamıştır. Günümüzde de kurban, dinî bir ibadet olarak yerine getirilme yanında birtakım beklentilerin gerçekleşmesi, gerçekleşme sonrası minnettarlık ifadesi veya korkulan olayları önleme gibi nedenlerden dolayı uygulanmaktadır. Bu uygulamaların dinî bir görev olarak algılanmasının yanı sıra minnettarlık, fedakârlık, arınma vb. psikolojik, toplumla ortak hareket etme ve sosyal çekincelerden korunma gibi sosyolojik faktörlerin etkisi de vardır. Kurban üzerinde etkili olan faktörlerin çeşitliliği ile fazlalığı, kurban uygulamalarının kültürlere ve dinlere göre değişiklik arz etmesi, kurbanın karmaşık bir yapıya bürünmesine neden olmaktadır.

Son günlerde, bazı akademisyenler kurbanın yerine kurban parasının muhtaçlara verilmesinin daha iyi olacağının ileri sürmektedir. Bu iddia bir yönüyle doğru olsa da başka bir yönü yanlıştır. Çünkü bazı özel şartlarda kurban parasının hayır olarak muhtaçlara verilmesi kurbanın yerine almasa da, kurban sevabından daha büyük sevaba sebep olabilir. Ancak bu durumda sevap kurbanın sevabı değil sadakanın sevabı olur.

İslamiyet’ten önceki ilahi dinlerde de kurban uygulaması söz konusudur. Yahudilerde kurban ibadetinin tarihi Hz. İbrahim’e kadar dayandırılmaktadır. Hz. İbrahim döneminde sığır, davar, kumru gibi bazı hayvanların Tanrı’ya sunulduğu; İshak ve oğlu Yakup tarafından da devam ettirilen kurban geleneğinin İsrailoğullarınca, bazı dönemlerde farklı uygulamaları olduğu, bu ibadetin Kudüs’teki mabedin 70 yılında Romalılar tarafından yıkılana kadar sürdürüldüğü bilinmektedir. Çağımızda yaşanan büyük ve küçükbaş hayvanların dışında kurban kesilip kesilemeyeceği tartışmalarının arkasında bu geçmiş inanç ve gelenekler yatmaktadır.

Kurbanlar kanlı ve kansız olmak üzere iki grupta toplanmıştır. Kansız kurban ve kanlı hayvan kurbanlarının yetmediğine inanıldığı yerlerde insanın da kurban edildiği olmuştur. İnsanın kurban edildiği toplumlarda çocuk ve kadın kurbanlar dikkat çekmektedir. Erkeklerin kurban edilmesi ise daha çok savaş meydanlarında din, devlet ya da belli bir ülkü adına canlarını vermeleri şeklinde gerçekleşmektedir. Günümüzde halen, bazı bölgelerde askere gönderilecek gençlerin kınalanması, bu inancın bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Çocukların kurban edilmesi, Fenikelilerde, bazı Kızılderili topluluklarda, Doğu Afrika yerlilerinde ve eski Ruslarda görülmüştür. Özellikle ilk doğan çocuklar, tanrının hakkı sayılmış, doğumun tanrının gücünü azalttığı inancıyla, bu zafiyeti gidermek için ilk çocuk tanrıya kurban edilmiştir. Bazı araştırmacılara göre Hz. İbrahim’in ilk oğlunu kurban etmek istemesinin nedeni olarak da doğu kültüründe ve özellikle Mezopotamya’da bu uygulamanın yaygın olması gösterilmektedir.

Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye çalışması, Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar arasında ortak olan inançlardan birisidir. Ancak bu inancın yorumunda ayrılığa düşülmüştür. Allah’ın bir koç göndererek, İbrahim’in oğlunu kurban etmesini engellemesi, din adına insan kurban etme geleneğini sonlandırmaya yönelik bir uygulamaydı. Bu uygulama, Allah adına bile olsan insanların kurban edilemeyeceği; dolayısıyla insan hayatının en kutsal emanet olduğunu bizlere öğretmiştir. Bundan dolayıdır ki Kuran-i Kerim de insanın şerefli bir varlık olduğu ve bir insanı öldürmenin, insanlığı öldürmek olduğu açık olarak ifade edilmiştir.

Dolayısıyla kurban ibadetini dönemin şartları içerisinde düşündüğümüzde, insanın onurunu ve hayatını korumaya yönelik bir ibadet olarak değerlendirebiliriz. Ancak tüm canlılar için hayatın kutsallığı ya da yaşam hakkı dikkate alındığında, hayvanların kurban edilmesinin, doğru olup olmayacağı da tartışılabilir. İslam âlimleri genel olarak hayvanların haklarına da sahip çıkılması gerektiğini, ihtiyaç dışında hayvanların avlanması ya da öldürülmesini günah olacağını belirtmişlerdir. Hatta Hz. Muhammed’den rivayet edildiğine göre sırf bir kediye zulmettiği için bir insan cehenneme, bir köpeğe iyilik yaptığı için de bir insan cennete gitmiştir. Dolayısıyla Kurban’ı Allah’ın yaşam hakkı verdiği hayvanların yaşam hakkına saygısızlık olarak yorumlanması doğru değildir. Nitekim bazı farklı inanç gruplarında hayvanların öldürülmesi ve etinin yenilmesi hoş görülmemiş ve veciteryan bir din anlayışı geliştirilmiştir. Bu dünyada yaşanan kurban gibi zorunlu acılar doğal olarak, dünya hayatının insan idealindeki gerçek yaşam olmadığı, gerçek yaşamın ahirette olacağı inancına kaynaklık teşkil etmiştir.

Çağımızda özellikle satanistlerin düzenlediği, insan ve hayvan kurban uygulamaları, geçmişteki çarpık anlayışların günümüzde de varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Bu durum, hayata ve kurbana sağlıklı bir yaklaşımın insan bilincinin sağlıklı gelişimi için ne kadar önemli olduğunu kanıtlamaktadır.

Sonuç olarak öncede işaret ettiğimiz gibi kurban etrafında çok farklı, zengin inançlar ve kültürler oluşmuştur. Bu inanç ve kültürlerin, varlıkların hak ve hürriyetlerinin tehdit altına alınmadığı bir anlayışla ele alınması gerekir. Buna bağlı olarak da keseceğimiz kurbanların bu bilincin geliştirilmesine, tüm varlıkların yaşama hakkı ve hürriyeti üzerinde düşünmemize ve Allah rızasına uygun bir anlayışla hareket etmemize yardımcı olmalıdır. Aksi takdirde bilinçsiz olarak yapılan ibadetler, insana ve topluma faydadan çok zarar verilebilir. Bu vesile ile halkımızın mübarek kurban bayramını kutlar, sağlık, mutluluk ve huzurlu yarınlar dilerim.

(Bu yazı daha önce yazdığım “Kurban Olayına Hümanist Ve Barışçı Yaklaşım II” yazısının güncellenmiş şeklidir)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kurban-olayina-humanist-ve-barisci-yaklasim-iii/5627

Yusuf Suiçmez