Papa Francis’in Türkiye Ziyaretinden İzlenimler

Papa Francis’in Türkiye Ziyaretinden İzlenimler

Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francis Mart ayında göreve geldikten sonra Türkiye’ye ilk ziyaretini düzenledi. Ziyaretin 30 Kasım yani Ortodoks Kilisesi’nin kuruluş yıldönümüne denk gelmesi sembolik olarak iki kilisenin iyi niyet ve işbirliği arzusu olarak değerlendirildi. İki kilisenin tarih boyunca yaşadıkları acı olaylar böyle bir girişimin insan haklarına dayalı yeni bir yaklaşımın oluşturulması ve mezhepler üzerinden yeni düşmanlık politikalarının üretilmesini engellemek açısından önemli bir adımdır. Ancak Müslümanlık siyasi bilincinin tarihi gelişmesinde Hristiyanlar arasındaki mezhep çatışmalarının çok önemli bir rol oynadığını; ayni şekilde Ortadoğu’daki Müslümanlar arasındaki mezhep çatışmalarında Çatışmacı Hristiyanlık temelli bazı stratejilerin de rol oynadığı farklı şekillerde seslendirilmektedir. Bu ziyaretin, din istismarı yapılarak din kılıfı altında yürüten hileli siyasi oyunlar ve bunların sonucu ortaya çıkan cinayetlerin durdurulması için güzel bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

Hristiyanlık mezhep çatışmalarının derin izlerini Kıbrıs tarihinde de görebilmekteyiz. Katolik kilisesi Kıbrıs’a hakim olduğunda, Ortodoks Kilisesi’ni Roma Vatikan Kilisesi’ne bağlamış ve tüm mal varlığına el koymuştu. Ayrıca 13 Ortodoks papazı dinden çıkmış ilan ederek o dönemin cezası olan yakılarak ölüme mahkûm etmişti. Ortodoks Kilisesi’nin tekrar özgürlüğüne kavuşması Osmanlı’nın adaya hakim olması ile gerçekleşti. Bu dönemde Rum Ortodoks Kilisesi ile Osmanlı devleti arasında oldukça yakın bir ilişki bulunmaktaydı. Tabii o dönemlerde Osmanlı Ortodoksluğun mirası üzerine kurulu olan ve Ortodoksluğun koruyuculuğunu üstlenen bir devletti. Bu yüzden de Osmanlı sultanları Roma ve Bizans krallarının unvanı olan Kayserlik unvanını da taşıyorlardı.

Bu dostça ilişkiler Yunanistan’ın bağımsızlık ilanına kadar devam etmişti. Yunanistan’ın bağımsızlık ilanı ile birlikte Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’ne bağlı bazı din adamlarının da Yunanistan’daki ayaklanmalara destek vermesi sonucu dostça ilişkiler bozularak, düşmanlığa dayalı ilişkilere dönüşmeye başladı. Bu düşmanlık ilişkileri ise Kıbrıs tarihine Küçük Mehmet dönemi adıyla hatırlanan 6 Ortodoks din adamının idamı ile zirveye ulaştı ve adanın bölünmesi ile son buldu. Bu dönemden sonra Müslüman ve Ortodoks dayanışma zemini güven duygusundan, güvensizlik duygusuna doğru kayma gösterdi.

İfade edildiğine göre son Bizans Prensesinin Rus çarı ile evlenmesi ile Rusya ikinci Roma ve Ortodoksluğun yeni merkezi olarak anılmaya başlandı. Rusya ve Güney Kıbrıs arasındaki tarihi ve dini bağların güçlü olmasının bir sebebi de budur. Bu ilişki sebebiyle eski Rusya 2. Bizans olarak da tanımlanmaktadır. Tarihte ilk haçlı seferlerinin de Müslümanlara karşı değil de Roma Katolik Kilisesi öncülüğünde İstanbul Ortodoks Kilisesi’ne karşı düzenlendiği bilinmektedir. Dolayısıyla Sayın Francis’in Ortodoks Kilisesi ile bağları güçlendirmeye çalışması, geçmişte yaşanan bu acıların bir daha yaşanmaması için bir adım olarak kabul edilebilir. Ancak Ortadoğu’da yaşanan çatışmalarda dinin meşrulaştırıcı araç olarak kullanılmasına rağmen, dini liderlerin hiç seslerini çıkarmamaları, bu konuları sadece siyasilerin konuşması bir şeylerin doğru olmadığını göstermektedir.

Dinlerin insanların vicdanlarından temiz duyguların istismarını bir aracı haline gelmemesi için din adına misyon yüklenen kişilerin sürekli bir araya gelmelerine ihtiyaç vardır. Ancak siyasetin gölgesi ve baskısı altında kalan dini kurumların, ahlaki değerlere uygun davranmaları oldukça zordur. Bu yüzden de Birleşmiş Milletler çatısı altında, dini liderlerin buluştuğu ve uluslararası sorunların tartışıldığı bir üst kurulun kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu kurulun temel hedefi, dinin uluslararası rekabetlerde bir istismar aracı haline dönüştürülmesini engelleyerek temel insan hak ve hürriyetlerini korumak olmalıdır.

Avrupa Birliği çatısı altında da buna benzer bir kurulun kurulmasına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin de Avrupa Birliği’ne girmesi durumunda, bu ihtiyaç daha da fazla artacaktır. Ayni şekilde İslam Konferansı Örgütü çatısı altında da, dinler ve mezheplerle ilgili ortaya çıkan sorunların tartışılıp çözüme kavuşturulabildiği bir kurula ihtiyaç vardır. Ortadoğu’da yaşanan din ve mezhep çatışmalarının insan hakları temelinde çözülebilmesi için böyle bir kurulun oluşturulması zaruridir. Aksi takdirde din adamlarının görüşmelerinden sağlıklı sonuçlar çıkarabilmek oldukça güç olacaktır. Çünkü tarihin acı tecrübelerinin yarattığı korku ve güvensizlik, bu tür görüşmelerin ardında gizli emellerin olduğu hissiyatını vermeye devam etmektedir.

Din İşleri Başkanlığı yapmış birisi olarak bir önceki Papa’nın Kıbrıs ziyareti esnasında, hem Türk tarafı siyasilerinin hem de Güney Kıbrıs tarafı siyasilerinin, Papa ile görüşmem esnasında takındıkları tavır, siyaset ve din ilişkisinin ne kadar sakat duygu ve düşünceler üzerine kurulduğunu bana yaşayarak öğrenme fırsatı sağladı. Hala daha Papa ile görüşmem esnasında sınır kapısından geçerken Türk tarafının Birleşmiş Milletlere bilgi verip vermediği, benim yerime Papa ile görüşmeye rahmetli Şeyh Nazım’ı kimlerin gönderdiği aydınlığa kavuşturulmuş değildir. Güney Kıbrıs yetkilerinin Papa ile randevu saati bitene kadar kapıda beni niye beklettikleri ve bunu kimlerin neden yaptığı da aydınlığa kavuşmuş değildir. Umarım eski Başbakan Sayın İrsen Küçük ve Cumhurbaşkanı Sayın Derviş Eroğlu, bir gün bu sorunların cevaplarını verirler ve bir daha din üzerinden bu tür manipülasyon ve provokasyonların yapılmaması için gerekli tedbirlerin alınmasına katkı sağlarlar.

Tüm bu gerçekler ışığında biz de Kuzey Kıbrıs vatandaşları olarak Sayın Papa Francis’in bu ziyaretinin tarihte yaşanmış ve yaşanmakta olan acıların bir daha yaşanmaması için güzel bir dayanışma zemininin oluşmasına vesile olması için dua ediyoruz. Ayrıca Allah’ın adının zulüm, baskı ve haksızlıklarla değil O’nun rahmetinin eseri olan, dostluk, sevgi, saygı, dürüstlük ve bunların sonucu olan barışla anılmasını diliyoruz.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/papa-francis-in-turkiye-ziyaretinden-izlenimler/6133

yusuf

Sayın Davutoğlu ile Sayın Biden Görüşmesinden İzlenimler

Sayın Davutoğlu ile Sayın Biden Görüşmesinden İzlenimler

Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı Sayın Joe Biden’in Türkiye ziyareti ve bu ziyaret esnasında karşılıklı verilen mesajlar hem Türkiye-ABD ilişkileri hem de global siyasi dengeler açısından oldukça güçlü etkiler yaratacaktır. Atlantik Konseyi Enerji ve Ekonomi Zirvesindeki TC Başbakanı Sayın Davutoğlu ile ABD Başkan Yardımcısı Sayın Biden’in konuşmalarında, ulusal ve uluslararası siyasi sürtüşmelerin ana sebebi olan enerji politikaları birinci sırada yer aldı. Buna bağlı olarak da Kıbrıs sorunu bu görüşmelerin ana gündem maddelerinden birisi haline geldi. Bu görüşmede Sayın Davutoğlu’nun: “Kıbrıs sorununun çözümü daha fazla gecikmemeli, gecikmeler tarafların kayıplarını arttırmaktadır” açıklaması, KKTC vatandaşları olan bizler açısında en önemli mesaj idi.

Davutoğlu’nun Güney Kıbrıs’ın enerji kaynaklarını tek taraflı olarak kullanmasını eleştirirken, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal varlığına atıfta bulunması Türk dış politikası açısından bir kırılma olarak değerlendirilebilir. Çünkü Türkiye’nin Kıbrıs dış politikası, genellikle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin legal varlığının bittiği tezi üzerinden yürütülüyordu. Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımaması da bu esasa dayanmaktadır.

Davutoğlu’nun Kuzey ve Güney Kıbrıs taraflarının enerji politikalarını görüşmek ve yönetmek için ortak bir konsey önermesi ise bence bu görüşmenin Kıbrıs sorunu açısından en önemli mesajı olmuştur. Bu öneri, hem ahlaki, hem de Kıbrıs’ın gerçekleri ile bağdaşan bir öneridir. Davutoğlu’nun konuşmasında dikkat çeken bir diğer mesaj ise aslında Kıbrıs dahil bir çok uluslararası sorunun çözüm yollarının bilindiği; ancak siyasi iradenin bulunmaması sebebiyle sorunların süreklilik kazandığı vurgusu olmuştur. Tabii ki bu siyasi iradesizliğin nereden kaynaklandığına açıklık getirmedi. Kıbrıs sorunun çözümü için Türk tarafı Annan Planı’na “evet” diyerek çözüm yönündeki siyasi iradesini ortaya koymuştur. Dolayısıyla bir iradesizlik varsa mikro siyasi perspektiften bakıldığında bu daha çok Güney Kıbrıs ile alakalı; makro siyasi perspektiften bakıldığında ise daha çok anavatanlar ile BM ve AB gibi uluslararası güçlerle alakalı bir sorun olduğu görülür.

Davutoğlu’nun bu açıklamaları, daha çok CTP ve diğer sol partilerin savunduğu Kıbrıs Cumhuriyetinin esas alındığı bir yaklaşımı çağrıştırmaktadır. Çünkü KKTC’de sağ partiler genel çizgileri itibari ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin esas alındığı bir çözüme karşı oldukları izlenimi vermektedirler. Bu duruş, siyasi literatürümüzde daha çok ulusalcı duruş şeklinde algılanmış ve yorumlanmıştır.

AKP’nin iktidara gelmesiyle Türkiye solunun ulusalcı politikalarının daha fazla öne çıkmaya başlaması sonucu Türkiye solu ile KKTC solu arasında bir kopukluk oluşmasına yol açmıştır. Bu durum doğal olarak AKP-CTP yakınlaştırmasına zemin hazırladı. Benim Din İşleri Başkanlığı’na atanmamda da bu yakınlaşmanın etkisi olmuştu. Görevden alınmamda da siyasi usulsüzlük ve üzeri örtülmeye çalışılan bazı yolsuzluklar yanında Türkiye ile KKTC arasındaki siyasi ilişkilerin seyrinin değişmesinin de rolü olmuş olabilir.

Davutoğlu’nun açıklamaları dikkate alındığında, Türkiye’nin Davutoğlu’nun Başbakanlığı sürecinde Kıbrıs sorununun çözümü için çok daha güçlü bir irade ortaya koyacağı anlaşılmaktadır. Bu sebepten dolayı da KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleri yeni süreçte çok daha fazla önem kazanacaktır. Dolayısıyla bu açıklamanın müzakerelerin kopuşunun ardından gelmesi, tesadüf olmasa gerek. Davutoğlu’nun bu bağlamda Yunanistan’a yapacağı ziyarete vurgu yapması da, bunu teyit etmektedir. Davutoğlu’nun enerji kaynaklarının çatışma değil işbirliği zemini olarak görülmesi açıklaması, Yunanistan tarafından da benimsenirse, o zaman enerji savaşlarının barış rüzgârlarına dönüşmesinin önü açılacaktır.

Davutoğlu’nun enerji politikalarını değerlendirirken insan merkezli bir anlayışa vurgu yapması ve global sorunlarda Dış İşleri Bakanlarının İnsanlık bakanları gibi global düşünüp hareket etmeleri gerektiğini belirtmesi, bence bu açıklamalar içerisinde geçen en önemli genel mesaj idi. Bu mesajın Yunanistan ziyareti esnasında ortak bir deklarasyona dönüşmesi halinde, enerji kaynaklarının paylaşılamaması sebebiyle istikrarsızlığa sürüklenen coğrafyamızın, enerji kaynaklarının paylaşımı ve güvenliği konsepti ile tekrar huzur ve güvene kavuşmasının önü açılacaktır.

Biden’in, Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesini tanımayacağını beyan etmesi yanısıra Rusya’nın enerji politikalarının güvenliği açısından önemine vurgu yapmış olması, aslında Birleşmiş Milletlerin beş daimi iki üyesi arasında global politikalarda güvensizlik ve çatışma riski yaratacak kadar önemli ayrılıklar olduğunu göstermektedir. Yıllardan beri coğrafyamızda ABD ve Rus savaşları filim senaryoları ile yetiştiğimiz için ABD-Rus ilişkilerini hep bir çatışma anlayışı ile ele aldık. Aslında ABD-Rusya ve diğer birçok siyasi gerilim hattında yaşanan sorunların temelinde, ulusal ve uluslararası kaynakların kullanımının etik ve yasal bir zemininin oluşturulamamış olması yatmaktadır. Dinlerin dahi ahlak temelli değil de çatışma temelli bir anlayışla ele alınmasında da bu tür ulusal ve uluslararası gerginlikler etkili olmaktadır.

Kıbrıs sorununun çözülememesinde de ABD-Rus rekabetinin de önemli bir rolü vardır. Dolayısıyla Kıbrıs’ta ulaşılacak bir çözüm, ABD-Rusya gerilim hattında yaşanan Suriye ve Ukrayna sorunları dahil bir çok sorunun da yeni bir anlayışla ele alınmasına yol açabilir. Bunun başarılabilmesi için enerji piyasasını kontrol eden güçlerin, Davutoğlu’nun da belirttiği gibi maliyeti arttıran çatışmacı politikalar değil; paylaşımı arttırıp maliyeti düşüren yeni politikalara destek vermeleri gerekmektedir. Böyle bir politikanın şeffaf bir şekilde yürütülmesi durumunda, çatışmalardan yorgun düşmüş; ancak hiçbir şekilde yılmamış KKTC halkı tarafından büyük oranda destekleneceği kanaatindeyim.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/sayin-davutoglu-ile-sayin-biden-gorusmesinden-izlenimler/6070

yusuf

Avrupa Parlamentosu’nun Münhasır Bölge Kararının Muhtemel Etkileri

Avrupa Parlamentosu’nun Münhasır Bölge Kararının Muhtemel Etkileri

Akdeniz’de bulunan enerji kaynaklarından Güney Kıbrıs’ın tek başına yararlanmak için ilan ettiği münhasır ekonomik bölge kararı Türkiye’nin tepkisini çekmiştir. Türkiye’nin bu tepkisi, Akdeniz’de sismik çalışma girişimlerine dönüştü ve bu sefer de Türkiye’nin bu girişimine Avrupa Parlamentosu’ndan bir tepki geldi. Avrupa Parlamentosu’nun tepki olarak aldığı kararda ise Türkiye’nin girişiminin “yasadışı ve provokatif” olarak değerlendirilmiş olması, şüphesiz Kıbrıs müzakerelerine yeni bir ivme kazandıracaktır. AP’nun aldığı karar dikkatlice incelendiğinde, soruna sadece Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyesi olması penceresinden bakıldığı izlenimi vermektedir. Hâlbuki Kıbrıs ve münhasır ekonomik bölge ilanı sorunları etkenleri ve etkileri çok daha geniş olan sorunlardandır.

Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na göre (Madde 50 ve 169) Güney Rum Kesimi’nin Kıbrıs Türk halkının geleceğini etkileyecek tek taraflı uluslararası antlaşmalar yapması yasal değildir. Dolayısıyla Güney Kıbrıs’ın Lübnan, İsrail ve Mısırla yaptığı münhasır bölge antlaşmaları da yasal değildir. Şüphesiz ki, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasa ve yasaları dikkate alındığında Türk tarafının da tek taraflı münhasır bölge ilan etmesi de yasal açıdan tartışmaya açıktır. Dolayısıyla yasa dışılıktan bahsedilecekse, her iki tarafın da tutumunun birlikte değerlendirilmesi gerekirdi. Bu bilgiler ışığında Avrupa Parlamentosu kararının yasal zemini dikkate alan bir karar olduğunu söylemek oldukça güçtür.

Nitekim garantör ülkelerden olan İngiltere de üstlerinin bulunduğu bölgelerde 1960’ta yapılan antlaşmalara binaen münhasır ekonomik bölge ilan etme hakkı iddiasında bulunmuştur. Dolayısıyla buna bakıldığında garantör bir diğer ülke olan Türkiye’nin de bu hakkı olduğu sonucu çıkmaktadır. Ayrıca Akdeniz’de sınırı olan ve olmayan birçok başka ülkenin de bölgedeki enerji kaynaklarına göz dikmiş olması, sorunun bu kadar basit değerlendirilemeyeceği sonucunu doğurmaktadır.

Bu kararın siyasi yönünü değerlendirdiğimizde, tarafların siyasi pozisyonlarının da çok iyi değerlendirilmediği anlaşılmaktadır. Çünkü kararda, Kıbrıs Türk halkının Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı olduğu gerçeğini ihmal edilmiştir. Karar üretilirken, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal ve siyasi tüm etkenleri dikkate alınmış olsaydı, kararda yıllardır haklarından mahrum bırakılan Kıbrıs Türk halkının hem Kıbrıs Cumhuriyeti yasalarından doğan hem de Ada üzerindeki fiili varlıklarından kaynaklanan haklarına aynı oranda işaret edilmesi gerekirdi.

Bu kararda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik için müzakereleri yürüten ve Kıbrıs’ın garantör ülkelerinden olduğu gerçeği de yeterli ölçüde dikkate alınmamış görünmektedir. Bu özelliği ile siyasi dengeleri koruyan bir karar niteliği de taşımamaktadır. Özellikle kararda Türkiye’nin tavrının “provokatif” olarak değerlendirilmesi, konjonktürün ve siyasi dengelerin yeteri kadar doğru değerlendirilmediği mesajını vermektedir. Çünkü Kıbrıs Türk tarafı yıllardır süren ve uzun bir aradan sonra Annan Planı ile yakalanan çözüm fırsatına tüm eksikliklerine rağmen “evet” diyerek çözüm iradesi ile birlikte iyi niyetini de ispatlamıştır. Bu karardan sonra Kıbrıs Türk halkının hak ettiği şey dışlanmak değil, yıllarca haksız yere baskı altında bırakılmış olmaktan dolayı uğradığı zararların karşılanarak mükâfatlandırılması olmalıdır.

Gelinen bu aşamadan sonra tarafların adanın siyasal ve hukuki gerçeklerini dikkate alarak, pozisyonlarını tekrar gözden geçirmeleri gerekmektedir. Çünkü Krizler sorunları kalıcı hale dönüştürme riski taşıdığı gibi çözüm için fırsat olma potansiyeli de taşımaktadır. Şüphesiz ki, sorunların kalıcı hale gelmesi durumunda, bölgedeki istikrarsızlığın sadece siyasi olumsuz etkilerini değil ayni zamanda ekonomik olumsuz etkileri de kalıcı hale gelecektir. Bu ise tarafların hem moral hem de ekonomik olarak daha da fazla çökmesine yol açarak, kopan müzakere sürecinin tekrar başlamasını engelleyerek ada üzerindeki bölünmüşlüğü kalıcı hale getirecektir.

Çağımızda siyasi ve ekonomik başarılar, sağlıklı ekonomik ve siyasi işbirliği zeminlerinin oluşturulabilmesi ile elde edilebilmektedir. Her geçen gün sosyal, siyasi ve ekonomik ilişkilerin iç içe girdiği çağımızda küçülen dünya ve coğrafyamızda, etnik, dini, mezhepsel ya da ideolojik temelde kurgulanan ayrıştırma ve çatıştırma politikalarının, çatışma ve ayrışmadan beslenen bazı küçük gruplara çıkarlar sağlasa da halklara hiçbir fayda sağlamadığı; aksine zarar verdiği bilinmektedir. Dolayısıyla Kıbrıs sorununa dâhil olan tüm tarafların sorunların çözümünde, temel insan haklarını ve hürriyetlerini de koruyucu yeni politikalar geliştirmeleri gerekmektedir.

Sermeye güçleri ile uluslararası siyaseti belirleyecek kadar güçlü hale gelen şirketlerin rekabetlerinin, bazen ulusal ve uluslararası barışı tehdit edebildiği gerçeğini dikkate aldığımızda, uluslararası sistemin en güçlü kurumlarından olan Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’ne büyük görevler düştüğü açık olarak görülmektedir. Bu tür büyük uluslararası kurumların insan hak ve hürriyetlerinin korunması hususunda yapacakları hata ve de ihmallerin etkilerinin sadece belli coğrafyaları değil insanlığın geleceğini etkileyeceği şüphesizdir. Kıbrıs sorunu etrafında yaşananlar, bu gerçeği görmemiz için yeterlidir kanaatindeyim.

(Bu konuda geniş bilgi için Soyalp TAMÇELİK ve Emre KURT’un “TÜRKİYE’NİN MÜNHASIR EKONOMİK BÖLGE ALGISI VE YAKIN TEHDİT ALANI: KIBRIS” başlıklı çalışmasına bakınız)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/avrupa-parlamentosu-nun-munhasir-bolge-kararinin-muhtemel-etkileri/6003

Yusuf

Kobani ve Ayrılıkçı Kürtçülük Hareketi

Kobani ve Ayrılıkçı Kürtçülük Hareketi

AKP Hükümeti’nin Türkiye’de başlattığı çözüm süreci, Türkiye Kürtleri için bir bahar süreci gibi algılandı; ancak bu bahar süreci Kobani (Mürsidpınar, Aynu’l-Arap) olaylarının patlak vermesi ile baharın kışa doğru evrilmesi şeklinde yorumlanmaya başlandı. Aslında Türkiye’deki Kürt siyasi hareketi parti kapatmayı da zorlaştıran Anayasa değişikliği önerisine “hayır” demekle, Kürt sorununun demokratik teamüller yoluyla değil de kriz yaratmak yoluyla çözülmesi stratejisini benimsediği şeklinde algıların oluşmasına yol açtı. Bu algı sebebiyle Anayasa referandumu sonrası Kürt açılımı ivme kaybetmeye başlamıştı. Bu süreç, Kobani olaylarının patlak vermesi ile de halk arasında yeniden eskiye dönüş mü başladı şeklinde yeni bir kaygının oluşmasına da yol açtı.

Suriye’de oluşan idari boşluk doğal olarak yıllarca rejimin baskısı altında kalan Kürlerin ağırlıklı olarak yaşadıkları üç bölgede (Kobani, Afrin, Kamışlı Cizre Kantonu) özerklik ilan etmeleri ile sonuçlandı. Bu yüzden “Kobani” olayları adeta Kürt milliyetçiliğinin siyasi sembolü haline gelmeye başladı. Bu durum Suriye rejimi ile Kürt ayrılıkçılar arasındaki çatışmaların da yeni bir şekil almasına yol açtı. PKK’nın Suriye’deki uzantısı kabul edilen PYD’nin bu hareketin başını çekmesi doğal olarak Türkiye’nin de konuya ilgilisini attırmıştır. Suriye rejiminin yıllarca PKK’nın hareketlerine göz yumması hatta destek vermesi Türkiye siyaseti açısından, oldukça zor bir durum ortaya çıkardı. Çünkü Türkiye siyaseti yıllarca mücadele ettiği ve terör örgütü olarak gördüğü bir hareket ile tarihi sorunlar yaşadığı ve nerede ise çatışma noktasına geldiği bir rejim arasında tercih yapmak zorunda kalmıştır.

Bu şartlar içerisinde Kürtler -PKK sempatizanları dahil- Suriye’de yaşanan çatışmalarda Türkiye’nin Kürtleri destekleyici aktif bir rol oynaması beklentisi içerisine girdiler. Ancak Türkiye siyaseti, ayrılıkçı Kürtçülük hareketlerinden daha önce yara aldığı için, bu konuda adım atmada bir kararsızlık durumu yaşadı. Bunu fırsat olarak gören Türkiye’deki Kürt siyasi önderleri, halkı sokağa çıkmaya çağırdı ve bu durum açılım sürecinin yönetimini daha da zor hale getirdi. Kürt siyasi önderliğinin bu tavrı, hükümet tarafından Kürt siyasetinin temel hedefinin, Türkiye siyasi ortamının normalleştirilmesi değil; etnik ayrımcılık üzerinden çatışma politikası yürütmek olarak değerlendirilmiş olmalı ki, parti kapatma ve sürecin dondurulması gibi eskiyi andıran önerileri gündeme getirmeye başladı.

Bu olay ve tartışmaların Türkiye’de yapılacak olan 2016 genel seçimlerinin yaklaşmasına denk gelmesi tesadüf olmasa gerek. Öyle gözüküyor ki yeni genel seçim propagandası sürecinin önemli bir argümanı Kobani ve Kürt milliyetçiği olacaktır. Bu siyasi süreçte AKP’nin Kürt açılımı stratejisini kendi açılarından zemin kaybı olarak gören Kürt milliyetçileri, taraftarlarını kontrol edebilmek için süreci provoke etmeye çalışacaklardır. Ayni şekilde hükümet de, Kobani olayları üzerinden sıkıştırılmaya çalışılmasına karşı durmak için, süreçle ilgili yumuşak söylemlerini terk ederek daha sert bir politikaya yönelecektir.

Bu durum seçim sürecinin insan hak ve hürriyetlerinin geliştirilmesine katkı sağlamaktan çok zarar görmesine yol açacağı sinyalini vermektedir. Bu seçim sürecinin sağlıklı yürütülebilmesi için hem hükümetin hem de Kürt siyasetinin Türkiye’nin sorunlarını çözmek için daha genel ve kuşatıcı politikalar üretmeleri gerekmektedir. Bu tür politikaların üretilebilmesi için de tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, bu doğrultuda mesajlar vermesi gerekmektedir. Aksi takdirde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, siyasetin öznesi değil nesnesi olmaktan kurtulamayacaktır.

Kürt hareketinin Suriye’de bulunan bu üç bölgede özerklik ilan etmesi, doğal olarak bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının bir adımı olarak değerlendirilmektedir. Bundan sonraki aşamalarda, Kürtlerin Suriye rejimi ile tekrar barışmaları ya federal çatı ya da konfederal bir çatı altında gerçekleşebilir. Üçüncü bir ihtimal ise rejim ile Kürtlerin çatışması ve, bağımsız bir Kürt devleti ile sonuçlanmasıdır. Bu bölgede kurulacak bağımsız bir Kürt Devleti’nin Kürtler açısından daha iyi bir gelecek anlamına gelip gelmeyeceği ise henüz belli değildir. Ortadoğu siyasetinde kitlelerin yönlendirilmesinde kullanılan en etkili argümanlardan birisi milliyetçilik, diğeri dinler bir diğeri ise mezheplerdir. Bu bölgelerdeki sol akımlara bakıldığında, bunların da evrensel solun söylemelerinden çok, bu tür argümanları kullandıkları görülür.

Öyle gözüküyor ki, Suriye’deki ayrılıkçı Kürt hareketi ayrılıkçı siyasetin merkezine din ya da mezhep yerine Kürt milliyetçiliğini yerleştirmiştir. Bu durum doğal olarak Arap, Fars hatta Türk milliyetçiliği açısından da bir tehdit unsuru olarak algılanmasına yol açmıştır ve bu sebeple Kürtleri milliyetçilik eksenli daha büyük çatışmalara sürükleme riski taşımaktadır. Gerek nüfus, gerek ekonomi gerekse siyasi konjonktür dikkate alındığında ayrılıkçı Kürt milliyetçiliği hareketlerinin Kürtler açısından, kısa vadede daha iyi bir yaşam ve daha istikrarlı bir yönetim imkanı getirmeyeceği aşikardır.

Doğal olarak bu bölgede kurulacak bir Kürt devletinin, himayesiz yaşaması imkânsız gibi gözükmektedir. Kürt devletinin kurulması durumunda ise bunu kimin himaye edeceği sorunu da gündeme gelecektir. Türkiye’nin böyle bir görevi üstlenmesi durumunda, Kürt devletine karşı olan tüm unsurları karşısına alması yanısıra, eskiden olduğu gibi Türkiye’nin içerisinde de ayrılıkçı iç çatışmaya zeminin doğmasına yol açabilir.

Mevcut konjonktürel şartlar dikkate alındığında, bağımsız bir Kürt devletinin ilanı durumunda, bu devlet görüntüde bağımsız olsa dahi, asla tam bağımsız bir devlet olmayacaktır. Bu devlet mevcut şartlarda, himaye altında olan ve hamisinin siyasetine uygun davranmak zorunda kalan vesayete dayalı taşeron bir devlet olacaktır. Mevcut şartlarda ABD’nin bile böyle bir devletin hamisi olması pek makul gözükmemektedir. Çünkü nüfus ve ekonomisi ve de stratejik değeri bu kadar küçük olan bir devlete sahip çıkması durumunda, stratejik ve ekonomik çıkar ortağı olduğu tüm Arap devletleri hatta Türkiye’yi de kaybetme riskini göze alması gerekecektir. Bu ise ABD’nin genel siyasi çizgisi ile pek uyuşmamaktadır. Rusya’nın da durumu ABD’den farklı değildir. Çünkü Rusya Suriye rejimine en fazla desteği veren ülkedir ve bu durumda rejime karşı olan bir harekete destek vermesi beklenmemektedir.

Avrupa Birliği açısından da durum pek farklı değildir. Çünkü bazı Avrupa Birliği yetkililerinin insan hak ve hürriyetlerinin korunması misyonu gereği yaptığı açıklamalar Kürt hareketlerine destek veriyormuş gibi algılansa da, Avrupa Birliği’ne aday olma yolunda yürüyen Türkiye’nin iç çatışmaya girmesi ve bölünmesine destek vermeleri beklenmemektedir. Destek vermek istemeleri durumunda ise ABD gibi ayrılıkçı Kürt hareketlerine karşı olan tüm tarafları karşısına almayı göze almaları gerekecektir ki, bu da olası gözükmemektedir.

Sonuç olarak, ayrılıkçı Kürt siyasi hareketinin bölgedeki tüm unsurlarla çatışmaya girerek, Kürtlerin daha iyi bir yaşam kalitesi yakalamalarını sağlaması mevcut şartlarda olası gözükmemektedir. Ancak her insan ve toplum için olduğu gibi Kürtlerin de eşit vatandaş olarak temel insan hak ve hürriyetlerini, yaşadıkları her ülkede talep etme hakları vardır. Ancak bu haklarını talep ederken, yaşadıkları ülkenin yasalarına uymak ve birlikte yaşadıkları halkların da hak ve hürriyetlerini korumak zorunda olduklarını unutmamaları gerekir. Aksi takdirde Kürt halkının haklarının meşru savunma zemini ortadan kalkacaktır. Kobani olayları ve sonrasındaki gelişmeler bunun açık bir göstergesidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kobani-ve-ayrilikci-kurtculuk-hareketi/5938

yusuf