Kobani ve Ayrılıkçı Kürtçülük Hareketi

Kobani ve Ayrılıkçı Kürtçülük Hareketi

AKP Hükümeti’nin Türkiye’de başlattığı çözüm süreci, Türkiye Kürtleri için bir bahar süreci gibi algılandı; ancak bu bahar süreci Kobani (Mürsidpınar, Aynu’l-Arap) olaylarının patlak vermesi ile baharın kışa doğru evrilmesi şeklinde yorumlanmaya başlandı. Aslında Türkiye’deki Kürt siyasi hareketi parti kapatmayı da zorlaştıran Anayasa değişikliği önerisine “hayır” demekle, Kürt sorununun demokratik teamüller yoluyla değil de kriz yaratmak yoluyla çözülmesi stratejisini benimsediği şeklinde algıların oluşmasına yol açtı. Bu algı sebebiyle Anayasa referandumu sonrası Kürt açılımı ivme kaybetmeye başlamıştı. Bu süreç, Kobani olaylarının patlak vermesi ile de halk arasında yeniden eskiye dönüş mü başladı şeklinde yeni bir kaygının oluşmasına da yol açtı.

Suriye’de oluşan idari boşluk doğal olarak yıllarca rejimin baskısı altında kalan Kürlerin ağırlıklı olarak yaşadıkları üç bölgede (Kobani, Afrin, Kamışlı Cizre Kantonu) özerklik ilan etmeleri ile sonuçlandı. Bu yüzden “Kobani” olayları adeta Kürt milliyetçiliğinin siyasi sembolü haline gelmeye başladı. Bu durum Suriye rejimi ile Kürt ayrılıkçılar arasındaki çatışmaların da yeni bir şekil almasına yol açtı. PKK’nın Suriye’deki uzantısı kabul edilen PYD’nin bu hareketin başını çekmesi doğal olarak Türkiye’nin de konuya ilgilisini attırmıştır. Suriye rejiminin yıllarca PKK’nın hareketlerine göz yumması hatta destek vermesi Türkiye siyaseti açısından, oldukça zor bir durum ortaya çıkardı. Çünkü Türkiye siyaseti yıllarca mücadele ettiği ve terör örgütü olarak gördüğü bir hareket ile tarihi sorunlar yaşadığı ve nerede ise çatışma noktasına geldiği bir rejim arasında tercih yapmak zorunda kalmıştır.

Bu şartlar içerisinde Kürtler -PKK sempatizanları dahil- Suriye’de yaşanan çatışmalarda Türkiye’nin Kürtleri destekleyici aktif bir rol oynaması beklentisi içerisine girdiler. Ancak Türkiye siyaseti, ayrılıkçı Kürtçülük hareketlerinden daha önce yara aldığı için, bu konuda adım atmada bir kararsızlık durumu yaşadı. Bunu fırsat olarak gören Türkiye’deki Kürt siyasi önderleri, halkı sokağa çıkmaya çağırdı ve bu durum açılım sürecinin yönetimini daha da zor hale getirdi. Kürt siyasi önderliğinin bu tavrı, hükümet tarafından Kürt siyasetinin temel hedefinin, Türkiye siyasi ortamının normalleştirilmesi değil; etnik ayrımcılık üzerinden çatışma politikası yürütmek olarak değerlendirilmiş olmalı ki, parti kapatma ve sürecin dondurulması gibi eskiyi andıran önerileri gündeme getirmeye başladı.

Bu olay ve tartışmaların Türkiye’de yapılacak olan 2016 genel seçimlerinin yaklaşmasına denk gelmesi tesadüf olmasa gerek. Öyle gözüküyor ki yeni genel seçim propagandası sürecinin önemli bir argümanı Kobani ve Kürt milliyetçiği olacaktır. Bu siyasi süreçte AKP’nin Kürt açılımı stratejisini kendi açılarından zemin kaybı olarak gören Kürt milliyetçileri, taraftarlarını kontrol edebilmek için süreci provoke etmeye çalışacaklardır. Ayni şekilde hükümet de, Kobani olayları üzerinden sıkıştırılmaya çalışılmasına karşı durmak için, süreçle ilgili yumuşak söylemlerini terk ederek daha sert bir politikaya yönelecektir.

Bu durum seçim sürecinin insan hak ve hürriyetlerinin geliştirilmesine katkı sağlamaktan çok zarar görmesine yol açacağı sinyalini vermektedir. Bu seçim sürecinin sağlıklı yürütülebilmesi için hem hükümetin hem de Kürt siyasetinin Türkiye’nin sorunlarını çözmek için daha genel ve kuşatıcı politikalar üretmeleri gerekmektedir. Bu tür politikaların üretilebilmesi için de tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, bu doğrultuda mesajlar vermesi gerekmektedir. Aksi takdirde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, siyasetin öznesi değil nesnesi olmaktan kurtulamayacaktır.

Kürt hareketinin Suriye’de bulunan bu üç bölgede özerklik ilan etmesi, doğal olarak bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının bir adımı olarak değerlendirilmektedir. Bundan sonraki aşamalarda, Kürtlerin Suriye rejimi ile tekrar barışmaları ya federal çatı ya da konfederal bir çatı altında gerçekleşebilir. Üçüncü bir ihtimal ise rejim ile Kürtlerin çatışması ve, bağımsız bir Kürt devleti ile sonuçlanmasıdır. Bu bölgede kurulacak bağımsız bir Kürt Devleti’nin Kürtler açısından daha iyi bir gelecek anlamına gelip gelmeyeceği ise henüz belli değildir. Ortadoğu siyasetinde kitlelerin yönlendirilmesinde kullanılan en etkili argümanlardan birisi milliyetçilik, diğeri dinler bir diğeri ise mezheplerdir. Bu bölgelerdeki sol akımlara bakıldığında, bunların da evrensel solun söylemelerinden çok, bu tür argümanları kullandıkları görülür.

Öyle gözüküyor ki, Suriye’deki ayrılıkçı Kürt hareketi ayrılıkçı siyasetin merkezine din ya da mezhep yerine Kürt milliyetçiliğini yerleştirmiştir. Bu durum doğal olarak Arap, Fars hatta Türk milliyetçiliği açısından da bir tehdit unsuru olarak algılanmasına yol açmıştır ve bu sebeple Kürtleri milliyetçilik eksenli daha büyük çatışmalara sürükleme riski taşımaktadır. Gerek nüfus, gerek ekonomi gerekse siyasi konjonktür dikkate alındığında ayrılıkçı Kürt milliyetçiliği hareketlerinin Kürtler açısından, kısa vadede daha iyi bir yaşam ve daha istikrarlı bir yönetim imkanı getirmeyeceği aşikardır.

Doğal olarak bu bölgede kurulacak bir Kürt devletinin, himayesiz yaşaması imkânsız gibi gözükmektedir. Kürt devletinin kurulması durumunda ise bunu kimin himaye edeceği sorunu da gündeme gelecektir. Türkiye’nin böyle bir görevi üstlenmesi durumunda, Kürt devletine karşı olan tüm unsurları karşısına alması yanısıra, eskiden olduğu gibi Türkiye’nin içerisinde de ayrılıkçı iç çatışmaya zeminin doğmasına yol açabilir.

Mevcut konjonktürel şartlar dikkate alındığında, bağımsız bir Kürt devletinin ilanı durumunda, bu devlet görüntüde bağımsız olsa dahi, asla tam bağımsız bir devlet olmayacaktır. Bu devlet mevcut şartlarda, himaye altında olan ve hamisinin siyasetine uygun davranmak zorunda kalan vesayete dayalı taşeron bir devlet olacaktır. Mevcut şartlarda ABD’nin bile böyle bir devletin hamisi olması pek makul gözükmemektedir. Çünkü nüfus ve ekonomisi ve de stratejik değeri bu kadar küçük olan bir devlete sahip çıkması durumunda, stratejik ve ekonomik çıkar ortağı olduğu tüm Arap devletleri hatta Türkiye’yi de kaybetme riskini göze alması gerekecektir. Bu ise ABD’nin genel siyasi çizgisi ile pek uyuşmamaktadır. Rusya’nın da durumu ABD’den farklı değildir. Çünkü Rusya Suriye rejimine en fazla desteği veren ülkedir ve bu durumda rejime karşı olan bir harekete destek vermesi beklenmemektedir.

Avrupa Birliği açısından da durum pek farklı değildir. Çünkü bazı Avrupa Birliği yetkililerinin insan hak ve hürriyetlerinin korunması misyonu gereği yaptığı açıklamalar Kürt hareketlerine destek veriyormuş gibi algılansa da, Avrupa Birliği’ne aday olma yolunda yürüyen Türkiye’nin iç çatışmaya girmesi ve bölünmesine destek vermeleri beklenmemektedir. Destek vermek istemeleri durumunda ise ABD gibi ayrılıkçı Kürt hareketlerine karşı olan tüm tarafları karşısına almayı göze almaları gerekecektir ki, bu da olası gözükmemektedir.

Sonuç olarak, ayrılıkçı Kürt siyasi hareketinin bölgedeki tüm unsurlarla çatışmaya girerek, Kürtlerin daha iyi bir yaşam kalitesi yakalamalarını sağlaması mevcut şartlarda olası gözükmemektedir. Ancak her insan ve toplum için olduğu gibi Kürtlerin de eşit vatandaş olarak temel insan hak ve hürriyetlerini, yaşadıkları her ülkede talep etme hakları vardır. Ancak bu haklarını talep ederken, yaşadıkları ülkenin yasalarına uymak ve birlikte yaşadıkları halkların da hak ve hürriyetlerini korumak zorunda olduklarını unutmamaları gerekir. Aksi takdirde Kürt halkının haklarının meşru savunma zemini ortadan kalkacaktır. Kobani olayları ve sonrasındaki gelişmeler bunun açık bir göstergesidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kobani-ve-ayrilikci-kurtculuk-hareketi/5938

yusuf

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.