Avrupa Parlamentosu’nun Münhasır Bölge Kararının Muhtemel Etkileri

Avrupa Parlamentosu’nun Münhasır Bölge Kararının Muhtemel Etkileri

Akdeniz’de bulunan enerji kaynaklarından Güney Kıbrıs’ın tek başına yararlanmak için ilan ettiği münhasır ekonomik bölge kararı Türkiye’nin tepkisini çekmiştir. Türkiye’nin bu tepkisi, Akdeniz’de sismik çalışma girişimlerine dönüştü ve bu sefer de Türkiye’nin bu girişimine Avrupa Parlamentosu’ndan bir tepki geldi. Avrupa Parlamentosu’nun tepki olarak aldığı kararda ise Türkiye’nin girişiminin “yasadışı ve provokatif” olarak değerlendirilmiş olması, şüphesiz Kıbrıs müzakerelerine yeni bir ivme kazandıracaktır. AP’nun aldığı karar dikkatlice incelendiğinde, soruna sadece Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyesi olması penceresinden bakıldığı izlenimi vermektedir. Hâlbuki Kıbrıs ve münhasır ekonomik bölge ilanı sorunları etkenleri ve etkileri çok daha geniş olan sorunlardandır.

Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na göre (Madde 50 ve 169) Güney Rum Kesimi’nin Kıbrıs Türk halkının geleceğini etkileyecek tek taraflı uluslararası antlaşmalar yapması yasal değildir. Dolayısıyla Güney Kıbrıs’ın Lübnan, İsrail ve Mısırla yaptığı münhasır bölge antlaşmaları da yasal değildir. Şüphesiz ki, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasa ve yasaları dikkate alındığında Türk tarafının da tek taraflı münhasır bölge ilan etmesi de yasal açıdan tartışmaya açıktır. Dolayısıyla yasa dışılıktan bahsedilecekse, her iki tarafın da tutumunun birlikte değerlendirilmesi gerekirdi. Bu bilgiler ışığında Avrupa Parlamentosu kararının yasal zemini dikkate alan bir karar olduğunu söylemek oldukça güçtür.

Nitekim garantör ülkelerden olan İngiltere de üstlerinin bulunduğu bölgelerde 1960’ta yapılan antlaşmalara binaen münhasır ekonomik bölge ilan etme hakkı iddiasında bulunmuştur. Dolayısıyla buna bakıldığında garantör bir diğer ülke olan Türkiye’nin de bu hakkı olduğu sonucu çıkmaktadır. Ayrıca Akdeniz’de sınırı olan ve olmayan birçok başka ülkenin de bölgedeki enerji kaynaklarına göz dikmiş olması, sorunun bu kadar basit değerlendirilemeyeceği sonucunu doğurmaktadır.

Bu kararın siyasi yönünü değerlendirdiğimizde, tarafların siyasi pozisyonlarının da çok iyi değerlendirilmediği anlaşılmaktadır. Çünkü kararda, Kıbrıs Türk halkının Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı olduğu gerçeğini ihmal edilmiştir. Karar üretilirken, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal ve siyasi tüm etkenleri dikkate alınmış olsaydı, kararda yıllardır haklarından mahrum bırakılan Kıbrıs Türk halkının hem Kıbrıs Cumhuriyeti yasalarından doğan hem de Ada üzerindeki fiili varlıklarından kaynaklanan haklarına aynı oranda işaret edilmesi gerekirdi.

Bu kararda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik için müzakereleri yürüten ve Kıbrıs’ın garantör ülkelerinden olduğu gerçeği de yeterli ölçüde dikkate alınmamış görünmektedir. Bu özelliği ile siyasi dengeleri koruyan bir karar niteliği de taşımamaktadır. Özellikle kararda Türkiye’nin tavrının “provokatif” olarak değerlendirilmesi, konjonktürün ve siyasi dengelerin yeteri kadar doğru değerlendirilmediği mesajını vermektedir. Çünkü Kıbrıs Türk tarafı yıllardır süren ve uzun bir aradan sonra Annan Planı ile yakalanan çözüm fırsatına tüm eksikliklerine rağmen “evet” diyerek çözüm iradesi ile birlikte iyi niyetini de ispatlamıştır. Bu karardan sonra Kıbrıs Türk halkının hak ettiği şey dışlanmak değil, yıllarca haksız yere baskı altında bırakılmış olmaktan dolayı uğradığı zararların karşılanarak mükâfatlandırılması olmalıdır.

Gelinen bu aşamadan sonra tarafların adanın siyasal ve hukuki gerçeklerini dikkate alarak, pozisyonlarını tekrar gözden geçirmeleri gerekmektedir. Çünkü Krizler sorunları kalıcı hale dönüştürme riski taşıdığı gibi çözüm için fırsat olma potansiyeli de taşımaktadır. Şüphesiz ki, sorunların kalıcı hale gelmesi durumunda, bölgedeki istikrarsızlığın sadece siyasi olumsuz etkilerini değil ayni zamanda ekonomik olumsuz etkileri de kalıcı hale gelecektir. Bu ise tarafların hem moral hem de ekonomik olarak daha da fazla çökmesine yol açarak, kopan müzakere sürecinin tekrar başlamasını engelleyerek ada üzerindeki bölünmüşlüğü kalıcı hale getirecektir.

Çağımızda siyasi ve ekonomik başarılar, sağlıklı ekonomik ve siyasi işbirliği zeminlerinin oluşturulabilmesi ile elde edilebilmektedir. Her geçen gün sosyal, siyasi ve ekonomik ilişkilerin iç içe girdiği çağımızda küçülen dünya ve coğrafyamızda, etnik, dini, mezhepsel ya da ideolojik temelde kurgulanan ayrıştırma ve çatıştırma politikalarının, çatışma ve ayrışmadan beslenen bazı küçük gruplara çıkarlar sağlasa da halklara hiçbir fayda sağlamadığı; aksine zarar verdiği bilinmektedir. Dolayısıyla Kıbrıs sorununa dâhil olan tüm tarafların sorunların çözümünde, temel insan haklarını ve hürriyetlerini de koruyucu yeni politikalar geliştirmeleri gerekmektedir.

Sermeye güçleri ile uluslararası siyaseti belirleyecek kadar güçlü hale gelen şirketlerin rekabetlerinin, bazen ulusal ve uluslararası barışı tehdit edebildiği gerçeğini dikkate aldığımızda, uluslararası sistemin en güçlü kurumlarından olan Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’ne büyük görevler düştüğü açık olarak görülmektedir. Bu tür büyük uluslararası kurumların insan hak ve hürriyetlerinin korunması hususunda yapacakları hata ve de ihmallerin etkilerinin sadece belli coğrafyaları değil insanlığın geleceğini etkileyeceği şüphesizdir. Kıbrıs sorunu etrafında yaşananlar, bu gerçeği görmemiz için yeterlidir kanaatindeyim.

(Bu konuda geniş bilgi için Soyalp TAMÇELİK ve Emre KURT’un “TÜRKİYE’NİN MÜNHASIR EKONOMİK BÖLGE ALGISI VE YAKIN TEHDİT ALANI: KIBRIS” başlıklı çalışmasına bakınız)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/avrupa-parlamentosu-nun-munhasir-bolge-kararinin-muhtemel-etkileri/6003

Yusuf

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.