Papa Francis’in Türkiye Ziyaretinden İzlenimler
Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francis Mart ayında göreve geldikten sonra Türkiye’ye ilk ziyaretini düzenledi. Ziyaretin 30 Kasım yani Ortodoks Kilisesi’nin kuruluş yıldönümüne denk gelmesi sembolik olarak iki kilisenin iyi niyet ve işbirliği arzusu olarak değerlendirildi. İki kilisenin tarih boyunca yaşadıkları acı olaylar böyle bir girişimin insan haklarına dayalı yeni bir yaklaşımın oluşturulması ve mezhepler üzerinden yeni düşmanlık politikalarının üretilmesini engellemek açısından önemli bir adımdır. Ancak Müslümanlık siyasi bilincinin tarihi gelişmesinde Hristiyanlar arasındaki mezhep çatışmalarının çok önemli bir rol oynadığını; ayni şekilde Ortadoğu’daki Müslümanlar arasındaki mezhep çatışmalarında Çatışmacı Hristiyanlık temelli bazı stratejilerin de rol oynadığı farklı şekillerde seslendirilmektedir. Bu ziyaretin, din istismarı yapılarak din kılıfı altında yürüten hileli siyasi oyunlar ve bunların sonucu ortaya çıkan cinayetlerin durdurulması için güzel bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.
Hristiyanlık mezhep çatışmalarının derin izlerini Kıbrıs tarihinde de görebilmekteyiz. Katolik kilisesi Kıbrıs’a hakim olduğunda, Ortodoks Kilisesi’ni Roma Vatikan Kilisesi’ne bağlamış ve tüm mal varlığına el koymuştu. Ayrıca 13 Ortodoks papazı dinden çıkmış ilan ederek o dönemin cezası olan yakılarak ölüme mahkûm etmişti. Ortodoks Kilisesi’nin tekrar özgürlüğüne kavuşması Osmanlı’nın adaya hakim olması ile gerçekleşti. Bu dönemde Rum Ortodoks Kilisesi ile Osmanlı devleti arasında oldukça yakın bir ilişki bulunmaktaydı. Tabii o dönemlerde Osmanlı Ortodoksluğun mirası üzerine kurulu olan ve Ortodoksluğun koruyuculuğunu üstlenen bir devletti. Bu yüzden de Osmanlı sultanları Roma ve Bizans krallarının unvanı olan Kayserlik unvanını da taşıyorlardı.
Bu dostça ilişkiler Yunanistan’ın bağımsızlık ilanına kadar devam etmişti. Yunanistan’ın bağımsızlık ilanı ile birlikte Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’ne bağlı bazı din adamlarının da Yunanistan’daki ayaklanmalara destek vermesi sonucu dostça ilişkiler bozularak, düşmanlığa dayalı ilişkilere dönüşmeye başladı. Bu düşmanlık ilişkileri ise Kıbrıs tarihine Küçük Mehmet dönemi adıyla hatırlanan 6 Ortodoks din adamının idamı ile zirveye ulaştı ve adanın bölünmesi ile son buldu. Bu dönemden sonra Müslüman ve Ortodoks dayanışma zemini güven duygusundan, güvensizlik duygusuna doğru kayma gösterdi.
İfade edildiğine göre son Bizans Prensesinin Rus çarı ile evlenmesi ile Rusya ikinci Roma ve Ortodoksluğun yeni merkezi olarak anılmaya başlandı. Rusya ve Güney Kıbrıs arasındaki tarihi ve dini bağların güçlü olmasının bir sebebi de budur. Bu ilişki sebebiyle eski Rusya 2. Bizans olarak da tanımlanmaktadır. Tarihte ilk haçlı seferlerinin de Müslümanlara karşı değil de Roma Katolik Kilisesi öncülüğünde İstanbul Ortodoks Kilisesi’ne karşı düzenlendiği bilinmektedir. Dolayısıyla Sayın Francis’in Ortodoks Kilisesi ile bağları güçlendirmeye çalışması, geçmişte yaşanan bu acıların bir daha yaşanmaması için bir adım olarak kabul edilebilir. Ancak Ortadoğu’da yaşanan çatışmalarda dinin meşrulaştırıcı araç olarak kullanılmasına rağmen, dini liderlerin hiç seslerini çıkarmamaları, bu konuları sadece siyasilerin konuşması bir şeylerin doğru olmadığını göstermektedir.
Dinlerin insanların vicdanlarından temiz duyguların istismarını bir aracı haline gelmemesi için din adına misyon yüklenen kişilerin sürekli bir araya gelmelerine ihtiyaç vardır. Ancak siyasetin gölgesi ve baskısı altında kalan dini kurumların, ahlaki değerlere uygun davranmaları oldukça zordur. Bu yüzden de Birleşmiş Milletler çatısı altında, dini liderlerin buluştuğu ve uluslararası sorunların tartışıldığı bir üst kurulun kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu kurulun temel hedefi, dinin uluslararası rekabetlerde bir istismar aracı haline dönüştürülmesini engelleyerek temel insan hak ve hürriyetlerini korumak olmalıdır.
Avrupa Birliği çatısı altında da buna benzer bir kurulun kurulmasına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin de Avrupa Birliği’ne girmesi durumunda, bu ihtiyaç daha da fazla artacaktır. Ayni şekilde İslam Konferansı Örgütü çatısı altında da, dinler ve mezheplerle ilgili ortaya çıkan sorunların tartışılıp çözüme kavuşturulabildiği bir kurula ihtiyaç vardır. Ortadoğu’da yaşanan din ve mezhep çatışmalarının insan hakları temelinde çözülebilmesi için böyle bir kurulun oluşturulması zaruridir. Aksi takdirde din adamlarının görüşmelerinden sağlıklı sonuçlar çıkarabilmek oldukça güç olacaktır. Çünkü tarihin acı tecrübelerinin yarattığı korku ve güvensizlik, bu tür görüşmelerin ardında gizli emellerin olduğu hissiyatını vermeye devam etmektedir.
Din İşleri Başkanlığı yapmış birisi olarak bir önceki Papa’nın Kıbrıs ziyareti esnasında, hem Türk tarafı siyasilerinin hem de Güney Kıbrıs tarafı siyasilerinin, Papa ile görüşmem esnasında takındıkları tavır, siyaset ve din ilişkisinin ne kadar sakat duygu ve düşünceler üzerine kurulduğunu bana yaşayarak öğrenme fırsatı sağladı. Hala daha Papa ile görüşmem esnasında sınır kapısından geçerken Türk tarafının Birleşmiş Milletlere bilgi verip vermediği, benim yerime Papa ile görüşmeye rahmetli Şeyh Nazım’ı kimlerin gönderdiği aydınlığa kavuşturulmuş değildir. Güney Kıbrıs yetkilerinin Papa ile randevu saati bitene kadar kapıda beni niye beklettikleri ve bunu kimlerin neden yaptığı da aydınlığa kavuşmuş değildir. Umarım eski Başbakan Sayın İrsen Küçük ve Cumhurbaşkanı Sayın Derviş Eroğlu, bir gün bu sorunların cevaplarını verirler ve bir daha din üzerinden bu tür manipülasyon ve provokasyonların yapılmaması için gerekli tedbirlerin alınmasına katkı sağlarlar.
Tüm bu gerçekler ışığında biz de Kuzey Kıbrıs vatandaşları olarak Sayın Papa Francis’in bu ziyaretinin tarihte yaşanmış ve yaşanmakta olan acıların bir daha yaşanmaması için güzel bir dayanışma zemininin oluşmasına vesile olması için dua ediyoruz. Ayrıca Allah’ın adının zulüm, baskı ve haksızlıklarla değil O’nun rahmetinin eseri olan, dostluk, sevgi, saygı, dürüstlük ve bunların sonucu olan barışla anılmasını diliyoruz.
yusuf