Yeni Yıl Kutlamaları III

Yeni Yıl Kutlamaları III

Yeni bir yıla giriyoruz, belli olmaz belki de Noel Baba gelip yeni yıl hediyemizi verir ve yeni yıla mutlu gireriz. Tabii ki pek çoğumuz ne Noel Baba kimdir, ne de yeni ve eski yılların nasıl oluştuğu konularını hiç düşünmedik. Alışkanlıklarımıza bağlı olarak eski yıla veda edip yeni bir yıla hoş geldin dedik.

Noel Baba yani Saint Nikholas (Nikolaos of Myra), 270 yılında doğmuş olan ve Kaş kazası (Antalya) Demre (Myra) kasabasında yaşamış bir piskopos olduğu iddia edilmektedir. Hem Katolik hem de Ortodoks Hristiyanlar için önemli bir dini şahsiyet kabul edildiği için de Hristiyanlar arasında ortak saygın bir dini şahsiyet olarak kabul görmektedir. Rivayet edildiğine göre, Kaş Demre Müslümanların eline geçinde, mezarından kemikleri çıkarılarak İtalya’nın Bari şehrine taşınmış ve orada onun adına inşa edilen bir kiliseye gömülmüş. Kemiklerinin bir kısmının ise Antalya Müzesi’nde olduğu belirtilmektedir. Mısır ve Filistin ziyaretinden sonra Kaş’ın Demre kasabasının papazı olarak göreve başlamıştır. Roma İmparatoru Diocletian döneminde idarecilerle baş kaldırdığı için hapse atıldığı; imparator Constantine döneminde ise habisten çıkarıldığı kaydedilmektedir. Ayrıca Hristiyan ilim adamlarının katıldığı ilk Hristiyan konsülü olan İznik Konsülü’ne de katılmıştır. Denizlerin Efendisi unvanı ile de anılmaktadır. Bu unvanı, eski Yunan deniz tanrılarından Poseidon’un bir yansıması olarak aldığı da ifade edilmektedir. Adına birisi İstanbul’da olmak üzer binlerce kilise inşa edilmiş birisidir ve hakkında birçok efsane nakledilmektedir. Nikolas zamanla dini kişiliğinden çok, mitolojik bir şahsiyet gibi algılanmaya başlanmış ve dünyada da büyük ölçüde bu şekilde tanınmaktadır.

Şu anda kullandığımız ve ona göre yılbaşı olan takvim ise Jül Sezar tarafından M.Ö.46 yılında kabul edilen ve batı dünyasında 16. yüzyıla kadar kullanılan Julian takvimdir. Bu takvimin esas sahibi ise İskenderiyeli astronomi bilgini Sosigenes’tir. Bu takvimi Sezar’ın emri üzerine Mısır’da kullanılan güneş takvimini esas alarak düzenlendiği ve kökeninin Aristarchus of Samos’un çalışmalarına dayandığı ifade edilmektedir. Aslında bir yıl tam 365 gün değil; 365 gün altı saattir ve Sosigenes bunun farkındaydı. Bu yüzden her yıl 6 saat arttığı için takvim dört yılda bir 366 güne çıkmaktadır. 365 gün 12 aya tam olarak bölünemediği için de ayların gün sayıları eşit olarak bölünememiştir. 1 Ocak ayının yılın başlangıcı olarak kabulü de M.Ö 46 yılına denk geldiği için, yılbaşının Hz. İsa’nın doğumu ile doğrudan bir bağlantısı yoktur. Çünkü Hz. İsa 1 Ocak yılbaşı olarak kabul edildikten yaklaşık 46 yıl sonra doğmuştur. Ayrıca Hz. İsa’nın doğum tarihi konusunda verilen tarihler birbirinden oldukça farklıdır. Bu yüzden Hz. İsa’nın doğum tarihi ile ilgili kesin bir şey söylemek mümkün değildir.

Sezar bu takvimi düzenlerken, senenin bir ayına kendi adının verilmesini istemiş ve Temmuz ayına “July” adı verilmiştir. Kendisinden sonra gelen imparatorlardan olan Augustus, Sezar’dan aşağı kalmamak için Ağustos ayına “August” adını vermiştir. Ancak Temmuz ayının 31 gün olması sebebiyle imparator Augustus Ağustos ayının da 31 gün olmasını istemiş ve senenin son gününden bir gün eksiltilerek Ağustos ayına eklenmiştir. Böylece imparator en azından gün bazında da olsa Sezar ile eşit konuma gelmiş oldu.

Bugün kullandığımız takvim ise Pope Gregory Xlll’ün Sezar’ın takviminden, hesaplama hatası sebebiyle ortaya çıkan 10 fazlalığı düşürmesi ile oluşmuştur. Özellikle İngiltere’nin 1 Ocak ayını yılın başı olarak kabul etmeye başlamasıyla da bu uygulama Avrupa’da yaygınlık kazanmaya başlamış ve zamanla birçok başka kıta ülkelerinde de aynı uygulanmaya gidilmiştir.

Yılbaşının Christmas olarak kuşanılmasının ne zaman başladığı konusunda ise kesin bir bilgi olmamasına rağmen; Eski Roma’dan kalma olan Saturnalia kutlamalarının dönüşümü ile oluştuğu kanaati hakimdir. Romalılar bu günlerde tarım ve hasat tanrısı olan Sadürn’ü anarlardı ve bugünleri tatil sayarlardı. Bu açıdan bakıldığında aslında yılbaşı kutlamaları Hz. İsa’nın doğuşunu değil, Hristiyanlığın Eski Roma pagan inançlarını yansıtmaktadır. Saint Nikolas’ın mitolojik bir şahsiyete dönüştürülmesinde de pagan inançları etkili olmuştur.

Bugün ise yılbaşının kutlama şekline bakıldığında, dini bir kutlamadan çok ekonomik, kültürel ve siyasi bir içerik kazandığı görülür. Bu yönüyle de Eski Roma’da kutlanan bir festivaller ile kısmen de olsa örtüştüğü söylenebilir. Öyle anlaşılıyor ki 25 ve 28 Aralık’ta kutlanan Christmas kutlamaları ile Eski Roma’dan kalan Saturnalia kutlamaları tarih olarak birbirine yakın düştüğü için her ikisinin iç içe girmesi ile yılbaşı kutlamaları oluşmuştur.

Bazı Müslüman gruplar bu tür kutlamaları tamamen çarpık bir dini inanç olarak değerlendirerek karşı çıkmaktadır. Ancak Kuran-i Kerim’de ya da Hz. Muhammed’in açıklamalarında bunu yasaklayıcı açık bir hüküm yoktur. Dolayısıyla bazı genel açıklamalardan hareket edilerek yılbaşı kutlamalarına karşı çıkılmaktadır. Bunların aksine, nakledildiğine göre Hz. Peygamber Hristiyan ve Yahudilerin (Ehl-i kitabın), dinin genel insani prensipleri ile çelişmeyen uygulamalarında onlarla aynı şekilde davranmayı severdi (Buhari, rak: 3558). Bu açıdan bakıldığında Hristiyan ve Yahudiler dâhil davranışlarında temel İslami inançlarla insani ve ahlaki değerlerle çelişmeyen uygulamalarında, onlar ile aynı şekilde davranmakta dini açıdan bir sakınca yoktur. Dolayısıyla insanların bir arada olmak ve güzel şeyleri paylaşmak için yaptıkları organizasyonlara katılması dine aykırı olarak değerlendirilemez. Ayrıca yılbaşı farklı gruplar, farklı ülkeler ve inançlarda farklı şekillerde kutlanmaktadır. Kutlamaların mantığında ve türünde gayri insani ve ahlaki bir içerik yoksa bu tür kutlamalara karşı çıkmanın da anlamı yoktur. Dolayısıyla da yılbaşı dâhil herhangi bir günü kutlamakta bir sorun yoktur; sorun kutlamanın mantığı ve içeriği ile alakalı olarak ortaya çıkmaktadır.

Yılbaşı kutlamaları ile ilgili oluşan birçok kutlama ve inanç şekillerine katılmasam da insanların yeni bir şeye başlama hevesi ile yeni umutlara kapılmasına yol açtığı için, bu umutların gerçek olması dileğiyle herkese hayırlı bir sene diliyorum. (Bu yazı, geçen yıl Ki yazımın güncellenmiş şeklidir).

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yeni-yil-kutlamalari-iii/6386

yusuf

Hükümet ve Fethullah Gülen Çatışması II (Türkiye Gündemi)

Hükümet ve Fethullah Gülen Çatışması II (Türkiye Gündemi)

AKP ile Fethullah Gülen’in yollarının ayrıldığı ilk günlerde, bu konu ile alakalı düşüncelerimi yazmıştım. Son gelişmeler, aynı konuyu bir daha yazma ihtiyacı doğurdu. Bir süre önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Amerika’dan Gülen’in iade edilmesini istediği basına yansımıştı. Ancak Erdoğan’ın bu talebine öyle gözüküyor ki henüz olumlu cevap verilmemiştir. Gerçi hükümet de bu konuda gerekli resmi işlemleri başlatmamıştı. Bu durum ABD’de bulunan bazı çevrelerin Gülen’in iade edilmemesi yönünde irade ortaya koydukları ve bunda da başarılı oldukları şeklinde değerlendirilmelerin yapılmasına yol açtı. Dün ise yeni bir gelişme yaşandı ve Gülen hakkında tutuklanma kararı çıkarıldı. Bu karar kırmızı bülten ile arama kararına dönüşürse, doğal olarak ABD ile Türkiye arasındaki suçluların iadesi antlaşması gereği Gülen’in Türkiye’ye iade edilmesi gerekecektir.

Ancak ABD yetkililerinin bu olayı, kendilerine karşı bir güç gösterisi olarak yorumlamaları durumunda Gülen’i iade etmeyerek hükümeti devirmek ya da zayıflatmak yolunu seçmeleri de muhtemeledir. Dolayısıyla Türkiye Gülen’i talep ederken, hem iç hukuka hem de uluslararası hukuka uygun şekilde gerekçelendirmek zorundadır. Tabii ki Türkiye devletinin kendi içinde hukuk dışı yapılanmalara izin vermesi beklenemez. Ancak hükümetin kendisine kafa tutan ya da eleştiren herkesi susturmak gibi bir anlayışa bürünmesi de kabul edilemez. Çünkü özgülüklerin korunmasının esas alınmadığı devlet anlayışlarında ilim adamı çıkmadığı gibi sağlıklı bir gelişme de olmaz. Ayrıca bireyin hakkının korunmadığı bir devlet anlayışında, devlet putlaştırılmış ve zulmün aracı haline dönüştürülmüş demektir.

Gelişmelere Türkiye hükümeti penceresinden bakıldığında operasyon için ileri sürülen gerekçeler arasında faili meçhuller dâhil çok ciddi suçlamaların olduğu görülmektedir. Bu iddialar ile ilgili hükümet kanadında yeterli deliller varsa bunların ABD yetkilileri ile paylaşılarak, Gülen’in Türkiye veya ABD’de adil bir şekilde yargılanabilmesi için işbirliği yapılmalıdır. Bilgi paylaşımı ve iyi niyet temelinden işbirliği girişimleri yapıldıktan sonra, ABD’nin güçlü delillerin olmasına rağmen Gülen’i iade etmemesi durumunda, Türkiye’nin iç siyasetini etkilemek ya da kontrol etmek için Gülen’i kullandığı iddia edilebilir. Bu durumda da olayı bir Amerika Türkiye çatışması eksenine taşımak yerine, Amerika’da Türkiye’ye yakın duran çevreler ile işbirliğine gidilmelidir. Amerika basınında da yer aldığı üzere, Amerika içinde de Gülen’den rahatsız olanlar vardır.

Bilindiği üzere Gülen cemaati yakın bir zamana kadar, AKP hükümeti ile çok yakın bir işbirliği içerisindeydi. Hatta Türkiye’de yargılanamaz denen kişi ve kurumların yargı önüne çıkarılması, hükümetin değil cemaatin başarısı şeklinde lanse edilmeye çalışılmıştır. Ancak cemaatin hükümet ile yolları ayrıştıktan sonra seçimlerde CHP ittifakına tam destek vermiş olmasına rağmen CHP oylarında ciddiye alınacak herhangi bir artmanın olmamış olası cemaatin gücünün ciddi şekilde sorgulanmasına yol açtı. Bu durum cemaatin tabanının Gülen’i ve ekibini dinlemediği ile cemaatin gücünün aslında şişirme bir güç olduğu şeklinde iki farklı yorumun ortaya çıkmasına yol açtı.

Gülen cemaatinin hükümet karşıtlığının esas sebebi olarak ileri sürdüğü suçlamaların başında hükümetin yolsuzluğa bulaştığı veya göz yumduğu iddiaları gelmektedir. Ancak cemaat üyeleri bu iddialarını sadece AKP hükümeti ile sınırlı tuttuğu için fazla inandırıcı olamadılar. Ayrıca hükümet kanadının açıklamalarına baktığımızda da aynı suçlamaları cemaat yetkililerine yönelttiği görülmektedir.

Cemaat ile hükümet ilişkilerinin kopma noktası cemaate yakın bazı yargı mensuplarının bazı bakan ve hükümete yakın isimlere operasyon düzenlemesi olmuştur. Bu operasyon her ne kadar yolsuzluklara karşı bir operasyon görüntüsü altında yapılmış olsa da, işin uzmanları tarafından Türkiye’nin bölge politikalarında dış güçlerin planlarının dışına çıkılması sebebiyle düzenlendiği şeklinde değerlendirilmektedir. Bu yüzden de cemaat ile bağlantılı düşünülen operasyon, dış güçler ve cemaat işbirliğini gündeme getirdi.

Şu anda hükümetin cemaate yakın isimlere düzenlediği operasyonun Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına geçişi öncesi, Erdoğan’dan boşalacak olan hükümet koltuğu ve parti içindeki önemli yerlere göz dikmelerinin yol açtığı da ileri sürülmektedir. Tabii ki bu operasyon tamamen iç siyasi anlaşmazlıklardan kaynaklanıyorsa, o zaman da olayın ABD ile bağlantılı olarak gündeme getirilmesi, siyasi açıdan hatalı bir yaklaşım olacaktır. Yok iddia edildiği gibi cemaat eliyle birileri Türkiye’nin iç siyasetini kontrol etmeye çalışıyorsa ve bu güçler ABD’de mekan tutmuşlarsa uluslararası antlaşmalara dayanarak, Türkiye hiçbir eziklik hissetmeden ve de gereksiz şovlara girmeden bağımsız bir devlet olmanın gereğini yapmalıdır.

Tabii ki hiçbir insan mahkeme önünde suçu ispatlanmadığı müddetçe suçlu sayılamaz. Dolayısıyla şu anda yargılanan bakanların ve de cemaat üyelerinin suçlu ya da suçsuz olduğunu ileri sürmek doğru olmayacaktır. Hükümetin yolsuzluk iddialarında adı geçen bakanları görevden alması aslında Türkiye’nin devlet anlayışı açısından önemli bir gelişmedir. Çünkü bazı hükümetler döneminde hükümet kanadından yolsuzluklara bulaşanların adını anmak bile faili meçhul cinayetlere sebep olabiliyordu.

Nitekim KKTC tarihinin aydınlanamayan cinayetlerinden biri olan Kutlu Adalı cinayetinin arkasında da KKTC’deki Saint Barnabas Kilisesi soygununun yattığı ifade edilmektedir. Yolsuzluk siyasetinin kullandığı yöntemlerden birisi de, yolsuzluk yapan kişi deşifre olduğunda yolsuzluk şebekesinin çökmemesi için, adı anılan kişi veya kişilerin daha üst makamlara terfi edilerek üzerlerine gidilmesinin engellemesidir. AKP hükümeti yolsuzluk iddialarında adı geçen isimler için en azından bunu yapmamıştır. Dolayısıyla Türkiye siyaseti tüm aksaklık ve eksikliklerine rağmen doğru bir çizgide ilerliyor kanaatindeyim. Ancak AKP’ye genel olarak destek vermiş birisi olarak, şahsen benimde bazı kaygılarım olduğunu itiraf etmek zorundayım.

Din İşleri Başkanlığı’nda iken trilyonluk kayıp halılar ve bazı usulsüzlükler için soruşturma istediğimde; bir hafta sonu operasyonu ile görevden alındım. Kayıp ya da sahteleri ile değiştirilmiş halılar ile ilgili ciddi tek haberi cemaate yakın olarak bilinen Cihan ajansı yaptı. Ancak ne ilginçtir ki, bu yolsuzluklar raporlarda da açıkça ifade edildiği üzere 2002 yılları ve öncesinde gerçekleşmiş olmasına rağmen, haberde AKP hükümeti döneminde gerçekleşmiş gibi lanse edildi. Yine ilginçtir ki, hükümete yakın bazı şahıslara durumu anlattığımda, benim de görevden alınmamın arkasında cemaatin olduğu ileri sürüldü. Bu durum, daha önceleri olayların üzerine gidildiğinde, olayların belirsiz hale getirilmesi için işlenen faili meçhullerin derin devlete mal edilmesi gibi, şimdi de paralel devlete mal edilmeye başlandığı gibi bazı kuşkuların oluşmasına yol açmaktadır.

Kayıp ya da sahteleri ile değiştirilmiş trilyonluk halılar ile ilgili açtığım dava tutanaklarında sabit olduğu üzere iftira atılarak görevden alınmam sonrası, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan dâhil Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine bilgilendirme amaçlı defalarca yazı yazdım. Cumhurbaşkanlığı ve Adalet Bakanlığı yazılarıma cevap verdiği halde Sayın Erdoğan ve Kıbrıs’tan sorumlu bakan olan Sayın Beşir Atalay yazılarıma cevap vermediler. Türkiye gibi birçok sorun yaşayan ülke içerisinde bunlar olabilir diye, kendi kendimi teskin etmeye çalıştım. Ancak siyasetin duyarsızlığı sebebiyle de davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımak zorunda kaldım.

Şüphesiz ki bir hukuk devletinde ne derin devlete ne de paralel devlete yer olmaz. Hukuk devletini oluşturan kurumlar bellidir ve bunları devre dışı bırakacak ister sivil görünümlü ister silahlı güçler görünümlü olsun hiçbir yapılanma kabul edilemez ve hoş görülemez. Ancak hukuk devletinde, aynı şekilde ellerinde iktidar gücünü bulunduranlar da bu gücü kendilerine muhalif olanları baskı altına alıp susturmak için kullanamazlar. Çünkü demokrasi, çok sesliliği ve farklılıklara tahammülü gerekli kılar. Burada iktidar kadar muhalefete de sorumluluk düşmektedir. Muhalefet, Türkiye devletinin bağımsızlığını zayıflatan bir yapılanma varsa, bu durumda fırsatçılık yapmamalı hükümet ile dayanışma içinde olmalıdır. Çünkü bu tür yapılanmalar yarın muhalefet iktidara gelirse onlar için de sorun olacaktır. Ancak hükümet iç siyasi hesaplarla, temel hak ve hürriyetleri zayıflatan eylemlerde bulunuyorsa o zaman da hükümetin iktidar gücünü kamu yararına aykırı olarak kullanmasını engelleyecek politikalar üretmelidir.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, usulsüzlük ve yolsuzluğun olmadığı hiçbir ülke ve hükümet dönemi yoktur. Önemli olan hükümet politikasının, yolsuzlukla mücadele mantığı üzerine kurulması ve sistem içerisinde bunların hesabının sorulabilmesidir.

Gelişmemiş ülkelerin devlet anlayışında zaten iktidara geliş amacı iktidar gücünü kullanmaktır. Bu gücü kullanan siyasetçilerin açık ve şeffaf olmayan toplumlarda kendi menfaatlerini kamu menfaatinin üstünde görüp kamu yararına aykırı davranmaları muhtemeldir. Siyasetin kızışması hatta iç çatışmaların ortaya çıkmasında en etkili olan sebep iktidar gücünün haksız menfaat elde etmek için kullanılabilmesidir.

Gerçi devlet kavramı oluşturulurken devleti temsil edenlerin hukuka ne kadar bağlı hareket ettiklerinin de sorgulamasına ihtiyaç vardır. Hatta hukukun kendisi, tek tek birey ve toplumun haklarını korumak için mi, yoksa haksızlık ve yolsuzlukları örtmek için mi konulduğunu da sorgulamak gerekir. Çünkü devlet anlayışları insanların hukuk içinde birbirleri ile yaşamalarını sağlarken ayni zamanda devlet gücü elinde bulunduranlara hukuk dışı bir güç kullanma fırsatı da vermektedir. En azından günümüz devletler hukuku ile uluslararası hukuk büyük ölçüde bu anlayış ile ele alınmaktadır. Bu anlayış çağımızda Makyavelist anlayış olarak anılmaktadır ve felsefesi: “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır (serbesttir)” cümlesi ile açıklanmaktadır.

Dolayısıyla özelde Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk anlayışı, genelde de uluslararası hukukun insan akıl ve vicdanının ortak değerlerine uygun şekilde yeniden yorumlanmasına ihtiyaç vardır. Bu yapılmadığı müddetçe devlet, hukuk ve insan ilişkilerinin ahlaki ve insani bir temelde yorumlanması ve de buna uygun şekilde davranılması mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla da yapılan tartışmalar, “tencere dibin kara seninki benden kara” deyiminin ifade ettiği anlamdan öteye geçmeyecektir. Sonuç olarak hükümet ve Gülen çatışmasını sadece tarafların ileri sürdüğü argümanlarla sınırlı olarak değil, devlet, hukuk ile insan ilişkisi yanında uluslararası siyasetin genel mantığı çerçevesinde de yorumlamak gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/hukumet-ve-fethullah-gulen-catismasi-ii-turkiye-gundemi/6325

yusuf

Osmanlıca ve Osmanlıcılık

Osmanlıca ve Osmanlıcılık

Türkiye siyasi gündeminin güncel tartışma konularından birisi de Osmanlıca ve Osmanlıcılıktır. Tartışmalara bakıldığında doğrular ile yanlışların iç içe girdiği görülür. Üniversitelerde 10 seneden fazla Osmanlı Türkçesi dersini vermiş birisi olarak, bu konuda bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm. Öncelikle Osmanlıcanın bir dil mi yoksa bir dilin farklı bir alfabe ile yazılışı mı olduğu konusunu açıklığa kavuşturmak lazım. “Osmanlı Türkçesi” tabirini kullananlara göre Osmanlıca bir dil değil bir dilin farklı bir siyasi sistemdeki kullanılışıdır. Bu anlayışta olanlara göre “Osmanlıca” tabirinin kullanılması hatalıdır. Çünkü medeniyetler ya koparak ya da eklemlenerek oluşurlar. Koparak oluşan medeniyetler, reaksiyonel olduğu için koptuğu medeniyetle bağlarını kopararak tersten bir yapılanmaya girer. Osmanlı’dan kopan Yunanistan, Bulgaristan ve diğer Arap devletleri büyük oranda reaksiyonel bir süreç izledikleri için Osmanlı ile aralarındaki bağı sömüren ve sömürülen mantığı üzerinden anlatmaya çalışırlar.

Türkiye Cumhuriyeti ise Bulgaristan, Yunanistan ya da diğer Arap ülkeleri gibi Osmanlı devleti çatısı altında yer alan farklı milletlerin kurduğu devletler gibi değildir. Aksine Osmanlının kurucu unsuru olan güçlerin, sistemin çökmesinden sonra şartlara göre sistemin yeniden inşasını başaran halkların kurduğu bir devlettir. Bu halkların öncülüğünü ise Osmanlının kuruluşuna öncülük yapan Türkler yapmıştır. Bu yüzden de Türkiye Cumhuriyeti kurucu unsurları esas itibari ile Osmanlının da kurucu unsurları sayılırlar. Bundan dolayı da Mustafa Kemal her ne kadar Cumhuriyete ait bir şahsiyet olsa da, geçmiş varlığı ile Osmanlı’ya ait olan bir Osmanlı paşasıdır. Osmanlı dönemi alfabesi de Cumhuriyetin kuruluş alfabesidir.

Osmanlı dönemi alfabesi yerine “Osmanlıca” tabirini kullananlara göre Osmanlıca ayrı bir dildir. Bu kullanım, medeniyetlerin eklemlenerek oluştuğu görüşünü kabul etmeyenlerin ileri sürüdüğü bir görüştür. Türkiye Cumhuriyetini Osmanlı devletinin bir antitezi gibi görenler, büyük oranda bu anlayışı benimsemiş olanlardır. Bundan dolayı da Erdoğan ve Davutoğlu’nun “Osmanlıca” tabirini kullanmaları savundukları anlayışa uygun düşmemektedir. Türkiye’de yaşanan tartışmalar da büyük oranda Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlıyı, bir başka ifade ile Osmanlı dönemi alfabesi ile Cumhuriyet dönemi alfabesini birbirinin antitezi olarak görenlerin yarattığı bir tartışmadır.

Diller ve alfabeler iletişim amaçlı olduğu kadar politik üstünlük kurmak amaçlı olarak da kullanılırlar. Özellikle devlet kavramının gelişmesi ile birlikte diller ve alfabeler, iletişim aracı olmaktan çok politik üstünlük kurmak aracı olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bu durum alfabelerin oluşması dahil dillerin kurgusal temel mantığını ifade eden gramerlerinin oluşmasını dahi etkilemiştir. Dolayısıyla Cumhuriyet dönemi alfabesi ve de dil kurgusu oluşturulurken, hem iletişim ve kültürün korunması hem de Arap milliyetçiliğine karşı olan tepkinin ortaya konulması isteği de etkili olmuştur.

Türkçenin sadeleştirilmesi gerekçesi ile toplumun uzun süren sosyal ve siyasi ilişkileri ile kullanmaya başladığı birçok kelimenin, geç dönemlerde tespit edilmiş bazı dil kurallarından hareketle türetilmiş yeni kelimeler ile değiştirilmesi gayretleri de ağırlıklı olarak siyasi gayretlerdir. Bu gayretlerin hedefi, Türk kültürünü Batı normlarında yeniden inşa etme arzusudur. Tabii burada ihmal edilen, Batının kendi kültür reformunda bu yola aynı katılıkta başvurmamış olmasıdır. Batı kültürünün oluşumunda doğu kültürünün de etkili olduğundan şüphe yoktur. O kadar ki, Batı kültürünün en etkin şahsiyeti olan Hz. İsa doğuludur. Aynı şekilde Avrupa ismi de mitolojik kaynaklara göre doğulu sayılan bir kadının ismidir. Ancak Batı medeniyeti, değişen şartları dikkate alarak kendini yenilerken tarihi kökenlerini silecek bir strateji izlememiştir. Batıda hala daha, Latinceye verilen önem bunun açık bir göstergesidir. Bu arada şunu da söylemeliyim, ben doğu ve batı diye bir ayırıma karşıyım. Bu yazımda bunları kullanmam, sadece bu ayırım yapıldığı içindir.

Özellikle Arapçaya ait bazı harflerin ve dilbilgisi kurallarının terk edilmesi Türkiye Cumhuriyetinin siyasi kurgusunda, Arap milliyetçiliğine karşı olan tepkinin neticesinde olmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemde gündeme getirdiği Osmanlıcanın okullarda öğretilmesi arzusu, Batının Latinceye verdiği değer şeklinde bir anlayışı mı yoksa Cumhuriyetin harf devrimine karşı bir reaksiyon mu olduğu net olarak ifade edilmediği için kafalarda bir takım soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Bu belirsizlik konu üzerinden siyasi çatışma politikaları üretmek isteyenlere de malzeme vermiş oldu. Ben şahsen Sayın Erdoğan ve Davutoğlu’nun konuşmalarını dinlediğimde, günümüz Arapça ve Farsçasında kullanılan harflere dönüşü istemedikleri; ancak hem Türk kültürü hem de Dünya tarihinde önemli etkileri olmuş bir kültürün daha yaygın olarak okunup anlaşılmasını istediklerini anladım.

Erdoğan ve Davutoğlu’nun Osmanlı Türkçesi alfabesinin öğretilmesini savundukları konuşmalarında yaptıkları geçmiş bir kültürün unutulmaması vurgusu, ayni şekilde günümüz Latin alfabesi ile yazılmış eserler için de geçerlidir. Çünkü yeni bir harf devrimi yapmak demek; yeni olanın da anlaşılamamasına zemin hazırlamak demektir. Sayısal oranlarını bilmemekle beraber Latin asıllı alfabe ile yazılan eserler, yapılan tezler ve çalışmalar belki de Osmanlı döneminde kullanılan alfabe ile yazılanlardan daha fazladır. Dolayısıyla yeni bir harf devrimi, eskisinde olduğu gibi yeni bir kültürel bilinmezlik yaratarak aynı hataya düşmektir.

Bence bu konuda yapılması gereken, Osmanlı dönemi alfabesi ile yazılı eserleri orijinal harfleri ile okumak isteyenlere bu imkanın verilmesinin yolları üzerinde düşünmektir. Ayrıca Cumhuriyet döneminde Osmanlı dönemi alfabesinin öğretilmediğini ileri sürmek doğru değildir. Çünkü bu ders, edebiyat, tarih ve Türkçe öğretmenliği bölümlerinde öğretilmektedir. Burada tartışılması gereken yapılan öğretimin yeterli olup olmadığıdır. Ayrıca Osmanlı Türkçesi ile Osmanlı Türkçesi hat sanatını birbirine karıştırmamak gerekir. Okullarda verilen Osmanlı Türkçesi dersleri, Osmanlı hat sanatı ile yazılmış mezar taşlarını ya da eski binalar üzerindeki kitabeleri okuyup anlamak için yeterli değildir. Benim Osmanlı Türkçesi öğretmenliğim sırasında Edebiyat Fakültesi dördüncü sınıf öğrencilerine verdiğimiz seçmeli paleografya dersi ile öğrencilere bu tür hat sanatı ile yazılmış yazıları okuma becerisi kazandırmaya çalışıyorduk. Osmanlı döneminde de bu tür yazıları herkes değil, özel öğrenim görmüş kişiler okuyup yazabiliyordu.

Benim şahsi kanaatim, bu konunun siyasi rekabet mantığı ile değil; kültür ve medeniyetin korunması mantığı ile ortak bir proje olarak ele alınıp tartışılmasının daha doğru olacağı yönündedir. Şu anda yeryüzünde konuşulan binlerce dil bulunmaktadır. Bu dillerin bazılarının kendilerine ait alfabesi de bulunmamaktadır. Türkçe de kendisine ait alfabesi olmayan dillerden birisidir. Bu yüzden de farklı tarihlerde farklı milletlerin kullandığı alfabeleri kendi dilimize uyarlayarak kullandık. Dolayısıyla Osmanlı döneminde kullanılan alfabeyi Türk milliyetçiliği adına Arap harfi diye niteleyip dışlamak; ayni şekilde eski Roma’ya dayanan Cumhuriyet döneminde kabul gören Latin alfabesini de dışlamayı gerektirir. Dolayısıyla da her iki alfabe de tamamen bizim kültürümüze ait değil; ayni şekilde tamamen de kültürümüzden ayrı değildir. Her iki alfabeyi iyi bilenler, her ikisinin de birbirinden üstün ve eksik yanları olduğunu bilirler.

Toplumların kendi tarihi gelişim süreçlerine bağlı olarak oluşturdukları en önemli kültürel mirası dil ile onu taşıyan alfabedir. Ancak çağımızda iç içe girmiş olan ilişkiler, artan iletişim ihtiyacı ve gelişmiş iletişim araçları, dillerin hem toplumların hem de insanlığın ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmalarına yol açmaktadır. Osmanlı dönemi alfabesi, belli bir dönemde üstün bir aklı ve medeniyeti ifade ediyor olsa dahi, değişen şartlarda doğan kültür ve iletişim ihtiyacını karşılayamadığı için etkisini büyük oranda kaybetmiştir. Şu anda kullandığımız Latin harfleri de, aslında Türk kültür tarihi içerisinde oluşmuş olan ses, kelime, duygu ve düşünce zenginliğini karşılamakta yetersiz kalmaktadır.

Bir dilin bir toplumun sadece kültürünü değil de insanlık medeniyetini ifade edebilmesi için, doğanın tüm seslerini karşılayacak kadar zengin bir alfabeye, tüm maddi ve manevi varlıkları karşılayabilecek kelime zenginliğine, tüm varlıkların hareket ve ilişkilerini anlatabilecek bir mantık kurgusuna sahip olması gerekir. Evrensel bir dil oluşturulabilmesi için bunlar olmaz ise olmazlardandır. Bu tür bir dil var etme girişimleri sonucu ortaya çıkan dillerden birisi Esperanto dilidir. Ancak bu girişim belirttiğim kriterlere sahip olmadığı için yeteri kadar ilgi görmemiştir. Evrensel bir dil var edebilmek ayrıca çok farklı medeniyetlerin tecrübelerinden de istifade etmeyi gerekli kılar. Bundan dolayı da var olan tüm diller insanlık medeniyeti kesintiye uğramaz ise evrensel ortak dilin alt yapısını oluşturan diller olacaktır. İlişkilerin ve iletişim araçlarının gelişmesi doğal olarak bu ihtiyacı daha da arttıracaktır. Çağımızda dillerin ihtiyaç duyduğu bir başka özellik ise bilgisayar ve internet teknolojileri ile uyumlu bir yapıya sahip olmalarıdır. Dolayısıyla Osmanlı dönemi alfabesi ile Cumhuriyetin ikinci dönemi alfabesini tartışırken, hem kültürün bir bütün olarak anlaşılmasını hem de insanlık medeniyetinin geleceğinin inşasını dikkate almak gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/osmanlica-ve-osmanlicilik/6263

yusuf

Kadın ile Erkeğin Eşitliği Sorunu

Kadın ile Erkeğin Eşitliği Sorunu

Tarih boyunca kadın ile erkek ilişkileri aşk ve eşitsizlik söylemleri etrafında tartışılagelmiştir. Aşk gündeme geldiğinde yüceltilen kadın her nasılsa, sosyal statüsü ve roller gündeme geldiğinde büyük oranda sınırlanmış, hatta psikolojik baskı altına alınıp aşağılanmıştır. Bu tutum, kadının insanlığın ortak onurunu paylaşmada eşit olmayan bir varlık konumuna sokulmasına yol açtı. Hâlbuki insanlık onurunun paylaşımında kadın ve erkek eşit sayılır. Yani hiçbir insan kadın ya da erkek olduğu için ahlaklı ya da ahlaksız olarak nitelenemez. Çünkü ahlaklılık insanın eylem ve söylemleri ile paralel olarak sonradan ortaya çıkan bir durumudur. Bu itibarla da manevi alanda kadın ve erkek eşittir. Ancak bu eşitlik, duyguların hissedilmesi ve yaşanmasındaki mutlak eşitliği içermemektedir. Çünkü bu alan insanların temelde eşit olduğu ancak yaşarken rekabet ettikleri bir alandır. Dolayısıyla, bu rekabet alanını eşitsizlik kuralı ile düzenlemeye çalışmak, rekabetin kurallarında hile yapılması anlamına gelir.

Dini kaynaklar dikkatle incelendiğinde, bazı bölümlerde kadının üstün özelliklerine bazı bölümlerde ise zayıf özelliklerine değinildiği görülür. Dini metinlerin bu özelliklerinden hareketle bazıları dinin kadınlara üstün bir konum; bazıları da erkekten daha düşük bir konum verdiğini iddia etmektedir. Ancak İslam inanç kaynaklarında kadınların erkeklerle eşit olmadığı şeklinde açık bir ifade bulunmamaktadır. Aksine Kuran-i Kerim’de üstünlük cinsiyetle bağlantılı bir konu olarak değil, ahlaki değerlere bağlılıkla (takva ile) alakalı bir konu olarak değerlendirilmektedir. Bundan dolayı kadının erkekle eşit olmadığı düşüncesini, dinin bir hükmü olarak değil dine dayalı yapılmış yanlış anlaşılmaya müsait bir yorum olarak değerlendirmek gerekir. Bu yorum, kadının insan kimliğinin öne çıkarılmasını engelleyerek fiziki ve psikolojik baskıyı meşrulaştırıcı bir argüman olarak kullanılmaya açık olduğu için sakıncalı bir yorumdur.

Kadın ve erkeğin yaratılışları itibari ile eşit olmadıklarını iddia etmek ise Kuran-i Kerim’in açık hükmü ile çelişmektedir. Çünkü Kuran-i Kerim’de kadın olsun erkek olsun tüm insanların ilahi fıtrat (yaratılış) üzere yaratıldıkları açık olarak ifade edilmiştir (Rum süresi 30). Bizim coğrafyamızda erkeğin kadından daha üstün olduğu anlayışını oluşmasında geçmiş bazı inanç ve geleneklerle birlikte özellikle İncil’deki bir bölümün (1Corinthians 11:7) yanlış yorumlanmasının da etkisi olmuştur.

Kadın ve erkeğin eşit olmayan özelliklerinden hareketle, eşit olmadıkları şeklinde genel bir hüküm vermek hem gerçeğe aykırı hem de sağlıklı bir hukuk sistemi ve ahlak teorisi kurmaya engeldir. Çünkü kadın ve erkeklerin eşit olmayan özellikleri bulunduğu gibi erkeklerin de fiziki ve duygusal olarak eşit olmadıkları özellikleri bulunmaktadır. Ayrıca kadın ve erkek arasındaki fiziki ve duygusal ortak özellikler insan olmalarının bir sonucu olarak farklılıklarından daha fazladır. Eğer kadın ve erkeğin fiziki ve duygusal ortak özellikleri ortak olmayan özelliklerinden daha fazla olmuş olsaydı, her iki türün de ayni cinsten olduklarını ifade eden “insan” kavramı ile ifade edilemeyeceklerdi. Dolayısıyla kadınlık ve erkeklik insan kimliğinin altında bulunan alt kimliklerdir. Dolayısıyla kadınlar ve erkekler insanlık kimliğine ortak olarak sahiptir ve bu kimliğe sahip olmakta da eşittirler.

Kandın ve erkeğin ortak olan ve olmayan haklarını karşılaştırdığımızda da ortak haklarının ortak olmayan haklarından çok daha fazla olduğu görülür. Dolayısıyla kadın ve erkek temel hak ve hürriyetlerde de ortaktır bir başka ifade ile eşittirler. Sosyal rollerde de ortak oldukları sorumluluklar ortak olmadıkları sorumluluklardan daha fazladır. Ancak erkek ve kadının ortak olanın dışında kalan bazı fiziki ve duygusal özellikleri bazı sosyal rollerde eşitlik ilkesinin aynen uygulanmasını zorlaştırmış ya da imkansız hale getirmiştir. Ancak bu sorun sadece kadınlarla alakalı bir sorun değildir. Ayni zamanda erkeklerin de fiziki ve duygusal farklılıkları sosyal rolleri ve statülerinde farklılıkların oluşmasına sebep olmaktadır.

Bundan dolayı da kadının kendi iradesi ile erkeklerin sahip olduğu sosyal rol ve statüleri talep etmesi doğal bir haktır. Ancak bu taleplerin gerçekleşmesinde örf, adet, inanç ve de bazen yasalar sınırlayıcı ya da yasaklayıcı engeller olarak ortaya çıkmaktadır. Buna rağmen ayırımcılığın ve sınırlanmışlığın rahatsızlığını hisseden kadınlar, eşitlik prensibini esas alarak mücadele vererek, erkeklerin işgal ettiği birçok sosyal rol ve statüde erkeklerle eşit haklara sahip olmaya başladılar. Sosyal rol ve statülerde kadınların en fazla sınırlandıkları alanlar ise din hizmetleri ile askerlik hizmetleridir. Ancak bu iki alanda da git gide erkeklere ait bazı rolleri yavaş dahi olsa ele geçirmeye başladılar. Kadınların erkeklerin sahiplendiği sosyal rol ve statüler alanında zaferler kazanmaları erkeklerin her ne kadarı gaybı gibi gözükse de insanlık penceresinden bakıldığında, insanlık adına bir kazanç olduğu görülmektedir. Ayrıca sosyal roller ile statülerin hem zamana hem de toplumdan topluma farklılık gösterdiği gerçeğini dikkate aldığımızda, bu tür rol kapmaların yeni bir şey olmadığı gözükmektedir.

Bu sorunun çözümü eşitlik ve adalet arasındaki ilişkinin doğru tespit edilmesine bağlıdır. Eşitlik ilkesini adaletin tespit edilebilmesinin ana kriteri kabul eden anlayışa göre, temelde eşitliği kabul etmeden adaletin gerçekleştirilmesi imkânsızdır. Bu yüzden de anayasa ve yasa yapımında vatandaşların kadın ve erkek ayırımı yapılmaksızın eşit kabul edilmesi hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmazıdır. Bu anlayışa göre adaletin tesisi, özde eşit olanların, eşitlik ilkesini bozucu etken ya da özellikler dikkate alınarak, eşitsizliğin etkilerinin giderilmesi çabasını ifade eder.

Konuya farklı bir yaklaşım ise temelde eşitsizliği esas alan yaklaşımdır. Bu yaklaşım temelde eşitsizliği kabul etmekle beraber, bir ahlak prensibi geliştirmek zorunda kalındığında adaletsizliğin giderilmesi için eşitlik prensibine, adaletsizliği giderici bir prensip olarak ihtiyaç duyulmaktadır. Doğal olarak her iki yaklaşımın da aslında adaletin tesisinde eşitliği temel bir prensip olarak kabul ettikleri görülmektedir.

Sonuç olarak eşitlik prensibinin esas alınmadığı hukuk ya da ahlak sistemlerinde adaletin tesisi ve ahlaki ilişkilerin geliştirilmesi oldukça zordur. Bu yüzden de sağlıklı bir ahlak ve hukuk sisteminin inşa edilebilmesi için genel eşitlik prensibinin esas alınması daha doğru ve ahlaki bir yaklaşım olacaktır. Bundan dolayı da kadın ve erkeğin özde eşit olduğunu savunmak, sağlıklı bir ahlak, hukuk sistemi kurabilmek yanında, sağlıklı insani ilişkiler geliştirebilmek için de gereklidir. Çünkü doğru prensipler, hataları ortadan kaldırmasa da, hataları azaltacaktır. Unutmamalıyız ki, kadın dediğimiz, annemiz, eşimiz, kız kardeşimiz, arkadaşımız ya da sevgilimizdir. Ayni şekilde erkek dediğimiz de babamız, abimiz, kocamız, sevgilimiz ya da arkadaşımızdır. Bu insani rol ve bu rollerden doğan ilişkileri eşitsizlik üzerinden kurmaya çalışmak, manevi haksızlıklara sebep olabileceği için dini terimle kul hakkına girmek, modern bir ifade ile de kişilik haklarına riayetsizlik anlamına gelecektir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kadin-ile-erkegin-esitligi-sorunu/6197

yusuf