Kadın ile Erkeğin Eşitliği Sorunu

Kadın ile Erkeğin Eşitliği Sorunu

Tarih boyunca kadın ile erkek ilişkileri aşk ve eşitsizlik söylemleri etrafında tartışılagelmiştir. Aşk gündeme geldiğinde yüceltilen kadın her nasılsa, sosyal statüsü ve roller gündeme geldiğinde büyük oranda sınırlanmış, hatta psikolojik baskı altına alınıp aşağılanmıştır. Bu tutum, kadının insanlığın ortak onurunu paylaşmada eşit olmayan bir varlık konumuna sokulmasına yol açtı. Hâlbuki insanlık onurunun paylaşımında kadın ve erkek eşit sayılır. Yani hiçbir insan kadın ya da erkek olduğu için ahlaklı ya da ahlaksız olarak nitelenemez. Çünkü ahlaklılık insanın eylem ve söylemleri ile paralel olarak sonradan ortaya çıkan bir durumudur. Bu itibarla da manevi alanda kadın ve erkek eşittir. Ancak bu eşitlik, duyguların hissedilmesi ve yaşanmasındaki mutlak eşitliği içermemektedir. Çünkü bu alan insanların temelde eşit olduğu ancak yaşarken rekabet ettikleri bir alandır. Dolayısıyla, bu rekabet alanını eşitsizlik kuralı ile düzenlemeye çalışmak, rekabetin kurallarında hile yapılması anlamına gelir.

Dini kaynaklar dikkatle incelendiğinde, bazı bölümlerde kadının üstün özelliklerine bazı bölümlerde ise zayıf özelliklerine değinildiği görülür. Dini metinlerin bu özelliklerinden hareketle bazıları dinin kadınlara üstün bir konum; bazıları da erkekten daha düşük bir konum verdiğini iddia etmektedir. Ancak İslam inanç kaynaklarında kadınların erkeklerle eşit olmadığı şeklinde açık bir ifade bulunmamaktadır. Aksine Kuran-i Kerim’de üstünlük cinsiyetle bağlantılı bir konu olarak değil, ahlaki değerlere bağlılıkla (takva ile) alakalı bir konu olarak değerlendirilmektedir. Bundan dolayı kadının erkekle eşit olmadığı düşüncesini, dinin bir hükmü olarak değil dine dayalı yapılmış yanlış anlaşılmaya müsait bir yorum olarak değerlendirmek gerekir. Bu yorum, kadının insan kimliğinin öne çıkarılmasını engelleyerek fiziki ve psikolojik baskıyı meşrulaştırıcı bir argüman olarak kullanılmaya açık olduğu için sakıncalı bir yorumdur.

Kadın ve erkeğin yaratılışları itibari ile eşit olmadıklarını iddia etmek ise Kuran-i Kerim’in açık hükmü ile çelişmektedir. Çünkü Kuran-i Kerim’de kadın olsun erkek olsun tüm insanların ilahi fıtrat (yaratılış) üzere yaratıldıkları açık olarak ifade edilmiştir (Rum süresi 30). Bizim coğrafyamızda erkeğin kadından daha üstün olduğu anlayışını oluşmasında geçmiş bazı inanç ve geleneklerle birlikte özellikle İncil’deki bir bölümün (1Corinthians 11:7) yanlış yorumlanmasının da etkisi olmuştur.

Kadın ve erkeğin eşit olmayan özelliklerinden hareketle, eşit olmadıkları şeklinde genel bir hüküm vermek hem gerçeğe aykırı hem de sağlıklı bir hukuk sistemi ve ahlak teorisi kurmaya engeldir. Çünkü kadın ve erkeklerin eşit olmayan özellikleri bulunduğu gibi erkeklerin de fiziki ve duygusal olarak eşit olmadıkları özellikleri bulunmaktadır. Ayrıca kadın ve erkek arasındaki fiziki ve duygusal ortak özellikler insan olmalarının bir sonucu olarak farklılıklarından daha fazladır. Eğer kadın ve erkeğin fiziki ve duygusal ortak özellikleri ortak olmayan özelliklerinden daha fazla olmuş olsaydı, her iki türün de ayni cinsten olduklarını ifade eden “insan” kavramı ile ifade edilemeyeceklerdi. Dolayısıyla kadınlık ve erkeklik insan kimliğinin altında bulunan alt kimliklerdir. Dolayısıyla kadınlar ve erkekler insanlık kimliğine ortak olarak sahiptir ve bu kimliğe sahip olmakta da eşittirler.

Kandın ve erkeğin ortak olan ve olmayan haklarını karşılaştırdığımızda da ortak haklarının ortak olmayan haklarından çok daha fazla olduğu görülür. Dolayısıyla kadın ve erkek temel hak ve hürriyetlerde de ortaktır bir başka ifade ile eşittirler. Sosyal rollerde de ortak oldukları sorumluluklar ortak olmadıkları sorumluluklardan daha fazladır. Ancak erkek ve kadının ortak olanın dışında kalan bazı fiziki ve duygusal özellikleri bazı sosyal rollerde eşitlik ilkesinin aynen uygulanmasını zorlaştırmış ya da imkansız hale getirmiştir. Ancak bu sorun sadece kadınlarla alakalı bir sorun değildir. Ayni zamanda erkeklerin de fiziki ve duygusal farklılıkları sosyal rolleri ve statülerinde farklılıkların oluşmasına sebep olmaktadır.

Bundan dolayı da kadının kendi iradesi ile erkeklerin sahip olduğu sosyal rol ve statüleri talep etmesi doğal bir haktır. Ancak bu taleplerin gerçekleşmesinde örf, adet, inanç ve de bazen yasalar sınırlayıcı ya da yasaklayıcı engeller olarak ortaya çıkmaktadır. Buna rağmen ayırımcılığın ve sınırlanmışlığın rahatsızlığını hisseden kadınlar, eşitlik prensibini esas alarak mücadele vererek, erkeklerin işgal ettiği birçok sosyal rol ve statüde erkeklerle eşit haklara sahip olmaya başladılar. Sosyal rol ve statülerde kadınların en fazla sınırlandıkları alanlar ise din hizmetleri ile askerlik hizmetleridir. Ancak bu iki alanda da git gide erkeklere ait bazı rolleri yavaş dahi olsa ele geçirmeye başladılar. Kadınların erkeklerin sahiplendiği sosyal rol ve statüler alanında zaferler kazanmaları erkeklerin her ne kadarı gaybı gibi gözükse de insanlık penceresinden bakıldığında, insanlık adına bir kazanç olduğu görülmektedir. Ayrıca sosyal roller ile statülerin hem zamana hem de toplumdan topluma farklılık gösterdiği gerçeğini dikkate aldığımızda, bu tür rol kapmaların yeni bir şey olmadığı gözükmektedir.

Bu sorunun çözümü eşitlik ve adalet arasındaki ilişkinin doğru tespit edilmesine bağlıdır. Eşitlik ilkesini adaletin tespit edilebilmesinin ana kriteri kabul eden anlayışa göre, temelde eşitliği kabul etmeden adaletin gerçekleştirilmesi imkânsızdır. Bu yüzden de anayasa ve yasa yapımında vatandaşların kadın ve erkek ayırımı yapılmaksızın eşit kabul edilmesi hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmazıdır. Bu anlayışa göre adaletin tesisi, özde eşit olanların, eşitlik ilkesini bozucu etken ya da özellikler dikkate alınarak, eşitsizliğin etkilerinin giderilmesi çabasını ifade eder.

Konuya farklı bir yaklaşım ise temelde eşitsizliği esas alan yaklaşımdır. Bu yaklaşım temelde eşitsizliği kabul etmekle beraber, bir ahlak prensibi geliştirmek zorunda kalındığında adaletsizliğin giderilmesi için eşitlik prensibine, adaletsizliği giderici bir prensip olarak ihtiyaç duyulmaktadır. Doğal olarak her iki yaklaşımın da aslında adaletin tesisinde eşitliği temel bir prensip olarak kabul ettikleri görülmektedir.

Sonuç olarak eşitlik prensibinin esas alınmadığı hukuk ya da ahlak sistemlerinde adaletin tesisi ve ahlaki ilişkilerin geliştirilmesi oldukça zordur. Bu yüzden de sağlıklı bir ahlak ve hukuk sisteminin inşa edilebilmesi için genel eşitlik prensibinin esas alınması daha doğru ve ahlaki bir yaklaşım olacaktır. Bundan dolayı da kadın ve erkeğin özde eşit olduğunu savunmak, sağlıklı bir ahlak, hukuk sistemi kurabilmek yanında, sağlıklı insani ilişkiler geliştirebilmek için de gereklidir. Çünkü doğru prensipler, hataları ortadan kaldırmasa da, hataları azaltacaktır. Unutmamalıyız ki, kadın dediğimiz, annemiz, eşimiz, kız kardeşimiz, arkadaşımız ya da sevgilimizdir. Ayni şekilde erkek dediğimiz de babamız, abimiz, kocamız, sevgilimiz ya da arkadaşımızdır. Bu insani rol ve bu rollerden doğan ilişkileri eşitsizlik üzerinden kurmaya çalışmak, manevi haksızlıklara sebep olabileceği için dini terimle kul hakkına girmek, modern bir ifade ile de kişilik haklarına riayetsizlik anlamına gelecektir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kadin-ile-erkegin-esitligi-sorunu/6197

yusuf

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.