Hükümet ve Fethullah Gülen Çatışması II (Türkiye Gündemi)

Hükümet ve Fethullah Gülen Çatışması II (Türkiye Gündemi)

AKP ile Fethullah Gülen’in yollarının ayrıldığı ilk günlerde, bu konu ile alakalı düşüncelerimi yazmıştım. Son gelişmeler, aynı konuyu bir daha yazma ihtiyacı doğurdu. Bir süre önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Amerika’dan Gülen’in iade edilmesini istediği basına yansımıştı. Ancak Erdoğan’ın bu talebine öyle gözüküyor ki henüz olumlu cevap verilmemiştir. Gerçi hükümet de bu konuda gerekli resmi işlemleri başlatmamıştı. Bu durum ABD’de bulunan bazı çevrelerin Gülen’in iade edilmemesi yönünde irade ortaya koydukları ve bunda da başarılı oldukları şeklinde değerlendirilmelerin yapılmasına yol açtı. Dün ise yeni bir gelişme yaşandı ve Gülen hakkında tutuklanma kararı çıkarıldı. Bu karar kırmızı bülten ile arama kararına dönüşürse, doğal olarak ABD ile Türkiye arasındaki suçluların iadesi antlaşması gereği Gülen’in Türkiye’ye iade edilmesi gerekecektir.

Ancak ABD yetkililerinin bu olayı, kendilerine karşı bir güç gösterisi olarak yorumlamaları durumunda Gülen’i iade etmeyerek hükümeti devirmek ya da zayıflatmak yolunu seçmeleri de muhtemeledir. Dolayısıyla Türkiye Gülen’i talep ederken, hem iç hukuka hem de uluslararası hukuka uygun şekilde gerekçelendirmek zorundadır. Tabii ki Türkiye devletinin kendi içinde hukuk dışı yapılanmalara izin vermesi beklenemez. Ancak hükümetin kendisine kafa tutan ya da eleştiren herkesi susturmak gibi bir anlayışa bürünmesi de kabul edilemez. Çünkü özgülüklerin korunmasının esas alınmadığı devlet anlayışlarında ilim adamı çıkmadığı gibi sağlıklı bir gelişme de olmaz. Ayrıca bireyin hakkının korunmadığı bir devlet anlayışında, devlet putlaştırılmış ve zulmün aracı haline dönüştürülmüş demektir.

Gelişmelere Türkiye hükümeti penceresinden bakıldığında operasyon için ileri sürülen gerekçeler arasında faili meçhuller dâhil çok ciddi suçlamaların olduğu görülmektedir. Bu iddialar ile ilgili hükümet kanadında yeterli deliller varsa bunların ABD yetkilileri ile paylaşılarak, Gülen’in Türkiye veya ABD’de adil bir şekilde yargılanabilmesi için işbirliği yapılmalıdır. Bilgi paylaşımı ve iyi niyet temelinden işbirliği girişimleri yapıldıktan sonra, ABD’nin güçlü delillerin olmasına rağmen Gülen’i iade etmemesi durumunda, Türkiye’nin iç siyasetini etkilemek ya da kontrol etmek için Gülen’i kullandığı iddia edilebilir. Bu durumda da olayı bir Amerika Türkiye çatışması eksenine taşımak yerine, Amerika’da Türkiye’ye yakın duran çevreler ile işbirliğine gidilmelidir. Amerika basınında da yer aldığı üzere, Amerika içinde de Gülen’den rahatsız olanlar vardır.

Bilindiği üzere Gülen cemaati yakın bir zamana kadar, AKP hükümeti ile çok yakın bir işbirliği içerisindeydi. Hatta Türkiye’de yargılanamaz denen kişi ve kurumların yargı önüne çıkarılması, hükümetin değil cemaatin başarısı şeklinde lanse edilmeye çalışılmıştır. Ancak cemaatin hükümet ile yolları ayrıştıktan sonra seçimlerde CHP ittifakına tam destek vermiş olmasına rağmen CHP oylarında ciddiye alınacak herhangi bir artmanın olmamış olası cemaatin gücünün ciddi şekilde sorgulanmasına yol açtı. Bu durum cemaatin tabanının Gülen’i ve ekibini dinlemediği ile cemaatin gücünün aslında şişirme bir güç olduğu şeklinde iki farklı yorumun ortaya çıkmasına yol açtı.

Gülen cemaatinin hükümet karşıtlığının esas sebebi olarak ileri sürdüğü suçlamaların başında hükümetin yolsuzluğa bulaştığı veya göz yumduğu iddiaları gelmektedir. Ancak cemaat üyeleri bu iddialarını sadece AKP hükümeti ile sınırlı tuttuğu için fazla inandırıcı olamadılar. Ayrıca hükümet kanadının açıklamalarına baktığımızda da aynı suçlamaları cemaat yetkililerine yönelttiği görülmektedir.

Cemaat ile hükümet ilişkilerinin kopma noktası cemaate yakın bazı yargı mensuplarının bazı bakan ve hükümete yakın isimlere operasyon düzenlemesi olmuştur. Bu operasyon her ne kadar yolsuzluklara karşı bir operasyon görüntüsü altında yapılmış olsa da, işin uzmanları tarafından Türkiye’nin bölge politikalarında dış güçlerin planlarının dışına çıkılması sebebiyle düzenlendiği şeklinde değerlendirilmektedir. Bu yüzden de cemaat ile bağlantılı düşünülen operasyon, dış güçler ve cemaat işbirliğini gündeme getirdi.

Şu anda hükümetin cemaate yakın isimlere düzenlediği operasyonun Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına geçişi öncesi, Erdoğan’dan boşalacak olan hükümet koltuğu ve parti içindeki önemli yerlere göz dikmelerinin yol açtığı da ileri sürülmektedir. Tabii ki bu operasyon tamamen iç siyasi anlaşmazlıklardan kaynaklanıyorsa, o zaman da olayın ABD ile bağlantılı olarak gündeme getirilmesi, siyasi açıdan hatalı bir yaklaşım olacaktır. Yok iddia edildiği gibi cemaat eliyle birileri Türkiye’nin iç siyasetini kontrol etmeye çalışıyorsa ve bu güçler ABD’de mekan tutmuşlarsa uluslararası antlaşmalara dayanarak, Türkiye hiçbir eziklik hissetmeden ve de gereksiz şovlara girmeden bağımsız bir devlet olmanın gereğini yapmalıdır.

Tabii ki hiçbir insan mahkeme önünde suçu ispatlanmadığı müddetçe suçlu sayılamaz. Dolayısıyla şu anda yargılanan bakanların ve de cemaat üyelerinin suçlu ya da suçsuz olduğunu ileri sürmek doğru olmayacaktır. Hükümetin yolsuzluk iddialarında adı geçen bakanları görevden alması aslında Türkiye’nin devlet anlayışı açısından önemli bir gelişmedir. Çünkü bazı hükümetler döneminde hükümet kanadından yolsuzluklara bulaşanların adını anmak bile faili meçhul cinayetlere sebep olabiliyordu.

Nitekim KKTC tarihinin aydınlanamayan cinayetlerinden biri olan Kutlu Adalı cinayetinin arkasında da KKTC’deki Saint Barnabas Kilisesi soygununun yattığı ifade edilmektedir. Yolsuzluk siyasetinin kullandığı yöntemlerden birisi de, yolsuzluk yapan kişi deşifre olduğunda yolsuzluk şebekesinin çökmemesi için, adı anılan kişi veya kişilerin daha üst makamlara terfi edilerek üzerlerine gidilmesinin engellemesidir. AKP hükümeti yolsuzluk iddialarında adı geçen isimler için en azından bunu yapmamıştır. Dolayısıyla Türkiye siyaseti tüm aksaklık ve eksikliklerine rağmen doğru bir çizgide ilerliyor kanaatindeyim. Ancak AKP’ye genel olarak destek vermiş birisi olarak, şahsen benimde bazı kaygılarım olduğunu itiraf etmek zorundayım.

Din İşleri Başkanlığı’nda iken trilyonluk kayıp halılar ve bazı usulsüzlükler için soruşturma istediğimde; bir hafta sonu operasyonu ile görevden alındım. Kayıp ya da sahteleri ile değiştirilmiş halılar ile ilgili ciddi tek haberi cemaate yakın olarak bilinen Cihan ajansı yaptı. Ancak ne ilginçtir ki, bu yolsuzluklar raporlarda da açıkça ifade edildiği üzere 2002 yılları ve öncesinde gerçekleşmiş olmasına rağmen, haberde AKP hükümeti döneminde gerçekleşmiş gibi lanse edildi. Yine ilginçtir ki, hükümete yakın bazı şahıslara durumu anlattığımda, benim de görevden alınmamın arkasında cemaatin olduğu ileri sürüldü. Bu durum, daha önceleri olayların üzerine gidildiğinde, olayların belirsiz hale getirilmesi için işlenen faili meçhullerin derin devlete mal edilmesi gibi, şimdi de paralel devlete mal edilmeye başlandığı gibi bazı kuşkuların oluşmasına yol açmaktadır.

Kayıp ya da sahteleri ile değiştirilmiş trilyonluk halılar ile ilgili açtığım dava tutanaklarında sabit olduğu üzere iftira atılarak görevden alınmam sonrası, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan dâhil Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine bilgilendirme amaçlı defalarca yazı yazdım. Cumhurbaşkanlığı ve Adalet Bakanlığı yazılarıma cevap verdiği halde Sayın Erdoğan ve Kıbrıs’tan sorumlu bakan olan Sayın Beşir Atalay yazılarıma cevap vermediler. Türkiye gibi birçok sorun yaşayan ülke içerisinde bunlar olabilir diye, kendi kendimi teskin etmeye çalıştım. Ancak siyasetin duyarsızlığı sebebiyle de davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımak zorunda kaldım.

Şüphesiz ki bir hukuk devletinde ne derin devlete ne de paralel devlete yer olmaz. Hukuk devletini oluşturan kurumlar bellidir ve bunları devre dışı bırakacak ister sivil görünümlü ister silahlı güçler görünümlü olsun hiçbir yapılanma kabul edilemez ve hoş görülemez. Ancak hukuk devletinde, aynı şekilde ellerinde iktidar gücünü bulunduranlar da bu gücü kendilerine muhalif olanları baskı altına alıp susturmak için kullanamazlar. Çünkü demokrasi, çok sesliliği ve farklılıklara tahammülü gerekli kılar. Burada iktidar kadar muhalefete de sorumluluk düşmektedir. Muhalefet, Türkiye devletinin bağımsızlığını zayıflatan bir yapılanma varsa, bu durumda fırsatçılık yapmamalı hükümet ile dayanışma içinde olmalıdır. Çünkü bu tür yapılanmalar yarın muhalefet iktidara gelirse onlar için de sorun olacaktır. Ancak hükümet iç siyasi hesaplarla, temel hak ve hürriyetleri zayıflatan eylemlerde bulunuyorsa o zaman da hükümetin iktidar gücünü kamu yararına aykırı olarak kullanmasını engelleyecek politikalar üretmelidir.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, usulsüzlük ve yolsuzluğun olmadığı hiçbir ülke ve hükümet dönemi yoktur. Önemli olan hükümet politikasının, yolsuzlukla mücadele mantığı üzerine kurulması ve sistem içerisinde bunların hesabının sorulabilmesidir.

Gelişmemiş ülkelerin devlet anlayışında zaten iktidara geliş amacı iktidar gücünü kullanmaktır. Bu gücü kullanan siyasetçilerin açık ve şeffaf olmayan toplumlarda kendi menfaatlerini kamu menfaatinin üstünde görüp kamu yararına aykırı davranmaları muhtemeldir. Siyasetin kızışması hatta iç çatışmaların ortaya çıkmasında en etkili olan sebep iktidar gücünün haksız menfaat elde etmek için kullanılabilmesidir.

Gerçi devlet kavramı oluşturulurken devleti temsil edenlerin hukuka ne kadar bağlı hareket ettiklerinin de sorgulamasına ihtiyaç vardır. Hatta hukukun kendisi, tek tek birey ve toplumun haklarını korumak için mi, yoksa haksızlık ve yolsuzlukları örtmek için mi konulduğunu da sorgulamak gerekir. Çünkü devlet anlayışları insanların hukuk içinde birbirleri ile yaşamalarını sağlarken ayni zamanda devlet gücü elinde bulunduranlara hukuk dışı bir güç kullanma fırsatı da vermektedir. En azından günümüz devletler hukuku ile uluslararası hukuk büyük ölçüde bu anlayış ile ele alınmaktadır. Bu anlayış çağımızda Makyavelist anlayış olarak anılmaktadır ve felsefesi: “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır (serbesttir)” cümlesi ile açıklanmaktadır.

Dolayısıyla özelde Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk anlayışı, genelde de uluslararası hukukun insan akıl ve vicdanının ortak değerlerine uygun şekilde yeniden yorumlanmasına ihtiyaç vardır. Bu yapılmadığı müddetçe devlet, hukuk ve insan ilişkilerinin ahlaki ve insani bir temelde yorumlanması ve de buna uygun şekilde davranılması mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla da yapılan tartışmalar, “tencere dibin kara seninki benden kara” deyiminin ifade ettiği anlamdan öteye geçmeyecektir. Sonuç olarak hükümet ve Gülen çatışmasını sadece tarafların ileri sürdüğü argümanlarla sınırlı olarak değil, devlet, hukuk ile insan ilişkisi yanında uluslararası siyasetin genel mantığı çerçevesinde de yorumlamak gerekir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/hukumet-ve-fethullah-gulen-catismasi-ii-turkiye-gundemi/6325

yusuf

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.