Yüce Divan Oylaması (Türkiye Gündemi)

Yüce Divan Oylaması (Türkiye Gündemi)

Türkiye Cumhuriyeti Meclis Soruşturma Komisyonu’nun AKP’li dört bakanın Yüce Divan’da yargılanması oylamasında iktidar kanadı üyelerinin hepsinin ret oyu kullanması, muhalefet üyelerinin ise hepsinin kabul yönünde oy kullanması siyaset ve hukuk ilişkisi üzerinde ciddi şekilde düşünmemizi gerekli kılmaktadır. Şüphesiz ki bu durum, taraflardan birisinin ya da her ikisinin meseleyi tamamen siyasi olarak değerlendirdiği sonucunu doğurmaktadır. Büyük ihtimal komisyon üyelerinde olduğu gibi Mecliste de yapılacak olan oylamada siyasi partiler tavırlarını değiştirmeyecektir.

Burada cevaplanması gereken soru, iktidarın bu korumacılığının, yolsuzluk iddiaları ile siyaset üzerinde kurulmak istenen vesayete karşı duruşunun bir ifadesi mi yoksa benden olanı her durumda korurum anlayışının bir ifadesi mi olduğudur. Ayni şekilde, muhalefetin bu tavrının arkasında yatan ana sebebin yolsuzluk veya usulsüzlük ile mücadele isteğinin mi yoksa fırsatçılık yapıp iktidarı sıkıştırmak isteğinin mi olduğunun sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Hükümet kanadının savunmalarına bakıldığında, savunmacılığının, yolsuzluk iddialarını darbe girişimi planlarının bir parçası olarak değerlendirmesine bağladığı görülür. Geçmiş askeri darbeler toplumun tarih hafızasında bir takım korkular bıraktığı için doğal olarak hükümetin bu savunması kamuoyunun büyük bir bölümünde kabul görmüştür. Kamuoyu yoklamalarında, bu iddialar sonrasında AKP’nin oy oranında düşme olmamış olması bunu teyit etmektedir.

Yapılan değerlendirmelere bakıldığında, ilgili bakanların kendi isteği ile Yüce Divan’a gitmek istemelerinin en doğru hareket olarak görüldüğü anlaşılır. Doğrusu benim de şahsi kanaatim bu yöndedir. Ancak dört bakanın bunu istememelerinin sebebi olarak yargının güvensizliği gösterilmektedir. Bu yoruma göre, Türkiye yargısı bağımsız değil ve siyasi kararlar almaktadır. Nitekim hükümet de Paralel Yargı olarak nitelediği yargıya güvenmediğini önceki söylemlerinde defalarca gündeme getirdi.

Bu süreç içerisinde muhalefetin eleştirilerine baktığımızda, hükümeti kendi yargısını kurmakla suçladığını görürüz. Sonuç olarak hem iktidarın hem de muhalefetin yargıdan şikâyetçi oldukları anlaşılmaktadır. Şüphesiz yargı mensuplarını dinlesek onların da siyasetten şikâyetçi olduklarını duyacağız. Tüm bu tartışmalar Türkiye devletinin henüz daha hukuk devleti özelliğini tam olarak kazanmadığını göstermektedir. Peki, halkın seçtiği siyasetçilerin güvenmediği yargıya vatandaş nasıl güvenecek? Eğer bu ülkede bakanlık yapmış ve arkalarında güçlü bir siyasi destek olan kişiler en üst mahkemelerden kabul edilen Yüce Divan’da yargılanmaktan korkuyorlarsa, vatandaşların bağımsız yargı ve hukukun güvencesi altında olduğunu nasıl iddia edebiliriz?

Çağımızda demokratik devlet düzeninde yasama, yürütme ve yargı, güçler ayırımı esas alınarak birbirinden ayrılmış olsa da aralarındaki ilişkinin kamu yararını koruyacak şekilde düzenlenebildiğini ileri sürmek oldukça güçtür. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, hukukun egemen olmadığı bir ülkede terör ve yolsuzluk kaçınılmaz bir kader haline gelerek, kamu düzeninin bozulmasına yol açar. Bu ise insanların birlikte yaşamasını sağlayan devlet sisteminin zamanla çökmesine sebep olur. Bu sorunun aşılabilmesi, şeffaf bir devlet yapısı ile birlikte siyaset üzerinde sivil denetimin güçlendirildiği bir demokrasi lazım. Bu durumda muhalefet ve iktidarın yapması gereken, siyasetçi, yargı ve vatandaşa hukukun güvencesini verebilecek bir devlet anlayışının gelişmesi için çalışmaktır. Bu yapılmadığı müddetçe ne iktidarın ne de muhalefetin söylemleri inandırıcı olmayacağı gibi devlete de güven sağlanamayacaktır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yuce-divan-oylamasi-turkiye-gundemi/6551

yusuf

Din ve Şiddet II

Din ve Şiddet II

Fransa’da yaşanan cinayetlerin din ve inanç ile bağlantılı olarak gündeme getirilmesi sebebiyle, din ve şiddet konusunu tekrar işlemek ihtiyacı doğmuştur. Dinler ve ideolojiler hayatı anlama gayreti olarak ortaya çıkabileceği gibi hayat içerisindeki mücadelelerde de, rakip olana karşı bir meşrulaştırma aracı olarak ortaya çıkarılmış olması da mümkündür. Birinci tür din ve ideoloji anlayışları hayatı anlama gayretleri olduğu için, bilimsel ve ahlaki temellere dayanırlar. İkinci tür inanç ve ideolojiler ise meşrulaştırma amaçlı olarak ortaya çıkarıldıkları için duygusal temellere dayanırlar ve bilimsel bir gerçekten çok psikolojik halleri ifade ederler. Terör ve şiddet stratejilerinin planlanmasında ikinci tür yaklaşımlar esas alınır. Birinci tür yaklaşımın öğretim metodu, insanı düşünme ve anlamaya sevk ederken ikinci tür anlayış ise insanı düşünmeye değil sorgusuz sualsiz bağlanmaya bir başka ifade ile mutlak itaate teşvik eder. Daha öz bir ifade ile birinci tür din ve ideoloji yaklaşımları analitik metodu, ikinci tür yaklaşımlar ise şartlandırmayı esas alan doktrine dayalı yaklaşımı esas alırlar. Bütün dini metinler her iki anlayış doğrultusunda da yorumlanmış ve yorumlanmaya devam edilmektedir.

Dini metinlerde ahlaki ve insani değerlere çağrının yanısıra şiddete de çağrı olarak yorumlanabilecek bölümlere rastlamak mümkündür. Özelikle Tevrat’ta etnik temizlik olarak nitelenebilecek oldukça kanlı sahnelerle birlikte savaşa karşı olan, şiddeti kötüleyen ve barışa çağrı yapan bölümler de bulunmaktadır. Aynı şekilde İncil’in bir yerinde düşmanların bile sevilmesi mesajı verilirken, başka bir yerinde de İsa’nın yeryüzüne barış getirmek için değil Kılıç ve ayırım getirmek için geldiği şeklinde yanlış algıları yol açabilecek bölümler bulunmaktadır. Dini metinlerin bu özelliklerinden dolayı, doğru yorumlanabilmeleri için akademik bir birikimle ele alınmaları gerekmektedir.

Hint inançlarının barış ve sevgiye esas aldığı kabul edilmesine rağmen Hinduların kutsal kitaplarından birisi olan Bhagavadgida’da savaş doğanın zorunlu bir kuralı olarak sunulmakta ve buna dayanılarak da savaşa teşvik edici bir üslup kullanılmaktadır. Kuran-i Kerim’de de, ne olursa olsun barış çağrısı olduğunda barışın yapılması gerektiği, bir insanın öldürülmesinin tüm insanlığı öldürmek olacağı belirtilirken, müşriklerin nerede bulunurlarsa öldürülmeleri gerektiği gibi işin uzmanı olmayanlar tarafından yanlış yorumlara açık bölümler de bulunmaktadır. Kuran-ı Kerim’e göre, düşmanlık duygusu, insanın günaha olan eğiliminden kaynaklanmaktadır. Tevrat’ta da buna benzer bir mesaj bulunmaktadır. Ancak buna rağmen, sosyal ve siyasi şartlar, dinin barışçı ve özgürlükçü yönünün öne çıkmasını engellemekte, dinlerin şiddet ve yasaklarla anılmasına yol açmaktadır. Bu sorunun çözümü, farklı inançlara sahip din adamlarının sık sık bir araya gelerek, insanlara tüm farklılıklarına rağmen birbirlerini sevmeleri, anlamaya çalışmaları ve farklılıklarına saygı duymaları gerektiği mesajları vererek, insan hakkı ihlallerine karşı ortak tavır geliştirmeleri ile mümkündür. Din adamları bunu yapmadıkları müddetçe, genel bir ahlaktan ve insanlık sevgisinden bahsetmeleri inandırıcı olmayacaktır. Tabii din adamlarının bunu yapabilmeleri için de siyasi baskı altında kalmalarını sağlayan sınırlamalardan kurtulmaları lazım.

Genel bir değerlendirme yapacak olursak, tüm dinlerin barış ve ahlaki öğretilerinin şiddet öğretilerinden daha ağır bastığını söyleyebiliriz. Buna rağmen, henüz daha dinlerin sağlıklı değerlendirilmesi ve anlaşılması için ortak bir metot ve söylem geliştirilememiştir. Bunun geliştirilememesinin önündeki en önemli engel din ve siyaset arasında kurulmuş olan yanlış bağlardır. Bu bağlar, dini adeta siyasi projelerin meşrulaştırıcı aracı haline getirdiği için, dini konuların evrensel ahlaki değerleri koruyucu bir misyonla ele alınmasını zorlaşmaktadır.

Bu sorunun farkında olan, Müslüman ilim adamlarından olan eş-Şatıbi tüm kutsal sayılan dinlerin ortak değerlerini kurmaya çalışmıştır. Onun çalışması, can, mal, akıl, nesil ve dinin korunmasını, tüm dinlerin ortak değeri olması anlayışı üzerine kuruludur. Ancak Şatıbi, kendisini geleneğin etkisinden tam olarak kurtaramadığı için bu teorisini geliştirememiştir. Özü itibari ile çok doğru bir yaklaşımı temsil eden Şatıbi’nin yaklaşımı aslında seküler alanda gelişme göstererek evrensel insan hakları olarak ortaya çıkmıştır. Ancak uluslararası ekonomik ve siyasi sistem evrensel ahlaki öğretilerin gerisinde kaldığı için, ulusal ve uluslararası sorunların vicdani tatmin düzeyi insanlığın içindeki isyan ve nefreti söndürecek düzeye ulaşamamıştır. Bu yüzden de tarih içerisinde ve günümüzde, dinlerden kaynaklanan sorunların çözümü için peygamberlik iddiaları yanında yeni din iddiaları da gündeme getirilmiştir. Bunların bazıları, taraftar bulmuş bazıları ise doğar doğmaz ölmüştür. Yeni din ve peygamberlik söylemlerini hemen hemen hepsi, geçmiş inançlardan kaynaklanan sorunları çözmek iddiası ile gündeme gelmiş; ancak daha sonra bu iddialar geçmiş inançları inkâr hatta reddetmeye dönüştüğü için dinlerin bölünerek çoğalması adeta düşmanlıkların bölünerek çoğalmasına sebep olmuş ve olmaktadır. Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık tarihi ve kültürel aklının gelişim sürecinde de aynı gerçeği görebilmekteyiz.

Çağımızda, dini farklılıkların yarattığı çatışma zemininden kurtulmak için asgari ortak değerler oluşturma kapsamında ileri sürülen farklı bir görüş ise Tevrat’ta geçen 10 emrin ortak değer olarak kabul edilmesidir. Din kaynaklı evrensel bir yaklaşımın geliştirilememesi ve din kaynaklı bazı sorunlar doğal olarak dine karşı genel itiraz ve retlerin de ortaya çıkmasına yol açmıştır. Dolayısıyla dine ya da dinlere karşı yapılan itirazların tümünü, ahlaksızlık ya da din düşmanlığına bağlamak doğru değildir. Çünkü din adına iler sürülen görüşler, dinden çok kişinin din anlayışını yansıtan görüşlerdir. Bundan dolayı da dine yöneltilen eleştiriler, daha çok dine değil, din adına ileri sürülen belli görüş ya da görüşleredir. Bilindiği üzere aynı konuda hatta ayni din içerisinde çok farklı görüşler ve inançlar bulunabilmektedir. Bu farklı inançlarla görüşler arasında dini olmak bakımından bir fark yoktur. Ancak görüşlerin ahlaki ve bilimsel tutarlılıkları, dayandırıldıkları delillerin gücüne göre değişmektedir.

Özelde İslam, genelde tüm dinlerin ileri gelenleri, dinlerin temel amaçlarından birisinin insan hayatının korunması olduğunu belirtmelerine rağmen, gerçek hayatta bu inanca uygun davranılmadığını müşahede etmekteyiz. Fransa’da yaşanan son cinayetler bunu bir kez daha gündeme getirmiştir. Bunun sosyal, siyasi, ekonomik, psikolojik birçok sebepleri olmakla beraber, dine dayanan bir yönünün de olduğu gözükmektedir. Burada sorgulanması gereken, bu eylemin ne kadar ahlaki ve dini olduğudur. Şu bir gerçek ki, hiçbir insan inancını başkasının hak ve hürriyetlerini ihlale çevirmediği müddetçe inancından dolayı suçlanamaz. Dolayısıyla, Müslüman, Yahudi, Hristiyan hatta ateist olmak kendiliğinden bir düşmanlık sebebi olamaz. İnsanların inanç ya da ideolojilerini başkalarının haklarını ihlal etmek için kullanmaları durumunda ise adalet prensibi gereği, hakkın ihlali oranında karşılık verme hakları vardır.

Bu yüzden Fransa’daki mizah dergisine yapılan saldırı, suç ve ceza prensibi açısından kabul edilebilir değildir. Evrensel adalet ilkesi gereği, birisi dininizle alay ediyorsa, sizin de onun dini ile alay etme hakkını verse de böyle bir hakkın kullanımı doğru bir davranış olmayacaktır. Çünkü o kişi, özel bir duruma genel bir durum görüntüsü vererek, gerçeğe aykırı, gayri ahlaki bir davranışta bulunmuştur. Sizin de onun gibi davranmanız, sizi de konumuna düşürür. Ayrıca kolektif cezalandırma insan hakkı ihlalidir. Çünkü bir Müslümanın yaptığından tüm Müslümanlar sorumlu olmadığı gibi, bir Hristiyan ya da Yahudi’nin yaptığından da tüm Yahudi ve Hristiyanlar da sorumlu değildir. Ancak din kullanılarak işlenen suçlara ortak insani bir sorumluluk gereği hangi inanca mensup olunursa olunsun, herkesin karşı çıkması gerekiyor. Kuran-i Kerim’de Hz. Muhammed’i küçük düşürmek için söylenen bazı sözler zikredilmiş; ancak bunu yapanların görüşleri eleştirilmiş olmasına rağmen hiçbirinin fiili savaş dışında öldürülmediği bilinmektedir. Aksine Hz. Muhammed şiir ve söylemleri ile kendisi ve dini ile alay edenlere cevap vermek üzere Hassân b. Sâbit, Kâ’b b. Züheyr ve Abdullah bin Revâha isimli üç şairi görevlendirmişti. Dolayısıyla din ile alay den birisine verilecek karşılık, onun öldürülmesi değil, kullanılan yöntemin aynısı ile karşılık vermektir. Bundan dolayı Fransa’da işlenen cinayetleri kınıyorum. Bu kınama, Fransa’nın farklı Müslüman ülkelerde izlediği insan haklarını ihlal edici devlet politikalarını kabul ettiğimiz anlamına gelmez. Çünkü bir yanlış başka bir yanlışın kabulü için gerekçe olamaz.

Bu arada şunu ifade edeyim ki, evrensel bir hukuk kuralına göre hiç kimse adil bir mahkeme önünde suçu ispatlanana kadar suçlu sayılamaz. Bu yüzden Fransa devletinin de, bu insanları yakalayıp mahkeme önünü çıkarıp yargılama yerine yargısız infaz sayılan operasyonunu da doğru bulmuyorum. Bu insanların yerleri tespit edildiğine göre, o zaman sivil polisler bunları takip ederek, başkalarının hayatının riske girmediği bir yerde yakalayabilirlerdi. Eğer bu insanlar canlı yakalanmış olsalardı ve mahkeme huzuruna çıkarılmış olsalardı, o zaman saldırının planlı bir terör saldırısı mı yoksa bireysel bir eylem mi olduğu ortaya çıkacaktı. Zanlıların öldürülmesi, doğal olarak bu imkânı ortadan kaldırmış ve spekülasyonlar için zemin hazırlamıştır. Ayrıca dört rehinenin de öldürülmüş olması da, operasyonun başarılı olduğunu ileri sürmeyi zorlaştırmaktadır. Buna rağmen, insanlığın terör ve cinayetlere karşı olarak bugün Fransa’da düzenlenecek olan yürüyüşe TC Başbakanı Davutoğlu’nun katılımını doğru ve gerekli görüyorum. Ancak bu duyarlılığın, dünyanın her yerinde öldürülen masumlar için de aynı şekilde gösterilmesi gerekmektedir.

Terörün genel mantığı korku yaratarak, başkalarını kontrol altına almayı esas alır. Dolayısıyla devletler de sorunları, hukuk içerisinde değil de korkutarak çözme yolunu seçerse, devlet terörüne yol açmış olur. Bu yüzden, devlet, din ya da ideoloji adına olsun her türlü teröre tüm insanlar birlikte karşı çıkılmalıdır. Aksi takdirde, senin teröristin kötü benim ki iyi gibi çarpık siyasi anlayışların etkisinden kurtulmak mümkün olmayacaktır.

Bu yazı, daha önceki “Din ve Şiddet” başlıklı yazımın güncellenmiş şeklidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-ve-siddet-ii/6493

yusuf

Din ve Şiddet

Din ve Şiddet

Bütün kutsal kitaplarda ahlaki ve insani değerlere çağrının yanısıra şiddete de çağrı olarak yorumlanabilecek bölümlere rastlamak mümkündür. Özelikle Tevrat’ta etnik temizlik olarak nitelenebilecek oldukça kanlı sahneler bulunmaktadır. Bununla birlikte savaşa karşı olan, şiddeti kötüleyen bölümler de bulunmaktadır. Aynı şekilde İncil’in bir yerinde düşmanların bile sevilmesi mesajı verilirken, başka bir yerde İsa’nın yeryüzüne barış getirmek için değil Kılıç ve ayırım getirmek için geldiği mesajı verilmektedir. Hint inançlarının barış ve sevgiye esas aldığı iddia edilmesine rağmen Hinduların kutsal kitaplarından birisi olan Bhagavadgida’da savaş doğanın zorunlu bir kuralı olarak sunulmakta ve buna dayanılarak da savaşa teşvik edici bir üslup kullanılmaktadır. Kuran-i Kerim’de de barışa çağrı yanında; şiddete çağrı şeklinde yorumlanacak ayetler bulunmaktadır. Kuran-ı Kerim’e göre, düşmanlık duygusu, insanın günaha olan eğiliminden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı da insanın kasıtlı öldürmelere karşı kısas uygulanması talebinde bulunması dışında gerçekleştirilen tüm öldürme eylemleri, insanın insanlığı karşı işlemiş olduğu suçlar olarak nitelenilerek, insan hayatının korunmasına çağrı yapılmaktadır.

Özelde İslam, genelde tüm dinlerin ileri gelenleri, dinlerin temel amaçlarından birisinin insan hayatının korunması olduğunu belirtmelerine rağmen, gerçek hayatta bu inanca uygun davranılmadığını müşahede etmekteyiz. Bunun sosyal, siyasi, ekonomik, psikolojik birçok sebepleri olmakla beraber, dine dayanan hiç bir sebebi olamaz. Aksi takdirde dinlerin ahlaki değerleri koruma misyonu ile birlikte Yaratıcının insanlık için adalet ve rahmeti öngörmesi de tartışmalı hale gelirler. Nitekim bu soruna bağlı olarak tarih boyunca ilahi adalet konusu, felsefe ve ilahiyatın en temel konularından birisi haline gelmiştir. Bu konunun detaylarının burada sunulması mümkün olmamaklar beraber, hiçbir dinin, adaletsizlik ve haksızlığı bir inanç ya da felsefe olarak kabul etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak faklı inanç sistemlerinde adalet ve hak kavramlarının yorumu değişkenlik gösterdiği için bazen adaletsizlik ve haksızlık, hak ve adalet arayışı şeklinde yorumlanabilmiştir.

Bu tür yanlış yorumlar, mutluluğu ve hayatın gerçeğini dinin inanç ve tecrübesi içerisinde arayanlar ile bunların dışında arayanları zamanla karşı karşıya getirmiştir. Ülkemizde bu karşıtlık bazen laiklik ve şeriatçılık; bazen dindarlık ve dinsizlik; bazen de Atatürkçülük ve gericilik tartışmaları şeklinde tezahür etmiştir. Bu tartışmalar içerisinde dindarları şiddet kullanmak ile suçlayan bazı aydın geçinenler dindarlara kaşı şiddet kullanmayı kendileri için bir hak olarak görmeye başladılar. Şiddet ile ilgili bu farklı tutumların, dindarlık ya da dinsizlikle açıklanabilmesi mümkün değildir.

Yine aynı şekilde dindarları yasakçı olmakla suçlayan bazı aydın geçinenler, kendi ideolojileri adına dindarlardan daha da fazla yasakçı olmaya başladılar. Bu tutum, yasakçılığın da din ya da dinsizlik ile alakalı değil; daha çok kişilikle alakalı bir sorun olduğunu kanıtlamaktadır. Sonuç olarak şu söylenebilir ki, ister dindar olunsun, ister olunmasın adalet ve özgürlük herkes tarafından, herkes için savunulması gereken değerlerdendir. Ayrıca unutulmamalıdır ki özgürlük ve adalet farklılıkların birlikte bulunduğu toplumlar için söz konusudur. Bundan dolayıdır ki adalet ve özgürlük, eşitlerin değil; eşit olmayanların birlikte yaşayabilmelerini sağlayan değer yargılarıdır. Bu değer yargılarını tahrip eden en etkin faktör ise şiddettir. Güç ile şiddet arasındaki fark da burada ortaya çıkmaktadır. Güç kendi zatında arzulanan bir şey olmasına rağmen, şiddet için aynı şey söylenemez. Çünkü şiddet, gücün haksız ve adaletsiz kullanımını ifade eder. Bu tanımla birlikte, şiddetin sadece din ile alakalı değil; tüm siyasi ve ideolojik akımlarla da alakalı bir sorun olduğu; bu sorunun temelinde ise düşünce ve inançtan çok insanın kişiliğinin etkili olduğu ortaya çıkmaktadır.

Mevlid Kandili Kutlamaları II

Mevlid Kandili Kutlamaları II

Hz. Muhammed, döneminde takvim kullanımı yaygınlaşmadığı için, doğumlar önemli kabul edilen ve herkes tarafından bilinen olaylara göre hesaplanırdı. Bu geleceğin bir etkisi olarak İslâm tarihçilerinin çoğuna göre Hz. Muhammed, Habeşistan’ın Yemen valisi Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmak üzere Mekke’ye saldırdığı ve Fil Vak‘ası denilen olayın meydana geldiği yıl doğmuştur. Yine genel kabul gören görüşe göre Hz. Muhammed, Rebîülevvel ayının 12’sinde ve gündüz dünyaya gelmiştir. O yıl ilkbahar mevsimine rastlayan bu ayın iki, sekiz, on veya on yedinci gününde doğduğuna dair rivayetlerle sabaha karşı dünyaya geldiğine dair rivayetler de vardır. Doğumun pazartesi günü olduğu ise daha sahih rivayetlere dayanmaktadır. Ayrıca doğum gününün milâdî takvime göre 20 Nisan’a denk geldiği ileri için Kutlu Doğum Haftası kutlamaları bu tarihe göre düzenlenmiştir.

Hz. Muhammed’in vefatından sonra, İslam inancı içerisinde Mevlid kutlamalarının ilk defa ne zaman başladığı konusunda da bir ittifak yoktur. Nakledildiğine göre Hz. Muhammed’in doğum gününün resmi olarak ilk defa kutlanılmasını başlatan Fatımi halifesi Muiz li-dinillah (ö. 365/975)’dir. Daha önceleri kutlanmamasının sebepleri arasında, Emeviler ile Hz. Hz. Muhammed’in soyundan gelen Ehlibeyt arasındaki siyasi mücadelelerin varlığı zikredilmektedir. Ancak bu yorum, konunun sadece siyasi bakış açısı ile değerlendirilmiş olması sebebiyle doğru gözükmemektedir. Çünkü ittifakla Hz. Muhammed’in kendi doğum gününü kutlamadığı ve bunu dini bir faaliyet olarak görmediği kabul edilmektedir. Bundan dolayı da halen Suudi Arabistan’da Mevlid Kandili resmi olarak kutlanmamaktadır.

Fatımiler her sene, hicri yılbaşı olan 1 Muharrem, Aşure günü, Kurban ve Ramazan bayramları, kandil geceleri, Nevruz, Mihrican, Feth-i Haliç gibi gün ve gecelerde çeşitli resmi merasimler tertip ederlerdi. Bunları “Mevalid-i Sitte= altı mevlid” olarak anarlardı. Şüphesiz bunların en önemlisi, Hz. Muhammed’in doğum günü kabul edilen Rebiyülevvel ayının 12. günü ve gecesi yapılan mevlid merasimi idi. Diğer beş mevlid ise Hz. Ali, Hasan, Hüseyin, Fatma ve Halife-i Hazır (mevcut halifenin) doğum günü idi. Halifenin biraz da ihtişamını göstermek istediği bu törenlerde çok para harcanırdı. Sadakalar verilir; para, elbise ve mücevherattan oluşan hediyeler dağıtılırdı. Bu özellikleri ile de mevlidler dini, sosyal ve siyasi özellikli etkinlikler olarak icra edilirdi.

Farklı bir görüşe göre Mevlid kutlamalarını ilk defa bu günümüzdekine benzer şekilde ilk defa Selahaddin Eyyubi’nin eniştesi de olan Erbil Atabeyi Muzafferüddin Kökböri (ö. H. 629/m.1232)’dir. Erbil Atabeyliği Irak’ın kuzeyinde yer alan ve yüzyıllardır Türk nüfusunun yaşadığı Erbil’de XII. Yüzyılda kurulan bir Türk Atabeyliğidir. Bu dönemin en önemli özelliklerinden birisi, haçlı seferlerinin hız kazanmış olmasıdır. Öyle gözüküyor ki, Mevlid Kandili kutlamaları haçlı seferlerinin etkin olduğu bir dönem ve coğrafyada tekrar önem kazanmaya başlamıştır.

Bu kutlamalar için toplananlara mevlid kıssaları okumayı ise ilk olarak başlatanların Mısır Çerkez hükümdarları mı yoksa Mısır Fatımileri mi olduğu konusu henüz açıklık kazanmamıştır. Fatımiler döneminde Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Hz. Fatma’nın doğum yıldönümlerinde yapılan kutlamalarla ortaya çıktığı ileri sürülen bu uygulamanın, Eyyubiler döneminde yaygınlaştığı belirtilmektedir.

Osmanlılarda İkinci Selim döneminde camilerde yakılan kandillerden esinlenerek, bu kutlamalara “Mevlid Kandili” adı verilmiştir. Bu kutlamalar İkinci Selim’in oğlu olan Üçüncü Murad döneminde ise resmileştirilmiştir. Bugün Mevlid Kandili kutlamaları Hicri takvime göre Kutlu Doğum Kutlamaları ise miladi takvime göre yapılan kutlamaları ifade etmektedir. Kıbrıs’ta da Türkiye’nin etkisi ile aynı kutlamalar yapılmaktadır. Ancak Kıbrıs’ta Türkiye’den farklı olarak, Mevlid Kandilinin tatil olması Osmanlı döneminden kalan bir gelenek olarak halen devam etmektedir.

Farklı dillerde yazılan birçok mevid olmakla birlikte, Türkçe olarak yazılan mevlidlerin sayısı 200 civarındadır. Bunların en meşhuru, Süleyman Çelebi’ye aittir. Ancak bundan daha önce de yazılmış mevlidler de vardır. Bunlardan biri Ahmed Fakih’e (ö. 650/1252) ait olan Çarhnâme’nin sonunda Süleyman Çelebi’nin mevlidi olan Vesîletü’n-necât’a benzer ifadeler bulunmaktadır. Süleyman Çelebi’den kısa bir süre önce de Erzurumlu Mustafa Darîr’in yazmış olduğu Tercüme-i Siyer-i Nebî (Peygamber Hayatının Tercümesi) de (yazılışı: 790/1388) adeta bir mevlidi çağrıştırmaktadır. Farklı mevlidler üzerinde yapılan çalışmalar bir kısmının Süleyman Çelebi’nin eserine aynen benzediğini, bir kısmının bazı motifler yönünden ayrılık gösterdiğini, geri kalanların ise tamamen farklı olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Mevlid, doğum günü demek olmasına rağmen, günümüzde geleneklerin baskın gelmesi ile ölüm merasimi gibi algılanmaya başlandı. Bu yüzden de ölenlerin ardından çeşitli günlerde mevlidler okunur oldu. Bu kutlamalar ayrıca geleneğin din ve dini yorum üzerindeki güçlü etkisini göstermektedir. Bu tür kutlamalara yapılan itirazların başında, geleneğin zamanla dinin önüne geçip dinin esas amacının kaybolmasına yol açacağıdır.

Bu tür kutlamaların Hz. Muhammed’in anlaşılmasında aracı bir rol oynadığı savunulmakla birlikte, dini bir dayanağı olmaması ve zamanla geleneğin baskısı altında Hz. Muhammed’in, sembolik bir şahsiyete dönüştürülme riski taşıması ile de eleştirilmektedir. Çünkü Mevlitlerde de geçen Hz. Muhammed’in doğumu öncesi ve sonrasını anlatan bazı hikâyeler, büyük ölçüde Hz. Muhammed’in sembolleştirildiği kurgusal hikâyelerdir. Nitekim Hristiyanlık tarihinde bu tür uygulamalar zamanla Hz. İsa’nın gerçek bir şahsiyet mi yoksa sembolik bir şahsiyet mi olduğu tartışmalarını gündeme getirdi.

Bu tür kutlamaların ortaya çıktığı ilk dönemlerden beri, dini açıdan faydalı mı yoksa zararlı mı oldukları tartışma konusu olmuş ve halen daha tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Bu konudaki genel kanaat, bu tür kutlamaların dini ibadetler değil; dini inançlardan türetilerek adet ve geleneğe dönüşmüş siyasi anlam da kazanabilen sosyal faaliyetler olduklarıdır. Bu itibarla da din istismarına dönüşmedikleri müddetçe, faydalı sosyal dini etkinlikler olarak değerlendirilmeleri daha makul ve makbul gözükmektedir. Halkın bunlara gösterdiği yoğun ilgi, bu tür bir yorumun yapılmasında etkili olmaktadır.

Ayrıca sosyal bir faaliyet olarak yapılan bu kutlamaların dikkat çeken bir yönü de, TC ve KKTC’de bazı siyasi parti ve milletvekillerinin bu programlara özel ilgi göstermesidir. Bu durum ise bazıları tarafından programların siyasallaştırılması olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu durumu, siyasetin halkın değerleri ile bütünleşmesi olarak da değerlendirenler bulunmaktadır. Türkiye’de kutlamalara hem iktidar hem de muhalefetin katılması, kutlamaların iç siyasi yönünü zayıflatarak ortak bir değere dönüşmelerine yardımcı olmaktadır. Sonuç olarak, bilinçli ve kontrollü yapılması durumunda toplumsal bir fayda sağladığı gördükleri ilgiden anlaşılmaktadır. Ancak yapılan kutlamaların istismara dönüşmemesi için kutlamalara yöneltilen eleştirilere de önem verilmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu eleştirilere dikkat edilmez ise zamanla halk arasında yaygınlaşan Hz. Muhammed ile ilgili hikâyeler, dini yazılı metinlere dayalı Peygamber algısının yerine halkın kültürünün belirlediği sembolik bir peygamber algısının yerleşmesine yol açacaktır.

Hz. Muhammed’in doğum günü münasebetiyle 1989 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafında planlanan, daha sonra ise Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından desteklenen Kutlu Doğum Haftası kutlamaları, ilk başta Osmanlı Devlet geleneğinin bir devamı olan Mevlid Kandili kutlamaları ile birlikte yürütülmeye başlandı. Ancak Mevlid Kandili’nin Hicri takvime göre kutlanması ve bu yüzden her yıl 10 gün geri gelmesi sebebiyle, kutlamalar bazen kış mevsimine de denk gelebiliyordu. Bundan dolayı da 1994’de, kutlamaların Miladi takvime göre Hz. Muhammed’in doğum günü kabul edilen 20 Nisan’da kutlanması kararlaştırıldı ve bu uygulama günümüzde yoğun bir ilgi ve kabul gördü.

Böylece 1994’den itibaren kutlamaların 20-26 Nisan arasında yapılmasına başlandı. Bu uygulama, Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin, Mevlid Kandili kutlamalarına bir alternatifmiş gibi algılanmasına yol açtığı için bazıları tarafından Osmanlı geleneğinden sapma olarak değerlendirildi. Ancak Hz. Muhammed’in doğumunun 20 Nisan’a denk gelmesi ve Kutlu Doğum Kutlamalarının 23 Nisan’ı da içine alması, kutlamaların Cumhuriyet ideolojisine alternatif kutlamalar olarak değerlendirilmesine de yol açtı. Nitekim 2007 yılında kutlamaların 23 Nisan ile çatışmaması için 14-21 Nisan tarihleri arasında kutlanmasına karar verildi ve bu uygulama hala daha devam etmektedir. Bu kutlamalar bugün İran’da “Vahdet (Birlik) Haftası” adı altında yapılmaktadır. Bu durum, din, kültür ve siyaset arasındaki bağın bir göstergesidir.

Sonuç olarak Mevlid Kandili kutlamaları, günümüzde de din, gelenek ve siyasetin iç içe girdiği kutlamalar olarak devam etmektedir. Toplumun bunlara gösterdiği yoğun ilgi, doğal olarak bu tür kutlamaların, hem din hem toplum hem de siyasi şartları dikkate alarak makul bir değerlendirmesini gerekli kılmaktadır. Bun anlayıştan hareketle, dinin özünü bozmadığı, toplumsal yaşamı olumsuz etkilemediği ve siyasi istismara dönüştürülmediği müddetçe, kutlanmasının sorun olmayacağını söyleyebiliriz.

Bu yazım, daha önce yazdığım “Kutlu Doğum Haftası Kutlamaları” başlıklı yazımın güncellenmiş şeklidir.

(Ek bilgi için TDV İslam Ansiklopedisi’nin “Mevlid ve Kandil” maddelerine bakınız)

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/mevlid-kandili-kutlamalariyusuf