Din ve Şiddet II
Fransa’da yaşanan cinayetlerin din ve inanç ile bağlantılı olarak gündeme getirilmesi sebebiyle, din ve şiddet konusunu tekrar işlemek ihtiyacı doğmuştur. Dinler ve ideolojiler hayatı anlama gayreti olarak ortaya çıkabileceği gibi hayat içerisindeki mücadelelerde de, rakip olana karşı bir meşrulaştırma aracı olarak ortaya çıkarılmış olması da mümkündür. Birinci tür din ve ideoloji anlayışları hayatı anlama gayretleri olduğu için, bilimsel ve ahlaki temellere dayanırlar. İkinci tür inanç ve ideolojiler ise meşrulaştırma amaçlı olarak ortaya çıkarıldıkları için duygusal temellere dayanırlar ve bilimsel bir gerçekten çok psikolojik halleri ifade ederler. Terör ve şiddet stratejilerinin planlanmasında ikinci tür yaklaşımlar esas alınır. Birinci tür yaklaşımın öğretim metodu, insanı düşünme ve anlamaya sevk ederken ikinci tür anlayış ise insanı düşünmeye değil sorgusuz sualsiz bağlanmaya bir başka ifade ile mutlak itaate teşvik eder. Daha öz bir ifade ile birinci tür din ve ideoloji yaklaşımları analitik metodu, ikinci tür yaklaşımlar ise şartlandırmayı esas alan doktrine dayalı yaklaşımı esas alırlar. Bütün dini metinler her iki anlayış doğrultusunda da yorumlanmış ve yorumlanmaya devam edilmektedir.
Dini metinlerde ahlaki ve insani değerlere çağrının yanısıra şiddete de çağrı olarak yorumlanabilecek bölümlere rastlamak mümkündür. Özelikle Tevrat’ta etnik temizlik olarak nitelenebilecek oldukça kanlı sahnelerle birlikte savaşa karşı olan, şiddeti kötüleyen ve barışa çağrı yapan bölümler de bulunmaktadır. Aynı şekilde İncil’in bir yerinde düşmanların bile sevilmesi mesajı verilirken, başka bir yerinde de İsa’nın yeryüzüne barış getirmek için değil Kılıç ve ayırım getirmek için geldiği şeklinde yanlış algıları yol açabilecek bölümler bulunmaktadır. Dini metinlerin bu özelliklerinden dolayı, doğru yorumlanabilmeleri için akademik bir birikimle ele alınmaları gerekmektedir.
Hint inançlarının barış ve sevgiye esas aldığı kabul edilmesine rağmen Hinduların kutsal kitaplarından birisi olan Bhagavadgida’da savaş doğanın zorunlu bir kuralı olarak sunulmakta ve buna dayanılarak da savaşa teşvik edici bir üslup kullanılmaktadır. Kuran-i Kerim’de de, ne olursa olsun barış çağrısı olduğunda barışın yapılması gerektiği, bir insanın öldürülmesinin tüm insanlığı öldürmek olacağı belirtilirken, müşriklerin nerede bulunurlarsa öldürülmeleri gerektiği gibi işin uzmanı olmayanlar tarafından yanlış yorumlara açık bölümler de bulunmaktadır. Kuran-ı Kerim’e göre, düşmanlık duygusu, insanın günaha olan eğiliminden kaynaklanmaktadır. Tevrat’ta da buna benzer bir mesaj bulunmaktadır. Ancak buna rağmen, sosyal ve siyasi şartlar, dinin barışçı ve özgürlükçü yönünün öne çıkmasını engellemekte, dinlerin şiddet ve yasaklarla anılmasına yol açmaktadır. Bu sorunun çözümü, farklı inançlara sahip din adamlarının sık sık bir araya gelerek, insanlara tüm farklılıklarına rağmen birbirlerini sevmeleri, anlamaya çalışmaları ve farklılıklarına saygı duymaları gerektiği mesajları vererek, insan hakkı ihlallerine karşı ortak tavır geliştirmeleri ile mümkündür. Din adamları bunu yapmadıkları müddetçe, genel bir ahlaktan ve insanlık sevgisinden bahsetmeleri inandırıcı olmayacaktır. Tabii din adamlarının bunu yapabilmeleri için de siyasi baskı altında kalmalarını sağlayan sınırlamalardan kurtulmaları lazım.
Genel bir değerlendirme yapacak olursak, tüm dinlerin barış ve ahlaki öğretilerinin şiddet öğretilerinden daha ağır bastığını söyleyebiliriz. Buna rağmen, henüz daha dinlerin sağlıklı değerlendirilmesi ve anlaşılması için ortak bir metot ve söylem geliştirilememiştir. Bunun geliştirilememesinin önündeki en önemli engel din ve siyaset arasında kurulmuş olan yanlış bağlardır. Bu bağlar, dini adeta siyasi projelerin meşrulaştırıcı aracı haline getirdiği için, dini konuların evrensel ahlaki değerleri koruyucu bir misyonla ele alınmasını zorlaşmaktadır.
Bu sorunun farkında olan, Müslüman ilim adamlarından olan eş-Şatıbi tüm kutsal sayılan dinlerin ortak değerlerini kurmaya çalışmıştır. Onun çalışması, can, mal, akıl, nesil ve dinin korunmasını, tüm dinlerin ortak değeri olması anlayışı üzerine kuruludur. Ancak Şatıbi, kendisini geleneğin etkisinden tam olarak kurtaramadığı için bu teorisini geliştirememiştir. Özü itibari ile çok doğru bir yaklaşımı temsil eden Şatıbi’nin yaklaşımı aslında seküler alanda gelişme göstererek evrensel insan hakları olarak ortaya çıkmıştır. Ancak uluslararası ekonomik ve siyasi sistem evrensel ahlaki öğretilerin gerisinde kaldığı için, ulusal ve uluslararası sorunların vicdani tatmin düzeyi insanlığın içindeki isyan ve nefreti söndürecek düzeye ulaşamamıştır. Bu yüzden de tarih içerisinde ve günümüzde, dinlerden kaynaklanan sorunların çözümü için peygamberlik iddiaları yanında yeni din iddiaları da gündeme getirilmiştir. Bunların bazıları, taraftar bulmuş bazıları ise doğar doğmaz ölmüştür. Yeni din ve peygamberlik söylemlerini hemen hemen hepsi, geçmiş inançlardan kaynaklanan sorunları çözmek iddiası ile gündeme gelmiş; ancak daha sonra bu iddialar geçmiş inançları inkâr hatta reddetmeye dönüştüğü için dinlerin bölünerek çoğalması adeta düşmanlıkların bölünerek çoğalmasına sebep olmuş ve olmaktadır. Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık tarihi ve kültürel aklının gelişim sürecinde de aynı gerçeği görebilmekteyiz.
Çağımızda, dini farklılıkların yarattığı çatışma zemininden kurtulmak için asgari ortak değerler oluşturma kapsamında ileri sürülen farklı bir görüş ise Tevrat’ta geçen 10 emrin ortak değer olarak kabul edilmesidir. Din kaynaklı evrensel bir yaklaşımın geliştirilememesi ve din kaynaklı bazı sorunlar doğal olarak dine karşı genel itiraz ve retlerin de ortaya çıkmasına yol açmıştır. Dolayısıyla dine ya da dinlere karşı yapılan itirazların tümünü, ahlaksızlık ya da din düşmanlığına bağlamak doğru değildir. Çünkü din adına iler sürülen görüşler, dinden çok kişinin din anlayışını yansıtan görüşlerdir. Bundan dolayı da dine yöneltilen eleştiriler, daha çok dine değil, din adına ileri sürülen belli görüş ya da görüşleredir. Bilindiği üzere aynı konuda hatta ayni din içerisinde çok farklı görüşler ve inançlar bulunabilmektedir. Bu farklı inançlarla görüşler arasında dini olmak bakımından bir fark yoktur. Ancak görüşlerin ahlaki ve bilimsel tutarlılıkları, dayandırıldıkları delillerin gücüne göre değişmektedir.
Özelde İslam, genelde tüm dinlerin ileri gelenleri, dinlerin temel amaçlarından birisinin insan hayatının korunması olduğunu belirtmelerine rağmen, gerçek hayatta bu inanca uygun davranılmadığını müşahede etmekteyiz. Fransa’da yaşanan son cinayetler bunu bir kez daha gündeme getirmiştir. Bunun sosyal, siyasi, ekonomik, psikolojik birçok sebepleri olmakla beraber, dine dayanan bir yönünün de olduğu gözükmektedir. Burada sorgulanması gereken, bu eylemin ne kadar ahlaki ve dini olduğudur. Şu bir gerçek ki, hiçbir insan inancını başkasının hak ve hürriyetlerini ihlale çevirmediği müddetçe inancından dolayı suçlanamaz. Dolayısıyla, Müslüman, Yahudi, Hristiyan hatta ateist olmak kendiliğinden bir düşmanlık sebebi olamaz. İnsanların inanç ya da ideolojilerini başkalarının haklarını ihlal etmek için kullanmaları durumunda ise adalet prensibi gereği, hakkın ihlali oranında karşılık verme hakları vardır.
Bu yüzden Fransa’daki mizah dergisine yapılan saldırı, suç ve ceza prensibi açısından kabul edilebilir değildir. Evrensel adalet ilkesi gereği, birisi dininizle alay ediyorsa, sizin de onun dini ile alay etme hakkını verse de böyle bir hakkın kullanımı doğru bir davranış olmayacaktır. Çünkü o kişi, özel bir duruma genel bir durum görüntüsü vererek, gerçeğe aykırı, gayri ahlaki bir davranışta bulunmuştur. Sizin de onun gibi davranmanız, sizi de konumuna düşürür. Ayrıca kolektif cezalandırma insan hakkı ihlalidir. Çünkü bir Müslümanın yaptığından tüm Müslümanlar sorumlu olmadığı gibi, bir Hristiyan ya da Yahudi’nin yaptığından da tüm Yahudi ve Hristiyanlar da sorumlu değildir. Ancak din kullanılarak işlenen suçlara ortak insani bir sorumluluk gereği hangi inanca mensup olunursa olunsun, herkesin karşı çıkması gerekiyor. Kuran-i Kerim’de Hz. Muhammed’i küçük düşürmek için söylenen bazı sözler zikredilmiş; ancak bunu yapanların görüşleri eleştirilmiş olmasına rağmen hiçbirinin fiili savaş dışında öldürülmediği bilinmektedir. Aksine Hz. Muhammed şiir ve söylemleri ile kendisi ve dini ile alay edenlere cevap vermek üzere Hassân b. Sâbit, Kâ’b b. Züheyr ve Abdullah bin Revâha isimli üç şairi görevlendirmişti. Dolayısıyla din ile alay den birisine verilecek karşılık, onun öldürülmesi değil, kullanılan yöntemin aynısı ile karşılık vermektir. Bundan dolayı Fransa’da işlenen cinayetleri kınıyorum. Bu kınama, Fransa’nın farklı Müslüman ülkelerde izlediği insan haklarını ihlal edici devlet politikalarını kabul ettiğimiz anlamına gelmez. Çünkü bir yanlış başka bir yanlışın kabulü için gerekçe olamaz.
Bu arada şunu ifade edeyim ki, evrensel bir hukuk kuralına göre hiç kimse adil bir mahkeme önünde suçu ispatlanana kadar suçlu sayılamaz. Bu yüzden Fransa devletinin de, bu insanları yakalayıp mahkeme önünü çıkarıp yargılama yerine yargısız infaz sayılan operasyonunu da doğru bulmuyorum. Bu insanların yerleri tespit edildiğine göre, o zaman sivil polisler bunları takip ederek, başkalarının hayatının riske girmediği bir yerde yakalayabilirlerdi. Eğer bu insanlar canlı yakalanmış olsalardı ve mahkeme huzuruna çıkarılmış olsalardı, o zaman saldırının planlı bir terör saldırısı mı yoksa bireysel bir eylem mi olduğu ortaya çıkacaktı. Zanlıların öldürülmesi, doğal olarak bu imkânı ortadan kaldırmış ve spekülasyonlar için zemin hazırlamıştır. Ayrıca dört rehinenin de öldürülmüş olması da, operasyonun başarılı olduğunu ileri sürmeyi zorlaştırmaktadır. Buna rağmen, insanlığın terör ve cinayetlere karşı olarak bugün Fransa’da düzenlenecek olan yürüyüşe TC Başbakanı Davutoğlu’nun katılımını doğru ve gerekli görüyorum. Ancak bu duyarlılığın, dünyanın her yerinde öldürülen masumlar için de aynı şekilde gösterilmesi gerekmektedir.
Terörün genel mantığı korku yaratarak, başkalarını kontrol altına almayı esas alır. Dolayısıyla devletler de sorunları, hukuk içerisinde değil de korkutarak çözme yolunu seçerse, devlet terörüne yol açmış olur. Bu yüzden, devlet, din ya da ideoloji adına olsun her türlü teröre tüm insanlar birlikte karşı çıkılmalıdır. Aksi takdirde, senin teröristin kötü benim ki iyi gibi çarpık siyasi anlayışların etkisinden kurtulmak mümkün olmayacaktır.
Bu yazı, daha önceki “Din ve Şiddet” başlıklı yazımın güncellenmiş şeklidir.
http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-ve-siddet-ii/6493
yusuf