Din ve Yolsuzluk

Din ve Yolsuzluk

Okuduğum bir yazıda, halkı dindar olan ülkelerdeki politikacı ve bürokratların daha kolay yolsuzluk yapabildikleri iddia edilmektedir. Din İşleri Başkanlığı yapmış ve şu anda İlahiyat Fakültesi’nin dekanlığı yapan birisi olarak bu iddianın doğruluğunu sorgulama ihtiyacı hissettim. Çünkü genel kabule göre din ahlaki değerleri koruyan ve sosyal ahlak bilincini geliştiren bir güçtür. Ancak bu gücün bazen amacına aykırı olarak kullanıldığı da bir gerçektir.

Din İşleri Başkanlığı görevini yürütürken, dinin özellikle bazı siyasiler tarafından bir istismar aracına dönüştürülmeye çalışıldığını şahsen tecrübe ettim. Bazı siyasilere göre din adamları, onların daha rahat siyaset yapabilmeleri için vardır. Bu anlayışa göre, din adamlarının görevi halkın itaat psikolojisini geliştirerek, siyasete ve siyasetçilere boyun eğmelerini sağlamaktır. Bu tür bir misyonla hareket eden din adamları doğal olarak, halkın sorgulama ve muhalefet etme gücünü zayıflattıkları için yolsuzluk ve usulsüzlüklerin önünü de açmaktadır. Kuran-i Kerim’de bu konuya değinilerek hiçbir peygamberin kendisine dini ve ilmi bir sorumluluk verildikten sonra, insanları köleleştirmesi yakışmaz denilerek bu anlayış eleştirilmiştir (Al-i İmran, 79).

Kuran-i Kerim’de bazı insanların siyasilere yakınlaşmak için usulsüzlük ve yolsuzluklara bulaştıkları da açık bir şekilde ifade edilmektedir (Bakara, 188). Başka bir ayette ise birçok din adamının sahtekârlık yaparak toplumun mal ve mülkünü yedikleri; böylece de insanları dinden soğuttukları belirtilmektedir (Tevbe, 34). Dolayısıyla da dindar toplumlarda da, insanların inançları istismar edilerek yolsuzluğun yapıldığı yine dinin kaynakları tarafından doğrulanmaktadır.

Dini değerlere sahip birey ve toplumlar ile bu değerlere sahip olmayan birey ve toplumların usulsüzlük ve yolsuzluk konusunda hangisinin daha duyarlı olduğu konusunda güvenilir bir istatistiki bilgiye sahip olmamamla birlikte, hiçbir din ve inancın usulsüzlük ve yolsuzluğu hoş görmediği kesindir. Şu da bir gerçek ki, insan hak ve hürriyetlerinin gelişmediği kapalı toplumlar yolsuzlukları daha açıktır. Çünkü kapalı toplumlarda baskıcı politikalar izlendiği için toplumun denetleme görevini yapabilmesi daha zor hale gelmektedir. Bu durum yolsuzluk yapmak isteyen bürokratlar ile siyasiler için bir fırsat yaratmaktadır. Bunun olmaması için her türlü aykırı görüşün de seslendirilebildiği bir özgürlük ortamının oluşmasını sağlamak lazım. Aksi takdirde insanı insan yapan akıl ve vicdanını kullanma yeteneği zayıflar ve bireyler toplumsal denetleme görevlerini yerlerine getiremez hale gelirler.

Birey ve toplumların sömürü ve istismarını ifade eden yolsuzluklardan korunabilmesi için öncelikle özgürlüklerine sahip çıkmayı öğrenmesi gerekir. Çünkü özgürlüğümü kaybeden birey ve toplumlar başkaları tarafından sömürülmeye mahkûm olurlar.

Müftüyü Halk Seçsin

Müftüyü Halk Seçsin

Havadis’in geçen Pazar günkü Poli ekinde Din İşleri ile ilgili önemli meseleler tartışıldı. Ardından Din İşleri Başkanı, bir diğer unvanı ile Kıbrıs Müftüsü Talip Atalay’ın Ak Parti’den Mersin milletvekilliği aday adayı olması gündeme oturdu. Bu yüzden, her iki gelişmeyi birlikte değerlendirmenin faydalı olacağı kanaatiyle bu yazımda her iki gelişmeyi konu edinmeyi gerekli gördüm.

Poli’nin Ali Dayıoğlu ile yaptığı röportajda, özellikle Din İşleri Başkanlığı’nın sadece Sünni Hanefilere hizmet ettiği ileri sürüldü. Röportajda değinilen bir başka konu ise Din İşleri’nin cami yaptığı ancak cem evi yapmadığıdır. Aslında cem evi yapımının yasaklanması Cumhuriyetin kuruluşu yıllarında çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin kapatılması kanununa dayanır. Osmanlı döneminde millet sistemine dayalı bir devlet anlayışı olduğu için, tüm farklı dini inançlara, mezhepler ve tarikatlara Osmanlı’nın hukuk sistemi içerisinde belli müsamaha tanınmıştı. Bu müsamaha sınırları içerisinde Mevlevi, Bektaşi ve diğer tasavvuf kurumlarına ait tekke ve zaviyelerde sema ve müzikal ibadetler icra edilebiliyordu. Hatta Lefkoşa Mevlevi Teknesi’nde bu gelenek yasak geldikten sonra da uzun süre devam etmiştir. Bu anlayış sebebiyle de, bu yerlerin ibadethane olarak kabul edilip edilmemesi şeklinde bir tartışma da yoktu. Bu tartışmalar Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan ulus devlet anlayışının eseridir.

Din İşleri Yasası (29/93 sayılı), camii dışındaki ibadet yerlerini yapmak ya da yaptırmak yetkisini Din İşleri’ne vermemiştir. Osmanlı döneminde her din ve tarikat faaliyetlerini büyük oranda kendi mali imkanları ile kurdukları vakıflar aracılığı ile yürütüyorlardı. Cumhuriyete geçişle bu kurumlar kapatıldı ve mülklerine de el konuldu. Yaklaşık 100 yıl sonra bazı azınlıklara ait vakıflar iade edilmeye başlandı. Ancak Türkiye’de yapılan bu düzenleme sadece azınlık vakıflarını kapsadı. Siyasi irade Müslüman vakıfları sahiplerine iadeyi uygun görmemiştir. Nitekim bugün resmi olarak cem evi statüsünde olmasa da, bu inanç sahipleri dernek çatısı altında aynı faaliyetleri sürdürmektedir. Kapatılan diğer tarikatların durumu da farklı değildir. Dolayısıyla, tekke ve zaviyelerin kapatılması, bunlara ait olan vakıf ve mülkiyetlerin ellerinden çıkmasını sağlamış olsa da faaliyetlerini sonlandıramamıştır. Bu durum, yasakların çözüm getirmediğini de kanıtlamaktadır. Ancak, dini inançlar üzerinden yürütülen ahlak dışı politikaların yarattığı korkular, doğal olarak dini inançlara karşı önyargıların oluşmasını sağladı.

Diyanet İşler Başkanı ile bir sohbetimizde, Türkiye’de Diyanet, Kıbrıs’ta da Din İşleri Başkanlığı’nın devlet katkısı almasını tartışmıştık. Bu tartışmada sadece İstanbul’daki Müslüman vakıfların Diyanet’e devredilmesi durumunda, Diyanet’in gelirlerinin devletin vereceği katkıdan daha fazla olacağı sonucu çıktı. Kıbrıs’ta da durum farklı değildir. Müslüman vakıfların gelirleri siyasiler ve bazı çıkar çevreleri tarafından talan edilmese, Din İşleri Başkanlığı’nın devlet katkısına ihtiyacı olmazdı. İngiliz idaresinin belli dönemlerinde, Vakıflar ve Müftülük makamına zarar verilmiş olsa da daha sonra Müftüyü halkın seçmesine izin vererek, Müftülük makamının tekrar itibar kazanması sağlanmıştı. Ancak Müftülük tarihinde halkın seçtiği tek Müftü olan Mehmet Dāna Efendi, seçildikten sonra yoğun bir baskı altına alınarak sindirilmeye çalışıldı. Bunun en güçlü sebebi, vakıf mallarını yağmalamak isteyenlerin Müftüyü önlerinde engel olarak görmeleriydi. Benim Din İşleri Başkanlığı görevinden Kadir Gecesi alınmamda da aynı anlayışın hakim olduğu kanaatindeyim. Çünkü Kıbrıs Türk halkının maddi ve manevi mirası olan kayıp antik halılar, tarihi eserler (Yavuz Sultan Selim’e ait kılıç ve elyazması Kuran-i Kerim ve bazı yazmalar), konularında yetkililere resmi yazılar yazmıştım. Tabii bu yazılara cevap vereceklerine apar topar beni görevden aldılar. Yerime Talip Atalay atandığında tüm bu bilgileri kendisine verdim ve bunların takipçisi olması için resmi bir yazı da yazdım. Ancak edindiğim bilgiye göre, bu konuda hiçbir adım atılmadı. Ayrıca kendisinden, açtığım hukuk davalarında haklarımı aramak için talep ettiğim bilgi ve belgeleri yasal zorunluluk olmasına rağmen vermediği için hakkında Başbakanlığa suç duyurusu yaptım. Talip Atalay’ın neden böyle davrandığını kendisinin açıklaması lazım. Mademki siyasete atılacak, o zaman kendisini seçecek olanların, kendisini her yönüyle tanıması gerekir.

Poli’nin konu edindiği bir diğer husus ise diğer dini inançların neden Din İşleri Başkanlığı’nda temsil edilmediğidir. Bunun olabilmesi için öncelikle yasanın değiştirilmesi lazım. Bence, Din İşleri Başkanlığı tüm diğer dinlerin de temsil edilebileceği şekilde yeniden yapılandırılabilir. Tabii diğer dini grupların Din İşleri Başkanlığı çatısı altına girmek isteyip istemediklerinin araştırılmasına ihtiyaç var. Bazı dini grupların bunu kabul etmeyeceğini geçmiş tecrübelerimden biliyorum. Ancak, Din İşleri Başkanlığı’nın çatısı altında tüm dini grupların temsil edildiği bir komisyonun oluşturulması mümkündür. Bu komisyon, ülke içinde din ile bağlantılı çıkan sorunların çözümü için ortak akıl oluşturma misyonunu taşımalıdır. Bu misyon zamanla uluslararası bir işlev de kazanabilir. Yalnız bazı dini guruplar büyük ölçüde mutlak doğru iddiasında bulunmaları sebebiyle, ortak akıl oluşturma potansiyelleri oldukça zayıftır, yine de denemekte fayda vardır.

Poli’nin dikkat çektiği bir başka husus ise din ve laiklik arasındaki çarpık ilişkidir. Bu çarpık ilişki Din İşleri Başkanı Talip Atalay’ın, görevinden istifa etmeden Ak Parti’nin Mersin milletvekilliği aday adaylığına başvurmasında bir kez daha ortaya çıktı. KKTC Anayasası Laiklik ilkesini esas alması sebebiyle din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı düzenlemesi gerekmektedir. Ancak uygulamalar ve de yasal düzenlemeler, dini iktidarın siyasi misyonunu yürütmek için kullandığı bir araca dönüştürdü. Bu misyona uygun olarak da Din İşleri Başkanı, Başbakanın önerisi ve Cumhurbaşkanı’nın ataması ile göreve başlayabilmektedir. Bu yasal düzenleme sebebiyle her gelen iktidar kendi siyasi görüşüne uygun başkan atamaya çalışmış, siyasi isteklerine uymayan başkanı bazen iftira atarak bazen de kılıf uydurarak görevden almışlardır. Eski Müftülerden olan Rıfat Yücelten’e atılan aşağılayıcı iftira bunun eski örneklerinden birisidir. Benim CTP iktidarında atanmam ve UBP iktidara geldiğinde iftira atılarak görevden alınmam da bunun bir başka örneğidir. Bu iftiradan kurtulmak için açtığım davadan, dört avukatın çekilmesi ve davayı şahsen yürütmek zorunda kalışım bu tür iftira siyasetlerinin sistemleştiğinin bir kanıtıdır. Şimdi ise Talip Atalay’ın AKP’den milletvekilliği için aday adayı olması sebebiyle görevden alınması gündemde. Hatırlanacağı üzere Sayın Atalay’ın başkanlığa atanması da din ve siyaset arasındaki çarpık ilişkileri gündeme getirmişti.

Atalay’ın görevinden istifa etmeden siyasete adım atması, öncelikle KKTC Anayasa’sının laiklik ilkesine aykırıdır. Çünkü Talip hoca hala daha Din İşleri Başkanlığı ve Kıbrıs Müftülüğü unvanlarını taşımaktadır. Bu unvanları taşırken siyasi bir adım atılması Anayasa’nın laiklik ilkesine aykırıdır. Ayrıca Din İşleri Yasası’nda Din İşleri Başkanı’nın görev sorumlulukları içerisinde Din İşleri Başkanlığı’nı siyasi faaliyetlerin dışında tutmak hükmü vardır. Bu adımın siyasi bir faaliyet olarak değerlendirilmesi durumunda, bunu yasaya aykırı olacağı açıktır. İlgili yasa maddesi aynen şöyledir: (29/93-2)

“(C)     İslam dinini,  Atatürk devrimi ve ilkeleri ışığında, taassup, gerici,

                         istismarcı ve siyasi faaliyetler dışında tutmak

Dolayısıyla, mevcut Anayasa ve Din İşleri Yasası’na göre Talip Atalay’ın görevinden istifa etmeden siyasi bir adım atması, yasal ve etik açından sakıncalar içermektedir. Atalay’ın istifa etmemesi, adaylığının kesinleşmemesi durumunda kendine bir iş garantisi olarak Din İşleri Başkanlığı’nı tuttuğu şeklinde yorumlara yol açtı. Tabii farklı bir ihtimal de hakkında çıkan Fethullah cemaatine yakınlık iddialarına karşı bir korunma olarak aday adayı olduğudur. İkinci ihtimalin doğruluğunun kabul edilmesi, Atalay’ın saf değiştirdiği anlamına gelecektir. Bu durumda ise cemaatin hedefi haline gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Yok siyasete atılması tamamen kişisel bir tercih ise o zaman da adaylığı kabul edilmez ise tekrar göreve geri gelmesi oldukça sıkıntılı olacaktır. Ayrıca Talip Atalay, Din İşleri Başkanlığı görevini yürütürken geldiği Dicle Üniversitesi’ndeki kadrosunu iptal etmediği için Profesörlük kadrosuna atanmışdı. Din İşleri Yasası’na göre, dışardan yapılan atamalarda, atanan kişinin ikinci iş yapması yasal açıdan sorun değildir (Madde 8/2). Ancak Türkiye yasalarına göre aday adayı olması durumunda üniversite kadrosundan da ayrılması gerekir. Edindiğim bilgiye göre, üniversite kadrosundan ayrılmıştır. Öyle gözüküyor ki, Atalay’ın siyasi tercihinde başarılı olamaması durumunda, işsiz kalması riski var ve bu riskten korunmak için emniyet sibobu olarak yedeğinde Din İşleri Başkanlığı’nı tutmaktadır. Bu ise etik bir davranış değildir; ancak Din İşleri Başkanı’nın etik davranışı kadar, siyasilerin de etik davranışının sorgulanmasına ihtiyaç var. Çünkü bu durumun ortaya çıkmasından birinci derecede siyasiler sorumludur. Çünkü hem atamayı yapan hem de yasaları hazırlayanlar siyasilerdir.

Tüm bu sıkıntılar, doğru dürüst bir laiklik anlayışını geliştirilememiş olmamızdan kaynaklanmaktadır. Çünkü bizdeki laiklik anlayışı dini siyasetten uzaklaştırıp, tamamen siyasetin kontrolüne sokmayı hedefleyen bir laiklik anlayışıdır. Bir başka ifade ile bizdeki laikliğe göre din siyasete karışmaz; ancak siyaset dinin her şeyine karışabilir. Bu çarpıklıktan kurtulmak için dinin siyasete, siyasetin de dine doğrudan müdahale edemediği bir yapılanmaya gitmek gerek. Bu konuda Osmanlı’dan kalan kültürel miras ile çağdaş demokratik tecrübeden birlikte yararlanılmalıdır. Dolayısıyla yeni yapılanma, Osmanlının vakıf geleneği ile demokrasinin esası olan toplumun iradesine dayanan seçim esasları üzerine kurulmalıdır. Kısacası Müftüyü, ya Güney Kıbrıs’ta Başpiskoposun seçiminde olduğu gibi halk seçmeli ya da din görevlileri kendi başkanlarını seçmelidir. Ayrıca mali özerkliğini kazanması için de vakıf gelirlerinin KKTC Anayasası’nın 13. Maddesi ve Din İşleri Yasası’nın 12/1 maddelerinin hükümleri gereği, dini hizmetler için kullanılması sağlanmalıdır. Tüm bunlar yapılırken, din istismarını engelleyici, hukuk devletinin gerektirdiği hukuk denetiminin de sağlanması gerekmektedir. Tüm bu sorunların çözümü ise hukuk devleti ilkesinin gereği olarak yapılacak Yeni Anayasa ve yasal düzenlemeler ile mümkündür.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/muftuyu-halk-secsin/6869

yusuf

Amerika’daki Cinayetler

Amerika’daki Cinayetler

Daha önce Fransa’da işlenen cinayetler (Charlie Hebdo’ya saldırı), Dünya basınında büyük yer tutmuştu. Birçok ülke lideri, bu cinayetleri kınayan açıklamalar yapmıştı. Bu hafta ise şiddet üç Müslüman gence yöneldi ve bu sefer cinayetin yeri Amerika oldu. Öldürülen üç gencin Suriye’den göç etmiş bir ailenin Amerika’da doğmuş çocukları olması olayın siyasi bir yönü olduğu düşüncesini akıllara getirdi. Bundan dolayı da, Amerikan basınında bu cinayetlerin dini inanç farklılıklarından kaynaklanan nefrete dayalı bir sebepten kaynaklanıp kaynaklanmadığı tartışılmaya başlandı. Öldürülen üç gencin cenazesine binlerce kişi katılması ve cami sığmadığı için cenaze namazının dışarıya taşınması, halkın bu cinayetlere karşı tepkisini ve cinayetleri bireysel saldırı değil de ortak değerlere saldırı olarak değerlendirdiğini göstermektedir.

Fransa’da ve Amerika’daki iki cinayet arasındaki benzerlik, Fransa’daki cinayetin İslam’a ile Müslümanlara mal edilmeye çalışılması; Amerika’daki cinayetin ise Hristiyanlar ile Hristiyanlığa mal edilmeye çalışılmasıdır. Şüphesiz ki, bir ya da birkaç Müslümanın işleği bir cinayetten tüm Müslümanlar sorumlu hale gelmeyeceği gibi bir ya da birkaç Hristiyan’ın işlediği cinayetlerden de tüm Hristiyanlar sorumlu hale gelmez. Çünkü suç, sadece suçu işleyen veya işleyenleri sorumlu hale getirir prensibi, tüm doğru dini inançların genel bir inanç prensibidir. Bundan dolayı da, insan haklarına duyarlı her insan hangi inanca bağlı olursa olsun, bu tür saldırılara ve saldırılar üzerinden yaygınlaştırılmaya çalışılan nefret söylemlerine karşı, insanlığın otak sorumluluğu gereği birlikte tepki göstermelidir.

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın ABD Başkanı Obama ve de farklı liderlere yaptığı Amerika’da üç Müslüman gencin öldürülmesinin kınanması çağrısı, olaya uluslararası bir boyut kazandırdı. Nitekim ABD Başkanı Sayın Obama bir açıklama yaparak ABD’nin özgürlüklere verdiği önemi vurgulayıp, din, ırk ya da cinsiyet farkının hiçbir şekilde insan hakkı ihlalleri için gerekçe olamayacağına belirtti. Bu açıklama genel anlamda doğru bir yaklaşımı ifade etmektedir. Ancak ABD’nin güç eksenli politikalarının yarattığı tahribatlardan dolayı yapılan eleştirileri tamamen geçersiz kılmamaktadır. Aksine ABD’ye, Dünya barışının korunmasında daha yüksek bir sorumluluk yüklemektedir. Tabii ki Dünya barışının korunmasında, ABD ve muhaliflerini eleştiren Müslümanlara da güçleri ölçüsünde, insan haklarının korunmasında sorumluluk düşmektedir.

Bir ilahiyatçı olarak benim en fazla dikkatimi çeken, Fransa ve ABD’deki cinayetlerin dini inançlar ile bağlantılı olarak yorumlanarak nefret söylemlerinin yaygınlaştırılması için belli merkezlerce kullanılmasına rağmen din adamlarının bu konulara siyasiler kadar önem vermemeleridir. Bu durum, din adamlarının insan hak ve hürriyetlerine yeteri kadar önem vermedikleri ya da siyasi baskı altında oldukları için seslerini çıkaramadıkları şeklinde düşüncelerin oluşmasına yol açmaktadır.

Bence din ile ilişkilendirilen cinayetlere siyasilerden daha çok din adamları önem vermelidir. Bunu yapmadıkları müddetçe, din adamları bu tür siyasi söylem kazanan cinayetlerin günahlarından da sorumluluk taşıyacaklardır. Bu tür cinayetler, merhametli ve adaletli yaratıcı inancına ters düşmektedir. Dolayısıyla da cinayetlere dini bir kisve giydirmeye çalışmak, Allah’ın rahmeti ve adaletini inkâr etmek bir başka ifade ile Allah’a iftira atmak demektir. Rahmet ve adalet değerleri üzerine kurulmuş olan hiçbir inanç nefsi müdafaa hakkı dışında hiçbir öldürmeyi meşru sayamaz. Eğer bir inanç, sırf inanç farklılığından dolayı başkalarının hak ve hürriyetlerini ihlal etmeyi meşru kabul ediyor ise bu inanç değil; inanç istismarı demektir.

Özellikle çağımızda yükselen kapitalizm doğal olarak dini inançların yorumlarını da etkisi altına almış; dinin ahlaki yorumlarını etkisiz kılarak çıkarcı ve baskıcı yorumların öne çıkmasını sağlamıştır. Bu durum dini inançların hem iç siyasi çatışmaların hem de dış siyasi çatışmaların meşrulaştırıcı aracı haline getirildiği eleştirilerini gündeme getirdi. Ancak bu tür cinayetlerin özünde dini inanç farklılıkları değil; dini inanç farklılıkları üzerinden yürütülmeye çalışılan çıkar çatışmaları politikalarıdır. Hiç bir doğru inanç, başkasının işlediği bir suçtan dolayı o suça doğrudan karışmamış başka birisini sorumlu tutamaz. Çünkü her insan sadece kendi eylem ve söylemelerinin sorumluluğunu taşır. Bu, Kuran-i Kerim’in de birçok yerinde defalarca vurgulanmış bir inanç prensibidir.

Din İşleri Başkanlığı görevinden, siyasilerin yasa ve ahlak dışı isteklerine uymadığım için iftira atılarak alınan birisi olarak, siyasetin dine ve din adamlarına nasıl baktığını yaşayarak öğrendim. Dini kurumlar siyasetin olumsuz etkisinden korunacakları şekilde yeniden yapılandırılmadığı ve din adına konuşan insanlar, temel insan hak ve hürriyetlerinin korunması konusunda, işbirliği yapmadığı ve de herkesten daha da duyarlı davranmadığı sürece, insanlık dışı eylemlerini meşrulaştırmak için Allah’ın adını kullanmak isteyenlerin yarattığı vahşetten insanlar kurtulamayacaktır.

Alexis Çipras’ın Güney Kıbrıs Ziyaretinden İzlenimler

Alexis Çipras’ın Güney Kıbrıs Ziyaretinden İzlenimler

Türkiye devlet geleneğinde olduğu gibi Yunanistan’da da seçilen hükümet yetkilileri ilk ziyaretlerini Kıbrıs’a yapmaktadır. Bu ziyaretler, Kıbrıs sorununun ülke dış politikalarının birinci sırasında yer aldığı mesajını vermektedir. Her nedense hem Türkiye hem de Yunanistan Kıbrıs sorununu ülke dış politikalarının birinci sırasına koymalarına rağmen, çözüm yönünde ciddi hiçbir adım atılamamaktadır. Bunun iki sebebi olabilir. Bunlardan birincisi tarafların ya birisi ya da her ikisinin de çözüm yönünde samimi olmaması, diğeri ise sorunun halkların ve garantörlerin iradesini aşan global düzeyde bir sorun olmasıdır. Basına yansıyan açıklamalara baktığımızda, zaman zaman tarafların birbirlerini samimiyetsizlikle suçladıklarını görürüz. Ancak şüphesiz ki, Türk tarafı Annan Planı’na “evet” diyerek çözüm yönündeki samimiyetini ortaya koymuştur.

Türk tarafının çözüm yönündeki iradesindeki samimiyeti, Sayın Talat’ın izlediği politika ve de gösterdiği gayret ile AKP’nin Talat dönemindeki dış politikasının uyuşması etkili olmuştu. Tabii o dönemlerde AKP, Türkiye’nin yıllarca iç ve dış siyasetinde tıkanma noktasına gelen birçok soruna cesaretle el atmış ve hem Türkiye için hem de bölge için bir umut kaynağı olmuştu. Türkiye de başarı rüzgârları adeta bir Arap Baharı etkisi yaptı. Ancak çok fazla zaman geçmeden hem Türkiye hem de bölgenin tarihten gelen hastalıklı bazı fikir, inanç ve ideolojileri tekrar siyaset üzerindeki etkisini göstermeye başladı ve Ortadoğu’da askeri darbe ve çatışmalar tekrar hız kazandı. Bunun bir sonucu olarak sıra ile Libya, Mısır ve Suriye krizleri patlak verdi. Bu istikrarsızlık Türkiye’nin hem iç hem de dış siyasetinde bir takım kırılmalara yol açtı. Doğal olarak Kıbrıs sorunu da bundan nasibini aldı ve almaya devam etmektedir. Bu istikrarsızlık ortamı içerisinde dini inançlar manipülasyon için bolca istismar edildi ve inançlar üzerinden düşmanlıklar körüklendi.

Yunanistan’da inanç ve geleneklerine bağlı olan Yunan halkının hem inanç ve geleneklerine hem de Avrupa Birliği’nin kararlaştırdığı politikalara karşı çıkan bir lideri iktidara getirmiş olması, Yunanistan ve bölge politikalarında ciddi değişimler olabileceği tartışmalarını gündeme getirmeye bşaladı. İlk bakışta Sayın Çibras’ın zaferi kültürel anlamda Rusya ile yakınlaşma olarak yorumlanabilir. Bilindiği üzere hem Yunanistan hem de Rusya Hristiyan Ortodoks kuşağının en güçlü halkalarını oluşturmaktadır. Bu inanç yakınlığının yanı sıra Rusya ve Yunanistan arasında kraliyete dayanan bir soy bağı da bulunmaktadır. Bu yüzden iki ülke ilişkileri genellikle birbirine paralel bir seyir izlemektedir.

Türkiye’nin dış siyaseti ise daha çok Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi çizgisine yakın bir seyir izlemektedir. Bu durum doğal olarak Kıbrıs sorununu da çözüm şeklini etkilemektedir. Bilindiği üzere, Annan Planı’na Türk tarafı “evet” dedikten sonra, o dönemin BM Sekreteri Sayın Annan’ın hazırladığı raporun BM’de görüşülmesini Rusya veto etmişti. Eğer Rusya raporun görüşülmesini veto etmemiş olsaydı, büyük ihtimal Kıbrıs sorunu büyük oranda çözülmüş olacaktı. Bu durum Kıbrıs sorununun sadece Türk-Yunan güç dengeleri açısından değil aynı zamanda Rusya-ABD güç dengeleri açısından da önemli olduğunu göstermektedir.

Rusya’nın AB ile yaşadığı Ukrayna krizi ise Kıbrıs sorununu Rusya-AB güç dengeleri açısından daha önemli hale getirdi. Tüm bu siyasi dinamikleri dikkate aldığımızda, Kıbrıs sorununun çözümünün sadece Kıbrıs Türk halkı ve Rum halkının geleceğini değil, global düzeydeki bir çok politik dengeyi de değiştireceği anlaşılmaktadır.

Çibras’ın basına Kıbrıs ziyareti esnasında verdiği mesajlara bakıldığında, eski geleneksel çizgiden pek saptığı söylenemez. Geleneksel çizgiden sapılan tek husus, Rum kesimine yaptığı ziyarette Türk sivil toplum temsilcilerini de dâhil etmesidir. Bu bir iyi niyet göstergesi olarak değerlendirilebilir; ancak belirttiğim ölçekteki ulusal ve uluslararası etkilere sahip bir Kıbrıs sorunu için hiçbir şeydir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Kıbrıs sorunu, dini ve dili farklı olduğu için kavga etmiş iki halkın tekrar bir araya getirilememesi sorunu değil uluslararası sermaye ve siyasi güçlerin rekabetinin yarattığı global bir sorundur. Akdeniz’de çıkan gaz rezervleri sonrası ortaya çıkan tablo bu gerçeği bir kez daha gözler önüne sermiştir. Daha öz bir ifade ile Kıbrıs sorunu fillerin çimler üzerindeki savaşı olduğu bir kez daha görülmüştür. Doğal olarak, filler bu kavgadan bıkmadan ya da ortak bir menfaat oluşturmadan Kıbrıs sorununun çözülmesi olası gözükmemektedir. Onun için biz, Kıbrıs sorununa takılıp, günlük yaşamımızı daha güzel hale getirmek için yapmamız gerekenleri ihmal etmemeye bakalım.

Daha özet bir ifade ile Kıbrıs sorununun çözümü demek, Türkiye, Yunanistan, AB, BM ve Rusya hattında oluşan birçok çatışmacı politikanın değişmesi demektir. Kıbrıs sorununun çözülmesi bu yüzden zannedilenden daha fazla önem taşımaktadır. Çünkü Kıbrıs sorununun çözümü demek, global düzeyde yeni bir barış anlayışının yeniden oluşması demektir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/alexis-cipras-in-guney-kibris-ziyaretinden-izlenimler/6730

yusuf

Yunanistan Seçimleri ve Kıbrıs Müzakereleri

Yunanistan Seçimleri ve Kıbrıs Müzakereleri

Yunanistan’da yapılan seçimleri radikal sol olarak nitelenen Syriza Partisi kazandı. Syriza ılımlı ve radikal sol grupların bir araya gelmesi ile oluşmuş bir koalisyondur. Koalisyonun lideri ise Synaspismos’un eski lideri Aleksis Çipras’tır. Çipras’ın zaferi Avrupa’da bazı tepkilerin doğmasına neden oldu. Çünkü Çipras’ın, Troyka’nın Yunanistan’a dayattığı politikalara karşı çıkarak zafere ulaşması, doğal olarak Avrupa içinde bir çatlak oluşuyor söylemlerini gündeme getirdi. Hatta bazı AB karşıtları Çipras’ın zaferini Yunanistan’ın Avro’dan hatta AB’den çıkmak için bir adım gibi değerlendirdiler. Ancak Çipras’ın açıklamaları, bu tür söylemlerin geçersizliğini ortaya koydu.

Yunanistan’da yaşanan ekonomik krizde Yunanistan-Rusya ilişkilerinin de etkili olduğu kanaatindeyim. Nitekim Yunanistan’daki kriz, Rusya-AB krizinin yaşandığı dönemde gündeme gelmeye başladı. Tabii Yunanistan’ın ekonomik ve siyasi geleceğini etkileyecek en önemli etkenlerden birisi de Türkiye ile olan ilişkileridir. Tabii ki Türkiye ilişkilerinin en önemli unsuru da Kıbrıs sorunudur. Bundan dolayı da Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin seyri, müzakere sürecinin kaderini de belirleyecektir. Yunanistan, Türkiye’nin AB üyeliğini destekler gibi gözükse de özellikle Kıbrıs sorunu üzerinden Türkiye’yi sıkıştırmaya devam etmektedir. Bundan dolayı, Yunanistan’daki siyasi değişimin Kıbrıs sorununa yansımalarını da yakın zamanda görmeye başlayacağız. İlişkilerin olumlu yönde gelişmesi durumunda çözüm yönünde gayretler artacak, aksi durumda ise ayrılıkçı politikalar gündeme daha da yoğun olarak gelmeye başlayacaktır.

Çipras’ın radikal sol söylemeleri, evrensel solun emek ve halkların kardeşliği gibi ana politikalarına uygun olarak gelişmesi durumunda, ilişkilerde bir düzelme olması ve müzakerelerin tekrar başlayıp bir çözüme ulaşılması zemini güçlenecektir. Bunun dışında bir gelişmenin olması durumunda ise Ada’da bölünmeye gidilmesi kaçınılmaz olacaktır.

Tabii KKTC’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile Türkiye’de yaklaşan genel seçimler doğal olarak Kıbrıs sorunu ile ciddi şekilde ilgilenilmesini zorlaştıracaktır. Doğal olarak en az 1 yıldan önce Kıbrıs sorunu ile ilgili ciddi bir gündemin oluşması oldukça zordur. Buna rağmen Kıbrıs sorunu, hem KKTC’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde hem de 2015 Türkiye genel seçimlerinde iç siyasetin malzemesi olmaya devam edecektir.

Tabii KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecine girilmişken, Kıbrıs sorununun tartışılmasının iç siyasi tartışmaları manipüle etme riski taşımaktadır. Yakın bir dostum, KKTC seçimleri döneminde Kıbrıs sorununu tartışmak ve yazmanın, KKTC halkının gerçek sorunlarının tartışılmasını engellediği gerekçesi ile beni eleştirdi. Bu yüzden, Kıbrıs sorununu tartışırken, halkın gerçek gündemi olan iç gelişmeleri manipüle etmemeye dikkat etmek gerekmektedir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/yunanistan-secimleri-ve-kibris-muzakereleri/6667

yusuf