Amerika’daki Cinayetler

Amerika’daki Cinayetler

Daha önce Fransa’da işlenen cinayetler (Charlie Hebdo’ya saldırı), Dünya basınında büyük yer tutmuştu. Birçok ülke lideri, bu cinayetleri kınayan açıklamalar yapmıştı. Bu hafta ise şiddet üç Müslüman gence yöneldi ve bu sefer cinayetin yeri Amerika oldu. Öldürülen üç gencin Suriye’den göç etmiş bir ailenin Amerika’da doğmuş çocukları olması olayın siyasi bir yönü olduğu düşüncesini akıllara getirdi. Bundan dolayı da, Amerikan basınında bu cinayetlerin dini inanç farklılıklarından kaynaklanan nefrete dayalı bir sebepten kaynaklanıp kaynaklanmadığı tartışılmaya başlandı. Öldürülen üç gencin cenazesine binlerce kişi katılması ve cami sığmadığı için cenaze namazının dışarıya taşınması, halkın bu cinayetlere karşı tepkisini ve cinayetleri bireysel saldırı değil de ortak değerlere saldırı olarak değerlendirdiğini göstermektedir.

Fransa’da ve Amerika’daki iki cinayet arasındaki benzerlik, Fransa’daki cinayetin İslam’a ile Müslümanlara mal edilmeye çalışılması; Amerika’daki cinayetin ise Hristiyanlar ile Hristiyanlığa mal edilmeye çalışılmasıdır. Şüphesiz ki, bir ya da birkaç Müslümanın işleği bir cinayetten tüm Müslümanlar sorumlu hale gelmeyeceği gibi bir ya da birkaç Hristiyan’ın işlediği cinayetlerden de tüm Hristiyanlar sorumlu hale gelmez. Çünkü suç, sadece suçu işleyen veya işleyenleri sorumlu hale getirir prensibi, tüm doğru dini inançların genel bir inanç prensibidir. Bundan dolayı da, insan haklarına duyarlı her insan hangi inanca bağlı olursa olsun, bu tür saldırılara ve saldırılar üzerinden yaygınlaştırılmaya çalışılan nefret söylemlerine karşı, insanlığın otak sorumluluğu gereği birlikte tepki göstermelidir.

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın ABD Başkanı Obama ve de farklı liderlere yaptığı Amerika’da üç Müslüman gencin öldürülmesinin kınanması çağrısı, olaya uluslararası bir boyut kazandırdı. Nitekim ABD Başkanı Sayın Obama bir açıklama yaparak ABD’nin özgürlüklere verdiği önemi vurgulayıp, din, ırk ya da cinsiyet farkının hiçbir şekilde insan hakkı ihlalleri için gerekçe olamayacağına belirtti. Bu açıklama genel anlamda doğru bir yaklaşımı ifade etmektedir. Ancak ABD’nin güç eksenli politikalarının yarattığı tahribatlardan dolayı yapılan eleştirileri tamamen geçersiz kılmamaktadır. Aksine ABD’ye, Dünya barışının korunmasında daha yüksek bir sorumluluk yüklemektedir. Tabii ki Dünya barışının korunmasında, ABD ve muhaliflerini eleştiren Müslümanlara da güçleri ölçüsünde, insan haklarının korunmasında sorumluluk düşmektedir.

Bir ilahiyatçı olarak benim en fazla dikkatimi çeken, Fransa ve ABD’deki cinayetlerin dini inançlar ile bağlantılı olarak yorumlanarak nefret söylemlerinin yaygınlaştırılması için belli merkezlerce kullanılmasına rağmen din adamlarının bu konulara siyasiler kadar önem vermemeleridir. Bu durum, din adamlarının insan hak ve hürriyetlerine yeteri kadar önem vermedikleri ya da siyasi baskı altında oldukları için seslerini çıkaramadıkları şeklinde düşüncelerin oluşmasına yol açmaktadır.

Bence din ile ilişkilendirilen cinayetlere siyasilerden daha çok din adamları önem vermelidir. Bunu yapmadıkları müddetçe, din adamları bu tür siyasi söylem kazanan cinayetlerin günahlarından da sorumluluk taşıyacaklardır. Bu tür cinayetler, merhametli ve adaletli yaratıcı inancına ters düşmektedir. Dolayısıyla da cinayetlere dini bir kisve giydirmeye çalışmak, Allah’ın rahmeti ve adaletini inkâr etmek bir başka ifade ile Allah’a iftira atmak demektir. Rahmet ve adalet değerleri üzerine kurulmuş olan hiçbir inanç nefsi müdafaa hakkı dışında hiçbir öldürmeyi meşru sayamaz. Eğer bir inanç, sırf inanç farklılığından dolayı başkalarının hak ve hürriyetlerini ihlal etmeyi meşru kabul ediyor ise bu inanç değil; inanç istismarı demektir.

Özellikle çağımızda yükselen kapitalizm doğal olarak dini inançların yorumlarını da etkisi altına almış; dinin ahlaki yorumlarını etkisiz kılarak çıkarcı ve baskıcı yorumların öne çıkmasını sağlamıştır. Bu durum dini inançların hem iç siyasi çatışmaların hem de dış siyasi çatışmaların meşrulaştırıcı aracı haline getirildiği eleştirilerini gündeme getirdi. Ancak bu tür cinayetlerin özünde dini inanç farklılıkları değil; dini inanç farklılıkları üzerinden yürütülmeye çalışılan çıkar çatışmaları politikalarıdır. Hiç bir doğru inanç, başkasının işlediği bir suçtan dolayı o suça doğrudan karışmamış başka birisini sorumlu tutamaz. Çünkü her insan sadece kendi eylem ve söylemelerinin sorumluluğunu taşır. Bu, Kuran-i Kerim’in de birçok yerinde defalarca vurgulanmış bir inanç prensibidir.

Din İşleri Başkanlığı görevinden, siyasilerin yasa ve ahlak dışı isteklerine uymadığım için iftira atılarak alınan birisi olarak, siyasetin dine ve din adamlarına nasıl baktığını yaşayarak öğrendim. Dini kurumlar siyasetin olumsuz etkisinden korunacakları şekilde yeniden yapılandırılmadığı ve din adına konuşan insanlar, temel insan hak ve hürriyetlerinin korunması konusunda, işbirliği yapmadığı ve de herkesten daha da duyarlı davranmadığı sürece, insanlık dışı eylemlerini meşrulaştırmak için Allah’ın adını kullanmak isteyenlerin yarattığı vahşetten insanlar kurtulamayacaktır.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.