Rumlar Enosis İstiyor mu?

Rumlar Enosis İstiyor mu?

Kıbrıs siyasi tarihinin en önemli söylemlerinden birisi de Rumların ENOSİS yani Yunanistan ile birleşmek istediği söylemidir. Hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin 1974 harekatına sebep olan EOKA B’nin askeri darbe girişiminin bile ENOSİS’i gerçekleştirmek için olduğu ileri sürülmektedir. Bundan da öte Başpiskopos Makarios’un esas niyetinin Enosis olduğu da iddia edilmektedir.

Yaptığım araştırmada EOKA’nın bölünmesi sonrası, EOKA B’nin Makarios’a karşı düzenlediği askeri darbenin esas amacının Enosis olduğu ancak Makarios’un ilk başlarda bu tür söylemleri olsa da darbenin düzenlendiği dönemlerde böyle bir niyeti olmadığı; tam aksine Enosis’e karşı çıktığı için bu askeri darbenin gerçekleştiği kanaatine ulaştım.

Bugün ise Enosis söylemi artık adadaki bölünmüşlüğün gerçekleşmesi ve de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB’ye girişi sebebiyle güncelliğini yitirmiş gözükmektedir. Yeni siyasi konjonktürde bir enosisten bahsedilecekse, bu ancak Güney Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi şeklinde ileri sürülebilir; Kıbrıs’ın tümünün Yunanistan’a bağlanması olarak değil. Peki, Güney Kıbrıs halkının yeni siyasi konjonktürde Yunanistan ile birleşme arzusu var mı? Kamuoyu yoklamalarına bakıldığında bu sorusunun cevabının “hayır” olduğu anlaşılmaktadır.

Peki, Güney Kıbrıs Yunanistan ile birleşse, Kuzey Kıbrıs’ın siyasi ve hukuki durumu ne olur? Bence bu durumda Kuzey Kıbrıs’ın tanınma ya da Türkiye ile birleşmesi yönünde karar vermesinin önü açılır. Tabii Kuzey Kıbrıs Türk halkının Güney Kıbrıs halkı gibi Türkiye ile birleşme arzusu var mı? Bunun da cevabı mevcut şartlarda “hayır” olarak gözükmektedir.

Sonuç olarak hem Kuzey hem de Güney halklarının anavatanlarla en azında mevcut siyasi konjonktürde birleşmeleri imkânsız gözükmektedir. O halde önlerinde tek seçenek olarak ortak bir çözüme gitmek kalmaktadır. Bu durumda da tarafların neden böyle bir çözüme gidemedikleri sorusunun cevabını aramak lazımdır. Tabi bu soruya tek bir cevap verilemeyeceği yaşanan tartışmalardan anlaşılmaktadır.

Kimilerine göre, aslında tarafların anlaşma yönünde gerçek bir istekleri yoktur; ancak uluslararası tepkileri azaltmak için anlaşmak istiyor gibi görüntü veriyorlar. Başka bir görüşe göre ise aslında Güney ve Kuzey anlaşmaya hazır ancak anavatanlar bu konuda tarafları serbest bırakmadıkları için anlaşma olmamaktadır. Bir diğer yoruma göre de, aslında anavatanların da ötesin ABD ve Rusya’nın arasındaki rekabet, çözümün oluşmasını engellemektedir.

Hazır Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılacak 7 adayın ismi kesinlik kazanmışken, adayların artık Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili ciddi bir planları varsa bunu açık şekilde halk ile paylaşmaları gerekmektedir. Umarım adaylarımız bu konularda da düşüncelerini net olarak paylaşırlar ve vatandaşlar oy kullanırken hangi siyasi projeye oy verdiklerini net olarak görerek oy kullanırlar.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/rumlar-enosis-istiyor-mu/7109

yusuf

Başkanlık sisteminin artı ve eksileri

Başkanlık sisteminin artı ve eksileri

Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli siyasi tartışma konularından birisi de başkanlık sistemine geçiş tartışmalarıdır. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uygulamak istediği başkanlık sistemi ABD dahil birçok ülkede uygulanmaktadır. Ancak siyasi sistemlerin kuruluşu, ülkelerin tarihi geçmişi ile birlikte ekonomik ve sosyal şartlarına bağlı olması, Sayın Erdoğan’ın bu değişikliği neden istediği tartışmalarını gündeme getirmiştir.

Başkanlık sisteminin en temel özelliği, devlet erkinin doğrudan ya da dolaylı olarak seçilen tek bir başkanda temsil edilmesidir. Bugünkü Cumhurbaşkanlığı sisteminden farklı olarak, başkanlık sisteminde başkan yürütmenin de başıdır. Yani bugünkü parlamenter sistemde başbakana ait olan tüm yetkiler de başkanlık sistemine geçişle birlikte, başkan olarak anılan cumhurbaşkanına geçecektir. Dolayısıyla böyle bir sistemde bakanların atanması ve hükümetin kurulması tamamen başkanın (cumhurbaşkanının) yetkisinde olacaktır. Bundan dolayı da başkanlık sisteminde, koalisyona yer olmadığı gibi milletvekillerinin bakan olmaları da söz konusu olmayacaktır. Bundan dolayı da meclis sadece yasama ile ilgilenecek ve hiçbir şekilde yürütmeye karışamayacaktır. Karışamadığı için de hükümeti düşürmesi ya da bozması da söz konusu olmayacaktır. Bu durum hükümete istikrar kazandırdığı için siyasi bir güvence sağlayacaktır. Ancak sistemin bu artıları yanında eleştirilere sebep olan bazı eksileri de bulunmaktadır.

Başkanlık sisteminin en çok eleştirilen yanı tüm yürütmeyi elinde bulunduran güçlü bir başkanın karşısında, gücün istismarını engelleyecek mekanizmaların bulunmaması durumunda sistemin baskıcı, totaliter hatta diktatörlüğe dönüşme riski taşımasıdır. Bu sistemin uygulandığı ülkelerde, bu riski azaltmak için çok güçlü denetim mekanizmaları kurulmaktadır. Bunların başında hukuk devletinin esasını oluşturan yargı denetimidir. Başkanlık sisteminde yargı denetiminin dengeleyici bir güç olabilmesi için tam bağımsızlığının sağlanması gerekmektedir. Sistemde Başkan devlet gücünün tümünü elinde bulunduracağı için, hukuk sisteminin devleti koruma mantığı üzerine değil; devlete karşı bireyi koruma mantığı üzerine kurulmalıdır. Böylece devlet gücünün bireysel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmak için kullanılması riski azaltılmalıdır.

Türkiye hukuk sistemine bakıldığında, hukukun büyük oranda bireysel hakları değil kamu ve devlet haklarını koruma esası üzerine kurulu olduğu görülür. Böyle bir hukuk sistemi ile başkanlık sistemine geçiş, devleti kontrol edilemez bir canavara dönüştürebilir. Onun için başkanlık sistemine geçilecekse, o zaman yeni anayasada devletin korunması değil; devlete karşı bireylerin hakkının korunması esas alınmalıdır. Buna bağlı olarak da hem mahkemelere başvurma kolaylaştırılmalı hem de yargının şeffaflığı sağlanmalıdır.

Başkanlık sistemindeki bir başka güçlü denetim mekanizması ise sivil denetimdir ki, sistemde esas denetleme görevi sivil denetime aittir. Bunun olabilmesi için ise sivil öğütlerin kurulması ve de devlet gücüne karşı hak arama hürriyetleri ile yolları genişletilmelidir. Bireysel hakların korunabilmesi için bağımsız ve özgür basın ve medyanın varlığı da zorunludur. Çünkü birey ve sivil örgütler, yargı yolu dışında devlet gücünün istismarı durumunda seslerini duyurabilecekleri en güçlü araçlar özgür ve bağımsız basın ile medya araçlarıdır. Dikkat edilirse, baskıcı rejimlerin egemen olduğu ülkelerde ilk olarak baskı altına alınan kuruluşlar basın ile medya kuruluşlarıdır. Çünkü bağımsız basın ve medya kuruluşları halkın gerçek gözü, kulağı ve sesidir. Bunların susturulması, iktidarların keyfi uygulamalarının denetimini ortadan kaldırarak baskı politikalarının sürdürülmesini kolaylaştırılmaktadır. Bundan dolayı başkanlık sistemlerinde, dengeleyici bir güç olarak basın ve medya özgürlüğü parlamenter sistemdekinden daha fazla önem taşımaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti devlet yapısına baktığımızda sivil denetimin çok zayıf olduğu görülür. Bu ise başkanlık sistemine geçişin bir diğer riskini oluşturmaktadır. Dolayısıyla yeni anayasa çalışmalarında buna da dikkat edilmelidir. Nitekim Ak Parti hükümeti, dindarlar üzerindeki haksız baskıları kaldırırken, özellikle basın hürriyeti ve bireysel haklar konusundaki bazı kaygı verici eylem ve söylemleri sebebiyle de eleştirilmektedir. Normalde yasaklardan etkilenmiş olan Ak Partililerden beklenen, intikam, inanç ya da ideolojik karşıtlık psikolojisinin etkisi ile hareket edip kendi yasaklarını dayatmak değil, çekilen sıkıntılardan ders alarak bireysel özgülüklerin önünü açmaktır.

Başkanlık sistemi başkana oldukça büyük bir güç kullanma imkanı tanısa da, radikal ve ötekileştirici söylemleri engelleyici bir özellik de taşımaktadır. Çünkü başkanlık sisteminde, radikal ötekileştirici söylemlere sahip olan adayların kazanması oldukça zayıf bir ihtimaldir. Bundan dolayı da başkan adayları kazanabilmek için % 50’den fazla oy almak zorunda kalacaklardır. Bunun için de başkanlık adayları farklı düşüncede olan seçmenleri de tatmin edebilecek söylem ve eylemlerde bulunmak zorunda kalacaklardır. Bu durum siyasetin yumuşayarak radikal söylemlerden uzaklaşmasını sağlayacağı için demokratik katılımı arttıracaktır.

Başkanlık sisteminin bir diğer önemli denetleme mekanizması ise siyasi denetimdir. Bu da güçlü ve dengeli muhalefetin varlığı ile mümkündür. Bunun olabilmesi için de demokratik katılımın esas alındığı ve parti içi demokrasinin güçlendirildiği bir yapının oluşturulması gerekir.

Konunun tarihi arka planına bakıldığında ise Osmanlının padişahlığa dayanan siyasal sisteminin çöküşü sonrası cumhuriyete geçerken doğal olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının başlangıçta tek adam yönetimine karşı duran bir anlayışla hareket etmeleri kendi düşünce sistemleri açısından normaldi. Bu anlayışın bir yansıması olarak da bugün başkanlık sistemine geçişi eleştirenler, padişahlık sistemi ile başkanlık sistemi arasında bağlantı kurmaya çalışmaktadır.

Bence bu konuda tartışılması gereken, başkanlık sistemine geçişe neden ihtiyaç duyulduğudur. Başkanlık sistemini savunanların gerekçelerine bakıldığında dört ana gerekçenin ileri sürüldüğü görülür. Bunlardan birincisi siyasal yapının hantallığıdır. Bir başka ifade ile Türkiye Cumhuriyeti bürokratik vesayet altında kalan bir sisteme sahiptir ve bu durum siyasetin serbest hareket etmesini zorlaştırmaktadır.

Başkanlık sisteminin en belirgin özelliği, sistem üzerindeki siyasi egemenliği siyaset lehine daha da güçlendirmesidir. Siyasetin egemenliğini daha da güçlendirme arzusunu meşrulaştırmak için ileri sürülen gerekçelere bakıldığında ise daha önceki askeri darbeler ile sonraları ortaya çıkan paralel yapılanmanın gerekçe olarak ileri sürüldüğü görülür. Bu açıdan bakıldığında siyasetin bu arzusunun meşru bir temeli olduğu da görülebilir. Ancak başkanlık sistemine karşı olanların ileri sürdüğü karşı gerekçelere bakıldığında onların da sistem üzerinde bu sefer de siyasi vesayet getirme riskinden bahsettikleri görülür.

Bu riske bağlı olarak da başkanlık sistemine karşı olanlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu isteğinin arkasında tek adam olma isteğinin yattığını belirtmekte ve bunu ise totaliter bir rejim kurma arzusu olarak yorumlamaktadırlar. Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına geçtikten sonraki siyasete müdahaleleri ve muhaliflerine karşı sert tavırları bu iddiaların dayanağı olarak gösterilmektedir. Sonuç olarak, başkanlık sistemini savunanların ve karşı çıkanların temel argümanlarının ortak noktası vesayete dayalı yönetime karşı çıkmak olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda başkanlık sistemini savunanlar ile karşı çıkanların, hem siyasi vesayetin hem de bürokratik vesayetin olmadığı, özgürlüklerin güvence altına alındığı bir sistem üzerinde uzlaşmaları mümkündür. Umarım bu tartışmalar böyle bir uzlaşıyla sonuçlanır.

Başkanlık sistemine geçiş, çözüm sürecinin başarıya ulaşmasının bir gereği olarak da ileri sürülmektedir. Bunun ileri sürülmesinin ana sebebi ise sistemde köklü bir değişimi gerekli kılan çözüm sürecinin ancak başkanlık sistemi içerisinde gerçekleştirilebileceği fikridir. Sonuç olarak öyle gözüküyor ki başkanlık sistemine geçebilmek için Türkiye’nin köklü bir değişime gitmesi gerekmektedir. Bu değişimin olabilmesi için de anayasanın temel mantığının ve kurumsal yapıları ve yetkilerinin kökten değişmesi gerekmektedir. Ak Parti’nin bu değişimi sağlayabilmesi için de ya tek başına anayasayı değiştirecek güce erişmesi ya da muhalefet ile bu değişiklikler konusunda uzlaşması gerekmektedir. Şüphesiz uzlaşı ile yapılacak olan bir anayasa Türkiyenin istikrarını arttıracak, başkanlık sistemi ile ilgili kaygıları azaltacaktır. Tabii ki sonuç olarak mevcut sistemin büyük riskler içerdiğini geçen seçimlerde yaşanan koalisyon tartışmalarında görüldü. Bu durum başkanlık sistemine olan ihtiyacı arttırdı. Doğal olarak bu süreçte tartışılması gereken nasıl bir başkanlık sistemi olmalıdır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/baskanlik-sisteminin-arti-ve-eksileri/7043

yusuf

Cumhurbaşkanlığı Seçimi II

Cumhurbaşkanlığı Seçimi II

Halkımızın oy kullanmasını etkileyen sebepler incelendiğinde, halkın büyük bir kısmının parti merkezli düşündüğü görülür. Yani ne olursa olsun partisinin adayını desteklemeyi partiye bağlılık olarak görmektedir. Böyle davranan seçmenler bu davranışlılarını ya partinin ideolojisine bağlılık ile ya da parti ile kurdukları siyasi menfaat ilişkileri ile açıklamaya çalışmaktadır. Bu durum, özellikle parti desteği olmayan, bağımsız adayların nitelikleri çok iyi olsa dahi hak ettikleri gerçek desteği almalarını zorlaştırmaktadır.

Partilerine ideolojik bağlığı siyasi tercihlerinin ana sebebi olarak gösteren seçmenler ise, genel olarak kendilerini sağcı ya da solcu olarak nitelemektedir. Ancak Kıbrıs solunun özellikle Kıbrıslılık anlayışına bağlı bir siyaset izlemesi, esas itibari ile solun ana misyonu olan halkların kardeşliği misyonu ile bağdaşmadığı için sol partiler Türkiye’den gelen göçmenlerden yeteri kadar ilgi görmemektedir. Bu ise CTP’nin adayı ve seçimin favorilerinden olan Sibel Siber için olumsuz bir durum olarak değerlendirilmektedir.

Sağ partiler ise daha çok Türkçülük ve Anavatan Türkiyesiz siyaset olmaz söylemlerini öne çıkarmaları sebebiyle, Türkiyeli göçmenler tarafından daha yoğun tercih edilmektedir. Bu durum da Türkiyeli seçmenlerin bağımsız adaylara yönelmelerini zorlaştırmaktadır. Bu ise özellikle UBP ve DP’nin desteklediği bağımsız aday Derviş Eroğlu’nun lehine bir durumdur. Ancak önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, özellikle sağın adayı olan Eroğlu’nda memnun olmayan Türkiyeli göçmenlerin bağımsız adaylardan olan Kudret Özersay’a oldukça güçlü bir yönelişleri var. Bu durum Özersay’ı seçimin güçlü adayı kılarken, Eroğlu’na olan desteği zayıflatmaktadır. Bundan dolayı olsa gerek ki, Eroğlu’nun bazı konuşmalarında Özersay’ı hedef aldığı görülmektedir.

Seçimin diğer güçlü bir adayı olan Mustafa Akıncı ise özellikle Kıbrıslılığı siyası tercihlerinin esası kabul eden seçmenler tarafından desteklenmektedir. Türkiye’nin KKTC’ye yönelik müdahaleci tavrı özellikle Kıbrıslılık tezini savunanların tepki oylarını Akıncı’ya yöneltmiştir. Bu ise sol oyların ikiye bölünmesine sebep oldu. Ancak seçimin ikinci tura kalması durumunda, solun bölünen oylarının ikinci tura kalan adaya yönelmesi beklenmektedir.

Kudret Özersay’ın ikinci tura kalması durumunda ise sağın oylarının ağırlıklı olarak kendisine yönelmesi beklenmektedir. Bu arada Özersay’ın sol kesimden de azımsanmayacak kadar destekçisi olduğu görülmektedir. Bundan dolayı da ikici tura kalamaması durumunda ise Özersay’ın tavrı kazanacak adayı belirlemekte önemli bir rol oynayacaktır.

Seçmenlerin önemli bir kısmı, oy kullanırken adaylardan menfaat sağlama duygusu ile hareket etmektedir. Bu durum özellikle devlet imkânına sahip olmayan adayların seçilme imkânını zayıflatmaktadır. Demokrasimizin en büyük sorunlarının başında, özel çıkar ilişkisine bağlı olarak oy kullanan seçmenlerdir. Kamudaki usulsüz istihdamlar, rüşvet hatta yolsuzlukların kaynağında bu anlayış yatmaktadır. Çünkü devlet imkânlarını elinde bulunduran partiler ve adaylar seçim dönemlerinde seçmenlerin sıkıntılarını bildikleri için oy beklentisi ile yasa ve etik dışı istihdamlar yapabilmekte, ihale hatta siyasi rüşvet olarak vaatler verebilmektedirler. Bu ise devlet imkânına sahip olmayan bağımsız adayların adil bir yarış içerisine girmesini engellemektedir.

Seçmenlerin dikkat etmedikleri husus, rüşvet veren siyasetçinin rüşvet alabileceğidir. Doğal olarak siyasi tercihlerinde, hukuk ve etik dışı davranışlara yönelen seçmenler ile buna pirim veren siyasetçilerden hukuka ve etiğe uygun davranmalarını beklemek mümkün değildir. Seçmenlerin özellikle güç ve menfaat anlayışı ile hareket ettiğini bilen siyasetçiler, bu anlayışla hareket eden seçmenleri etkilemek için, düzenledikleri organizasyonları kalabalık göstermeye çalışmaktadırlar.

Seçimin diğer bir bağımsız adayı olan Salih Kırdağ, seçimin çok konuşulan adaylarından olmakla birlikte, konuşulduğu kadar oy alamasa da, ne kadar oy alacağı merak edilen adaylardandır. Bu arada aday olarak ismi geçen ancak kesin bilgim olmayan diğer adaylar hakkında, durumları netleştikten sonra ileride görüşlerimi paylaşacağım.

Normal bir ülkede, parti ya da adayların topladıkları kalabalıklardan daha çok adayların hukuk bilgisi, ahlakları ve projeleri tartışma konusu olur. Medeni olmanın ve demokratik gelişmişliğin ölçüsü, vatandaşın demokratik tercihini kullanırken, demokratik hukuk devletinin esası olan değerlere bağlılığı ile ölçülür. Seçimleri haksız menfaat için fırsata dönüştüren seçmen ve siyasetçinin demokratik kültüre sahip olduğu iddia edilmez. Demokratik değerlere uygun davranılmadığı müddetçe de, demokrasinin toplumsal faydasını görmek mümkün değildir. Çünkü böyle çarpık bir siyasi anlayış içerisinde, dürüst insanlar beceriksiz ve ahmak gibi görülmekte, kendi menfaati için her türlü yalan ve yanlışı yapan ise başarılı sayılmaktadır. Umarım, bu cumhurbaşkanlığı seçimi insanlığın en önemli kazanımlarından olan demokratik değerlerin kazandığı, rüşvet, yalan, yolsuzluk ve haksızlıkların kaybettiği bir seçim olur.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kibris-sorununda-son-durum/6927

yusuf

Kıbrıslılık ve Türkiyelilik

Kıbrıslılık ve Türkiyelilik

 

1974 Barış Harekâtı’ndan sonra Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden Kıbrıs’a özel göçmen olarak getirilen insanlar ile yerli Kıbrıslı Türklerin buluşması, her iki taraf için farklı bir deneyimi ifade etmektedir. Kıbrıs Rum halkıyla beraber yaşamayı denemiş; ancak sonunda hayal kırıklığına uğramış olan Kıbrıs Türk halkı, yeni ortakları ile ilk buluşma anında göçmen olarak getirilen insanları kendisi ile acılarını paylaşan ve dayanışma için gelen soydaşları olarak sevgi ile karşılamıştır. İlk buluşma esnasında birbirlerine karşı çok olumlu duygulara sahip olan her iki taraf, daha sonra gelişen siyasi ve sosyal olaylar sebebiyle yavaş yavaş duygusal bir değişim sürecine girmeye başlamıştır. Zaman içerisinde her iki taraf da aynı millete mensup olmakla beraber, dil, din gibi ortak paydalarını geriye iterek, farklılıklarını öne çıkarmaya başladılar. Bunun bir neticesi olarak her iki tarafta da bir kimlik bunalımı ortaya çıkmaya başladı. Önceleri soydaş ve dindaş gibi kavramlarla birbirini ifade eden insanlar, daha sonra bu kavramların yerine Kıbrıslılık ve Türkiyelilik gibi kavramları kimliklerini ifade etmek için kullanmaya başladılar.

Kıbrıs Türk Federe devletinin ilanı ile federal bir devletin vatandaşı statüsünde ortak bir kimlik kazanan her iki taraf, daha sonra KKTC’nin kurulması ile birlikte yeniden farklı bir kimlikle kendilerini ifade etmek zorunda kaldılar. Ancak KKTC’nin uluslararası arenada kabul görmemesi bu ortak kimliğin de yaygın olarak kabulünü engellemiştir. Bunun bir neticesi olarak da kimliklerin ortaya konmasında yaygın bir şekilde Kıbrıslılık ve Türkiyelilik kavramlarının kullanılmasına devam edilmiştir.

Çeşitli sebeplerle dışarıya göç vermiş olan yerli Kıbrıs Türk halkı, ekonomik ve sosyal yapısının da hızlı bir değişime girmesi sonucu, ailelerin çocuk yapma yaşı ve sayısı düştüğünden, yerli halkın nüfusu fazla artış gösterememiştir. Bunun aksine ekonomik ve kültürel sebeplerin yanısıra kontrolsüz göçler ve bazen de siyasi çıkarlar için verilen vatandaşlıklar sebebiyle Türkiyeli olarak ifade edilen nüfus daha hızlı bir artış göstermiştir. Ancak bu artış daha sonra, KKTC’de çalışan ve yasal olarak vatandaşlık kazanan insanların da vatandaşlık haklarını engellenmesi sonucunu doğurmuştur. Çok farklı yörelerden gelen bu insanlar, zamanla hem kendi kültürel değerlerini korumak, hem de siyasi arenada daha güçlü hale gelmek için birçok dernek ve birlik kurmaya başladılar. Bu dernek ve birlikler içerisinde öne çıkan kişiler, seçimlerde Türkiyeli oyları partilere yönlendirmek için bazen aday gösterilmiş bazen de parti içerisinde –lider olmamak kaydıyla- yüksek makamlara getirilmiştir. Bu oy potansiyelini kullanmak isteyen partiler, her dönem kendileri açısından oy getirebileceğine inandıkları insanları aday olarak listelere yerleştirmişler; ancak bu insanlar çok nadir olarak seçilebilmiş ve daha üst makamlara yükselebilmişler. Bu tür hareketlerin neticesinde hayal kırıklılığına uğrayanlardan bazıları, bir çıkış yolu olarak Türkiyelik temeline dayanan bir takım siyasi hareketler gerçekleştirmeye çalışmışlarsa da başarılı olamamışlardır. Bugünlerde yeni oluşum adı altında yapılmaya çalışılan organizasyonların da TC göçmenlerinin siyasi yapılanma hareketleri olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca DEHİP, HAK gibi sivil örgülerin bir araya gelerek oluşturdukları platformlar da TC göçmenlerinin siyasallaşma arzularının alt yapısı olarak görülmektedir.

Özellikle Annan Planı’nın ortaya çıkması ile birlikte vatandaşlığı ile adadaki varlığı tartışma konusu haline gelen Türkiyeliler, kendi kimlikleri ve yaşadıkları ülkedeki konumları ile ilgili daha da derin bir kaygı içerisine düştüler. Bu belirsizliğin içerisinde de kendilerini ifade edebilecekleri en üst kavaram olarak Türkiyeliliği seçtiler. Türkiyelilik kavramının çeşitli sebeplerle etki alanının güçlenmesi doğal olarak Kıbrıslılık kimliğinin de daha katı bir ayırım çizgisi olarak öne çıkmasına vesile olmuştur. Böylece bu kavramların kullanımı, Kıbrıs Türk halkının geleceği ile ilgili siyasi çözüm yollarının da belirlenmesinde etkili olmaya başlamıştır. Belli bir dönemden sonra Kıbrıslılık söylemi, Kıbrıs Cumhuriyeti temelinde bir çözümün siyasi bakış açısını ifade eder hale gelmiştir. Daha çok sol partilerin sahiplendiği bu kavram, böylece kültürel bir kimlikle beraber siyasi bir projenin de önemli bir unsuru haline geldi. Kendini Türkiyeli olarak tanımlayan kitle ise uzun bir süre Türkiye ile paralel siyaset yürütmeye çalışan sağ partilerin taraftarları arasında yaygınlaştığı görülür. Ancak AK Parti’nin Türkiye’de iktidara gelmesi ile Türkiye ile uyum siyaseti izleyen sağ partiler, Türkiye’deki siyasi iktidarla aynı uyumu sağlayamadıklarından, kendini Türkiyeli olarak ifade eden insanların siyasi tercihlerinde de bir değişim gerçekleşmiştir. Bu durum Türkiyelilik ve Kıbrıslık söylemlerinin siyasi zeminlerinin sabit olmadığı; çeşitli etkenlerin yanı sıra Türkiye’nin de siyasi tavrı ile yakından ilgili olduğunu göstermektedir. Ancak yeni gelişmeler, TC göçmeni olan nüfusun TC’nin siyasi etki alanından giderek çıkmaya ve iç dinamiklere göre siyasi tercihlerini yapmaya başlamaları, siyasi parametrelerin de değişmesine yol açmıştır.

Sonuç itibari ile gerek kendini Kıbrıslı, gerekse Türkiyeli olarak tanımlayan insanların yasal kimliklerini ifade eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşlığına fazla sahip çıkmadıkları gözükmektedir. Bir devlet, halkının siyasi ve kültürel kimliğini ifade etmiyorsa, o devletin kabulü ve meşruluğu tartışmalı hale gelir. Türkiyelilik ve Kıbrıslılık söylemlerinin yarattığı en önemli sorun budur. Bu sorunun çözümü, sorunun sosyal hukuku devleti temelinde ele alınarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşlığı bilincinin geliştirilerek devletin eşit vatandaşları duygusunun ikame edilmesi ve temel haklar hürriyetlerin hukuki bir güvenceye kavuşturulması ile mümkündür.

Kıbrıs Sorununda Son Durum

Kıbrıs Sorununda Son Durum

Türkiye, Rum tarafının tek taraflı olarak enerji kaynaklarını kullanmaya çalışmasına, doğal olarak tepki koydu. Türkiye’nin bu tepkisi Rum tarafının görüşme masasından çekilmesi ile sonuçlandı. Rum tarafının bu tavrı ise Birleşmiş Milletler raporunda eleştirilmelerine de neden oldu.

Anastasiatis ise bu gelişmeler sonrası Türkiye’den bu eylemini sürdürmeyeceğine dair garanti talebinde bulundu. Ancak Türkiye bu konuda herhangi bir garanti vermedi aksine navtex süresini uzatmayı ve bölgede arama ve kazı amacıyla bir platform satın almayı gündeme getirdi. Türkiye’nin bu tavrı, haklarını savunma konusundaki kararlılığının, bir oldubittiye izin vermeyeceğinin bir ifadesiydi.

Tabii bu arada 2014 BM raporunda Türkiye’nin faaliyetlerine değinilmemiş aksine Türk tarafının izole edilmesine değinilmiştir. Bu durum Güney Kıbrıs yöneticileri tarafından masaya geri dönüş için baskı olarak yorumlandı. 2015 raporunda ise Türk tarafına uygulanan izolasyonlara değinilmemiş olması, Rumların tepkilerinin etkili olduğu, Türk tarafına olan sempatinin zayıfladığı görüntüsü verdi.

Bu arada Türkiye’nin Kıbrıs bayraklı gemilere koyduğu ambargoların kaldırılması ve enerji kaynaklarının görüşülmesi gündeme geldi; ancak görüşmelerin kopmuş olması sebebiyle herhangi bir adım atılamadı. Bu arada Dış İşleri Bakanı Özdil Nami raporda Türk tarafının enerji kaynaklarındaki ortaklığına vurgu yapılmamasını eleştirdi. Nami’nin bu eleştirisi haklı bir eleştiridir. Çünkü hem Kıbrıs Cumhuriyeti temelinde müzakerelerin yürütüldüğünü savunmak, hem de Türk tarafının Cumhuriyetten doğan haklarına vurgu yapmamak açık bir çelişkidir.

Bu süreçte, Güney basınında Mal Tazmin Komisyonu’na başvuran Rumların sayısındaki artış gündeme geldi ve verilen rakamlara göre Türk tarafı 270 milyon Avro ödeme yapmıştır. Bunun karşılığı olarak da 12 milyon metrekarelik arazi Türk tarafına devredildiği belirtilmiştir Bu durum mülkiyet meselesinde Türk tarafına önemli bir rahatlama sağlamış oldu. Bu rakamlar doğru ise bir çözüm durumunda Türk tarafı toprak vermek zorunda kalmayacaktır. Güneydeki ekonomik kriz, bu komisyona başvurunun artmasının ana sebeplerinden birisidir. Çözüm umutlarının zayıflaması da bu başvuruların artmasında etkili olmuştur.

Bu başvuruların aynı hızla devam etmesi durumunda, ileride Türklerin Güney’den arazi alacaklı duruma gelmeleri de mümkündür. Özellikle toprak sorununun çözümü, Kıbrıs sorununun çözümünü de kolaylaştıracaktır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun geçmişte Mal Tazmin Komisyonu’nun kurulmasına karşı çıkmış olmasının, siyasi bir hata olduğu şimdi açık olarak ortaya çıkmıştır. Hatırlanacağı üzere, Mal Tazmin Komisyonu’nun kurulmasını UBP kanadından Tahsin Ertuğruloğlu savunmuş; bu yüzden de Eroğlu dahil bazı UBP’liler tarafından kınanmıştı.

Güney Kıbrıs’ın iflasın eşiğine gelmiş ekonomisinin tekrar düzelebilmesi, Kıbrıs sorununun çözümü konusunda adım atabilmesine bağlıdır. Türkiye’nin de bölgedeki haklarını savunabilmesi de aynı şekilde Kıbrıs sorunun çözümüne bağlıdır. Kıbrıs sorununun çözümü sadece Kuzey ve Güney Kıbrıs halkları için değil Türkiye’nin AB’ye girmesi dâhil bölge barışının sağlanması için de önemlidir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine girdiğimiz bu süreçte, adayların iç sorunlarla birlikte Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili olarak, yaklaşım farklarını da açıklamaları, vatandaşların oy kullanırken tercihlerini kolaylaştıracaktır. İç ve dış siyasetle ilgili somut çözüm önerileri sunamayan adayların, desteklenmesi bence anlamsız olacaktır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/kibris-sorununda-son-durum/6927

yusuf