Sansür

Sansür

Bir arkadaşımla sohbet ederken, birden konu sansür meselesine geldi. Arkadaş, ilahiyatçı olmam sebebiyle olsa gerek bir eleştiri olarak özellikle dindarların adım adım kendi yasaklarını dayatma eğiliminde olduklarını bana ifade etti. Çağdaşlık adına baskıları yaşamış ve görmüş birisi olarak bunu tamamen reddetmem mümkün değildi. Birilerinin yaptığı gibi kendi görüşlerini başkalarına sorgusuz sualsiz kabul ettirmek için, bu dindir ya da dinin emridir şeklinde bir cevap da vermem de doğru olmazdı. Çünkü karşımdaki insan din adına söylenen her şeyin doğru olamayacağını bilecek kadar kültürlü birisiydi ve bir filmindeki öpüşme sahnesine sansür getirilmeye çalışılmasından rahatsızlığını ifade etmeye çalışıyordu.

Arkadaşın bu itirazı, bir filimin içinde geçen öpüşme sahnesinin sansür edilmesinin dindarlıkla alakasını sorgulamamı sağladı. Çünkü bir akademisyen olarak ben de yazdığım bazı yazıların sansürlenmeye çalışılmasından rahatsızlık hissetmiş hatta bu yüzden makalemin yayımlanması için yaptığım bir müracaatı geri çekmiştim. Onun için sansürlerin faydadan çok zarar verdiği kanaatindeyim. Bir kere sansür, karşıdaki insanın kişiliğine saygısızlıktır. Sansürü yapan açısından ise kendini beğenmişliktir.

Gelişmemiş ülkelerin en büyük sorunu sansürcülüktür. Çünkü bu ülkeler, insanları yetersiz görüp onları belli kalıplar içinde baskı altında yaşatmaya çalıştıkları için insanların hayatı anlama ve tanıma imkânlarını sınırlamaktadırlar.

Dikkat edilirse, sansürlerin en çok uygulandığı ülkelerde şiddet eğilimi çok daha yüksektir. Bu durum, aslında sansürlerin toplumun ahlaki gelişiminden çok basmakalıp fikirlerle yaşamalarına yol açtığı için, bunun insana faydadan çok zarar verdiği kanaatindeyim. Bilindiği üzere özgürlükleri kısıtlayan yasaklar sorunları çözmekten çok tepkilere yol açıp sorun haline geliyorlar.

Bu bağlamda bazı filmlerdeki içki ya da sigara sahnelerinin karartılması, sigara ve içkiye olan özentiyi azaltıp azaltmadığının da bence sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Aslında filimin normal akışı içinde, çok fazla önemli olmayan bu sahneler karartılarak daha da ilgi çekici hale getirilmektedir.

Türkiye ve KKTC’de artık her düşünceye uygun görsel ve yazılı yayın yapan organlar vardır. Dolayısıyla her yayın organının kendi okuyucu ya da izleyici kitlesinin duygu ve düşüncelerine uygun yayın yapma imkânı vardır. Onun için böyle bir ortamda yasaklar ya da ekran karartmaları dayatmalardan başka bir şeyi ifade etmez. Bu tür yasaklar ya da dayatmaların dindarlık ile açıklanması da mümkün değildir. Çünkü dindarlık, basmakalıp tek bir tür ahlak anlayışı ile açıklanamaz. Farklı mezhep ve inanç sistemlerinin varlığı da bundan kaynaklanmaktadır.

Ayrıca bir filim ya da yapıt hakkında karar verme hakkı öncelikle o eseri meydana getiren kişiye aittir. Dolayısıyla, eser sahibinin bilgi ve izni olmadan o filim ya da yapıt üzerinde devlet gücünü ellerinde bulunduranların, kendi ahlak anlayışları ya da ideolojilerini gerekçe gösterip sansür uygulamaları eser sahibinin telif hakkını gasp etmek demektir. Doğru olan, eğer bir yayın kuruluşu kendi seyircisinin durumunu gözeterek filimlerde sansür uygulamak istiyorsa o zaman yapıtın sahibinin iznini alarak bunu yapmasıdır. Devlet gücü kullanılarak filimlere sansür uygulanması, insan hak ve hürriyetlerine saygılı bir devlet anlayışında kabul edilemez. Çünkü sansür uygulaması, eser sahibinin telif hakkı yanında filmi sansürsüz izlemek isteyenlerin haklarını da gasp etmek demektir.

Belirttiğim gibi ülkemizde ve de Türkiye’de her türlü izleyiciye hitap edebilecek görsel ve yazılı medya bulunmaktadır. Onun için siyasiler vatandaşa güvenmek ve farklı tercihlerine saygı duymak zorundadır. Bu tercihler ancak temel insan hak ve hürriyetlerinin tehdit edilmesi durumunda kamu yararı adına, telif hakkı ihlal edilmeden sınırlanabilir.

Görsel ve yazılı medyanın baskı altında olduğu ülkelere bakılırsa, bu ülkelerde hem görsel hem de yazılı medyada sürekli şiddet haberleri ve görüntülerinin daha çok yer aldığı görülür. Acaba birbirini seven iki gencin elele tutuşması, duygularının bir yansıması olarak öpüşmesi, ya da insan yaşamının ayrılmaz bir parçası olan cinsellik sahneleri mi insan ruhunda daha olumsuz bir etki yapar yoksa elinde kılıç ile düşman gördüğü birisinin kellesini uçuran, ya da taramalı silah ile etrafındakileri tarayan ya da yüksek tahrip gücü olan bir silah ile birçok insanı öldürme sahneleri mi insan ruhunda daha fazla olumsuz etki yapar? Bu sorunun cevabını okuyucularımın takdirine bırakıyorum.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, sansür ve yasaklar baskı aracı haline dönüşürse insanın bilinç dünyasının gelişmesinin önündeki en büyük engeller olurlar. Çünkü hayatın gerçeklerine gözünü kapatanların, hayatı anlamaları ve onu doğru olarak yorumlayabilmeleri mümkün değildir. Bu yüzden yasaklar yerine sorumluluklar öne çıkarılmalı ve farklı tercihlerin birbirini tehdit etmeden birlikte yaşamaları için gayret gösterilmelidir. Aksi takdirde her iktidar değişimi döneminde, siyasetin dayattığı ahlak değişimini yaşamanın sebep olduğu ahlak tutarsızlığını yaşamaya mahkûm oluruz. Bu ise sansürlerin ve sansürcülerin değişmesinden başka bir işe yaramaz.

Yusuf Suiçmez

Din İşleri Başkanlığı’nın Geleceği

Din İşleri Başkanlığı’nın Geleceği

Din İşleri Başkanı Talip Atalay’ın adaylık girişimi, bayağı tartışma yarattı. Birçok insan Sayın Atalay’ın adaylığına garanti olarak bakıyordu: ancak yanıldılar. AK Parti yetkilileri KKTC’den yapılan hiçbir başvuruyu kabul etmediler. Aslında bu durum, KKTC’nin bağımsız ayrı bir devlet olarak görüldüğünün de sinyalini vermektedir. Çünkü KKTC’den başvuran adayların kabul edilmesi durumunda, Türkiye’nin işgalci olduğu iddialarını ileri sürenlerin eline malzeme geçecekti.

Tabii ki Atalay’ın bu girişimi bir yönden saf belirlemesine yol açtı. Doğal olarak bu aşamadan sonra AKP’nin ileri gelenlerinden, bizden aday olmaya çalıştı onun için sahiplenelim mi yoksa din ve siyaset ilişkisi arasında fazla polemik yarattı, bu işin içinde olmayalım mı diyecekler göreceğiz. Tabii ki Atalay’ın aday olamaması, sonuçta onu Türkiye ile Kıbrıs arasında bir tercihe de zorlayacaktır. Çünkü adaylık başvurusu yaparken Türkiye’deki üniversite kadrosundan da istifa etmek zorunda kaldı. Doğal olarak tekrar üniversite kadrosuna başvuru yapması gerekecek. Kadrosuna dönüş yapması durumunda, yurtdışı görev süresini daha fazla uzatabilmesi imkanı olmayacaktır. Bu ise Din İşleri Başkanlığı’ndan istifasını zorunlu hale getirecektir.

Atalay’ın Din İşleri Başkanlığı’ndan istifa etmemesi durumunda, özellikle kamuoyunda oluşmuş olan tepkileri göğüsleyerek görev yürütebilmesi oldukça güç olacaktır. Tabii ki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası oluşacak olan tablo da Atalay’ın geleceğini etkileyecektir. Özellikle Cumhurbaşkanlığı’nda bir değişimin olması durumunda, yeni Cumhurbaşkanının kendisi ile çalışmak isteyip istemeyeceği de ayrı bir sorundur.

Tabii ki, mesele Atalay’dan öte KKTC’deki din hizmetlerinin daha sağlıklı yürütülebilmesi için ne yapılması gerektiğidir. Sonuçta Atalay’ın istifası ya da görevde alınması halinde yerine atamanın yapılıp yapılmayacağı belli değildir. Daha önce yaklaşık 30 sene Din İşleri Başkanlığı vekaleten yasadışı olarak yürütülmüştür. Atalay sonrası aynı durumun ortaya çıkması muhtemeldir. Nitekim Ahmet Yönlüer döneminde yükselen din-siyaset ilişkileri tartışmaları Atalay’ın adaylık başvurusu ile doruğa ulaştı. Bu ise siyasetçilerin işini zorlaştırmıştır.

Din İşleri Başkanı’nının Kıbrıs Müftüsü ünvanını taşıması, vakıflar ve vakıf malları üzerindeki etkisi doğal olarak hiçbir siyasetçinin bu makamı görmemezlikten gelmesine imkan tanımamaktadır. Bundan dolayı da Din İşleri Yasası’nı yapanlar, tamamen siyasi atama olan Vakıflar ve Din İşleri Yönetimi’ni Din İşleri Başkanı’nı kontrol edebilecek şekilde düzenlediler. Bugüne kadar siyasetçilerin en fazla istismar ettiği kurumlardan birisi şüphesiz Vakıflar ve Din İşleri’dir. Atalay’ın bu adaylık girişimi, sorunun gündeme gelmesi ve tartışılarak kabul edilebilir bir çözüme kavuşturulması için fırsat olarak da değerlendirilebilir.

Öyle gözüküyor ki, Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası siyasetin önemli gündem maddelerinden birisi de Din İşleri Başkanlığı ve Atalay’ın durumu olacaktır.

yusuf suiçmez

Rumlar ile Futbol Maçı Yapmak

Rumlar ile Futbol Maçı Yapmak

KKTC Futbol Federasyonu’nun KOP (Kıbrıs Futbol Birliği)’a üye olması konusu Hasan Sertoğlu’nun federasyon başkanlığına gelmesi ile 2013’den beri yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandı. 1934’de kurulan KOP’un kurucu kulüplerinden birisi 1930’da kurulan Çetinkaya Türk Spor Kulübü’dür.

KOP 1948’de FIFA’ya üye olduğunda kurucu takımları arasında Çetinkaya Futbol Kulübü de vardı ve bu çatı altında ilk milli maç 1949’da oynandı. Çetinkaya Kıbrıs futbol tarihinde hem Kıbrıs genel liginde hem de 1955’de kurulun Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu liginde aynı anda şampiyonluk kazanmış tek takımdır.

Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu’nun kurulmasından kısa bir süre sonra EOKA’nın faaliyetlerinin başlaması bir tesadüf olmasa gerek. 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından milli takım oluşturuldu ve 1962’de KOP’un UEFA’ya üyeliği kabul edildi.

Şüphesiz spor ve siyaseti ayrı düşünmek mümkün değildir. Ancak spor günlük siyaseti aşabilen ve global siyaseti belirleyen bir pozisyona gelebilmektedir. Öyle gözüküyor ki, özellikle futbol Kıbrıs sorununun ulusal düzeyini aşmış ve uluslararası siyasetini belirleyecek bir misyona doğru yol almaya başlamıştır. Çünkü futbolda atılacak adım, Kıbrıs sorunun siyasi çözüm şekli için de geleceğe yönelik bir etki yapacaktır. Nitekim bu etki dikkate alınarak, KKTC futbol federasyonunun KOP’a üyeliğine karşı çıkanlar, bu üyeliğin KKTC’nin bağımsızlığını ortadan kaldıracağını ileri sürmektedirler.

Nasıl ki, Türkiye Cumhuriyeti futbol takımları Güney Kıbrıs futbol takımları ile top oynadığında, bu Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıdığı anlamına gelmiyorsa, KKTC’li gençlerinin Güney Kıbrıs futbol takımları ile maç oynaması da KKTC siyasetinin Güney Kıbrıs’ı siyasi egemen olarak kabul ettiği anlamına gelmeyecektir. Aynı şekilde Türkiye’nin KKTC’de futbol koordinasyon ofisi açılması da içeriğinin doğru doldurulması durumunda KKTC’nin bağımsızlığını ihlal etmeyeceği; aksine KKTC futboluna güç katacağı kanaatindeyim. Bu arada, Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı’nın KKTC’yi ziyareti esnasında, KKTC Futbol Federasyonu’nu ziyaret etmemesini doğru görmediğimi ifade etmem lazım. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin tanımadığı KKTC kurumlarını, başka ülkelerin tanıması ve dikkate almasını beklemek gerçekçi olmayacaktır.

İlginç olan sağ partilerin, KOP’a üyeliğin KKTC’nin bağımsızlığını ihlal edeceğini iddia ederken, sol partilerin ise Türkiye’nin KKTC’de futbol koordinasyon ofisi açma girişiminin KKTC’nin bağımsızlığını ihlal edeceğini iddia etmesidir. Bu durum KKTC siyasetinin henüz daha ortak bir milli siyaset geliştiremediğinin açık bir göstergesidir. Tabii ki, ilginç olan bir diğer durum ise TC-KKTC koordinasyon ofisinin kurulması için meclis kararının gerektiği ileri sürülürken, KOP’a üyelik için KKTC Futbol Federasyonu’nun tek başına yetkili olduğunun ileri sürülmesidir.

Bence içeriğinin doğru doldurulması durumunda KOP’a üyelik, KKTC’nin bağımsızlığını ortadan kaldırmaz. Aksine KKTC’nin uluslararası tanınmasının yolunu açar. Tabii ki, KKTC futbol federasyonunun KOP’a üyeliğinden daha önemli olan, bu üyelikten sonra idari yetkinin nasıl paylaşılacağıdır. Şüphesiz, KKTC Futbol Federasyonu KOP’a üyeliği kurumsal ortaklık değil de sadece kulüpler bazında bir ortaklık olursa o zaman bu bir intihar girişimi olur. KOP’un bugünkü idari yapısı dikkate alındığında, kurulacak olan ortak izleme komitesi dışında her iki federasyonun idari birimlerinin seçilmesi ve yasal yetkilerinin ne olacağı belli olmadığı için yapılmaya çalışılan antlaşmanın iyi ya da kötü olduğu şeklinde bir değerlendirmenin bu aşamada yapılması doğru olmayacaktır.

Basında da yer aldığı üzere FİFA ile yapılan ön görüşmelerde KKTC Futbol Federasyonu’nun kurumsal kimliğinin kabulü yanında, ortak izleme komitesinde Güney ve Kuzey Kıbrıs Federasyonları dörder üyeyle FİFA ise bir üye ile temsil edilecektir. Bu durum doğal olarak ihtilaf durumunda son sözün FİFA temsilcisi tarafından söylenmesine yol açacaktır.

Bu antlaşma KOP açısından, yetkisini kısmen de olsa Türk tarafı ile paylaşması demektir. Çünkü KOP şu anda tek başına tüm yetkileri kullanmaktadır. Bence KOP’un bu adımı Güney Kıbrıs’ın genel siyaseti ile uyuşmadığı için, Güney’de de kabul görmeyecektir. Çünkü izleme komitesinde Türk ve Rumların eşit temsiliyeti bence Türk tarafının siyasi tezlerine daha yakındır. Tabii ki, esas sorun izleme komitesinde değil; KOP’un idari yapısında Türk taraflarının temsil edilip edilemeyeceğindedir.

Bir antlaşmaya gidilmesi durumunda ortaya çıkacak olan bir başka sorun ise ortak ligde kaç Türk ve Rum takımının bulanacağı sorunudur. Çözüme kavuşturulması gereken bir diğer sorun ise şampiyonlar liginde Türk ve Rum taraflarının ayrı takımlarla mı yoksa tek bir takımla mı temsil edileceğidir.

Öyle anlaşılıyor ki, Güney ve Kuzey takımları tek bir federasyon altında bulunacakları için, şampiyonlar liginde sadece tek bir takımla temsil edilecekler. Diyelim ki, kapsamlı bir çözüm olmadan Türk takımlarından birisi şampiyon oldu, o zaman FİFA maçların KKTC’de oynanmasına izin verecek mi? Ayrıca, milli takımda Türk ve Rum futbolcuların temsil edilip edilmeyeceği de ayrı bir sorundur. Türklerin milli takımda temsil edilmelerinin kabul edilmesi durumunda, milli takımda oynayacak Türk ve Rum futbolcuların seçimi nasıl olacak? Tabii ki bu sorulara şu anda cevap verilmesi mümkün gözükmemektedir; ancak Güney ve Kuzey’in aynı federasyon çatısı altında birleşmelerine karar verilecekse, bu soruların cevabının bulunması zorunludur. Aksi takdirde bu tartışma ve uğraşlardan bir netice alınamayacaktır.

Burada önemli olan, bu antlaşma yapılırken Kıbrıs Cumhuriyeti’nin siyasi yapısı mı yoksa Annan Planı’nda ortaya çıkan siyasi yapının mı yoksa tamamen bunların dışında kalan bir siyasi yapının mı dikkate alınacağıdır. Çünkü ortak ligin genel mantığının, daha sonraları ortaklık devletinin kurulması durumunda ortaklık devletinin temel mantığı ile çelişmemesi lazımdır.

Şu bir gerçek ki, Kıbrıs Cumhuriyeti uluslararası kimliğini korumasına rağmen kurumsal yapısı çökmüştür. Bu yüzden de, ona bağlı olarak antlaşma yapmak imkânsızdır. Ancak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurumsal varlığını bir bütün olarak inkâr ederek, ne ortak bir futbol ligine ne de siyasi bir çözüme gitmek mümkün gözükmemektedir.

Benim kaldığım köyün takımı olan Değirmenlik Futbol Kulübü’nde Güney Kıbrıslı Rum futbolcular oynamaktadır. Değirmenlik halkı, bu Rum gençlere siyasetin ötesinde sporun birleştirici ruhu ile sahip çıkmaktadır. Bence insanların Türk, Rum ya da başka bir milli kimlik taşımaları insanı ilişkilerini sürdürmelerine asla engel olmamalıdır. Spor faaliyetleri, ahlaki değerlere ve belli kurallara bağlı olarak insani ilişkilerin yürütüldü en güzel faaliyetlerden birisidir.

Bu yüzden de, sportif ilişkilerin günlük siyasetin ötesinde insani ilişkiler olarak görülmesi daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır. Tabii ki, gençlerin spor yapma arzusunu Güney Kıbrıs siyasilerinin de aynı anlayışla ele alması gerekir. Bu yüzden Güney Kıbrıs’ın izlediği baskıcı ve Kıbrıs Türk halkının varlığını inkâr edici politikalara da prim vermemek lazımdır.

Ayrıca, sporun tamamen günlük çatışmacı siyasi anlayışların etkisi altında yürütülmesi, yetişecek nesilleri hem ruh hem de bedenen olumsuz etkileyecektir. Bence önemli olan, bu birlikteliğin şartlarını sporun evrensel ruhunu yansıtacak şekilde oluşturmayı başarabilmektir. Ben şahsen, KKTC Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Sertoğlu’nu cesur ve girişimci kişiliğinden dolayı takdir ediyorum. Ancak, bu girişimlerinin ne Kuzey ne de Güney siyasetçileri tarafından istismar edilmemesine dikkat etmesi gerekmektedir. Nitekim her iki tarafta da, bu yönde bir takım girişimlerin olduğu bilinmektedir. Bence tarafların hak ve hukukunu koruyan bir antlaşma olursa, bu tür girişimler başarısız olacak ve sporla birlikte hem Türk tarafı hem de Rum tarafı kazanacaktır.

Din ve Siyaset II

Din ve Siyaset II

Dini inançlar akademik hayatın dışında genellikle ön kabullere dayanan kontrol edilmemiş bilgiler olarak sunulduğu için, din adına ileri sürülen görüşleri tartışmak zorlaşmaktadır. Tartışmaların zorlaşması ise din adına söylenen ve yapılanların denetimini zorlaştırmaktadır. Din adına söylenen ve yapılanların denetiminin zorlaşması ise din istismarı yapmak isteyenler için açık kapı bırakmaktadır. Din İşleri Başkanı Atalay’ın KKTC Din İşleri Başkanlığı görevini yürütürken, Türkiye genel seçimlerinde Ak Parti Mersin milletvekilliği aday adaylığına başvurması, din ve siyaset ilişkisini yeniden yoğun bir şekilde tartışılmasına yol açtı.

Din İşleri Başkanı Talip Atalay’ın Türkiye Cumhuriyeti genel seçimlerinde görevinden ayrılmadan aday adayı olmasını yasal ve etik bulmadığımı daha önceki yazımda belirtmiştim. Atalay’ın seçim propagandasında imamları kullanması ise din ve siyasi ilişkisi tartışmalarına yeni bir boyut kazandırdı. Din İşleri Yasası’nda açık olarak belirtildiği üzere, Din İşleri Başkanı’nın görevlerinden birisi de, kurumu siyasi faaliyetlerin dışında tutmaktır. Bu davranışın, bu yasa maddesi ile çeliştiği açıktır. Ayrıca ülkemizde memurlara genel olarak siyaset yapma yasağı vardır. Buna rağmen memurların büyük bir bölümü açık olarak siyasetin içerisindedirler. Bu durum, yasaların aslında adalet ve kamu düzeni için değil, güçlüler ile zayıfları ayırmak için konduğu görüntüsü vermektedir. Bu anlayış sebebiyle de güçlülerin yasaları ihlal etmesine göz yumulmaktadır.

Din görevlilerinin Atalay’ı övücü videolarını izelerken bazı gerçekler ile yanlışların iç içe girdiğini gördüm. Kuran kurslarını onun başlattığı, kuruma ilk defa araç alındığı iddiaları gerçeklerle bağdaşmayan iddialardır. Ayni şekilde din görevlilerinin açıklamalarında yer alan Kuran kurslarının Atalay döneminde başladığı iddiası da doğru değildir. Kuran kursları çok daha önce var olan kurslardı. Ahmet Cemal, Mehmet Yeltekin, Ahmet Yönlüer ve benim de dönemimde bu kurslar bazı itirazlara rağmen devam etmiştir. Kuran kurslarının hukuki durumu tartışmaları ilk defa, Akın Sait’in Başsavcılığı döneminde yapılan bir yorum sonrası başladı. Kuruma yeni araç alımının Atalay döneminde olduğu iddiası da doğru değildir.  Çünkü daireye yeni araç alımı benim dönemimde de oldu. Atalay bunu devam ettirerek arttırdı.

Havadis Gazetesi’nin geçen Cuma günkü nüshasında ilgili açıklamaları yapan din görevlilerinin, yaptıkları konuşmaların parti amblemi altında sunulacağını bilmediklerini söyledikleri haberine de yer verildi. Bu açıklamalardan, röportajları yaparlarken,  kendilerine bunların ne amaçla kullanılacağı söylenmediği anlaşılmaktadır. Bu durum, dinin ve din adamlarını siyasi olarak etik olmayan bir şekilde kullanıldığı sonucunu doğurmaktadır.

Bu yazıyı yazarken aklıma İslam Felsefesinin önemli şahsiyetlerinden Farabi’nin İhsa-i Ulum isimli kitabının sonunda yer alan: “İnandığı şeyi mutlak doğru gören dindar insanların inançlarını savunmak ya da onu kabul ettirmek için yalan söyleyebildikleri; onun için bu insanlara yalan söyleyip kandırmanın caiz olacağı” ifadesi geldi. Anlaşılan birileri, milleti kandırmayı siyasi ve de dini bir başarı olarak görebiliyor. Bence bu yanlışlarda din görevlilerinden daha fazla sorumluluk taşıyanlar, bu atamaları yapan siyasiler ve Din İşleri Yasası’nı bile bile yenilemeyen KKTC Meclisi üyeleridir. Tabii Atalay kadar sorumlu olan bir diğer kurum ise Vakıflar ve Din İşleri Yönetim kuruludur.

Siyasiler tarafında atanan yönetim kurulları, din görevlilerini baskı altında tutabilmek için kasıtlı olarak yasal boşluklar bırakarak din görevlilerini siyasi amaçları için kullanma zemini yarattılar. Başkanlık görevinde iken, tamamen siyasi nedenlerle bazı din görevlilerini sürmeye hatta görevden almaya kalkıştıklarını şahsen tecrübe ettim. Basına defalarca yansımış olan camii ihalelerinde ve vakıf mallarının kiralanmasındaki usulsüzlükler de işin cabasıdır.

Birçok kurumda olduğu gibi Din İşleri Başkanlığındaki istihdamlar da tamamen siyasi pazarlıklar doğrultusunda yapılmaktadır. Nitekim göreve atanmadan önce, yer aldığım bir sınav komisyonunda yapılanları gördüğümde komisyondan istifa ettim. Daha sonra ise sınavların doğru yapılacağını belirterek istifamı geri çekmemi istediler ve geri döndüm. Ne yazık ki yine de kendi bildiklerini yaptılar ve bunu üzerine sınavların iptali için yazılı müracaatta bulundum. Başkan olduktan sonra ise bu yazılı müracaatımın dosyalara girmediğini fark ettim. Ayni şekilde Başkanlığım esnasında da bazı siyasetçilerin arzuları doğrultusunda yasadışı istihdamlar yapmaya çalışılmış ancak buna müsaade etmemiştim. Tabii bunlara da karşı çıkınca görevime son verilmesi için bir senaryo hazırlandı ve yürürlüğe kondu.

İlk başlarda Atalay’ın atanmasını, akademisyen bir kişiliği olması sebebiyle makul karşıladım. Daha sora ise icraatlarını takip edince, atanma amacının din hizmetlerinin yürütülmesi değil durumun kurtarılmasına yönelik siyasi bir adım olduğu endişesine kapıldım. Son günlerde yaşananlar ise endişelerimde haklı olduğumu ortaya koydu. Atalay’ın siyasete yaptığı bu giriş, aslında senaryonun ikinci perdesini oluşturmaktadır ve nasıl sonuçlanacağını ben de merak ediyorum.

Tabii ki, Atalay’ın herkes gibi siyaset yapması en doğal hakkıdır; ancak bu şekilde olmasını kabul etmek mümkün değildir. Atalay’ın göreve geldikten sonra, kayıp ya da sahteleri ile değiştirilmiş trilyonluk tarihi halıların soruşturulması konusunda hiçbir şey yapmamış olması ve şahsımın itham altında kalmasına göz yumması bende de güven sorunu yaratmıştır.

Sahteleri ile değiştirilmiş ya da antik halıymış gibi gösterilmiş halılarla ilgili daha önce dönemin Başbakanı Derviş Eroğlu’nu iki kere yazılı olarak uyarmama rağmen, uyarılarıma hiçbir cevap vermemiştir. Aksine görevden alınmam sonrası, dönemin Yönetim Kurulu başkanı tarafından bunların kaybolmasından ben sorumluymuşum gibi açıklamalar yapılarak bu konu örtülmeye çalışılmıştır. Bu iftiralar sebebiyle açtığım dava için tuttuğum avukatlara ise tek tek davadan çekilerek beni davayı şahsen yürütmek zorunda bıraktılar. Tabii ki, avukatlar için yaptığım şikâyetler ise yasal süreler geçmiş olmasına rağmen sonuçlandırılmamıştır. Daha sonra ise Başsavcılığa yazılı olarak suç duyurusunda bulundum; ancak edindiğim bilgiye göre soruşturulma için görevlendirilen savcı emekliye ayrılmış ve dosya başka savcıya verilmemiş. Bu durum, birilerinin bu konunun soruşturulmasını istemediği şüphelerinin oluşmasına yol açmaktadır. Sayın Atalay mademki siyasete atılıyor, hakkında spekülasyonlara izin vermemesi için bu konuları da açıklığa kavuşturması gerekir. Atalay’ın siyaset yerine bu konularla ilgilemesi bence daha doğru olurdu. Çünkü bunlara göz yumulması, makamın saygınlığı ve güvenilirliğini zedelemektedir.

Tabii ki açıklığa kavuşturulması gereken bir husus da, Atalay’ın siyasete atılma kararını alırken, kendisini bu göreve getirenlerle bu konuyu konuşup konuşmadığıdır. Bu karar, kendisini atayanların bilgisi ile olmamış ise o zaman Atalay’ın bu kararını kendisini bu göreve atayanlara karşı bir tepkisi olarak yorumlamak gerekir.

Bu yüzden Atalay’ın aday olamaması ve istifa etmemesi durumunda, Başbakanın görevden alınması için öneri yapıp, Cumhurbaşkanının kendisini görevden alıp almayacağı merak edilen konular arasındadır. Umarım adaylarla yapılan programlarda bu konular da gündeme getirilerek tartışmaya açılır ve bunların bir daha yaşanmaması için gerekli tedbirlerin alınması sağlanır. Çünkü meselenin özü Atalay’ın siyasete girmesi değil; temiz siyaset ve sağlıklı din hizmetlerinin verilebilmesinin önünü açmaktır.

Birileri dinin ve din adamlarının durumunun kamuoyu önünde bu kadar tartışılmasından rahatsız olabilir. Ancak şu iyi bilinmelidir ki, her şeyin tartışılabildiği ortamda her şeyin doğrusunu görülmesi mümkündür. Özellikle dinlerin ve din adamlarının söylem ve eylemlerinin halk önünde tartışılması din istismarının engellenebilmesi için gereklidir. Bunların tartışılamadığı toplumlar, din ve mezhepler üzerinden çatışmalara mahkûm olurlar. Ortadoğu ve birçok yerde yaşanan çatışmaların sebeplerinden birisi de dinlerin ve din adamlarının söylem ve eylemlerinin açık şekilde tartışılamamaşıtır. Bunların tartışılması zamanla, din ve siyaset ilişkilerinin daha sağlıklı bir zemine kaymasına yol açacaktır. Bu tartışmaların varacağı son nokta bu olmalıdır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/din-ve-siyaset-ii/7175

yusuf