Sansür
Bir arkadaşımla sohbet ederken, birden konu sansür meselesine geldi. Arkadaş, ilahiyatçı olmam sebebiyle olsa gerek bir eleştiri olarak özellikle dindarların adım adım kendi yasaklarını dayatma eğiliminde olduklarını bana ifade etti. Çağdaşlık adına baskıları yaşamış ve görmüş birisi olarak bunu tamamen reddetmem mümkün değildi. Birilerinin yaptığı gibi kendi görüşlerini başkalarına sorgusuz sualsiz kabul ettirmek için, bu dindir ya da dinin emridir şeklinde bir cevap da vermem de doğru olmazdı. Çünkü karşımdaki insan din adına söylenen her şeyin doğru olamayacağını bilecek kadar kültürlü birisiydi ve bir filmindeki öpüşme sahnesine sansür getirilmeye çalışılmasından rahatsızlığını ifade etmeye çalışıyordu.
Arkadaşın bu itirazı, bir filimin içinde geçen öpüşme sahnesinin sansür edilmesinin dindarlıkla alakasını sorgulamamı sağladı. Çünkü bir akademisyen olarak ben de yazdığım bazı yazıların sansürlenmeye çalışılmasından rahatsızlık hissetmiş hatta bu yüzden makalemin yayımlanması için yaptığım bir müracaatı geri çekmiştim. Onun için sansürlerin faydadan çok zarar verdiği kanaatindeyim. Bir kere sansür, karşıdaki insanın kişiliğine saygısızlıktır. Sansürü yapan açısından ise kendini beğenmişliktir.
Gelişmemiş ülkelerin en büyük sorunu sansürcülüktür. Çünkü bu ülkeler, insanları yetersiz görüp onları belli kalıplar içinde baskı altında yaşatmaya çalıştıkları için insanların hayatı anlama ve tanıma imkânlarını sınırlamaktadırlar.
Dikkat edilirse, sansürlerin en çok uygulandığı ülkelerde şiddet eğilimi çok daha yüksektir. Bu durum, aslında sansürlerin toplumun ahlaki gelişiminden çok basmakalıp fikirlerle yaşamalarına yol açtığı için, bunun insana faydadan çok zarar verdiği kanaatindeyim. Bilindiği üzere özgürlükleri kısıtlayan yasaklar sorunları çözmekten çok tepkilere yol açıp sorun haline geliyorlar.
Bu bağlamda bazı filmlerdeki içki ya da sigara sahnelerinin karartılması, sigara ve içkiye olan özentiyi azaltıp azaltmadığının da bence sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Aslında filimin normal akışı içinde, çok fazla önemli olmayan bu sahneler karartılarak daha da ilgi çekici hale getirilmektedir.
Türkiye ve KKTC’de artık her düşünceye uygun görsel ve yazılı yayın yapan organlar vardır. Dolayısıyla her yayın organının kendi okuyucu ya da izleyici kitlesinin duygu ve düşüncelerine uygun yayın yapma imkânı vardır. Onun için böyle bir ortamda yasaklar ya da ekran karartmaları dayatmalardan başka bir şeyi ifade etmez. Bu tür yasaklar ya da dayatmaların dindarlık ile açıklanması da mümkün değildir. Çünkü dindarlık, basmakalıp tek bir tür ahlak anlayışı ile açıklanamaz. Farklı mezhep ve inanç sistemlerinin varlığı da bundan kaynaklanmaktadır.
Ayrıca bir filim ya da yapıt hakkında karar verme hakkı öncelikle o eseri meydana getiren kişiye aittir. Dolayısıyla, eser sahibinin bilgi ve izni olmadan o filim ya da yapıt üzerinde devlet gücünü ellerinde bulunduranların, kendi ahlak anlayışları ya da ideolojilerini gerekçe gösterip sansür uygulamaları eser sahibinin telif hakkını gasp etmek demektir. Doğru olan, eğer bir yayın kuruluşu kendi seyircisinin durumunu gözeterek filimlerde sansür uygulamak istiyorsa o zaman yapıtın sahibinin iznini alarak bunu yapmasıdır. Devlet gücü kullanılarak filimlere sansür uygulanması, insan hak ve hürriyetlerine saygılı bir devlet anlayışında kabul edilemez. Çünkü sansür uygulaması, eser sahibinin telif hakkı yanında filmi sansürsüz izlemek isteyenlerin haklarını da gasp etmek demektir.
Belirttiğim gibi ülkemizde ve de Türkiye’de her türlü izleyiciye hitap edebilecek görsel ve yazılı medya bulunmaktadır. Onun için siyasiler vatandaşa güvenmek ve farklı tercihlerine saygı duymak zorundadır. Bu tercihler ancak temel insan hak ve hürriyetlerinin tehdit edilmesi durumunda kamu yararı adına, telif hakkı ihlal edilmeden sınırlanabilir.
Görsel ve yazılı medyanın baskı altında olduğu ülkelere bakılırsa, bu ülkelerde hem görsel hem de yazılı medyada sürekli şiddet haberleri ve görüntülerinin daha çok yer aldığı görülür. Acaba birbirini seven iki gencin elele tutuşması, duygularının bir yansıması olarak öpüşmesi, ya da insan yaşamının ayrılmaz bir parçası olan cinsellik sahneleri mi insan ruhunda daha olumsuz bir etki yapar yoksa elinde kılıç ile düşman gördüğü birisinin kellesini uçuran, ya da taramalı silah ile etrafındakileri tarayan ya da yüksek tahrip gücü olan bir silah ile birçok insanı öldürme sahneleri mi insan ruhunda daha fazla olumsuz etki yapar? Bu sorunun cevabını okuyucularımın takdirine bırakıyorum.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, sansür ve yasaklar baskı aracı haline dönüşürse insanın bilinç dünyasının gelişmesinin önündeki en büyük engeller olurlar. Çünkü hayatın gerçeklerine gözünü kapatanların, hayatı anlamaları ve onu doğru olarak yorumlayabilmeleri mümkün değildir. Bu yüzden yasaklar yerine sorumluluklar öne çıkarılmalı ve farklı tercihlerin birbirini tehdit etmeden birlikte yaşamaları için gayret gösterilmelidir. Aksi takdirde her iktidar değişimi döneminde, siyasetin dayattığı ahlak değişimini yaşamanın sebep olduğu ahlak tutarsızlığını yaşamaya mahkûm oluruz. Bu ise sansürlerin ve sansürcülerin değişmesinden başka bir işe yaramaz.
Yusuf Suiçmez