Dindarlaşma ve Dünyevileşme Sorunu

Dindarlaşma ve Dünyevileşme Sorunu

Çağımızın önemli tartışmalı konularından birisi de dindarlaşma konusudur. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da iki zıt görüşün rekabet ettiğini görmekteyiz. Dindarlaşmayı olumlu görenler, dindarlıktan uzaklaşmanın yarattığı bir takım ahlaki sorunları gündeme getirerek, dindarlaşmanın gerekliliğini savunmaktadırlar. Bunun aksini savunanlar ise dindarlaşmanın sevgi ve saygıyı arttırmadığı; aksine dogmatik düşünceleri telkin ettiği için karşılıklı anlayış ve hoşgörüyü ortadan kaldırdığını ileri sürmektedirler.

Şüphesiz her iki düşünceyi de destekleyebilecek söylem ve eylemler bulabilmek mümkündür. Dolayısıyla da herhangi bir tarafın tamamen haklı ya da haksız olduğunu ileri sürmek neredeyse imkânsız gözükmektedir. O halde iki görüşün de buluşabileceği ortak bir noktanın olup olmadığına bakmak gerecek.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken husus, bilgi temelli olmayan yanlış dindarlaşmanın ağırlıklı olarak dünya hayatından kopuşa götüren bir yasakçılığa doğru kayma eğilimi gösterebilmesidir. Bu eğilim insanda adeta bu dünyaya gelişi bir suç ve ceza gibi görme algısı yaratmaktadır. Bu algı zamanla hayata ve varlıklara karşı şiddeti meşrulaştırıcı bir dindarlık anlayışının gelişmesine yol açtı. Bu nefret özellikle dünya hayatından kaçışı sağladığı için şiddet kullanımını esas alan örgütler için bir istismar alanı yaratmaktadır.

Bu algının tam tersi ise hayata sıkı sıkıya bağlanıp, adeta ölümsüzlüğü dünya hayatı içinde arayan dünyevileşme olarak nitelenen farklı bir anlayış da gelişmiştir. Bu anlayış zamanla insanı dini kayıtlardan kurtarırken, dünya hayatını daha iyi yaşamak adına şiddeti ve sömürgeciliği meşrulaştıran yeni bir algıya dönüştüğü de olmuştur. Bu algı bazen ırkçılık ve ideolojik bağnazlıkla desteklenerek seküler bir şiddetin ortaya çıkmasını sağlayarak dindarlığa karcı ayrılıkçı ve ötekileştirici bir tavra dönüşmesine yol açmıştır.

Sonuçta hem dindarlaşmanın hem de dünyevileşmenin, kendilerine özgü olumlu ve olumsuz yanları bulunmaktadır. Burada önemli olan hayat kalitesinin yükseltilmesine yol açacak, insana yaşama sevinci ve şükür duygusu kazandırabilecek olan bir dindarlık ve dünyevileşme anlayışının geliştirilebilmesidir. Bunun geliştirilebilmesi için de her iki algının hayat kalitesini arttırma adına birbirine karşı iyi niyet temelinde denetleyici eleştirilerde bulunma ortamını var etmek lazımdır. Bu eleştiriler zamanla ortak değerlerin oluşmasına zemin hazırlayabilirse, dünyevileşme ve dindarlaşmanın tehdit olarak değil karşılıklı işleyen bir denetim mekanizması olarak algılandığı yeni bir kültürün ortaya çıkması mümkün olacaktır. Bu kültürün oluşması için ise demokrasi ve fikir hürriyetine saygının esas alındığı özgür bir ortamın sağlanması zorunludur.

Özellikle KKTC’de son dönemde açılan İlahiyat Fakültesi ve İlahiyat Koleji uzun vadede KKTC içinde de dünyevileşme ve dindarlaşma konularını daha yoğun şekilde gündeme getirecektir. KKTC’nin kültürel tarihi ve coğrafi şartlarını dikkate aldığımızda, insanların büyük bir çoğunluğunun dini inançlara değer vermekle beraber, insanı hayattan koparan ya da hayatın güzelliklerini yaşamaya karşı duyarsız kılan yasakçı ve ötekileştirici dindarlık anlayışlarına sıcak bakmadıkları görülür.

Dolayısıyla da KKTC’de dindarlık anlayışının bireysel özgürlükleri esas alan insan hakları merkezli bir anlayışa göre ele alınması sağlanmalıdır. Aksi takdirde ilahiyat ve din eğitiminin KKTC üzerinde dünyevileşmenin yarattığı olumsuz algılara karşı olumlu bir misyon yürütmesi mümkün olmayacaktır. Bunun olabilmesi için bireysel özgürlüklerle birlikte insan haklarını da koruyan bir öğretim programının geliştirilmesi gerekmektedir. Dindar ve seküler baskıcı anlayışalar dikkate alındığında bunun oldukça güç olacağı açık olmakla birlikte, bunun dışında başka makul bir çare olmadığı da görülmelidir.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/dindarlasma-ve-dunyevilesme-sorunu/7742

yusuf

Türkiye’de Koalisyon Krizi ve Koalisyon İhtimalleri

Türkiye’de Koalisyon Krizi ve Koalisyon İhtimalleri

Türkiye’de uzun süren AK Parti’nin tek başına iktidar dönemi sona erdi ve koalisyon zorunlu hale geldi.

AKP’nin Erdoğan’sız girdiği ilk seçimde fark atarak birinci parti olmasına rağmen tek başına iktidar olma gücünü kaybetmiştir. Bu seçimin en çok tartışılan konularından birisi, Sayın Erdoğan’ın seçimlere müdahalesi olmuştur. Bu durum bir başka açıdan Erdoğan’ın siyasi gücünün bir başka göstergesidir. Partinin ileri gelenleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’sız bu partini güç kaybedeceğini görmüş olmalılar ki, Erdoğan’ın seçimlere müdahalesini zorunlu gördüler. Bu durum aslında AKP için siyasal kimlik ve kurumsal yapı oluşturma sorunun devam ettiğinin göstergesidir. Çünkü siyasal kimlik ve kurumsal yapılanma süreçlerini tamamlayamayan partiler karizmatik liderlerini kaybettikleri anda çöküş sürecine girer ve kaybolurlar. Bunun en yakın örnekleri ANAP ve DSP’dir. Doğal olarak AKP’nin yeni süreci liderlik ve kurumsallaşma tartışmaları arasında geçecektir.

Cumhurbaşkanı’nın ülkenin geleceği ile ilgili daha iyi olanı söylemesi şüphesiz yine yasal görevleri arasındadır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanının başkanlık sistemini savunması, kendi görev ve sorumlulukları ile çelişmez. Sorun, cumhurbaşkanının görüşünün bir partiye desteğe dönüştürülmesindedir.

AKP’nin dezavantajlarından birisi de son dönemlerde bazı isimler ve uygulamalar sebebiyle usulsüzlük ve yolsuzluklarla çok fazla anılmasıydı. AKP bu iddialar karşısında güven tazeleme konusunda yeteri kadar başarılı olamamıştır. AKP’nin yeni süreçte, usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarına karşı daha güven verici adımlar atması gerekmektedir. Çünkü her iki etken de, AKP’nin güç kaybetmesinin iki ana sebebi olarak gözükmektedir. Doğal olarak yeni bir seçim süreci başlarsa, AKP’nin bu süreçte daha güven verici bir imaj var etmesi kaçınılmaz olacaktır.

Muhalefet kanadına bakıldığında AKP’nin tek başına iktidar olmasını engelleme stratejisinin başarılı olduğu görülmektedir. Ancak buna rağmen, muhalefet için güçlü bir başarıdan bahsetmek mümkün değildir. Bu seçimden olumsuz etkilenenler AKP ve CHP olmuştur. Çünkü AKP açık ara ile birinci parti olmasına rağmen tek başına iktidar olma gücünü kaybetti; CHP ise geçen seçimlerde aldığı oy ve milletvekilliğinin altına düştü. HDP ise bu seçimin en düşük oy alan partisi olmasına rağmen, en başarılı partisi olarak gözükmesi, barajı aşma hedefi gibi küçük bir hedefi önüne koyması ve bunda başarılı olmasıdır.

HDP’nin başarısı Türkiye demokrasisi açısından olumlu bir gelişme olmak ile birlikte özellikte terör silahını bir şekilde sistem için tehdit olarak kullanması henüz daha sistem ile tam barışamadığı şeklinde yorumlanmaktadır. Bu ise HDP’nin en büyük çıkmazı ve büyümesinin önündeki en büyük engelidir. Sayın Demirtaş’ın bir başka çıkmazı ise seçim zaferini solun ortak zaferi olarak değerlendirmesidir. Hâlbuki özellikle Kürt seçmenler arasında sol düşünceden oy oranı, alınan rakamların çok altındadır. Demirtaş’ın bir başka eleştirilen yanı ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tek adam olmakla ve Davutoğlu’nu da onu gölgesinde kalmakla suçlamasına rağmen, sıkıştığında son sözün sahibinin İmralı’da olduğunu ifade etmesidir. Bu durum, Demirtaş’ın da bir bakıma kendi siyasetini değil gölge bir siyaseti yürüttüğü izlenimi vermektedir. Bu eleştirilere rağmen Demirtaş’ın Türkiye siyasetine renk kattığı konusunda genel bir kabul bulunmaktadır.

Türkiye’deki koalisyon çıkmazı, aslında Türkiye siyasetinin hukuk devleti, demokrasi ve insan hakları merkezli bir anlayış üzerine değil, ayrılıkçı inanç, ideoloji ve etnik köken temelli anlayışlar üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Türkiye muhalefetinin en belirgin ortak noktası ise Erdoğan karşıtlığı olarak gözükmektedir. Aslında bu partilerin Erdoğan karşıtlığı bir şekilde onları bir işbirliğine zorlayarak uzlaşı kültürünün artmasına vesile olmuştur. Çünkü eski siyaseti bilenler bu ülkede yıllarca CHP ve MHP’nin öncülük yaptığı sol ve sağ çatışmacı siyasetinin açtığı derin yaraları çok iyi bilmektedir. Yine Kürt ayrılıkçı siyasetinin de sebep olduğu terör ve can kayıpları hala hafızalarda canlı durmaktadır. Bu yüzden, ülke tarihinde birçok acının yaşanmasına yol açan sağ-sol ve Türk-Kürt çatışmalarının yaşattığı acılara bir daha dönülmemesi için bu üç partinin birbirine daha da fazla yakınlaşmasına ihtiyaç vardır.

Bu üç partinin birlikte kuracakları bir koalisyonun yaratacağı en büyük fayda, bu keskin ayırımların ortadan kalkması olacaktır. Aksi takdirde bu partilerin ülke partisi olabilmesi mümkün olmayacaktır. Bu yüzen çıkan tablodan son döneminde baskıcı bir anlayışa kayma eğilimi gösteren AKP’nin ileri gelenleri kadar muhalefet partilerinin ileri gelenleri de ders almalıdır.

Bir AKP-MHP koalisyonunun kurulması durumunda, çözüm süreci olarak nitelenen Kürtlerin sisteme demokratik katılımı süreci kısmen de olsa askıya alınmış olacaktır. Bilindiği üzere MHP’nin AKP’ye en keskin muhalefeti bu yönde olmuş ve olmaya devam etmektedir. Böyle bir koalisyon döneminde yapılacak anayasa değişikliği de doğal olarak Kürt siyaseti açısından kayıp olacaktır.

Bir AKP-HDP koalisyonunun oluşması durumunda ise aslında AKP’nin başından beri sürdürdüğü çözüm politikasının devam ettirilmesi imkânı doğacaktır. Bu yüzden Demirtaş’ın seçim sonrası AKP ile koalisyon kapılarını kapatması acele verilmiş bir karara benzemektedir.

Bir AKP-CHP koalisyonun olması durumunda ise en geniş tabanlı koalisyon olacağı için anayasa dahil her türlü değişimin kolaylıkla yapılması imkanı doğacaktır. Ancak bu durumda da CHP’nin önünde en büyük engel gördüğü Erdoğan’ı kabullenmesi gerekecektir. Bu ise CHP’nin ana çıkmazlarından birisi olacaktır.

Dışarından destekli bir hükümetin kurulması durumunda ise bu hükümetin uzun ömürlü olması mümkün değildir. Çünkü CHP ve MHP’nin içinde olduğu ve HDP’nin dışarıdan destek verdiği bir hükümetin ciddi adımlar atabilmesi mümkün değildir. Çünkü HDP bu desteği ancak Kürt açılımına destek verilmesi şartı ile verebilir ki, MHP’nin bunu kabullenmesi mümkün gözükmemektedir.

CHP-HDP azınlık hükümetinin kurulması durumunda ise MHP’nin de destek şartı Kürt açılımının devam ettirilmemesi şartına bağlı olacağı açıktır. Doğal olarak böyle bir hükümetin de uzun ömürlü olması mümkün olmayacaktır.

Bu seçeneklerden hiçbirisinin olmaması durumunda ise erken seçim kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda da, AKP’nin tekrar tek başına iktidar olması seçeneği daha güçlü bir seçenek olarak gözükmektedir. Çünkü AKP’nin kendisine en yakın muhalefet partisine attığı fark %13 lük bir farktır ki, bu diğer muhalefet partilerinin oy oranlarına yakın bir faktır ve erken bir seçimde kapatılması mümkün gözükmemektedir.

Muhalefet partilerinin bir diğer çıkmazı ise Kıbrıs siyaseti ile ilgili açık ya da bilinen bir görüşlerinin kamuoyuna yansımamasıdır. Bir koalisyon oluşması durumunda, mevcut şartlarda Kıbrıs sorunu ile ilgili ortak bir politikanın belirlenmesi de oldukça güç olacaktır. Dolayısıyla Türkiye’deki siyasi belirsizlik, zaten birçok belirsizliği olan Kıbrıs sorununu daha da belirsiz hale getirmektedir. Bu durum özellikle Sayın Akıncı için bir açıdan bir başka çıkmaz yaratmaktadır. Sonuç olarak, demokrasi kültürünün yerleşmediği ülkelerde demokrasi çözüm kadar, çözümsüzlüklere de yol açabilmektedir. Dolayısıyla bir ülke sisteminin demokratik olmasından daha önemli olan, o ülke demokrasi kültürünün, sorunları demokrasi içinde çözecek kadar gelişmiş olmasıdır.

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/turkiye-de-koalisyon-krizi-ve-koalisyon-ihtimalleri/7793

yusuf