Dinsizler ve Dindarlar
Günümüzde, dindarlık ve dinsizlik kavramları, bireylerin inanç ya da inançsızlık hallerini ifade etmekten çok, siyasi ve ideolojik tercihlerini ifade eder hale gelmiştir. Din adına yaşanan tartışmaların makul bir düzeyde yürütülememesinin esas sebebi de budur. Çünkü siyaset makul olanı değil, aktüel değeri olanı esas alır. Bundan dolayıdır ki, siyasetçiler bazen dindarlığın bazen de din karşıtlığının savunuculuğunu yapabilmektedir. Bu çelişkiyi görenler ise bunu gerekçe göstererek dine ve dini olan her şeye karşı çıkmaktadır.
Bunların iddia ettiğine göre, din ve inançların olmaması durumunda siyasetin istismar alanı da ortadan kalkacağından, savaşlar da bitecektir. Ancak bu iddiayı tarihi gerçekler doğrulamamaktadır. Bolşeviklerin ve Fransız idealistlerinin kendi kafalarında oluşturdukları yüksek idealler için giriştikleri katliamlar, Alman faşizminin arka planında yatan ırka dayalı kutsalların yol açtığı düşmanlıklar din olmadan da düşmanlık ve savaşların var olacağını göstermektedir. Ayrıca günümüzde kapitalizm ve komünizm arasındaki rekabetin yarattığı çatışmanın, dinleri araçsallaştırarak milli politikaların ayrılmaz bir parçası haline getirdiğini unutmamak lazım. Bu yüzden yaşadığımız çağdaki dindarlık taraftarlığı ile karşıtlığının en önemli sebeplerinden birisi de kapitalizm ve sosyalizm arasındaki rekabet oluşturmaktadır.
Amerika’nın, ağırlıklı olarak Avrupa’dan göç eden dindarlar tarafından kurulmuş olan bir sisteme sahip olması, doğal olarak Rusya’nın din politikalarını etkilemiştir ve etkilemeye devam etmektedir. İran ile Rusya arasındaki siyasi işbirliği ile ABD ve İsrail arasındaki siyasi işbirliğini bu bağlamda da değerlendirmek lazımdır. Normal şartlarda Rusya’nın İran’a hiçbir şekilde destek vermemesi gerekir. Ancak İran’ın ABD politikalarına karşı olan duruşu, Rusya ile İran arasındaki ilişkilerin seyrini değiştirmektedir. Dolayısıyla da çağımızdaki dindarlık ve dindarlık karşıtlığı gibi söylemelerin, tarihsel olduğu kadar siyasi temellerinin de olduğunu görmek gerekir.
ABD’de etkili olan Evangelist Hristiyanlar, Yahudilere karşı tarihi kökenleri Roma dönemine dayanan tarihi bir düşmanlık taşırlar. Ancak değişen dünya şartları, siyasi işbirliklerini öne çıkardığı için bu tarihi düşmanlık geriye itilerek, stratejik işbirlikleri öne çıkarılmaktadır. Uluslararası arenada zaman zaman gündeme gele din eksenli provokatif söylem ve eylemlerin arka planında da bu tür siyasi ve stratejik işbirliği ilişkileri yatmaktadır.
Günlük hayatımızda yer alan dindarlık ve dinsizlik tartışmalarının da salt doğruyu bulma adına yapıldığını söylemek oldukça güçtür. Çünkü insanlık idealleri adına dine karşı çıkanların büyük bir bölümü de din karşıtlığını siyasi ve ekonomik bir ranta dönüştürdüler. Bu yüzdendir ki, KKTC’de Müslümanlığı potansiyel tehdit olarak göstermeye çalışanların büyük bir çoğunluğu, Müslümanlara ait vakıf mallarını usulsüz ve ahlaksız bir şekilde yağmalayabilmektedir. Her nedense, Rumların mallarının iade edilmemesini ahlaksızlık ve işgal olarak değerlendirenler de, insanların hayır olsun diye vakfettikleri malların yağmalanmasına ses çıkarmamakta; aksine bunu teşvik etmektedirler. Bu durum ahlakın dahi politikleştiğini göstermektedir.
Bazıları, İslam dininin zamanının geçtiği ve ondan kurtulmak için ona ait olan her şeyin yağmalanması gerektiğini düşünebilirler. Bu anlayışa göre Yahudilik ve Hristiyanlık çok daha eski şeriatlara sahip olduğu için, onların mallarını yağmalamak daha da serbest olmalıdır. Bu tür söylemler haksız kazanç için düşmanlık politikası üretmekten öte bir anlam taşımamaktadır. Çünkü dindarlık da dinsizlik de sonuç itibari ile bireyler için birer yaşam biçimi tercihidir ve herkesin kendi yaşamı ile ilgili karar verme hakkı ile birlikte, ürettiği maddi ve manevi değerleri koruma ve kullanma hakkı vardır. Dolayısıyla devlet otoritesini kullananların bu otoriteyi ister inanç olsun ister inançsızlık olsun, hiçbir gerekçe ile baskıya ve haksız kazanç sağlamaya yönelik bir eyleme dönüştürmemeleri gerekir. Aksi takdirde, dinsizlik de bir yaşam algısı ve tarzı olmaktan çıkarak politik bir söyleme dönüşür. Bu durumda dinsizlik ve siyasi dindarlık arasında hiçbir fark kalmamış olur.
Kuran-i Kerim’e baktığımızda, ilahi iradenin inanç ve inançsızlık arasındaki tercihe müdahale etmediğini görürüz. Bir ayet-i kerimede: “Eğer Allah dileseydi, yeryüzündeki herkes iman ederdi” denilmektedir. Demek ki, inanç ve inançsızlık ilahi iradenin zorlaması ile değil bireysel tercihlerle ortaya çıkmaktadır ve herkesin kendi tercihine göre yaşama hakkına saygı duyulmalıdır.
Yusuf Suiçmez