Farklı Dini İnançlarda Eşcinsellik

Farklı Dini İnançlarda Eşcinsellik

KKTC’de erkek eşcinsel ilişkiyi yasaklayarak 5 yıla kadar hapis cezası öngören Ceza Yasası Fasıl 154’ün yeniden düzenlenmesini öngören yasa önerisi Meclis Başkanlığına sunuldu. Tarihte geriye gidersek en eski Pagan dinlerinde bile eşcinselliğin doğal karşılanmadığını görebiliriz. Çünkü Pagan inançlarda da insanın kendi vücuduna zarar verecek davranışlardan kaçınması bir esas olarak kabul edilmektedir. Ancak tanrıça inancının egemen olduğu bazı toplumlarda, lezbiyenliğe karşı aynı tavır sergilenmemiştir. Bu nedenle antik dini ayinlerde erkekkadın, kadınkadın ve erkekbirden fazla kadın tarzı ilişkilere bolca yer verilmiştir.

İddia edildiğine göre Zeus’un da eşcinsel ilişkiye girdiğine dair mitler bulunmaktadır. Ancak bilindiği üzere mitik belgeler, tarihsel gerçekliliği ifade etmezler. Bu yüzden mitlerden hareketle eşcinselliğin o dönemlerde hoş görüldüğü sonucuna varılamaz. Çok tanrılı pagan inançlarında eşcinsel ilişkiye girmiş veya karısına sıklıkla aldatan Zeus, tecavüzcü Hades ve kocası dışında birçok pagan tanrıyla ilişkiye girmiş Afrodit gibi mitolojik karakterler mevcuttur. Bu karakterin varlığı, o inanç sistemi içerisinde eşcinselliği doğal kılmamaktadır. Çünkü bu dönemde olduğu gibi o dönemin de insanları kendi davranışlarını mitik tanrılara yansıtarak bir nevi kendilerini aklamaya çalışmışlardır. Nitekim o dönemin en ahlaki ve aydınlık tanrısı olarak gösterilen Apollon, ne eşcinsel bir ilişki yaşamış ne de başka türlü cinsel bir suç işlemiştir.

Eşcinselliğe Musevilik, Hıristiyanlık ve İslami inançlar açısından bakarsak, kesin olarak yasakladıklarını görürüz. Dinlere göre günah olarak nitelendirilen bu davranışın, bir hastalık mı yoksa tercih mi olduğu meselesi ise tartışma konusudur. Çünkü Allah, asla bir insanı tercihi olmayan bir durum nedeniyle cezalandırmaz.

Peki din alimleri neden eşcinselliği yasaklamıştır? Bu sorunun aslında iki ana cevabı bulunuyor. İlk olarak ters ilişki insan vücuduna zararlı olduğu için İlahi dinlerce, sadece homoseksüel değil, zararlı sonuçlar doğuran heteroseksüel ilişkilerde de yasaklanmıştır. Bilindiği üzere anal ilişki, kişinin iç organlarına kalıcı zararlar vermekte ve AİDS ve frengi gibi hastalıkların bulaşmasını kolaylaştırmaktadır (bilimsel verilere göre AİDS anal ilişki ile daha yüksek oranda bulaşabilmektedir). Nitekim genellikle homoseksüelliğin bir parçası olarak kabul edilen anal ilişkinin insan sağlığına zararlı olduğu günümüzde tıbbi olarak ispatlanmış bir gerçektir. İkinci neden ise, dinlerin zina, fuhuş, grup seks, ters ilişki, oral ilişki ve ağırmüstehcenlik gibi davranışların cinselliği bayağılaştırarak aile yapısını bozacağı gerekçesi ile hoş görülmemiştir. Çünkü bu tür aşırılıkların kutsal aile yapısını bozacağı, ahlak ve medeniyet duygularını körelteceği düşünülmektedir. Bu temel düşünceden hareket eden din alimleri eşcinsellik, ensest ilişki, pedofili (sübyancılık), nekrofili (ölüsevicilik), zoofili (hayvan tacizi) ve grup seks gibi birçok normal cinsel aktiviteler dışında sayılan davranışları kesin bir dille ahlaksızlık olarak nitelemişlerdir.

Kuran-i Kerim’de: ”Hani Lut, Kavmi’ne şöyle demişti: ‘Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz ölçüyü aşan bir kavimsiniz. Kavimlerinin cevabı ise: ‘Yurdunuzdan sürüp çıkarın bunları, çünkü bunlar çokça temizlenen insanlarmış?’ demekten başka bir şey olmadı (A’raf Suresi, 80-82), denilerek eşcinsellik eleştirilmektedir. Eşcinselliği eleştirici başka ayetler de bulunmasına rağmen, homoseksüelliğin cezası ile ilgili herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak Tevrat’ta eşcinselliğin cezası: “Bir erkek başka bir erkekle cinsel ilişki kurarsa, ikisi de iğrençlik etmiş olur. Kesinlikle öldürülecekler, ölümü hak etmişlerdir (Lev. 20:13)” ölüm olarak belirlenmiş ve bazı İslam alimleri de buna uygun görüş ortaya koymuşlardır.

Eşcinselliğin doğaya aykırı suçlar kapsamında değerlendirilmesi ise daha çok Hristiyanlık inanç ve kültürü içerisinde gelişmiş bir düzenlemedir. Bu düzenleme Müslüman ilim adamlarınca da genel olarak kabul görmüştür. İncil öğretisine göre homoseksüellik, bir insanın Tanrı’nın Egemenliğine girmesine engel olacağı söylenerek listelenen günahlardan sadece bir tanesidir (1 Korintliler 6:9-10). Yine İncil’e göre homoseksüellik Tanrı’yı inkâr edip O’na itaatsizlik etmenin sonucudur ve insanlar günah ve inançsızlığa devam ettiklerinde, Tanrı onlara Tanrı’dan uzak yaşamın boşluğu ve umutsuzluğunu göstermek için onları daha da kötü ve ahlaksız günahlara teslim eder (Romalılar 1:26-29).

Türk inanç ve geleneklerine baktığımızda da eşcinsellik gibi davranışların hoş görülmediği açık olarak görülür. Bu yüzden hükümetin yapmaya çalıştığı yasal düzenleme kamuoyunun büyük bir kesiminde kabul görmeyecektir. Nitekim KKTC’de ki homoseksüellik oranının % 1’in altında olduğu tahmin edilmektedir. Eğer bu yasa düzenlemesi yapılırken hem toplumun değerleri ve hassasiyetleri dikkate alınır hem de bu tür yanlış tercih yapan insanların insanlık dışı muamele görmelerini engelleyici bir yol izlenirse, bu tepkiler makul bir düzeyde kalabilir. Dolayısıyla yasal düzenlemeler yapılırken toplumların inanç ve örflerinin dikkate alınması yasa yapım teknikleri açısından da gereklidir.

Cinsellik Sorunu

Cinsellik Sorunu

Kamuoyunda cinsel taciz söylemeleri, halk arasında yaşanan bazı olaylar kadar zaman zaman siyasetçilerin adı ile anılmaktadır. Baykal, MHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Didinmez ile eski İstanbul İl Başkanı İhsan Barutçu’nun cinsel içerikli kasetler sebebiyle siyasi hayatlarının değişmesi, İtalya Başbakan’ı Berliskoni’nin cinsel taciz suçlarından başının belaya girmiş olması, Uluslararası Para Fonu (IMF) İcra Kurulu’nun, IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın cinsel taciz suçlaması sebebiyle tutuklanması, cinselliğin insan hayatında ne kadar etkili ve önemli olduğunu görmek için yeterlidir.

Ne yazık ki insan hayatında bu kadar etkili olan cinsellik hakkında sağlıklı bir eğitim programı geliştirilememiştir. Kimilerine göre şeytani bir eylem olarak görülen cinsellik kimine göre, hayatın gayesi kimine göre de kutsallığın zirvesi şeklinde algılanmaktadır. Bu üç anlayışta cinselliği gerçek anlamda anlamamız için yeterli değildir. Çünkü her üç görüş de tamamen bu görüşleri ileri sürenlerin duygu ve düşüncelerini yansıtmaktadır.

Cinsellik insanlığın varoluş serüveninin ilk ve son durağıdır. Çünkü canlıların var olma ve yok olmaları üreyebilme süreçlerini devam ettirebilmelerin bağlıdır. Tabi ki cinselliği sadece üreme ile de açıklayabilmek mümkün değildir. Çünkü cinsellik, insanın kendine ve paylaşımcı cinse (karşı cinse) nasıl baktığımızı da ortaya koyan önemli bir olgudur. Bu itibarla da cinsellik bir kişilik meselesidir. Çünkü karşı cinsi sadece cinsel egolarınızı tatmin edeceğiniz bir araç olarak bakarsak, o zaman insana ve insanlığa bakışınızda da, ahlaki bir zaaf ortaya çıkar. Çünkü cinsel saldırganlık ve istismarların arkasında yatan ana etkenlerden bir tanesi bu yanlış bakış açısıdır. Bu tür davranışlarda karşı tarafın bedenine ve ruhuna saygı yoktur. Bu tür ilişkilerin düşünce arka planında sevgi değil üstünlük ve güç gösterisi bulunmaktadır. İslam inancına göre cinselliğin ana gayesi, insanlığın ortak ahlaki değerlerinde buluşarak bunları korumak için hayatı paylaşmaktır.

Bu durum Kuran-i Kerim’de açık olarak ifade edilmiştir. Bu anlayışa göre cinsellik tamamen fiziki ve bedensel bir olay değildir. Çünkü cinselliğin temel amaçlarından birisi de aşk ve sevgi temelinde birlikte yaşamayı öğrenmektir. Bu vesile ile de de aşk, sevgi ve saygıyı canlı tutmanın bir aracıdır. Bu yüzdendir ki Kuran-i Kerim’de kadın ver erkek arasındaki ilişkide sevgi ve rahmetin esas olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında cinsellik, bir bakıma insan olmak ve insani sorumluluğu taşımayı öğrenmektir. Cinselliğe bu gözle bakamayanların sağlıklı bir evlilik ve yuva kurmaları mümkün olmadığı gibi insani ilişkilerini de sağlıklı bir şekilde yürütmeleri mümkün değildir. Çünkü hiçbir insan samimi bir dostluk ve içten bir sevgi olmadan sadece bir tatmin aracı olarak kullanılmayı istemez.

Bundan dolayıdır ki tacize uğrayan insanlar, cinsel bir ilişki yaşamış olsalar da bu yaşadıklarından dolayı en büyük ıstırap ve sıkıntıları çekmektedirler. Aynı şekilde fuhuşa zorlanan kadınların ya da baskı altında cinselliği yaşamak zorunda kalan eşlerin cinsel bir mutluluk yaşamaları mümkün değildir. Hz. Muhammed bir hadisinde: “Siz nasıl oluyor da kadınları önce dövüp sonra akşam olunca onlarla birlikte aynı yatağı paylaşabiliyorsunuz?” diyerek, cinsellik ve davranış arasında olması gereken uyuma dikkat çekmiştir. Başta zikrettiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere, cinsellik eğitimi her yaş ve kademe için gereklidir. Ancak bizim toplumumuzda cinsellik hâlâ daha bir tabudur ve bu yüzden pek çok yanlış anlayış ve davranış sorgulanmadan bir kader gibi algılanıp yaşanmaktadır.

Hükümet Krizi ve Kürt Sorunu (Türkiye Gündemi)

Hükümet Krizi ve Kürt Sorunu (Türkiye Gündemi)

7 Haziran seçimleri sonrası ortaya çıkan siyasi tablo bir koalisyon hükümetini zorunlu hale getirdi. Ancak şu ana kadar oluşan hava bir koalisyonun kurulamayacağı yönündedir. Doğal olarak da Türkiye siyasetinde erken seçim rüzgârları çok erken esmeye başladı. Bunun en temel sebebi, Türkiye siyasetinde uzlaşıya dayalı demokrasi kültürü ve bunun zorunlu sonucu olan insan hak ve hürriyetlerini korumayı esas alan hukuk devleti anlayışının yerleşmemiş olmasıdır.

AK Parti dâhil meclise giren dört partinin siyasi söylem ve eylemlerini tahlil ettiğimizde, her siyasi partinin, genel yapısı itibarı ile belli bir sınıf ya da ideolojiye ya da inanca sahip insanların haklarını korumaya yönelik siyaset izlediği görülür. Bu durum belli bir ölçüde kabul edilebilir olsa da, bu anlayışların iktidara geldikten sonra da sürdürülmesi, kendilerinden olmayanların en temel hak ve hürriyetlerinin ihlali için tehdit olarak algılanmalarına yol açmaktadır. Nitekim İslamcı dindar kesim, özellikle CHP’nin din karşıtı politikaları sebebiyle, CHP’nin güç kazanması durumunda eskiden olduğu gibi bazı temel hak hürriyetlerinin devlet adına kısıtlanacağı endişesini taşımaktadırlar. Yıllarca irtica ile mücadele altında yaşanan baskılar, bu güvensizliği en temel kaynağıdır.

Ayni şekilde CHP tapanı da AKP’nin daha da güçlenmesi durumunda, dindarlık adına temel hak ve özgürlükleri alanın daralacağı endişesini taşımaktadırlar. Nitekim belli dönemlerde, temel insan hak ve hürriyetlerin korumayı esas almayan bazı dini grup ya da cemaatlerin güç kazandıkları zamanlarda, kendileri gibi inanmayan ya da dini anlamayanlara baskı uyguladıkları gerçeği bu güvensizliğin kaynağı olmuştur. Önceleri AKP’ye sempati ile bakan yakın bir dostum, AKP’lilerin niyetinin de geleneksel Müslümanlığı siyasallaştırıp devlet nizamı haline getirmek olduğunu söyleyerek bu endişesini belirtmiştir. Bu görüşüne katılmasam da, kendini laik ya da Kemalist olarak niteleyen birçok insanın bu güvensizliği taşıdığı açıktır.

Konuyu MHP açısından değerlendirdiğimizde, özellikle kendini Kürt kimliği ile ifade eden insanların MHP’nin güç kazanması ya da iktidarda yer almasını, kendi temel hak ve hürriyetleri açısından tehdit olarak algıladıkları görülür.

Konuyu Kürt siyasi hareketinin liderliğini yürüten HDP açısından değerlendirdiğimizde, HDP’nin Türkiye partisi olmak ile Ortadoğu’daki Kürt siyasi hareketlerinin bir parçası olma konusunda henüz daha bir karara varamadığı görülmektedir. Türkiye Kürtlerinin nihai hedeflerinin Türk milliyetçiliğine karşı bir Kürt milliyetçiliği geliştirerek, Türkiye’den kopmak mı yoksa Türkiye’deki siyasi yapının Türkiye Kürtleri için yarattığı sorunların yine sistem içerisinde çözülmesini sağlamak mı olduğu hala daha tartışma konusudur. Bu durum doğal olarak Kürt siyasetine kuşku ile bakılmasına yol açmaktadır. Tabii ki zaman zaman, Türkiye devlet siyasetinin Kürt kimliği ve de Kürt vatandaşların temel hak ve hürriyetlerini ihlal edecek uygulamalara imza atması, Kürt siyasi hareketi açısından da devlete karşı bir güvensizliğe sebep olmuştur.

Seçim sonrası Sayın Demirtaş’ın yaptığı ilk açıklamasında AKP’nin içinde olacağı hiçbir alternatife destek vermeyeceğini söylemesi; Türkiye siyasi hafızasındaki güvensizliğe dayalı endişeleri tekrar su yüzüne çıkarmıştır. Nitekim bu algı AKP’nin çözüm sürecini askıya alınmasının meşrulaştırıcı gerekçesi haline gelmiştir. Eğer Demirtaş, böyle bir açıklama yerine çözüm sürecinin başarıya ulaşması, Türkiye’de demokrasi ve insan haklarının yerleşmesi için her türlü alternatife açık olduğunu söylemiş olsaydı, HDP’nin Türkiye partisi olarak değerlendirilmesinin önü açılacaktı ve bu endişelerin etkin hale gelmesi engellenecekti.

Nitekim durumu fark eden Sayın Demirtaş daha sonra barış ve çözüm sürecini desteklediğini ifade etmiş, hatta silah bırakma çağrısı yapmıştır. Ancak öyle gözüküyor ki, HDP’nin bu çağrısı Türkiye’ye karşı silahlı mücadele yürüten terör örgütleri üzerinde fazla etkili olmamıştır. Bu durum aslında HDP’nin Türkiye dışındaki silahlı Kürt hareketleri üzerinde fazla etkili olmadığı anlamına gelmektedir. HDP’nin Türkiye dışındaki ayrılıkçı Kürt hareketlerin etkisinden çıkarak, Türkiye’deki barış ve huzur ortamının geliştirilmesine yönelik bir siyasete kayması, Türkiye’deki herkesin güven içinde yaşamasını sağlayacak ortak değerlerin oluşmasının yolunu açacaktır. Türkiye dışı ayrılıkçı Kürt hareketlerinin etkisinde kaldığı ölçüde de Türkiye içinde siyasi tehdit olarak algılanması devam edecektir.

Kürt siyasi hareketinin ortak değerleri inşa etmek yerine, Kürt milliyetçiliğine dayalı politikalara kayması durumunda, Türkiye’nin siyasi aklının bunu kendisi için bir tehdit olarak algılayarak, güvenlik stratejisine dayalı baskıcı bir politika izleyeceği de açıktır. Bilindiği üzere HDP’nin daha önce anayasa değişikliği konusunda, parti kapatılmasını zorlaştıran değişikliğe hayır demesi KCK operasyonlarının başlamasına neden olmuştu. 7 Haziran seçimleri sonrasında da, AKP’ye meydan okuma siyaseti izlemesi de karşı bir hamlenin yapılmasına yol açarak, çözüm sürecinin askıya alınmasına sebep olmuştur.

Kürt siyaseti, Ortadoğu’da Arap ve Fars milliyetçiliğinin ve de dini çatışmaların arasında sıkışmış iken Türkiye’de kendilerine bir çatışma zemini yaratmaları politik bir hata olmuştur. Tabii ki, Suriye, Irak, Mısır ve birçok ülkede yaşanan karmaşa içerisinde Türkiye’nin kendi içinde ortak akıl yaratamaması, Türkiye açısından da riskleri yükseltmiştir. Nitekim risklerin yükselmesinin olumsuz etkileri ekonomiyi de etkisi altına almaya başlamıştır.

Öyle gözüküyor ki Türkiye siyaseti henüz daha, Türkiye vatandaşlarının tümünün temel haklarını koruma altına alabilecek bir anlayışı geliştirememiştir. Koalisyon tartışmaları neticesinde erken seçim rüzgarlarının, uzlaşı rüzgarlarından daha hızlı esmeye başlaması bunu açık olarak ortaya koymaktadır. Türkiye seçmeninin, parti ve parti liderlerine yaklaşımlarına bakıldığında, temel hak ve hürriyetler ile ekonomideki başarı ve adil paylaşım gibi değerler yerine, dar kapsamlı ideolojik ya da tarihsel korku ya da beklentiler ile hareket ettikleri görülür. Bu durum, uzlaşı kültürünün gelişmesinin önündeki en büyük engeldir. Koalisyon görüşmelerinin başarısızlığa uğramasının ana sebebi de toplumun bu duygu ve düşünce halidir. Tabii ki toplumun bu duygu ve düşünce halinin oluşmasında, partilerin etnik, ideolojik ve de inanç temelli politikaları yürütmesinin de büyük etkisi olmuştur. Nitekim partilerin izlediği bu politiklar, siyasetin kilitlenmesine yol açmıştır.

Türkiye devletinin huzur ve güven telkin eden bir yapıya kavuşabilmesi için tüm Türkiye vatandaşlarının, temel insan hak ve hürriyetlerinin ihlali durumunda, etnik, dini ya da ideolojik söylemleri geriye itip, bu tür hak ihlallerine birlikte karşı çıkmayı başarması gerekir. Halkın bunu başarabilmesi durumunda siyasiler de başarılı olmak için toplumun ortak sorunları ve beklentilerine cevap bulacak siyasi söylem ve projeler geliştirmek zorunda kalacaklar. Aksi takdirde, siyaset kurumu, ideoloji, etnik köken ve inanç üzerinden duygu ve düşüncelerimizi yönlendirmeye devam ederek, birbirimize karşı işlediğimiz suçları meşrulaştırıcı bir araç olmaya devam edecektir. İlahiyat bakış açısı ile bu durum sünnetullahın kaçınılmaz bir sonucu olacaktır.

Yusuf

Havadis

http://www.havadiskibris.com/Yazarlar/yusuf-suicmez/hukumet-krizi-ve-kurt-sorunu-turkiye-gundemi/8258

Türkiyeli Göçmenler Sorunu

Türkiyeli Göçmenler Sorunu

Kıbrıs sorununun en önemli konularından birisi göçmenler sorunudur. Bu yüzden hem iç hem de dış siyasetimizi sürekli meşgul etmektedir. Ancak her nedense sanki Kıbrıs’a nüfus aktarımı yapan tek ülke Türkiye imiş gibi bir hava estirilmektedir. Hâlbuki Kıbrıs’taki göç sorunu iç ve dış göç olarak iki farklı kategoride değerlendirilmelidir.

Aslında göç sorununun en sıkıntılı tarafı dış göç gibi görülse de, iç göç sorununun daha karışık olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü iç göç, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin mülkiyet rejimini büyük oranda ortadan kaldırmıştır. Dış göç sorunu ise mülkiyet meselesinden daha çok nüfus yapısının değişmesi ile alakalı bir sorun olarak görülmektedir.

İç göç sorunu çatışmaların başlaması ile birçok insanın güvenlik sebebiyle yerlerini terk etmeleri ile başladı ve Türkler ve Rumlar arasında imzalanan nüfus mübadelesi antlaşması ile de resmi bir statü kazandı.

Dış göç ise hem Türk tarafının hem de Rum tarafının anavatanlar ve farklı ülkelerden taşımaya başladıkları nüfus sebebiyle ortaya çıktı. Kıbrıs tarihine bakıldığında özellikle dış göçün sürekli olarak yaşandığını görürüz. Tabii dış göç, farklı ülkelerden Kıbrıs’a gelenlerden daha fazla, Kıbrıs’tan farklı ülkelere göç etmek şeklinde gerçekleşmiştir. Bugün Türkiye, İngiltere ve Avustralya’da Kıbrıs’ın yerli Türk nüfusundan kat kat fazla göçmen Kıbrıslı Türk bulunmaktadır.

Sadece Türkiye de Kıbrıs kökenli 500,000’den fazla insan olduğu belirtilmektedir. İngiltere’de de şu anki KKTC nüfusundan fazla bir nüfusun olduğu ifade edilmektedir. Şunu rahatlıklar söyleyebiliriz ki, KKTC aldığı nüfustan çok dışarıya göç vermektedir. Son dönemlerde bazı sendikaların ekonomik tedbirleri göç yasası olarak nitelemelerinin arkasında, bu tarihi gerçeğin payı olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’den gelen göçmenler meselesini iç siyasette gündeme getirenler, her nedense Güney Kıbrıs’ın almış olduğu göçmenleri hiç gündeme getirmemektedirler. Din İşleri Başkalığı görevinde iken Avrupa Birliği’nin verdiği bir resepsiyonda Almanya elçisi ile sohbet ederken, bana Türkiye’nin aktardığı nüfus ile demografik yapının bozulduğu şeklinde bir görüş belirtmişti. Bunun üzerine kendisine, onlardan birisinin de benim olduğumu söyleyince sohbetimiz derinleşmişti.

Büyükelçiye bu konunun doğru anlaşılabilmesi için iki tarafın nüfus politikalarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledim ve bunun için de nüfus kayıtlarındaki numaralara bakılması gerektiğini belirttim. Bu konuşmanın geçtiği dönemlerde Kıbrıs Cumhuriyeti kimliğini yeni almış birisine verilen kimlik numarası ile KKTC kimliğini yeni almış birisine verilen kimlik numaralarını kontrol etmiştim. Güney’in verdiği kimlik numarası bir milyon üç yüz binden fazla iken KKTC’nin verdiği kimlik numarasının iki yüz altmış bin civarında olduğunu hatırlıyorum.

Bu durum, TC’li nüfus ile birlikte aslında Kuzey ve Güney Kıbrıs nüfus oranlarının Türk tarafının aleyhine geliştiğini göstermektedir. Çünkü bu rakamlara göre Türk tarafının göçmenlerle birlikte nüfus oranı Rumların beşte biri kadardır. Doğal olarak bir antlaşma olacaksa, Türk tarafı değil Güney Kıbrıs tarafının nüfus azaltmaya gitmesi gerekmektedir. Sayın Başpiskopos un geçenlerde yapmış olduğu ve tepkilere yol açan Türkiyeli nüfus ile ilgili açıklamalarının da aslında gerçeği tam olarak yansıtmadığı bu bilgiler ışığında ortaya çıkmaktadır.

yusuf

Mülkiyet Sorunu ve Korkularımız

Mülkiyet Sorunu ve Korkularımız

Sayın Akıncı’nın çözüm yönündeki iradesi birleşik bir Kıbrıs’ı arzulayanların ümitlerini arttırırken, bazı belirsizlikler ise endişelere yol açmaktadır. Bu belirsizliklerden kaynaklanan endişeleri güvenlik sorununa ve ekonomik nedenlere dayanan endişeler olarak iki sınıfta toplayabiliriz.

Güvenlik sorunu, özellikle yaşları büyük olan KKTC vatandaşları arasında etkilidir. Çünkü bu insanlar, iç çatışma, askeri darbe ve nihayet bir savaş ortamını fiili olarak yaşadıkları için birleşik bir Kıbrıs’ın yeni bir çatışma ortamına zemin hazırlayabileceği endişesini taşımaktadır. Bunları gidermek için de özellikle bir çözüm durumunda Türkiye’nin fiili garantörlüğünü ve iki kesimliliğin devamını zorunlu görmektedirler.

KKTC halkının ikinci büyük endişesi ise ekonomik nedenlere dayanmaktadır. Bu sorun, bu günlerde güvenlik korkularından daha fazla etkili gözükmektedir. Çünkü 1963’de başlayan çatışmalar sonrası Müslüman Cemaat olarak nitelenen Kıbrıslı Türkler daha güvenli yerlere göç etmek zorunda kaldılar. Dolayısıyla mülkiyet sorunu 1963 çatışmaları ile ortaya çıkan, 1974 Barış Harekatı ile de büyüyen bir sorundur.

Mülkiye Sorununun Büyümesi

Mülkiyet sorununun büyük bir sorun haline gelmesinin esas sebebi Rum nüfusun ağırlıklı olarak şu an Kuzey Kıbrıs olarak bilinen kesimde, Türk nüfusun ise daha çok Güney Kıbrıs olarak anılan bölgede yaşıyor olmasıydı. 1974 sonrası yapılan nüfus mübadelesi antlaşması sonrası 120.000 kadar Kıbrıslı Rum, 65.000 kadar da Kıbrıslı Türk yerlerini terk etmek zorunda kaldılar. Göç sonrasında Türk tarafının Güney’den göç etmek zorunda kalan Kıbrıslı Türklere Güney’de kalan mallarına karşılık olarak eşdeğer mal vermesi mülkiyet sorununun farklı bir boyut kazanmasına neden oldu. Çünkü eşdeğer tespitleri yapılırken, göç etmek zorunda kalan bazı insanlar mallarının tapularını alamadılar. Bu yüzden de ispat yapamadılar. Siyasi sebeplerle bazılarına hakkettiğinden fazla mal verilmesi bazılarına ise verilmemesi de ayrı bir sorun yarattı. Bir kısım insanlar ise çeşitli nedenlerden dolayı eşdeğer karşılığında mal almayı kabul etmedi. Ayrıca elinde eşdeğeri olan insanlara 15 yıldır müzakereler gerekçe gösterilerek, kaynak paketleri ilan edilmediği için Güneydeki mallarının karşılığı verilmemiştir ve bu insanlar hala daha devletten alacaklı durumdadır.

1998’de CTP-DP hükümeti döneminde yapılan bir yasa değişikliği ile eşdeğeri olmayan Güney göçmenleri ile Türkiye’den 31 Temmuz 1982’den önce iskan edilen göçmenlere verilen tahsislerin tapuya dönüştürülmesi mülkiyet sorununda yeni bir aşamaya geçilmesine yol açtı. Çünkü Güney ve Türkiye göçmenlerine tapu verilmesi, doğal olarak insanların bu mallarına sahip çıkmalarına ve yatırımlarını bunlar üzerine yapmalarına neden oldu. Bu insanların Güney’de kalan malları ise yıllardır bakımsız kaldığı için neredeyse kullanılmaz hale geldiler. Ancak Türk tarafı Rum mallarına tapu verdiği için Türkler, Rum malları üzerine daha fazla yatırım yaptılar. Bu da mülkiyet sorununda ayrı bir dengesizliğe yol açmıştır.

Güney göçmenlerinin bir kısmı ise Kuzey Kıbrıs’ta eşdeğer mal aldıktan sonra, Güneydeki mallarını satarak ek bir gelir sağlamıştır. Doğal olarak bir çözüm durumunda bu insanlar tüm mallarını kaybetme riski ile karşı karşıyadır.

Türkiye Göçmenlerinin Durumu

Türkiye Göçmenlerinin bir kısmı da Türkiye’deki mallarını gelmeden önce ya da geldikten sonra sattığı için çözüm durumunda benzer bir sorun ile karşı karşıya kalacaklar. Türkiye göçmenlerinin bir kısmının mallarına ise devlet farklı gerekçeler ile el koydu. Benim ailemde bu sorunu yaşayanlardandır. Doğal olarak mülkiyet sorunu sadece Kıbrıs’taki taşınmaz mallar ile sınırlı bir sorun değildir.

Türkiye göçmenleri, devlet tarafından getirildikleri için çözüm sürecinde uğrayacakları zararların da devlet tarafından karşılanması gerekir. Çünkü çözümün getireceği mali yükü halkın kaldırabilmesi imkânsızdır. Yunanistan ve Güney Kıbrıs’taki ekonomik krizi dikkate aldığımızda, ekonomik yükü taşımalarının mümkün olmadığı açıktır. Türkiye’nin KKTC’ye yaptığı katkılar zaten KKTC’nin bütçesini aşan katkılardır ve yeni bir ekonomik yük altına girmek istemeyecektir. Bundan dolayı da, çözümün mali yükünün, uluslararası destek ile aşılması gerekecektir.

Kıbrıs’taki mülkiyet sorununu devlete ait taşınmaz mallar, şahıslara ait taşınmaz mallar, vakıflara ait taşınmaz mallar, kurum ve kuruluşlara ait taşınmaz mallar ve hali araziler olarak sınıflandırabiliriz. Özel şahıslara ait malların bir kısmı ise yabancılara ait mallardır. Maraş’taki malların bir kısmı böyledir. Ancak bunların oranını veren bir bilgiye rastlayamadım. Kurum ve kuruluşlara ait mal oranları ile ilgili de bir bilgiye rastlayamadım.

Vakıflara ait mallar ise özellikle Güney Kıbrıs’ta kaldığı için, Türk tarafının en güçlü dayanağıdır. Çünkü Müslüman nüfusun büyük Kısmı Güney’de yaşadığı için vakıf mallarının çoğu da Güney’de kaldı. Bu malların bir kısmına devlet el koymuş bir kısmı ise usulsüz olarak şahıslara devredilmiştir. Bildiğim kadarıyla Müslümanlara ait vakıf mallarının miktarı hala daha tam olarak bilinmemektedir ve bu konuda sağlıklı bir çalışma yapılmamıştır.

Kurum ve kuruluşlara ait mallar ise devlet kurumları ve özel kuruluşlara ait mallardır. Bu mallardan devlet kurumlarına ait olanlara Türk tarafı da ortaktır. Dolayısıyla devlete ve devlet kurumlarına ait ortak malların oranlarının da tam olarak tespit edilmesi gerekir.

Türk Mallarının Miktarı

Annan Raporunda Türk tarafına ait tapulu malların oranı % 13 civarında gösterilmiştir. Türk tarafı kendine ait mülkiyeti ise 29+1 olarak yani yaklaşık % 30 olarak hesaplamaktadır. Rum tarafı da bu oranları kabul etmiş gözükmektedir. Türk tarafının Taşınmaz Mal Komisyonu aracığı ile satın aldığı malları da hesaplarsak, Türk tarafının sahip olduğu mülkiyetin % 34 civarında olduğu sonucu çıkmaktadır. Bunların % 13 kadarı tapulu, % 16’sı devlet ve devlet kurumlarına ait ortak mallar % 4 civarında olanlar ise Mal Tazmin komisyonları tarafından satın alınan mallardır.

Bu hesaplamalara göre Türk tarafı için mülkiyet ile ilgili fazla bir sorun gözükmemektedir. Çünkü Türk tarafının elindeki taşınmaz malların oranı % 36’dır ve hukuken sahip olması gereken malların oranına yakındır. Bu rakamlara göre Rumlara mal iadesi yapılacaksa, bu % 2 lik bir rakama yakın bir iade olacaktır ve sınır bölgelerinde yapılacak bir düzenleme ile yeni göç dalgalarına sebep olmadan bu sorun halledilebilir. Tabii ki bu benim verdiğim rakamlar çeşitli dönemlerde, farklı kaynaklarda yazılmış rakamlardır. Bu rakamların doğrusunu yetkililerin açıklayarak halkı bilgilendirmesi gerekir. Çünkü sağlıklı bir çözüm için önce doğru bilgiye ve de şeffaf bir sürece ihtiyaç vardır.

Şüphesiz herkesin hakkının korunduğu sürdürülebilir bir çözüm olursa, bu herkesin faydasına olur. Ancak birilerine çıkar sağlarken, çözümün faturası yaşam mücadelesi veren halka yüklenirse, bu çözüm adil bir çözüm değil birilerine rant sağlamaya yönelik bir çözüm olur. Şüphesiz ki her insanın malı ve emeği kutsaldır ve korunması gerekir. Ancak birilerinin hatalarının masum insanlara fatura edilmesi de şüphesiz kabul edilebilir bir şey değildir. Sonuçta askeri darbe yapıp Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yıkılmasına sebep olan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum kesimidir. Bu darbe başarılı olmuş olsaydı, her iki taraf da büyük ihtimal çok daha büyük kayıplara uğrayacaktı.

Yusuf

Aşk, Sevgi ve Cinayet

Aşk, Sevgi ve Cinayet

İnsanlık tarihine baktığımızda, yaşamın temel motivasyon kaynaklarından birisinin aşk, diğerinin ise savaş olduğunu görürüz. Bu yüzden de sinema ve sanatın en fazla ilgi gören temaları savaş ve aşktır. İnsanlar bu duygu hallerine çok fazla ilgi göstermelerine rağmen aşk ve savaşın hayatımızda neden bu kadar önemli bir yet tuttuğu ve hayatımızı nasıl etkilediği üzerinde yeteri kadar düşünmemektedir. Daha önceki bir yazımda savaş konusunu ele aldığım için, bu yazımda daha çok aşk ve sevgi üzerinde duracağım.

Dini metinlere de baktığımızda ilahi aşk ve cihadın inancın en temel unsurlarından kabul edildiğini görürüz. Nadir de olsa bazı felsefeciler ve tasavvufçular aşkın mı yoksa sevginin mi daha üstün olduğunu tartışmışlardır. Sevginin aşktan daha üstün olduğunu savunanlar, aşkın bilinçsiz bir duygu hali olduğunu, sevginin ise içinde bilincin de olduğunu; bu özelliği ile de aşktan daha üstün bir duygu hali olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüş özellikle felsefeciler tarafından savunulmuştur. Çünkü felsefecilerin büyük çoğunluğu için düşünce duygudan daha üstündür. Aristo ve Gazali bu görüşte olanlardandır. İbn i Arabi, Mevlana gibi tasavvufçular ise aşkın esas olduğunu ileri sürerek ilahi aşkı inançlarının temeline koymuşlardır. Kuran-i Kerim’e baktığımızda ilahi sevginden bahsettiğini; ancak ilahi aşktan bahsetmediğini görürüz. Bu, İslam inancında bilinçli bir sevgi halinin esas alındığı; dolayısıyla da felsefecilerin görüşüne daha yakın bir anlayışı desteklediği anlamına gelmektedir.

Aşk insanların sevgiye yükledikleri, bilinçsiz ve aşırı bir değeri ifade eder. Her nedense de insanlar aşırılıklara özel ilgi duymaktadır. Ancak aşırılıkların toplum ve insan hayatına olumlu etkiden çok olumsuz etki yaptığı aşikardır. Nitekim hiçbir aşk uzun sürmemektedir. Çünkü aşkın yarattığı yoğun duygu hali insanı hem ruhen hem de bedenen yorar. Bu yüzden sağlıklı bir aşk halinin varacağı son nokta, bilinçli bir sevgi hali olmalıdır.

Bilinçli bir sevgi haline dönüşmeyen aşklar, insanı ya hasta eder, ya süründürür ya da öldürür. Bu ise insan yaşamında arzulan, aşktan da beklenilen bir şey değildir. Toplumumuzda da bilinçsizce empoze edilen aşk halleri, özellikle gençlerimizi, insan gerçeğinden uzak bir aşk hayaline sürüklemektedir. Bu hayal hali doğal olarak, gerçek bir aşkı yaşamayı da engellemektedir. Çünkü empoze edilen aşk halleri, ne erkeğin ne de kadının yaratılışına ve gerçeğine uygun değildir. Bu yüzden de aşk diye empoze edilen şeyler, zamanla ihtiraslara hatta cinayetlere dönüşmektedir. Geçen gün bir astsubayın gece kulüplerinde çalışan bir kadını öldürdükten sonra cinayet gerekçesi olarak: “aşıktım, öldürdüm” açıklaması bu çarpık anlayışın bir yansımasıdır. Bu çarpık aşk anlayışı “ya benimsin ya toprağın” söylemiyle toplumun bilinç arkasında da yer etmiştir. Bu tür aşk veya sevgi anlayışları, sevgiliyi, sevenin malı ya da arzularının nesnesi haline getirdiği için, aşktan öte kişinin ihtiras halini ifade eder.

Birçok ülkede yaşanan namus cinayetleri de, bu çarpık aşk ya da sevgi anlayışının yansımalarıdır. Bilinçli bir sevgi hali yaşayan insan için, sevgi, sevgili için güven, saygı ve korumadır. Sevdiğine korku salan ya da zulmeden birisinin aşktan ya da sevgiden bahsetmesi mümkün değildir. Çünkü seven insan, sevdiğine zarar vermez. Eğer bir insan birisini sevdiğini iddia ediyor ve ona zarar veriyorsa, bu insan aslında sevgilisini değil, kendi egosunu sevmektedir. Kendi egosunu sevdiği için de, sevdiği insana kendi zevk ve arzuları için her türlü zararı verebilmektedir. İnsanın sevgilisine acı çektirmesi ya da öldürmesi, aslında insanın sevgiyi de yok etmesi demektir. Çünkü sevgi adına nefreti yaşamak ve yaşatmak, sevgiye yapılacak en büyük haksızlıktır.

Hz. Muhammed’den nakledildiğine göre, arkadaşlarından birisi, kendisine gelip eşinin erkeklerden gelen hiçbir teklifi reddetmediğini şikâyet edince, Hz. Muhammed ona, onu boşaması tavsiyesinde bulunur. Adam bu sefer de, eşini sevdiğini ve onu kaybederse rahatsız olacağını söyleyince, Hz. Muhammed ona, onunla yaşaması tavsiyesinde bulunur (Şafi, Musned, s. 89).

Nitekim Hz. Muhammet’in eşinin kendisini aldattığı söylentileri ortaya atılınca, Hz. Muhammet eşinin, canına kıymamış aksine, onu rencide etmeyecek bir yol izleyerek, konunun soruşturulmasını istemiştir. Daha sonra, eşine atılan iftiranın oraya çıkması ile de eşi ile birlikteliğini devam ettirmiştir. Kuran-i Kerim’de detayları ile anlatılan bu olay (Kuran-i Kerim, Nur 24/11), Müslümanların yanlış ayıp ve ahlak anlayışları sebebiyle, üzerinde yeteri kadar durulamamış; dolayısıyla da namus cinayetlerinin kökeninin dini inançlar olduğu zannedilmiştir. Hâlbuki tam aksine İslam inancı, namus cinayetlerine karşıdır. Dolayısıyla bu tür cinayetlerin din ya da ahlak adına savunulması, hem dine hem de insani değerlere haksızlıktır. Sevgi hayat verirse, sevgiliyi korursa sevgidir. Aşk da ayni şekilde, insanı yüceltir, sevgilinin hak ve hukukuna saygıya dönüşürse aşktır. Aksi takdirde ihtiras ve zulümden öte bir şey değildir.

yusuf

Türk-Rum Dost ve Düşmanlığı

Türk-Rum Dost ve Düşmanlığı

Geçmiçte Osmalı devleti çatısı altında belli dönemlerde Türk-Yunan dostluğu yaşanmış olsa da, bugünün şartları içinde siyasi olarak Türk-Yunan dostluğu yoktur; sadece bireysel dostluklar vardır. Siyasi Türk-Yunan dostluğu denilen şey bugünkü konjonktürde sadece diplomatik bir taktiktir. Türk-Yunan siyasi dostluğunun oluşması demek; binlerce yıllık savaşlar üzerine kurulu Türk-Yunan tarihinin yeni baştan yazılması demektir.

Tabii ki tarihi yeniden yazmak da tek başına yeterli değildir. Çünkü bir de yazılan tarihe insanları inandırmak gerekir. Resmi tarih anlayışımıza göre Türkler Orta Asya’dan gelerek Anadolu topraklarını kendilerine vatan edindiler. Bu anlayışa göre Türklerin Anadolu’daki varlığı, çok geç dönemlerde ortaya çıkmıştır. İngiliz Kraliyet tarihçisi Gibbon’a göre ise Anadolu’da yaşayan halklar din değiştirerek Anadolu Türklüğünü var ettiler.

Türk milliyetçiliğinin babalarından sayılan Kaşgarlı Mahmud ve İslam tarihçilerinin görüşüne göre ise Türk kimliğinin ilk ortaya çıkışı Güney Doğu Anadolu’dadır. Bu görüşe göre Türkler ile Kürtler aynı coğrafyada ortaya çıktılar ve Türklerin Anadolu’daki varlığı Kürt ve Rum varlığından daha eskidir. Bazı İslami kaynaklara göre ise Türkler ile Rumlar Nuh’un oğlu Yafes’in soyundan gelirler. Bir başka görüşe göre ise Türkler Zeus’un soyundan gelirler. Türk kimliğinin ortaya çıkışı ile ilgili oldukça farklı görüşler de bulunmaktadır.

Bu görüşlerin herbiri farklı coğrafyalarda bulunan Türk varlığıyla ilgili, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi şartlara göre ortaya çıkmıştır. Siyasi, ekonomik ve kültürel yapı değiştikçe, tüm kimliklerde olduğu gibi Türk kimliğinin siyasi ve kültürel tanımlaması da değişmektedir. Bunun canlı bir örneğini Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişi sürecinde yaşıyoruz. Çünkü Türkiye’nin AB’ye girmesi sürecine bağlı olarak yeni bir Avrupa Türklüğü kimliği tanımlaması fikri ortaya çıkmaya başlamıştır. Buna bağlı olarak da Anadolu Türklüğünün siyasi, ekonomik ve kültürel parametreleri bu yeni şartlara göre yeniden belirlenmeye başlamıştır. Bu süreç doğal olarak 1800’ler ortaya çıkan ve Türk düşmanlığı üzerine kurulu olan Yunan milliyetçiliği ve Helenizm’inin de yeniden sorgulanmasını zorunlu hale getirecektir. Çünkü Yunanistan’ın, Türkiye’nin AB sürecini, kendi tarihi ihtiras ve çıkarları doğrultusunda bir fırsat olarak değerlendirerek kullanmaya çalışması; doğal olarak Yunan kimliği ve tarihinin de yeniden yapılandırılması fikrinin ortaya çıkmasına yol açacaktır.

Yunan milliyetçiliğinin siyasi parametrelerinin değişmemesi halinde, buna bağlı olarak Avrupa Türklüğü bilinci yerine; bunun tam tersi olan Avrupa Karşıtlığı şeklinde bir Türklük anlayışının gelişmesi kaçınılmaz olacaktır. Doğal olarak Avrupa Birliği ülkeleri, Avrupa Birliği’nin tümünün kaderini etkileyecek olan Türkiye’nin üyeliği ile Yunanistan’ın, üyelik sürecinden doğan fırsatçılığı arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaklardır. Bu süreçteki gelişmeler, ayni şekilde Kuzey ve Güney Kıbrıs halkları arasındaki ilişkileri de belirleyecektir. Çünkü Anavatanlar arasındaki ilişkilerin seyri doğal olarak Kuzey ve Güney Kıbrıs arasındaki ilişkilerin seyrini de belirlemektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, iki ülke arasındaki gizli düşmanlığı doğuran vatandaşlar değil, politikacılardır. Esasen insanlık tüm farklı dil, din renk ve inançlarına rağmen tek bir ailedir. İster yaratış teorisine inanılsın, ister evrimci teoriye inanılsın sonuçta insanlığın tek bir atası vardır. Bu itibarla da, insan olma kimliği tüm kimliklerin üzerinde bir değer taşır. Bu yüzden de Türkler ile Rumlar arasındaki siyasi rekabeti insani ilişkileri bozacak düşmanlıklara dönüştürmemeye, ama reel politik rekabeti de gözardı etmemeye dikkat edilmelidir.

Yusuf

Milliyetçilik

Milliyetçilik

Günümüzde milliyet ağırlıklı olarak doğum yerleri ve aile üzerinden belirlenmeye çalışılmaktadır. İnsanlar anne-babaları ve doğum yerlerini kendileri seçemeyeceklerine göre, insanları doğum yerleri ya da ailelerinden dolayı ayrıcalıklı ya da düşman saymaya ne kadar hakkımız var? Doğduğumuz coğrafya ve ailenin yaşamımız üzerindeki etkisi ne olmalıdır? Millet olmak ile milliyetçi olmak arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu soruların cevapları, millete ve milliyetçiliğe bakış açımıza göre değişmektedir.

Milliyetçiliği, çatışmacı ve uzlaşmacı milliyetçilik olarak ikiye ayırmak gerekir. Çatışmacı milliyetçilik genel olarak bir grubun psikolojik tatmini ve menfaatini korumak üzerine kurulu olan milliyetçiliktir. Bu tür milliyetçiliği sahiplenenleri iki farklı gruba ayırmak mümkündür. Bunlardan birinci avam (halk) tabakası; ikincisi ise havas (seçkinler) tabakasıdır. Milliyetçiliği sahiplenenler incelendiğinde ağırlıklı olarak yaşamlarını duygusal bir zeminde sürdürmeye çalışan insanlar olduklarını görürüz. Bu tür insanlar kendi varlık ve kimlikleri ile ilgili düşüncelerini oluşturamadıkları için giydirme kimliklerle yaşarlar. Bugün KKTC’de yaşanan Türkiyeli ve Kıbrıslı ayırımcılığının arkasında da bu sorun bulunmaktadır.

Havas (seçkinler) tabakasını oluşturan milliyetçilerin profilleri incelendiğinde bunların siyasi ve ekonomik çıkarları örtüşen insanlar oldukları görülür. Bu insanlar her zaman avam tabakasına göre daha iyi koşullara ve imkânlara sahiplerdir. Seçkinler de kendi içlerinde iki grupturlar. Bu gruplardan birincisi, milliyetçiliği avam gibi duygusal bir tatmin ve kimliğin ifadesi için bir araç; ikincisi ise siyasi bir güç ve araç olarak görürler. Milliyetçiliği siyasi bir güç ve araç olarak görenler, avam tabakasını siyasi bir arka bahçe olarak gördükleri için bazen milliyetçiliği ırkçılığa dönüştürüp sivil bir askeri darbe mantığı ile hareket ederler. Bunun için de sürekli olarak etraflarının düşmanlarla çevrili, kendileri ve atalarının sütten çıkma ak kaşık olduğu, devlet kurucularının kutsallığının ne pahasına olursa olsun korunması gerektiğinin propagandasını yaparlar. Bu propagandalarında iş gücü olarak da avam tabakasını kullanarak kendilerini ve çıkarlarını güvence altına almaya çalışırlar. Aslında bu sorun sadece milliyetçilikle alakalı bir sorun değildir. Bu sorun, katılımcılığı ve paylaşımcılığı kabul etmeyen tüm ideoloji ve inançların taraftarlarıyla yaşanan ortak bir sorundur.

Uzlaşmacı milliyetçilik ise çatışmayı değil insanın kültürü, dili, dini ya da ideolojisi ile katılmış olduğu toplumun değerlerini paylaşmasını öngörür. Bu anlayışa göre etnik kökenden çok katılımcı kişinin değerleri ile katılmış olduğu toplumun değerleri önemlidir. Bu anlayışla hareket edenler bir topluma katılırken kendi kişilikleri ile toplumun değerleri arasında fazla çatışma yaşamazlar. Ancak toplum içinde bulunan farklı değerler, değerler arası bir çatışma ya da rekabete dönüşürse, kişinin millet içinde edindiği yer ile paylaştığı değerler yüzünden bir çatışmanın içerisine düşmesi muhtemeldir.

Aynı milliyeti paylaşan insanların ideolojik ya da dini sebeplerden dolayı bir birleriyle çatışmaya sürüklenmelerinin ana sebeplerinden birisi budur. Bireyler sahip oldukları değerler ile içinde yaşadıkları toplumun değerlerini uzlaştıramadıkları zaman, topluma uyum sorunu yaşamaya başlarlar. Uzlaşmacı milliyetçilik, kişinin sahip olduğu değerleri başkalarını ötekileştirmek için değil; topluma katılmak ve paylaşmak için bir araç olarak gördüğü için bu sorunun aşılmasına büyük katkı sağlar. Bu anlayışa göre milli kimlik ve değerler sabit değerler üzerine değil; paylaşılan değerler üzerine kuruludur. Doğal olarak paylaşılan değerler katılım ve paylaşıma bağlı olarak karşılıklı etkileşimle değişime uğradığı için milli kimliğin tanımı ve içeriği de zamanla değişmektedir. Bunun bir sonucu olarak da bugün korumak için mücadele verdiğimiz birçok değeri değişen şartalar sebebiyle yarın değiştirmek için mücadele verebiliriz. Kıbrıslılık-Türkiyelilik söylemlerinin geleceği de böyle bir sürece tabidir.

yusuf