Aşk, Sevgi ve Cinayet
İnsanlık tarihine baktığımızda, yaşamın temel motivasyon kaynaklarından birisinin aşk, diğerinin ise savaş olduğunu görürüz. Bu yüzden de sinema ve sanatın en fazla ilgi gören temaları savaş ve aşktır. İnsanlar bu duygu hallerine çok fazla ilgi göstermelerine rağmen aşk ve savaşın hayatımızda neden bu kadar önemli bir yet tuttuğu ve hayatımızı nasıl etkilediği üzerinde yeteri kadar düşünmemektedir. Daha önceki bir yazımda savaş konusunu ele aldığım için, bu yazımda daha çok aşk ve sevgi üzerinde duracağım.
Dini metinlere de baktığımızda ilahi aşk ve cihadın inancın en temel unsurlarından kabul edildiğini görürüz. Nadir de olsa bazı felsefeciler ve tasavvufçular aşkın mı yoksa sevginin mi daha üstün olduğunu tartışmışlardır. Sevginin aşktan daha üstün olduğunu savunanlar, aşkın bilinçsiz bir duygu hali olduğunu, sevginin ise içinde bilincin de olduğunu; bu özelliği ile de aşktan daha üstün bir duygu hali olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüş özellikle felsefeciler tarafından savunulmuştur. Çünkü felsefecilerin büyük çoğunluğu için düşünce duygudan daha üstündür. Aristo ve Gazali bu görüşte olanlardandır. İbn i Arabi, Mevlana gibi tasavvufçular ise aşkın esas olduğunu ileri sürerek ilahi aşkı inançlarının temeline koymuşlardır. Kuran-i Kerim’e baktığımızda ilahi sevginden bahsettiğini; ancak ilahi aşktan bahsetmediğini görürüz. Bu, İslam inancında bilinçli bir sevgi halinin esas alındığı; dolayısıyla da felsefecilerin görüşüne daha yakın bir anlayışı desteklediği anlamına gelmektedir.
Aşk insanların sevgiye yükledikleri, bilinçsiz ve aşırı bir değeri ifade eder. Her nedense de insanlar aşırılıklara özel ilgi duymaktadır. Ancak aşırılıkların toplum ve insan hayatına olumlu etkiden çok olumsuz etki yaptığı aşikardır. Nitekim hiçbir aşk uzun sürmemektedir. Çünkü aşkın yarattığı yoğun duygu hali insanı hem ruhen hem de bedenen yorar. Bu yüzden sağlıklı bir aşk halinin varacağı son nokta, bilinçli bir sevgi hali olmalıdır.
Bilinçli bir sevgi haline dönüşmeyen aşklar, insanı ya hasta eder, ya süründürür ya da öldürür. Bu ise insan yaşamında arzulan, aşktan da beklenilen bir şey değildir. Toplumumuzda da bilinçsizce empoze edilen aşk halleri, özellikle gençlerimizi, insan gerçeğinden uzak bir aşk hayaline sürüklemektedir. Bu hayal hali doğal olarak, gerçek bir aşkı yaşamayı da engellemektedir. Çünkü empoze edilen aşk halleri, ne erkeğin ne de kadının yaratılışına ve gerçeğine uygun değildir. Bu yüzden de aşk diye empoze edilen şeyler, zamanla ihtiraslara hatta cinayetlere dönüşmektedir. Geçen gün bir astsubayın gece kulüplerinde çalışan bir kadını öldürdükten sonra cinayet gerekçesi olarak: “aşıktım, öldürdüm” açıklaması bu çarpık anlayışın bir yansımasıdır. Bu çarpık aşk anlayışı “ya benimsin ya toprağın” söylemiyle toplumun bilinç arkasında da yer etmiştir. Bu tür aşk veya sevgi anlayışları, sevgiliyi, sevenin malı ya da arzularının nesnesi haline getirdiği için, aşktan öte kişinin ihtiras halini ifade eder.
Birçok ülkede yaşanan namus cinayetleri de, bu çarpık aşk ya da sevgi anlayışının yansımalarıdır. Bilinçli bir sevgi hali yaşayan insan için, sevgi, sevgili için güven, saygı ve korumadır. Sevdiğine korku salan ya da zulmeden birisinin aşktan ya da sevgiden bahsetmesi mümkün değildir. Çünkü seven insan, sevdiğine zarar vermez. Eğer bir insan birisini sevdiğini iddia ediyor ve ona zarar veriyorsa, bu insan aslında sevgilisini değil, kendi egosunu sevmektedir. Kendi egosunu sevdiği için de, sevdiği insana kendi zevk ve arzuları için her türlü zararı verebilmektedir. İnsanın sevgilisine acı çektirmesi ya da öldürmesi, aslında insanın sevgiyi de yok etmesi demektir. Çünkü sevgi adına nefreti yaşamak ve yaşatmak, sevgiye yapılacak en büyük haksızlıktır.
Hz. Muhammed’den nakledildiğine göre, arkadaşlarından birisi, kendisine gelip eşinin erkeklerden gelen hiçbir teklifi reddetmediğini şikâyet edince, Hz. Muhammed ona, onu boşaması tavsiyesinde bulunur. Adam bu sefer de, eşini sevdiğini ve onu kaybederse rahatsız olacağını söyleyince, Hz. Muhammed ona, onunla yaşaması tavsiyesinde bulunur (Şafi, Musned, s. 89).
Nitekim Hz. Muhammet’in eşinin kendisini aldattığı söylentileri ortaya atılınca, Hz. Muhammet eşinin, canına kıymamış aksine, onu rencide etmeyecek bir yol izleyerek, konunun soruşturulmasını istemiştir. Daha sonra, eşine atılan iftiranın oraya çıkması ile de eşi ile birlikteliğini devam ettirmiştir. Kuran-i Kerim’de detayları ile anlatılan bu olay (Kuran-i Kerim, Nur 24/11), Müslümanların yanlış ayıp ve ahlak anlayışları sebebiyle, üzerinde yeteri kadar durulamamış; dolayısıyla da namus cinayetlerinin kökeninin dini inançlar olduğu zannedilmiştir. Hâlbuki tam aksine İslam inancı, namus cinayetlerine karşıdır. Dolayısıyla bu tür cinayetlerin din ya da ahlak adına savunulması, hem dine hem de insani değerlere haksızlıktır. Sevgi hayat verirse, sevgiliyi korursa sevgidir. Aşk da ayni şekilde, insanı yüceltir, sevgilinin hak ve hukukuna saygıya dönüşürse aşktır. Aksi takdirde ihtiras ve zulümden öte bir şey değildir.
yusuf