Türkiyeliler Partisi

Türkiyeliler Partisi

Bazı çevreler Yeni Doğuş Hareketi’nin kurulması ile birlikte, Türkiyeliler olarak nitelenen KKTC vatandaşlarının siyasallaşacağı söylemleri tekrar gündeme getirilmeye başlandı. Demokrasinin geçerli olduğu her ülkede temel insan hak ve hürriyetleri ile ülke hukukuna bağlı kalarak siyaset yapma hakkı vardır. Birlikte olduğumuz bazı arkadaşlarımız, mevcut siyasi partiler içerisinde siyaset yapmanın mümkün olmadığını; dolayısıyla Türkiyelilerin parti başkanlığı dâhil, en üst düzeyde temsil edilebileceği bir siyasi oluşumun gerektiğini dillendirmektedirler.

Böyle bir siyasi oluşuma neden ihtiyaç duyulduğu ve böyle bir oluşumun sosyal ve siyasi yapımızı nasıl etkileyebileceği sorunlarının cevaplanması gerekmektedir. İnsanlığın ortak onur ve hissiyatını hiçe sayan bazı çevrelerin kendini Kıbrıslı olarak niteleyen insanları dışlayıcı eylem ve söylemlerde bulunduğu; aynı şekilde kendini Türkiyeli olarak niteleyen insanları da rencide eden söylem ve eylemlerde bulunulduğu, konuya ilgi duyan herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca bazı partilerin Kıbrıslılık gibi tamamen lokal milliyetçiliğe dayalı bir siyaset izlediği, bu partilerin ötekileştirmeye dayalı söylem ve eylemlerinin Türkiyeliliğe dayalı bir siyasi anlayışın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu tür ötekileştirici söylem ve eylemlere tepki olarak KKTC vatandaşı olan Türkiyelilerin faklı dönemlerde siyasallaşma çabaları içerisine girdiği; çeşitli dönemlerde farklı partiler kurdukları; ancak sürekli ve istikrarlı bir politika geliştiremedikleri için başarılı olamadıkları bilinmektedir.

Ben burada bu girişimlerin neden başarısız olduğuna değinmeyeceğim, sadece bu oluşumlara neden ihtiyaç duyulduğu ve yeni bir parti kurma girişiminin gerekli olup olmadığını açıklamaya çalışacağım. Annan Planı, bazı olumsuzlukları ile birlikte Türkiyeliler olarak bilinen insanlarımızın Annan Planı için oy kullanma haklarının tescili ve böylece uluslararası kamuoyunda kabulleri açısından önemli bir adım olmuştur. Bilindiği üzere Papatopullos Türkiyelilerin oy kullanmasına karşı çıkmış; ancak Annan’ın ısrarı üzerine bu insanların siyasi kimliklerinin kabul edilerek oy kullanmaları sağlanmıştır. Bu süreçte, listeye girip giremeyecekleri, kaç kişinin kalacağı ve mülkiyet hakları ile ilgili konulara açıklık getirilmeyerek sürekli bir belirsizlik içerisinde bırakıldılar. Bu belirsizlikler hem Ada üzerindeki varlıkları hem de KKTC vatandaşları olarak statüleri ile ilgili endişelerinin büyümesine; dolayısıyla da kendilerini farklı hissetmelerine yol açtı.

Kendilerini farklı hissetmeleri doğal olarak farklı bir siyasi yapılanmaya gitmeleri hususundaki duygu ve düşüncelerini de güçlendirmiş; ancak çeşitli etkenlere bağlı olarak bu duygu ve düşüncelerini kurumsallaştırmayı başaramadılar. Eğer bunu başarabilmiş olsalardı, kendileri ile ilgili gizli kapaklı görüşmelere müdahil olarak Kıbrıslılık söylemine dayalı olan ötekileştirme politikalarına karşı dengeleyici bir rol üstlenebileceklerdi. Ancak Türkiyelilik temelinde bir siyasallaşmanın, dengeli bir şekilde yönetilememesi durumunda mikro milliyetçiliğe dayalı ayrışmanın büyüyebilmesi riskini taşımaktadır. Bu risk, toplumuzda hala mevcut olup, gözlerimizi bu gerçeğe kapatmanın çözüm olamayacağını fark etmemiz lazım. Ancak bu ülkeyi Türkiyelerin istila ettiği söylemelerini ağızlarından düşürmeyenlerin, KKTC meclisine ve iktidar partisi ile ana muhalefet partilerinin MYK’larına bakmalarını tavsiye ederim. Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, insanların bilgi ve becerileriyle ülkelerine verebilecekleri hizmet yerine, onların etnik ya da yöresel kimliklerine bakarak seçim yapanlar bu ülkeye ve insanlarına en büyük zararı verenlerdir.

Bu ülkede yaşayan ve kendini Kıbrıslı ya da Türkiyeli olarak niteleyenlerin herhangi bir ayrıcalık isteme hakları olmadığı gibi, beraber yaşayabilmeleri için Türkiyelileşmek ya da Kıbrıslılaşmak gibi bir mecburiyetleri de yoktur. Çünkü bir siyasetçiden beklenen, ülke insanına ayırım yapmaksızın hizmet verebilecek bilgi ve beceriye sahip olmasıdır. Ancak gelişmemiş toplumlarda, seçmenler alacakları hizmete değil adayların etnik, milli ya da dini mensubiyetlerine bakarlar. Bu tür ayırımcılığa dayalı tercihler sonuç olarak, devletin hizmet kalitesini düşürmekte, insanlara kin ve nefret duyguları aşılayarak sınıflar arası çatışmayı körüklemektedir. Dolayısıyla bizim ihtiyaç duyduğumuz şey, partizanlık dahil her türlü etnik ya da yöresel ayırımcılıktan uzak; toplumun tüm kesimlerine hizmeti esas alan kuşatıcı siyasettir. Toplumların mevcut siyasi partilerden tatmin olmadıkları, kararsızların oranının yüksek oranlara ulaştığı zamanlarda toplumun bu tür yeni oluşumlara en fazla ihtiyaç duyduğu zamanlardır. Ancak bunun da başarılabilmesi, toplumun demokrasiyi algılama ve uygulayabilme gücüne bağlıdır. Esas mesele de toplumumuzun demokrasi kültürünün bu düzeye erişip erişmediğidir.

Yusuf

İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğe Göre Hayatın Amacı

İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğe Göre Hayatın Amacı

Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi semavi dinlerin öğretilerine baktığımızda, hepsinin de esas gayelerinin insanın mutluluğunu sağlamak olduğunu görürüz. Felsefenin de temel konularından birisi olan bu meseleyi, bu yazımızda sadece dini açıdan ele alacağız. Semavi dinlere göre, insanın bu dünya serüveni “Adem ve Havva’nın cennetten kovulması” hikayesi ile başlar. Mevlana’nın, Mesnevi’nin başında anlattığı ayrılık da budur. Bu hikâyeye göre Âdem ve Havva cennette sorunsuz ve mutlu olarak yaşıyorlardı. Allah onları cennete koyarken: “Şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz” diyerek, cennette güven huzur içerisinde yaşamanın şartını öğretmiş oldu. Hikâyenin devamında şeytanın onları aldatarak, bu şartı çiğnemelerine vesile olduğu, bunun bir neticesi olarak da insanoğlunun cennetten çıkarılarak, dünya gönderildiği anlatılır.

Birçok din âlimi, bu hikâyedeki yasak ağacın ne olduğunu tartışıp durdular. Hâlbuki bu hikâyeyi, birlikte yaşamanın beraberinde getirdiği sorumluluğu ve zorunlu ilkeleri anlattığı şeklinde yorumlasaydı, çok daha gerçekçi ve faydalı bir yorum olacaktı. Dolayısıyla, bu hikâyeden çıkarılacak olan ana ders: Toplum yaşamında, birlikte yaşamanın kural ve prensipleri yoksa toplumsal hayatın bozularak yerini anarşinin alacağıdır. Bilindiği üzere, anarşist bir ortamda haklıyı, akıl ve vicdanın ortak sesi olan hukuk değil; güç belirler. Haklıyı gücün belirlediği bir ortamda ise huzur ve güvenden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü güç, genelde içinde korkuyu da taşır. İnsanların güçlüye boyun eğmelerinin altında yatan ana sebep gücün içinde saklı olan bu korkudur. Dolayısıyla insanlar genellikle kendilerine en yüksek güveni verenin değil; korkuyu salanın emri altına girerler. Bugünkü dünya düzeninin ve de din anlayışımızın en yanlış tarafı budur. Bun durumdan kurtularak, hakka dayalı yeni bir dünya ve din anlayışı geliştirmek için dini metinleri bu ana gaye doğrultusunda anlamak ve yorumlamak zorundayız.

İşte Âdem ve Havva hikâyesindeki meyve, birlikte yaşamanın ilkelerini, Âdem’in bu meyveyi yemesi ise birlikte yaşamanın zorunlu kıldığı yasaların çiğnenmesini ifade eder. Cennetten çıkarılması ise, huzur ortamından uzaklaşmasını anlatır. Dolayısıyla bütün dinlerin, ortak hedefi insanın bu huzur ortamına tekrar dönüşünü sağlayacak olan ahlaki olgunluğu gerçekleştirmek için çalışmak olmalıdır.

Kuran-i Kerim’de zikredilen bu olayın devamında, Hz. Âdem’in, Allah’a tövbe ederek tekrar geri dönmeye çalışması, insanın cennete, yani huzur ve mutluluğa dönüş arzusunu ifade eder. Çünkü insanın esas anavatanı Cennettir ve bu Dünya’ya gönderilme amacı: Ruhundaki sapmayı düzelterek, tekrar esas anavatanı olan cennete dönüşünü sağlamaktır. Buradan anlaşılan şudur ki: İnsanın cennet hayatına yeniden dönebilmesi için duygu ve düşünce dünyasında, onun tekrar cennet ortamında yaşayabilmesini sağlayacak bir dönüşümü başarması gerekir. Aslında dua ve ibadetin esas amacı da bu dönüşümü sağlanmaktır. Çünkü dua ve ibadet, Allah’ın kendisi için bizden istediği bir şey değil; aksine insanların bu dönüşümü sağlayabilmeleri için istenmiş şeylerdir. Bu yüzdendir ki bazı tasavvufçular, insanın kemale ermesi durumunda, ibadetlerin zorunluluğunun ortadan kalktığını ileri sürmüşlerdir. Bu anlayışın temel mantığı, “vasıta gayeye ulaşana kadar gereklidir” şeklinde özetlenmiştir. Bu anlayışa göre din, insanın kendisini anlama ve yeniden inşa etmesinin bir vasıtasıdır. Bu inşa hareketi, insanın, tüm insanı vasıflarını olgunlaştırarak cennette yaşayabileceği bir duygu ve düşünce düzeyine erişene kadar devam eder. Ancak burada var olan sorunlardan birisi, insanın kemale erdikten sonra tekrar düşüşe geçişinin mümkün olup olmadığıdır. Bazı âlimler yükseliş ve düşüş sürecinin sürekli olduğunu; dolayısıyla insanın Allah’a yönelme ve ibadetten vazgeçmemesi gerektiğini belirtirler. Hz. Muhammed’in yaşamına baktığımızda onun da uygulamasının bu yönete olduğu görülür.

Kuran’daki cennet tasavvuruna baktığımızda, cennetin tam bir huzur, güven ve özgürlük ortamı olarak tasvir edildiğini görürüz. Ancak cennet ortamındaki bu huzur, güven ve özgürlük, asker polis ya da başka güçler tarafından değil; insanın içerisindeki iman (güven) ile sağlanmaktadır. Bu yüzdendir ki iman kelimesinin türetildiği kelimenin kökü olan “emn” kelimesi “güven” demektir. Dolayısıyla güvenilirlik, hem medeni bir toplum olmanın hem de cennet ortamına hazır hale gelmenin asgari şartıdır.

Yusuf

Kendi Kendimizi Yönetmek mi Doğru Yönetilmek mi?

Kendi Kendimizi Yönetmek mi Doğru Yönetilmek mi?

Bu aralar sürekli gündeme getirdiğimiz, kendi kendimizi yönetme talebimiz üzerinde daha fazla düşünmeye ihtiyacımız var. Kendi kendimizi niye yönetemiyoruz sorusunu sorsak, herhalde halkın büyük bir bölümünün cevabı: Türkiye yüzünden olacaktır. Peki, bu cevap ne kadar doğrudur? Hakikaten kendi kendimizi yönetemememizin tek sorumlusu Türkiye midir? Kendi kendimizi yönetmemiz demek, kendi ülkemize tamamen egemen olmamız demektir. Bir başka ifade ile KKTC’nin tanınması demektir. O halde niçin Birleşmiş Milletlerin KKTC’nin tanınmaması yönündeki kararını eleştirmiyoruz? Kendi kendimizi yönetmemizi engelleyen en güçlü engel Birleşmiş Milletlerin aldığı bu karar değil midir? Türkiye Cumhuriyeti, verdiği paraların hesabını sorunca ya da doğru kullanılmasını talep edince ortalığı ayağa kaldırıp ağza alınmayacak bir sürü laf söylüyoruz da, bizi ambargolar altında boğmaya çalışan Güney Rum Yönetimi ile Avrupa Birliği ülkelerinin bu insanlık dışı uygulamalarına neden ses çıkarmıyoruz? Eğer hakikaten özgürlük ve kendi kendimizi yönetmek için mücadele veriyorsak, o zaman bizi ambargolar altında çaresiz bırakıp kendi egemenliği altına almaya çalışan Güney Rum kesimi ile Avrupa Birliğine karşı da sesimizi yükseltmemiz gerekmiyor mu?

Bazı yanlış uygulamaları olsa da, bizi muhatap kabul eden, kahrımızı hatta hakaretlerimizi çekebilen tek ülke Türkiye’dir. Eğer kendi kendimizi yönetebilme imkânımız olsa, bunu ilk destekleyecek olan tek ülke de Türkiye olacaktır. “Kendi kendimizi yöneteceğiz” söylemini ileri sürenlerin, kendi kendilerini nasıl yöneteceklerini de ortaya koymaları gerekmektedir. Çünkü KKTC’nin tanınması dışında önümüzde sadece iki seçenek vardır. Bunlardan birincisi Güney Kıbrıs ile kurulacak olan ortaklık antlaşmasıdır. Böyle bir çözüme ulaşılması durumunda da kendi kendimizi yönetmek diye bir şey söz konusu olmayacaktır. Çünkü kurulacak olan Bileşik Kıbrıs Cumhuriyeti bir ortaklık devleti olacağı için, devlet imkânlarını ve makamlarını ortaklarımızla paylaşmak zorunda kalacağız. Daha önce denemiş olduğumuz ortaklığın savaş ve ayrılık ile sonuçlandığını dikkate aldığımızda, böyle bir çözüm durumunda da kendi kendimizi yönetmek diye bir şeyin olmayacağı açıktır. Önümüzdeki ikinci seçenek ise Türkiye ile entegrasyona gitmektir ki, bu durumda da kendi kendimizi yönetmek diye bir şey olmayacaktır. Bu üç seçenek içerisinden, kendi kendimizi yönetmeye en uygun olan seçenek, KKTC’nin tanınması seçeneğidir.

KKTC’nin tanınmasının önündeki esas engel ise Türkiye değil; Birleşmiş Milletler ile AB ülkelerinin almış olduğu yanlı kararlardır. O halde “kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” söyleminin esas muhatabı Türkiye değil; Birleşmiş Milletler ile Avrupa Birliği olmalıdır. Aslında “kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” söyleminin ne kadar haklı ve doğru bir söylem olup olmadığının da sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Çünkü “biz” denirken, bundan KKTC vatandaşlarının tümü mü yoksa kendini ayrıcalıklı kabul eden belli parti ya da zümreler mi kast ediliyor, belli değildir. Ayrıca bu söylemden, bugüne kadar bu ülkeyi biz yönetmedik; başkaları yönetmiş gibi bir anlam çıkmaktadır. O zaman bugüne kadar seçilen siyasileri, kimlerin niçin seçtiğini de açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Eğer bu siyasileri biz seçiyorsak; ama bizim dediğimizi değil de başkalarının dediklerini yapıyorlarsa o zaman da neden senelerdir aynı siyasileri seçmeye devam ettiğimizi açıklamamız lazım. Kendi kendimizi yönetmekten daha önemli olan, ülkeyi doğru yönetecek insanları seçmektir. Benden olsun, isterse namussuz olsun; benden olsun isterse beceriksiz olsun dediğimiz müddetçe, kendi kendimizi yönetemeyeceğimizi; aksine milliyetçilik adına seçmiş olduğumuz bu beceriksizler yüzünden, başkalarının bizleri yönetmeleri için davetiye çıkarmış olacağımızı unutmamamız gerekir.

yusuf

İslamiyet ve Arap Milliyetçiliği

İslamiyet ve Arap Milliyetçiliği

Araplar, Müslüman nüfusunun %20’nden daha azını teşkil etmektedir. Osmanlı dönemi ulemasından olan Said Cemil, Kuran-i Kerim’i Türkçe’ye tercüme etme gerekçesi olarak, Türkçe konuşan Müslüman nüfusun Arapça konuşan nüfustan daha fazla olmasını zikreder. Bu yüzden İslam ile Arap milliyetçiliği arasında doğrudan bir bağ kurmak mümkün değildir. Arap milliyetçiliği ile İslamiyet arasında doğrudan bir bağ kuranlar, İslamiyet’i Arap milliyetçiliğinin bir eseri olarak görürler. Bu anlayışın kökenleri daha çok ulus devletler fikrinin ortaya çıktığı ve dinin tamamen tarihsel bağlamda değerlendirilmeye başlandığı 18. Yüzyılda ortaya çıkan akımlara dayanmaktadır. Bu anlayışta olanlar zamanla dini metinleri siyasi metinler olarak yorumlamaya başladılar. Bu ise zamanla, Arap milliyetçiliği fikrinin gelişmesine yol açtı. Arap milliyetçiliği ise zamanla din karşıtlığına dönüşerek yeni bir çatışma alanı yarattı. Arap milliyetçiliği akımları, Araplar arasında milli ortak bir kimliğin oluşmasını sağlasa da, bu kimlik ortak bir siyasi akıma dönüşememiştir. Ekonomik kaynakların paylaşımı sorunu ile kabile ve mezheplere dayalı anlayışlar bunun önündeki başlıca engeller olmuştur.

Arap milliyetçiliği akımları zamanla Arap ulusçuluğu fikirlerinin oluşmasına zemin hazırladı. Arap ulusçuluğu fikrinin gelişmesi ile birlikte, Arap ulusçuları arasında İslamiyet ile ilgili farklı yaklaşımlar ortaya çıktı. Bu yaklaşımlar, üst ve alt kimlik sorununu gündeme getirmeye başladı. İslamiyet’i ve inancı esas alanlar Arap ulusçuluğu projelerine karşı çıkmaya başladılar ve Arap ülkelerindeki İslami hareketler sorunu ortaya çıktı.

Arap ulusçuları zamanla Hz. Muhammed’i dini misyonundan soyutlayarak milli bir figüre dönüştürme gayreti içerisine girdiler. Ancak Hz. Muhammed’in dini bir misyon taşıması, milli bir figüre dönüştürülmesini zorlaştırdığı için değişik ülkelerde daha seküler siyasi figürler siyasi sistemin merkezine yerleştirilmeye çalışıldı. Bu ise din ve siyaset arasındaki ilişkilerin daha da karmaşık hale gelmesini sağladı. Klasik İslam Tarihi kaynaklarında İslamiyet, Tüm insanlığın ortak inancı olarak ele alınmaktadır. Bu ise dar milliyetçi ve ulusalcı akımların öğretilerine ters düşmektedir. Bundan dolayı da bazı Arap milliyetçileri ve ulusalcıları, İslamiyet’i milliyetçiliğin ve ulusçuluğun önündeki bir engel olarak görmeye başladılar. Çünkü Kuran-i Kerim’de hiçbir milletin başka bir milletten daha üstün olmadığı, üstünlüğün takvada (yanlışlardan korunmada) olduğu ifade edilerek evrensel bir ilke ortaya konmuştur. Ayrıca Hz. Muhammed, Arapların başka milletlere bir üstünlüğü olmadığını Veda Hutbesi’nde açık olarak ifade etmiştir.

Hz. Muhammed’in Arap olması ise yaşadığı coğrafya ve kültür itibari iledir. Yoksa Arap diye bilinen bir ırka tabii olduğundan değildir. Çünkü İslam düşünce sistemi ırkçılığı reddetmektedir. Bu yüzden Kuran-i Kerim’in değişik yerlerinde Araplar tenkit edilmiştir. Bir ayette ise Arapların diğer milletlere göre küfür, nifak ve Allah’ın sınırlarını tanımamada çok daha aşırı oldukları ifade edilmektedir. Bu ayeti tefsir eden bazı alimler, Arap kelimesinin birlikte yaşama kültürü zayıf olan insanları ifade ettiğini ileri sürdüler. Bu yoruma göre “Arap” kelimesi isim değil, birlikte yaşama kültürü zayıf olan insanları ifade eden bir sıfattır. Buna bağlı olarak bazı dil ve siyaset bilimcileri Arapları iki farklı guruba ayırarak Kuran’da eleştiri konusu edinilen Arapların, göçebe bedeviler olduğunu iddia ettiler. Bunu da “Erab” ve “Arap” kelimelerinin birbirinden farklı olması ile açıklamaya çalıştılar. Kuran’ın ahlaki öğretisi, bir toplumu köken itibari ile tenkit etmeyi hoş görmediği için, bu yaklaşım daha makul gözükmektedir.

Milli ve ulusal kimlikler varlıksal (ontolojik) değil, kurgusaldır. Bu yüzden de toplumların karizmatik liderleri etrafında şekillenirler. Bu şekillenmeleri sağlayan, sosyal, siyasi ve kültürel şartlardır. Bu yüzden de milli kimlikleri varlık temelinde açıklamak mümkün değildir. Kurgusal olan milli kimlikler insan ruhu ve aklı üzerinde egemen olduğu için kitleleri sürükleme ve yönetmenin bir aracı olarak işlev görmektedir. Bu durum, kimliklerin siyasi açıdan önem kazanmasını sağlamaktadır. Arap milliyetçiği ve ulusçuluğu akımlarını da bu bağlamda ele almak lazım.

Yusuf

Havadis