Kendi Kendimizi Yönetmek mi Doğru Yönetilmek mi?
Bu aralar sürekli gündeme getirdiğimiz, kendi kendimizi yönetme talebimiz üzerinde daha fazla düşünmeye ihtiyacımız var. Kendi kendimizi niye yönetemiyoruz sorusunu sorsak, herhalde halkın büyük bir bölümünün cevabı: Türkiye yüzünden olacaktır. Peki, bu cevap ne kadar doğrudur? Hakikaten kendi kendimizi yönetemememizin tek sorumlusu Türkiye midir? Kendi kendimizi yönetmemiz demek, kendi ülkemize tamamen egemen olmamız demektir. Bir başka ifade ile KKTC’nin tanınması demektir. O halde niçin Birleşmiş Milletlerin KKTC’nin tanınmaması yönündeki kararını eleştirmiyoruz? Kendi kendimizi yönetmemizi engelleyen en güçlü engel Birleşmiş Milletlerin aldığı bu karar değil midir? Türkiye Cumhuriyeti, verdiği paraların hesabını sorunca ya da doğru kullanılmasını talep edince ortalığı ayağa kaldırıp ağza alınmayacak bir sürü laf söylüyoruz da, bizi ambargolar altında boğmaya çalışan Güney Rum Yönetimi ile Avrupa Birliği ülkelerinin bu insanlık dışı uygulamalarına neden ses çıkarmıyoruz? Eğer hakikaten özgürlük ve kendi kendimizi yönetmek için mücadele veriyorsak, o zaman bizi ambargolar altında çaresiz bırakıp kendi egemenliği altına almaya çalışan Güney Rum kesimi ile Avrupa Birliğine karşı da sesimizi yükseltmemiz gerekmiyor mu?
Bazı yanlış uygulamaları olsa da, bizi muhatap kabul eden, kahrımızı hatta hakaretlerimizi çekebilen tek ülke Türkiye’dir. Eğer kendi kendimizi yönetebilme imkânımız olsa, bunu ilk destekleyecek olan tek ülke de Türkiye olacaktır. “Kendi kendimizi yöneteceğiz” söylemini ileri sürenlerin, kendi kendilerini nasıl yöneteceklerini de ortaya koymaları gerekmektedir. Çünkü KKTC’nin tanınması dışında önümüzde sadece iki seçenek vardır. Bunlardan birincisi Güney Kıbrıs ile kurulacak olan ortaklık antlaşmasıdır. Böyle bir çözüme ulaşılması durumunda da kendi kendimizi yönetmek diye bir şey söz konusu olmayacaktır. Çünkü kurulacak olan Bileşik Kıbrıs Cumhuriyeti bir ortaklık devleti olacağı için, devlet imkânlarını ve makamlarını ortaklarımızla paylaşmak zorunda kalacağız. Daha önce denemiş olduğumuz ortaklığın savaş ve ayrılık ile sonuçlandığını dikkate aldığımızda, böyle bir çözüm durumunda da kendi kendimizi yönetmek diye bir şeyin olmayacağı açıktır. Önümüzdeki ikinci seçenek ise Türkiye ile entegrasyona gitmektir ki, bu durumda da kendi kendimizi yönetmek diye bir şey olmayacaktır. Bu üç seçenek içerisinden, kendi kendimizi yönetmeye en uygun olan seçenek, KKTC’nin tanınması seçeneğidir.
KKTC’nin tanınmasının önündeki esas engel ise Türkiye değil; Birleşmiş Milletler ile AB ülkelerinin almış olduğu yanlı kararlardır. O halde “kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” söyleminin esas muhatabı Türkiye değil; Birleşmiş Milletler ile Avrupa Birliği olmalıdır. Aslında “kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” söyleminin ne kadar haklı ve doğru bir söylem olup olmadığının da sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Çünkü “biz” denirken, bundan KKTC vatandaşlarının tümü mü yoksa kendini ayrıcalıklı kabul eden belli parti ya da zümreler mi kast ediliyor, belli değildir. Ayrıca bu söylemden, bugüne kadar bu ülkeyi biz yönetmedik; başkaları yönetmiş gibi bir anlam çıkmaktadır. O zaman bugüne kadar seçilen siyasileri, kimlerin niçin seçtiğini de açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Eğer bu siyasileri biz seçiyorsak; ama bizim dediğimizi değil de başkalarının dediklerini yapıyorlarsa o zaman da neden senelerdir aynı siyasileri seçmeye devam ettiğimizi açıklamamız lazım. Kendi kendimizi yönetmekten daha önemli olan, ülkeyi doğru yönetecek insanları seçmektir. Benden olsun, isterse namussuz olsun; benden olsun isterse beceriksiz olsun dediğimiz müddetçe, kendi kendimizi yönetemeyeceğimizi; aksine milliyetçilik adına seçmiş olduğumuz bu beceriksizler yüzünden, başkalarının bizleri yönetmeleri için davetiye çıkarmış olacağımızı unutmamamız gerekir.
yusuf