KKTC’nin Geleceği ve Müslümanlık

KKTC’nin Geleceği ve Müslümanlık

Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 33. Yıl dönümünü kutluyoruz. Ama gerçeklere baktığımızda KKTC’nin uluslararası tanınmamışlığın yanında, kendi halkı tarafından da kabullenilmemiş bir yapısı olduğu gözükmektedir. KKTC devleti kimliğini taşımamıza rağmen hiçbirimizin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetliyiz demememiz bunun açık bir göstergesidir. Bu durum, bu devletin kimlik olarak onu var eden halklar tarafından bile kabul edilmediğini göstermektedir. Kısacası KKTC yerli Kıbrıslısı ve göçmenlerinin ortak kimliğine hala daha dönüşememiştir. Bu durumda ya Türkiyelilik kimliğimizin öne çıktığı ve Türkiye ile yakınlaşmamızı sağlayacak ya da Kıbrıslılık kimliğimizin öne çıkarak Güney Kıbrıs ile yakınlaşmamızı sağlayacak bir kimlik dönüşümünü yaşamamız zorunludur.

Doğal olarak Güney ile bir çözüme gidilmesi durumunda devletin yapısı üniter bir yapı olursa, “Kıbrıslı Türk” kimliğimiz, iki parça devletten oluşan bir çözüme gidilmesi durumunda ise Kuzey Kıbrıslı Türk kimliğimiz öne çıkacaktır. Tabii ki Kuzey Kıbrıs vatandaşlarının hepsinin de ortak kimliği Türklük değildir. 60 Cumhuriyetinde olduğu gibi Türklük kimliği ile birlikte Türk tarafının ortak değerlerinin başında gelen diğer bir unsur Müslümanlıktır ve Müslümanlık 60 Cumhuriyetinin anayasasında kurucu unsur olarak kabul edilmiştir. Yeni çözüm sürecinde de bu esas göz ardı edilemez. Bu yüzden de Kıbrıs Türk halkının katılımcı varlığının esaslarından olan Müslümanlığın da, yeni çözüm sürecinde doğru değerlendirilmesi ve sisteme entegre edilmesi gerekecektir. Buna bağlı olarak da hem Din İşleri Başkanlığı hem de Vakıfların yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç duyulacaktır. Bu yapılandırma Türk ve Rum milli kimliklerinin esas unsurlarını oluşturan Ortodoksluk ve Müslümanlığın, dini çatışmalara yol açmayacak şekilde yapılandırılmasını gerektirecektir. Tabii ki bu yapılandırma farklı inanç gruplarını dışlayan bir yapılandırma olmamalıdır. Doğal olarak özellikle Kıbrıs Müftülüğü unvanını taşıyan Din İşleri Başkanı ile aynı zamanda Etnarh olan Başpiskopos’un düzenli buluştuğu halkların ortak hissiyatını yansıtan bir din anlayışın da geliştirilmesi gerekecektir.

Türkiye ile entegrasyona dayalı bir çözüme gidilmesi durumunda ise Kıbrıslı Türk kimliği, Trabzonlu, Hataylı ya da İstanbullu gibi yöresel bir kimliğe dönüşecektir. Böyle bir yapılanmaya gidilmesi durumunda Din İşleri Başkanlığı ise Osmanlı döneminde olduğu gibi Müftülük statüsüne düşecektir. Tabii ki KKTC’nin Türkiye ile entegrasyonu Türkiye’nin üniter devlet yapısı sebebiyle, içerde özerk dışarıda tek devlet statüsü üzerine kurulu eyalet sistemine uygun değildir. Eğer Türkiye’nin yapısı farklı yapıları entegre edebilecek, ensek karma bir yapı olsaydı Türkiye ile ilhak değil, ortaklık kurabilirdik. Ancak AKP özellikle Kürt açılımı sebebiyle, ulusalcılar tarafından üniter devlet yapısından vazgeçerek karma devlet yapısına geçme isteği iddiasıyla eleştirilmektedir. Aslında şu andaki fiili durumu değerlendirdiğimizde, Türkiye ile KKTC ilişkilerinin karma devlet yapısına daha yakın olduğu görülür. Dünyadaki karma devlet yapılarının en güçlüsü Amerika Birleşik Devletleri örneğidir. Üniter devlet mantığı genellikle küçük olsun benim olsun mantığı üzerine; karma devlet yapısı ise büyük olsun ama ortak olsun mantığı üzerine kuruludur.

Kıbrıs sorununun çözümünde federasyon esas alınırsa üniter değil karma devlet yapısına geçilmiş olacak. Bu daha çok boşanma hakkı vermeye Katolik nikâhına benzemektedir. Karma devlet modellerinden ikincisi olan konfederasyona gidilmesi durumunda ise tarafların özerkliği ile birlikte ayrılma hakları da olacağı için Müslüman nikahına benzeyecektir. Aslında Kıbrıs gerçeklerine bakıldığında Katolik bir çözümden çok Müslüman bir çözümün daha makul olduğu görülür. Ancak uluslararası güçler, her nedense toplumları çok alternatifli esnek çözümlere değil, zorlayıcı ve bağlayıcı çözümlere zorlamaktır. Aslında bu durum çağımızın demokrasi ve insan hakları kültürü ile bağdaşmamaktadır.

Son günlerde çözüm süreci ile ilgili yoğunlaşan girişimlere baktığımızda, tüm karamsarlığa rağmen, yine de acaba bu sefer olur mu diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Aslında çözümü destekleyen bir hükümet iktidarda iken ve Annan Planı’na evet deyip şimdi de çözümü destekleyeceğini söyleyen bir Cumhurbaşkanı varken, bizim taraftan tekrar çözüme evet kararı çıkabilmesi güçlü bir ihtimal olarak gözükmektedir. Ancak Güney Kıbrıs tarafından bu iradeye olumlu bir cevap verilmesi zayıf bir ihtimal gözükmektedir.

Güney Kıbrıs halkının % 75’inin hayır dediği bir planın aynısını ya da benzerini Güney Kıbrıs halkına kabul ettirmek oldukça güç gözükmektedir. Türk tarafına gelince, Annan Planı’na evet dediğimiz halde AB ve BM tarafından verilen sözlerin tutulmaması ayrı bir güvensizlik sorunu yaratmaktadır. Eğer ifade edildiği gibi önümüze yeni bir plan gelecekse, aynı başarısızlık ve belirsizliğin yaşanmaması için. Türk tarafı, Planın taraflardan herhangi birisi ya da ikisi tarafından reddedilmesi durumunda, tarafların self determinasyon (kendi geleceği ile ilgili karar verme hakkı) hakkının doğacağının, bunun için de yeni bir BM kararına ihtiyaç duyulmayacağının yeni planda mutlaka belirtilmesi gerekir. Aksi takdirde Türk tarafının yeni bir planı kabul etmesi, siyasi anlamda zayıflık ve ezilmişlik anlamına gelecektir. Taraflardan herhangi birisinin yeni plana hayır demesi durumunda ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığının devamı ve tanınmasının yolu açılmış olacaktır. Doğal olarak Güney Kıbrıs siyasetçilerinin Annan Planı’nda olduğu gibi ikili oynama imkânları kalmayacaktır.