Devlet Ciddiyeti (R. R. Denktaş ve Erbakan Örneği)

Devlet Ciddiyeti

(R. R. Denktaş ve Erbakan Örneği)

Ne gariptir ki, bu ülkede devlet ciddiyeti bile siyasetin kirliliği içerisinde yok olup gidiyor. Sayın Rauf Denktaş ile bir yemekte buluştuk. Sayın Denktaş orada yaptığı konuşmasına, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a olan karşıtlığını açık bir şekilde yansıttı. Doğrusu dinlerken, yıllarca verdiği mücadelenin sonuncunda ulaştığı noktadan ne kadar rahatsız olduğunu fark ettim. Bir zamanların milli kahramanı adeta dışlanmış, verdiği mücadele de anlamsız ve değersiz hale getirilmiş gibiydi. Yanına gittim ve sohbet etmeye başladık. Bana din ile ilgili bazı ilginç hikâyeler anlattı, sonra da internetten ne zaman öleceğini öğrenmek için bir test yaptığını söyledi. Bu testin sonunda yanılmıyorsam 2028’in sonunda öleceği sonucu çıktığını ifade etti ve arkasından: “Bu kadar sene durup ne yapacağım” dedi. Doğrusu ömrü bu kadar mücadele ile geçmiş bir liderin bu sözü sitem ve umutsuzluğu ima ediyordu. Bu sıkıntı ve umutsuzluğun bir tarafında oğlunun ve kendisinin koşulsuz olarak destek verdiği Eroğlu ile UBP, diğer yanında ise Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ın Erdoğan vardı.

Sayın Erdoğan’ın, Sayın Denktaş’a olan tepkisinin arkasında ise Denktaş’ın Türkiye’nin içişlerine karışmak sayılabilecek şekilde siyasi tasarruflarda bulunması yatmaktadır. Yani Erdoğan’ın da şikâyeti kendisinden şikâyetçi olanların şikâyeti ile aynıdır. Bugün Sayın Serdar Denktaş “kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” söylemini savunurken, Baba Denktaş’ın Türkiye’nin iç siyasetine müdahalesini nasıl değerlendirdiğini doğrusu merak etmemek mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Adası üzerindeki tarihi ve kültürel hakları varken, Türkiye’nin Kıbrıs’a karışmasından rahatsız olanlar, Türkiye’nin içişlerine müdahale etme hakkını kendilerinde nasıl buluyorlar? Bugün Sayın Erdoğan için Kıbrıs sorunu, hem iç hem de dış siyasette karşılaştığı en önemli sorunların başında gelmektedir. Bundan dolayı da Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine karşı olanlarla, AKP’nin ideolojisinden rahatsız olanlar, hem Avrupa birliği sürecini hem de AKP’nin yükselen gücünü frenlemek için Kıbrıs kartı üzerinden oynuyorlar. Türkiye’yi Avrupa’ya şikâyet eden Sayın Şener Elcil’in de tutumu bu açıdan sorgulanmaya muhtaçtır. Yaptığı son açıklamalarından birisinde eylemlerinin hedefinde AKP’nin olduğunu açık olarak beyan etmiş olması açık bir çelişki değil midir? Böyle bir beyan, Türkiye’nin içişlerine ve Avrupa Birliği sürecine müdahale değil mi? Sizin böyle bir müdahale hakkınız var ise Türkiye’nin sizin içişlerinize karışmasına nasıl itiraz edebilirsiniz? Yine ne ilginçtir ki Sayın Denktaş ile Şener Elcil AKP karşıtlığında aynı fikirde olsalar da, içeride birbirlerinin en amansız karşıtları durumundadırlar.

Kıbrıs sorunu her zaman partiler üstü milli bir mesele olarak ele alınmalıdır. Çünkü Kıbrıs sorununu iç siyasetin malzemesi haline getirmek hem KKTC hem de TC siyaseti açısından kontrolü zor riskler taşımaktadır. Eroğlu ve Denktaş arasındaki gelişmeler açısından meseleye baktığımızda, UBP’nin DP’ye karşı izlediği politikanın siyasi ahlak sınırlarını aşan bir politika olduğundan hiç şüphe yoktur. Ancak Serdar Denktaş’ın da siyasette koşulsuz desteklerin, istismar konusu olacağının farkında olması gerekirdi. Bizim ülkemizdeki siyasetin en önemli özelliklerinden birisi duygusallığa yer vermemesidir. Ama Eroğlu açısından bu seçim belki de bir rövanştı. Çünkü Denktaş ve Eroğlu’nun yarıştığı cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Eroğlu seçimden geri çekilmiş ve bundan da ağırlıklı olarak Denktaş’ı sorumlu tutmuştu. Dolayısıyla tarihin, tarihi bir hatayı bir şekilde düzelttiği söylenebilir.

Sonuç olarak görüşlerine ve tepkilerine katılalım ya da katılmayalım Sayın Denktaş’ın bu devletin kuruluşu öncesi ve sonrasında verdiği hizmetleri hiç kimsenin inkâr etmesi mümkün değildir. Allah gecinden versin, yarın aramızdan ayrıldığında bazı istisnalar hariç çoğumuzun arkasından ağıtlar yakıp ne kadar büyük bir devlet adamı olduğunu anlatmaya çalışacağımızdan da hiç şüphe yoktur. Yıllarca irticacılık ile suçlanan Rahmetli Erbakan’ın ölümünden sonra olduğu gibi silahlı kuvvetler dâhil hepsi, ne kadar iyi bir lider ve devlet adamı olduğunu anlatmak için yarışa giriştiler. Ama Erbakan kendisine yaşatılanlardan dolayı bu devlete küskün olduğu için cenazesinde devlet töreni istememişti. Buna rağmen yüzbinler onun cenazesine katılmak için yollara döküldü. Bugün Sayın Denktaş’a bu muameleyi reva görenlerin, yarın rahmetli Erbakan’a adeta kan kusturtanların ölümünden sonraki durumuna düşmemeleri için ellerini vicdanlarına koyup düşünmeleri lazım.

Türkiye ve Başkanlık Sistemi

Türkiye ve Başkanlık Sistemi

Ak Parti’nin son milletvekilliği seçiminde büyük başarı göstererek tek başına iktidar olması doğal olarak başkanlık sistemine geçişi tekrar gündeme getirdi. Daha önceki bir yazımda başkanlık sisteminin olumlu ve olumsuz yönlerine değinmiştim. Bu yazımda konunun farklı yönlerine değineceğim.

Başkanlık sisteminin en güçlü tarafı koalisyon ve erken seçim hükümetlerine imkan tanımamasıdır. Son genel seçim öncesi yaşanan koalisyon tartışmaları, AKP’nin tekrar tek başına iktidar olmasını zorunlu hale getirdi. AKP tek başına iktidar olamamış olsaydı, şu anda hala daha koalisyon tartışmaları ile vakit geçirmek zorunda kalacaktık. Bölgedeki gelişmeleri dikkate aldığımızda bunun zaman kaybından başka bir işe yaramayacağı açıktır.

Şu bir gerçek ki, Türkiye’nin seçim barajını düşürebilmesi için de başkanlık sistemine geçmesi zorunludur. Çünkü birbirine yakın ideolojideki partilerin bile koalisyon kurmakta zorlandığı bir Türkiye’deki % 10’luk seçim barajının düşürülmesi durumunda meclise birçok parti girebileceği için hükümet kurulabilmesi neredeyse imkânsız hale gelecektir. Bu yüzden de başkanlık sistemine geçmeden seçim barajının düşürülmesi kamu yararına olmayacaktır. Başkanlık sistemine geçişle beraber, barajın düşürülmesi, hatta kaldırılması bile mümkün olacaktır. Çünkü başkanlık sistemi içerisinde meclis sadece yasa yapmakla ilgileneceği için, meclise çok farkı görüşlerin katılması daha kuşatıcı yasaların yapılmasını kolaylaştıracaktır.

Başkanlık sistemine geçmeden, yerel yönetimlerin yetkisini de arttırmak oldukça zor olacaktır. Çünkü Türkiye’nin demografik yapısına bakıldığında, yerel yönetimlerin yetkisini, merkezi yönetimin denetim gücünü azaltacak şekilde düşürmenin, bölücü hareketlere güç kazandıracağı endişelerini gündeme getirmektedir. Bununla birlikte Türkiye dar kalıplı milliyetçi söyleme dayalı devlet politikalarından, bölge üzerinde daha geniş işbirliğine açık politikalara yönelme ihtiyacı da hissetmektedir. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi mirasının ve değişen Dünya ve bölge şartlarının getirdiği bir zorunluluktur. Başkalık sistemine geçişi zorlayan en önemli etkenlerden birisi de bu durumdur.

Kürt, hatta Suriye sorununun çözümü de başkanlık sistemi içerisinde daha rahat gerçekleşebilir. Çünkü Kürt siyasal düşüncesi son dönemlerde demokrasi ve katılım yönünde bir irade göstermiş olsa da, hala daha bölücü unsurların etkisinden kurtulamamıştır. Bundan dolayı da Kürt siyasetinin de koalisyonlara dayalı bir sistem içerisinde arzulanan kazanımları elde etmesi son seçimlerde görüldüğü üzere oldukça zordur.

Tabii ki başkanlık sistemine geçiş sağlanırken sadece merkezi otoritenin güçlendirilmesi hedeflenmemeli. Ayni şekilde güçlenen merkezi idareye karşı birey ve farklı grupların hak ve hürriyetlerini koruyucu tedbirler de alınmalıdır. Aksi takdirde başkanlık sistemi etkin yönetim yerine baskıcı yönetimin aracı haline dönüşebilir.

İslam ve Sanat

İslam ve Sanat

Birçok insan Müslümanların bilim ve sanatta geri kalmalarını dini inançlarına bağlamaktadır. Bu tür bir genel suçlama doğru olmamakla beraber tamamen haksız olduğu da söylenemez. Birçok düşünür Müslümanlar arasında oluşan bilim ve sanata karşı olma ya da duyarsız kalmanın tarihi kökenlerinin Hz. Muhammed’in yaşadığı coğrafyada özellikle resim ve sanatın yanlış dini inançlarla bütünleşmesi olduğunu belirtirler. Bu yaklaşımda olanlar, özellikle resim ve heykeltıraşlık gibi sanatların, yanlış dini inançlarla özdeşleştirilmediği, yaratılıştaki estetiği ve güzelliği yansıttığı durumlarda dinen de kabullerinin mümkün olduğunu ileri sürerler. Hatta daha da ileri giderek, sanat ruhu olmayan insanların yaratıcıyı ve yaratılışı doğru olarak anlamalarının da mümkün olmadığını ileri sürmektedirler. Bu anlayışta olanlar, Kuran ve Sünnette sanat, resim ve heykeltıraşlığı meşru gösteren delilleri, görüşlerini desteklemek için kullanırlar.

Müslümanlar arasında yaygınlaşan bir diğer anlayış ise sanatın insanı Dünya yaşamına yönlendirmesi sebebiyle caiz olmayacağı şeklindedir. Dünya’yı değersizleştirme inancı özellikle Budist, Hindu, Hristiyan ve Müslüman mistikler arasında yaygındır. Bu yaklaşım, aslında sadece sanata değil Dünya yaşamına karşı olduğu için hayata her türlü ilgiyi yasaklama mantığı üzerine kuruludur. Bu görüşü savunan Müslümanlar Kuran ve Sünnet’teki yasaklayıcı açıklamalar ile görüşlerini desteklemeye çalışmaktadırlar. Bu durum aslında dini kaynaklardaki bir çelişki hali olarak yorumlanabileceği gibi, hem serbest hem de yasaklayıcı açıklamaların makul bir yoruma kavuşturulması ile de çelişki durumunun kaldırılması mümkündür. Bence doğru ola yaklaşım da budur.

Müslüman, Hristiyan ve Yahudi mistisizminde bu yasakçılığın dayandırıldığı temel inanç ise Dünya hayatının ilahi bir ceza olduğu inancıdır. İnsanın Cennet’ten Dünya’ya gelişi bu inancın ana dayanağı olarak görülmektedir. Bu inanca göre Dünya yaşamında sunulan tüm güzellikler, insanın bu güzelliklere karşı durabilmesi iradesinin test edebilmesi içindir. Bu inanca göre güzel bir şeyden kaçışsın ana sebebi onun çirkin ya da kötü olmasından değil; insanın güzel olana karşı iradesinin gücünü test edebilmesi içindir. Bu inançta olanlara göre insanın Dünya yaşamında güzel olana karşı iradesini test etme sürecinden başarılı çıkması durumunda, sakındığı bu güzellikler olgunluğunun bir mükâfatı olarak kendisine Cennet’te verilecektir.

Bu anlayışı eleştirenlerin bir kısmı, Dünya’ya gelişin bir ceza olduğunu kabul etmelerine rağmen, bu cezadan kurtulmanın yolunun Dünya yaşamına duyarsız kalmakla değil; Dünya yaşamı içinde Cennet yaşamına uyumlu bir ruh ve düşünce halini yakalamakla mümkün olacağını savunurlar. Bunun gerçekleşebilmesinin ise insanın yaratılıştaki sanatı görerek onu taklit etmesi ile mümkün olacağını savunurlar. Bu anlayışta olanlar, bu nedenle insanın hem bu Dünya hem de ahiret yaşamında başarılı olabilmesi için Dünya yaşamına ve özellikle sanata özel bir önem vermesi gerektiğini savunurlar.

Sonuç olarak insanların farklı inanç ve düşüncelerine rağmen hepsinin farklı yollarla mutluluğu aradığı anlaşılmaktadır. İlahiyatçı bakış açısına göre insandaki mutluluk arayışının kökenleri insanın Cennet yaşamından koparak bu Dünya hayatına gelişinden kaynaklanmaktadır. Kısacası insandaki mutluluk arayışının temel kaynağı insanın cennetten kopuşun yarattığı arayıştır. Hz. Mevlana, Mesnevi’nin girişinde: “Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın… Herkes ağlayıp inledi” ifadesi ile bunu anlatmaya çalışmıştır.

Öyle gözüküyor ki temel sorun insanların mutluluk arama yollarının farklılığında değil; bu arayışlarını başkalarına baskıya çevirip onların mutluluk arayışlarını engellenmeye çalışılmalarındadır. Bu sorunun çözümü ise herkesin başkalarının mutlu olma hakkına ve mutluluğu arama yollarına saygı duyma ahlakını geliştirmesi ile mümkündür.

Unutmayalım ki, yaşam süremiz hayatın tüm tecrübelerini deneyimleyerek öğrenmemize imkân tanımamaktadır. Onun için mümkün olduğu kadar başkalarının hayat tecrübelerinden istifade etmeye çalışmalıyız. Bunun olabilmesi için de farklı mutlulukları ve mutluluk yollarını dışlamak yerine, bunlardan istifade etme yolunu tercih etmeliyiz. Sonuçta doğrulardan daha önemli olan niyetlerin iyi olmasıdır. Niyetler iyi olunca, sanat ve sanat karşıtlığı da hayat kalitesinin artmasına vesile olur. Çünkü sanatın eleştirisi, sanatın kendisini geliştirilmesine yol açarken, sanatçının da yaratılıştaki güzelliği ortaya koyması ile Dünya hayatına ve yaratılışa önem vermeyenlere yaşamın güzelliğini öğreterek, Dünya yaşamına ve sanata yönelik düşüncelerinin gelişmesine yol açacaktır. Bu ise her iki tarafında birbirine faydalı olmasın sağlayarak paylaşımı arttırarak yaşam kalitesine yükseltecektir.

Yükselen yaşam kalitesi insanların gelecek yaşama yönelik ümitlerini de yükseltecek bir anlayışla ele alınması gerekmektedir. Çünkü yaşam kalitesinin yükselmesi durumunda, insanların yaşama arzuları daha da yükselecektir. Ancak yükselen yaşama arzuları yanlış bir dünyevileşmeye yol açarak insanlığın Dünya’daki varlığının dramının büyümesine de yol açabilir. Onun için insandaki yaşama arzusunun büyümesine paralel olarak insanda yaşamın sürekliliğini destekleye bir ahiret bilincinin de gelişmesine ihtiyaç vardır. Bundan dolayı da İslam sanatının temel felsefesi, yaratılıştaki güzelliği ya da varlıktaki çirkinlikleri ortaya koyarken, yaşamın sonsuzluğu ve ilahi denetimini de yansıtıcı bir özellik taşıması gerekmektedir. Böyle bir yaklaşım İslam inancı ile sanatı birleştireceği için, dini açıdan da meşru bir zemine de oturmuş olacaktır. Ancak sanatın kendi özerkliğini kaybederek tamamen dini bir nitelik kazanması da ayrı bir sorundur ki, bunu ihtiyaç duyulursa ileride ayrı bir yazıda ele alabilirim.