İslam ve Sanat
Birçok insan Müslümanların bilim ve sanatta geri kalmalarını dini inançlarına bağlamaktadır. Bu tür bir genel suçlama doğru olmamakla beraber tamamen haksız olduğu da söylenemez. Birçok düşünür Müslümanlar arasında oluşan bilim ve sanata karşı olma ya da duyarsız kalmanın tarihi kökenlerinin Hz. Muhammed’in yaşadığı coğrafyada özellikle resim ve sanatın yanlış dini inançlarla bütünleşmesi olduğunu belirtirler. Bu yaklaşımda olanlar, özellikle resim ve heykeltıraşlık gibi sanatların, yanlış dini inançlarla özdeşleştirilmediği, yaratılıştaki estetiği ve güzelliği yansıttığı durumlarda dinen de kabullerinin mümkün olduğunu ileri sürerler. Hatta daha da ileri giderek, sanat ruhu olmayan insanların yaratıcıyı ve yaratılışı doğru olarak anlamalarının da mümkün olmadığını ileri sürmektedirler. Bu anlayışta olanlar, Kuran ve Sünnette sanat, resim ve heykeltıraşlığı meşru gösteren delilleri, görüşlerini desteklemek için kullanırlar.
Müslümanlar arasında yaygınlaşan bir diğer anlayış ise sanatın insanı Dünya yaşamına yönlendirmesi sebebiyle caiz olmayacağı şeklindedir. Dünya’yı değersizleştirme inancı özellikle Budist, Hindu, Hristiyan ve Müslüman mistikler arasında yaygındır. Bu yaklaşım, aslında sadece sanata değil Dünya yaşamına karşı olduğu için hayata her türlü ilgiyi yasaklama mantığı üzerine kuruludur. Bu görüşü savunan Müslümanlar Kuran ve Sünnet’teki yasaklayıcı açıklamalar ile görüşlerini desteklemeye çalışmaktadırlar. Bu durum aslında dini kaynaklardaki bir çelişki hali olarak yorumlanabileceği gibi, hem serbest hem de yasaklayıcı açıklamaların makul bir yoruma kavuşturulması ile de çelişki durumunun kaldırılması mümkündür. Bence doğru ola yaklaşım da budur.
Müslüman, Hristiyan ve Yahudi mistisizminde bu yasakçılığın dayandırıldığı temel inanç ise Dünya hayatının ilahi bir ceza olduğu inancıdır. İnsanın Cennet’ten Dünya’ya gelişi bu inancın ana dayanağı olarak görülmektedir. Bu inanca göre Dünya yaşamında sunulan tüm güzellikler, insanın bu güzelliklere karşı durabilmesi iradesinin test edebilmesi içindir. Bu inanca göre güzel bir şeyden kaçışsın ana sebebi onun çirkin ya da kötü olmasından değil; insanın güzel olana karşı iradesinin gücünü test edebilmesi içindir. Bu inançta olanlara göre insanın Dünya yaşamında güzel olana karşı iradesini test etme sürecinden başarılı çıkması durumunda, sakındığı bu güzellikler olgunluğunun bir mükâfatı olarak kendisine Cennet’te verilecektir.
Bu anlayışı eleştirenlerin bir kısmı, Dünya’ya gelişin bir ceza olduğunu kabul etmelerine rağmen, bu cezadan kurtulmanın yolunun Dünya yaşamına duyarsız kalmakla değil; Dünya yaşamı içinde Cennet yaşamına uyumlu bir ruh ve düşünce halini yakalamakla mümkün olacağını savunurlar. Bunun gerçekleşebilmesinin ise insanın yaratılıştaki sanatı görerek onu taklit etmesi ile mümkün olacağını savunurlar. Bu anlayışta olanlar, bu nedenle insanın hem bu Dünya hem de ahiret yaşamında başarılı olabilmesi için Dünya yaşamına ve özellikle sanata özel bir önem vermesi gerektiğini savunurlar.
Sonuç olarak insanların farklı inanç ve düşüncelerine rağmen hepsinin farklı yollarla mutluluğu aradığı anlaşılmaktadır. İlahiyatçı bakış açısına göre insandaki mutluluk arayışının kökenleri insanın Cennet yaşamından koparak bu Dünya hayatına gelişinden kaynaklanmaktadır. Kısacası insandaki mutluluk arayışının temel kaynağı insanın cennetten kopuşun yarattığı arayıştır. Hz. Mevlana, Mesnevi’nin girişinde: “Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın… Herkes ağlayıp inledi” ifadesi ile bunu anlatmaya çalışmıştır.
Öyle gözüküyor ki temel sorun insanların mutluluk arama yollarının farklılığında değil; bu arayışlarını başkalarına baskıya çevirip onların mutluluk arayışlarını engellenmeye çalışılmalarındadır. Bu sorunun çözümü ise herkesin başkalarının mutlu olma hakkına ve mutluluğu arama yollarına saygı duyma ahlakını geliştirmesi ile mümkündür.
Unutmayalım ki, yaşam süremiz hayatın tüm tecrübelerini deneyimleyerek öğrenmemize imkân tanımamaktadır. Onun için mümkün olduğu kadar başkalarının hayat tecrübelerinden istifade etmeye çalışmalıyız. Bunun olabilmesi için de farklı mutlulukları ve mutluluk yollarını dışlamak yerine, bunlardan istifade etme yolunu tercih etmeliyiz. Sonuçta doğrulardan daha önemli olan niyetlerin iyi olmasıdır. Niyetler iyi olunca, sanat ve sanat karşıtlığı da hayat kalitesinin artmasına vesile olur. Çünkü sanatın eleştirisi, sanatın kendisini geliştirilmesine yol açarken, sanatçının da yaratılıştaki güzelliği ortaya koyması ile Dünya hayatına ve yaratılışa önem vermeyenlere yaşamın güzelliğini öğreterek, Dünya yaşamına ve sanata yönelik düşüncelerinin gelişmesine yol açacaktır. Bu ise her iki tarafında birbirine faydalı olmasın sağlayarak paylaşımı arttırarak yaşam kalitesine yükseltecektir.
Yükselen yaşam kalitesi insanların gelecek yaşama yönelik ümitlerini de yükseltecek bir anlayışla ele alınması gerekmektedir. Çünkü yaşam kalitesinin yükselmesi durumunda, insanların yaşama arzuları daha da yükselecektir. Ancak yükselen yaşama arzuları yanlış bir dünyevileşmeye yol açarak insanlığın Dünya’daki varlığının dramının büyümesine de yol açabilir. Onun için insandaki yaşama arzusunun büyümesine paralel olarak insanda yaşamın sürekliliğini destekleye bir ahiret bilincinin de gelişmesine ihtiyaç vardır. Bundan dolayı da İslam sanatının temel felsefesi, yaratılıştaki güzelliği ya da varlıktaki çirkinlikleri ortaya koyarken, yaşamın sonsuzluğu ve ilahi denetimini de yansıtıcı bir özellik taşıması gerekmektedir. Böyle bir yaklaşım İslam inancı ile sanatı birleştireceği için, dini açıdan da meşru bir zemine de oturmuş olacaktır. Ancak sanatın kendi özerkliğini kaybederek tamamen dini bir nitelik kazanması da ayrı bir sorundur ki, bunu ihtiyaç duyulursa ileride ayrı bir yazıda ele alabilirim.